28.BÖLÜM : KARANLIK BİR GECE.

.png)
28.BÖLÜM : KARANLIK BİR GECE.
(ELİZ'İN ANLATIMIYLA)
Zihnim artık neye şaşıracağını da bilmiyordu, neye inanacağını da. Ömer yerde kanlar içinde uzanmış yatarken kulaklarım uğulduyordu, Oya Abla Ömer’in yarasını benim ellerimden devraldığı sırada bana arkamdan yaklaşan, beni kollarımdan tutup kaldıran eller kimindi bilmiyordum.
Ellerim kan içindeydi ama aklım sorularla doluydu.
Bizi Ivan Vetrov’un ellerinden kurtaran bu adam, beni haftalar önce Lale’nin elinden teslim alıp deposunda alıkoyan Araf Vural değil miydi?
Ve aynı Araf Vural, Devrim, Deha ve Demir’in ağabeyi miydi?
Ivan Vetrov Araf’ın adamları tarafından götürülürken tir tir titriyordu vücudum. Beni tutan ellerin sahibini tam o an, arkamdan yaklaşan fısıltısını kulağımda duyduğumda fark ettim.
“İyi misin?” dedi Devrim Ali Yöner, “İyi misin Eliz? Geçti...”
Sanki vücudumun bütün kemikleri birer birer kitlenmişti. Ne nefes alabiliyordum ne de gözlerimi kırpabiliyordum.
Devrim beni kollarımdan tutup kendine çevirdiğinde çenem bile titriyordu. Bana eğilip iyi olup olmadığımı anlamaya çalışırken başımı salladım ona.
“Ben... ben iyiyim... Ömer yaşıyor!” dedim histerik bir sesle, “Ömer yaşıyor Devrim!” diye tekrarladım hıçkırıklarımın arasından.
“Ömer…” dedi Devrim kısık bir sesle dizlerinin üzerine çökerken.
Oya Abla çoktan koşmuştu Ömer’e, benim yerimi devralmış, çıkardığı doktor önlüğünü Ömer’in yarasına bastırıyordu.
Ne kadarını durdurabilmiş, ne kadarını engelleyebilmiştim bilmiyordum ama Ömer’in hala bir umudu vardı, bunu biliyordum.
“Yaşıyor…” fısıldadım Oya Abla’ya histerik bir sesle, “Yaşıyor Oya Abla… Kalbi atıyor…”
Oya Abla stresle başını sallarken gözleri Devrim’e döndü.
“Bana hemen yatağın yanındaki bütün malzemeleri taşımanız lazım Devrim.” dedi nefes nefese, Devrim telaşla başını salladığında şoktan yeni çıkmış Deha ve Demir koşar adım ilerliyordu.
Ömer’in dudaklarından belli belirsiz bir nefes döküldü o an.
“Abi…” diye fısıldadı, “Devrim abi…”
Devrim dizlerinin üstüne çökmüş, başında bekliyordu Ömer’in. Gözleri dolu doluydu ama ağlamıyordu. O asla ağlamazdı.
“Ömer dayan,” dedi Devrim çatık kaşlarının arasından, “Dayan lan, duyuyor musun beni?”
“Abla getirdik!” dedi Deha elindeki her şeyi Oya Abla’nın yanına bırakarak.
“Al,” dedi Demir bana kalınca bir ıslak havlu uzatırken, “Ellerini sil.”
O an kendime gelir gibi oldum. Orada Oya Abla’ya gerçekten yardım edebilecek tek kişi bendim ve travmalarıma yenik düşüp donup kalamazdım. Ellerimi olabildiğince silip Oya Abla’nın yanına diz çöktüm.
“Ne yapayım?” diye sordum, “Söyle Oya Abla, bir şey yapayım!”
“Tampon yapmamız yetmez,” dedi Oya Abla panik içinde, “Kurşun içeride, çıkarmamız lazım! Çok derinde değil, kaburganın hemen altında ama daha fazla aydınlık lazım, hemen!”
“Getiriyorum!” dedi Demir, depodaki çalışma masasının üzerindeki küçük el fenerlerini alıp koşarak geri dönerken.
“Devrim,” diyerek başını kaldırdı Oya Abla soğuk kanlı bir telaşla, “Ömer’i hareketsiz tutman lazım. Bayılmak üzere ama bilinç kaybı bizim işimizi zorlaştırır. O yüzden konuşun onunla, uyumasına izin vermeyin!”
Devrim bir kelime bile etmeden Ömer’in başının yanına geçti. Elleri Ömer’in omzuna dokunduğunda parmakları öyle şefkatliydi ki içim parçalandı o an, sanki ona zarar vermekten korkuyor gibiydi.
“Buradayım,” dedi Devrim Ömer’e, “Bak buradayım kardeşim. Kalkmayacaksın. Kımıldamayacaksın. Tamam mı?”
Ömer nefes alırken bile acıyla inliyordu ama dudağının kenarında beliren titrek bir gülümseme vardı.
“Abi… iyiyim... yorma kendini...”
“Değilsin lan işte!” dedi Devrim boğuk bir öfkeyle, “İyi falan değilsin! O yüzden kımıldamayacaksın!”
Ömer acı içinde gülümserken bir yandan da öksürüyordu. Oya Abla o an çantasından hızla bir neşter çıkardı ve başıyla beni işaret etti.
“Eliz,” dedi, “Ömer’i sabitleyeceksin. Kaburgasının altını iki yandan tut. Hareket ederse damar yırtılır. Deha, Demir, siz de ayaklarını tutun. Canı yanacak, bağıracak ama kıpırdamasına izin vermeyin. Olabildiğince hızlı olmam lazım, ona anestezi verecek vakit de yok bunu kaldıracak bir durumu da yok şu an!”
Ömer’in yanına biraz daha yaklaştım. Ellerimi kaburgalarının iki yanına koyarken Ömer gözlerini araladı ve benim yüzüme baktı. Gözleri ara ara kayıyor, ara ara geri geliyordu.
“Eliz...” dedi fısıltıyla, “Eliz... Hanım...”
“Ya Ömer, ne hanımı?” dedim gözyaşları içinde.
Oya Abla kurşunu çıkarmaya odaklandığı sırada bizim yapabileceğimiz tek şey onu uyanık tutmak ve sabit kalmasını sağlamaya çalışmaktı. Devrim başında, Deha ile Demir ayaklarındaydı. Benim görevim ise gövdesini sabit tutmaktı çünkü canı çok ama çok yanacaktı.
“Işık,” dedi Oya Abla telaşla, “Dışarıda biri kaldı mı bizden, biri de şu ışığı tutsun!”
“Ben,” dediğini duydum endişeli gözlerle bizi izleyen Araf Vural’ın, “Ben tutarım!”
Hızlı adımlarla yanı başımıza geldi Araf Vural, yerdeki el fenerini aldı ve tam tepemizden eğilerek Ömer’in yarasına doğru tuttu ışığı. Artık herkesin bir görevi vardı bu kurtuluş hikayesinde.
Depoya derin bir sessizlik çökmüştü o an, sanki nefes alan tek kişi Ömer’di.
“Hazırım,” dedi Oya Abla, “Araf, ışığı sabit tut.”
“Devrim, uyumasına sakın izin verme.”
“Eliz, kaburga altını bir saniye bile bırakmıyorsun!”
“Demir, Deha, bir milim bile kıpırdanma istemiyorum!”
Derin bir nefes aldım. Oya Abla elini yaraya doğru götürürken Ömer acıyla inledi.
“Ömer dayan!” diye fısıldadım anında, “Ne olur dayan!”
“Başlıyorum!” dedi Oya Abla, “Çok kısa sürecek Ömer, tut kendini!”
Ve her şey bir anda oldu. Ömer’in acı içinde bağırışları, onu tutmak için çırpınışlarımız, kurşunun kaburgalarının altından çıkarılması... Sanki yalnızca o değil, biz de çekmiştik o acıyı. Gözlerim Devrim’in gözleriyle buluştuğunda ne kadar yorgun olduğunu görebiliyordum, ne kadar büyük bir savaştan çıktığını anlatıyordu gözleri.
Yaralıydı, yorgundu, tükenmişti Devrim. Bütün dünyası üzerine yıkılmıştı ve sahip olduğu her şeyi sırtında taşımak onu tüketmişti artık.
Ben mi? Ben de ondan farklı değildim.
Birebir aynı kelimelerle ifade edebilirdim kendi halimi de, yaralıydım, yorgundum, tükenmiştim. Bütün dünyam üzerime yıkılmıştı ve sahip olduğum her şeyi sırtımda taşımak beni de tüketmişti artık.
İnsan böyle anlarda başını birinin dizlerine yaslamak istiyordu, gözlerini kapatmak ve yükünü biraz olsun bir kenara bırakıp uykuya dalmak istiyordu.
Başını yasladığı dizlerin sahibinin gözlerine baka baka, üzerine örtülmüş battaniyenin altına kıvrılmak istiyordu insan, kıvrılmak ve biraz uyumak...
Her şeyi unutmak ve biraz uyumak...
Fazlası değil.
Yalnızca biraz uyumak.
Ben bitkin gözlerle yarayı diken Oya Abla’nın ellerini izlerken etraftaki konuşmalar kulaklarıma bir geliyor, bir gidiyordu.
“Ambulans geldi,” dediğini duyuyordum Araf Vural’ın, “Oya Hanım’ı Ömer’le birlikte alıp peşimizden getirecek.”
“Peşimizden derken?” diye sordu Devrim.
“Bana gelin.” dedi Araf, “İzin ver sizi misafir edeyim Devrim... En azından bir süreliğine.”
Yorgun gözlerim Devrim’e döndüğünde ne halde olduğunu bir kez daha fark ettim.
“Yardımların için teşekkür ederiz ama annem evde,” dedi Devrim soğuk bir sesle, “Babam da.”
“Aldırırız.” dedi Araf aralarındaki mesafeli konuşma tonunu aşmamaya çalışarak, ama sonra dayanamamış olacak ki bir ağabey iç güdüsü ile konuşmaya başladı,
“Haline bak Devrim. Yaralısın, henüz kendin iyileşmeden başkalarına koşuyorsun ama ayakta duracak halin yok.”
Deha ve Demir de Devrim’e Araf’ın haklı olduğunu düşündüklerini belli eden bir bakış atmalarına rağmen Devrim’den hiçbir ses çıkmıyordu.
Araf elindeki feneri kapatıp eğildi, elini Devrim’in omzuna koydu ve son bir cümle söyledi.
“Hayatında bir kez olsun ağabeyin olmama izin ver, bırak da bir kez olsun ben halledeyim bir şeyleri.”
Ve işte bu son cümle, beni Devrim, Deha ve Demir ile birlikte Araf’ın arabasına taşıyan cümleydi.
Oya Abla ve Ömer önümüzdeki ambulansta, biz ise hemen arkalarında Araf’ın arabasındaydık. Ben arka koltukta Deha ile Demir’in arasında oturmuş baş ağrımla başa çıkmaya çalışırken Deha ve Demir çoktan uyuyakalmıştı.
Devrim’in ise ne kadar kötü hissettiği her halinden belliydi, gözleri yorgunluktan kıpkırmızıydı.
Ben Araf Vural’ın onların ağabeyi olduğu gerçeğini bile hazmedememişken adam gelmiş, herkesi toparlamıştı. Toparlamaktan da öte, hayatlarımızı kurtarmıştı.
Devrim’i tanıdığım ilk günden beri onu ilk kez bu kadar yorgun, ilk kez bu kadar tükenmiş görüyordum. İçinde ne fırtınalar koptuğunu biliyordum, kendini ne denli bir savaşın içine soktuğunu da biliyordum ve o savaşı neredeyse kaybediyor olmak ona neler hissettirmişti bunu da tahmin edebiliyordum ama şimdi en azından bir süreliğine ağabeyinin misafiri olacak, ve biraz olsun dinlenecekti.
Araf’ın evine vardığımızda fark ettiğim ironik gerçek beni içten içe güldürmüştü. Artık yalnızca ben değil, hepimiz misafirdik.
Araf’ın arabası uzun bir süre karanlık yollardan ilerledikten sonra yüksek duvarlarla çevrili geniş bir demir kapının önünde durdu. Kapıdaki güvenlikler arabayı görünce hiçbir şey sormadan kapıyı açtı.
Evin bahçesine giriş yaptığımızda yorgunluğun ağırlığı göz kapaklarımı beton gibi bastırıyordu ama uyumamak için her şeyimle mücadele ediyordum.
Araf’ın evi… Daha doğrusu “ev” dediği yer… evden fazlasıydı.
Arabamız uzun bir giriş yolundan ilerlediğinde duvar boyunca dizilmiş ağaçların gövdeleri farlara bir görünüp bir kayboluyordu. Sanki ağaçlar bile nöbet tutuyordu bu arazide. Yol boyunca çimlerin arasına gizlenmiş solar lambalar yanıp sönüyor, karanlık yavaşça geri çekiliyordu.
Sonunda araba yavaşladığında dev bir malikanenin önünde durduk. Elbette Devrim’in evine kıyasla bu daha mütevazi, daha küçük bir yapıydı ama yine de hayatımda gördüğüm en gösterişli evlerden biriydi.
Büyük pencerelerin içinden sarı bir ışık sızıyordu ve bu ışık bile bende uyuma isteği oluşturuyordu. Ben hala arabanın içinde oturmuş evin pencerelerini izlerken kapılarımız Araf’ın çalışanları tarafından açıldı.
“Deha,” dedim sessizce, “Demir, uyanın! İniyoruz.”
İkisi de homurdanarak gözlerini açtıklarında esniyorlardı.
“İnelim bakalım,” dedi Deha, “Şu yatılı misafirliğin tadını bir de biz çıkaralım!”
Gözlerimi devirerek koluna vurduğum sırada bir yandan da Deha’nın peşinden arabadan iniyordum.
“Hadi,” dedi yorgun ama otoriter bir sesle Araf Vural, “İçeri geçin. Üşümeyin.”
Devrim buraya gelmekten o kadar mutsuzdu ki bunu gururuna yediremediği her halinden belli oluyordu.
Aralarındaki sorunu tam olarak bilmesem de ciddi bir anlaşmazlıkları olduğu her hallerinden belliydi ama Araf Vural’ın o depoya bizi kurtarmak için gelmesi barışı sağlamak için yeterince büyük bir zeytin dalıydı.
Ben arabadan uykulu gözlerle inerken Devrim bana doğru adım attı.
“Dikkat et,” dedi alçak bir sesle, “Yerler ıslak. Ayağın kaymasın.”
Başımı hafifçe salladım.
“Teşekkür ederim.” diye mırıldandığım sırada Devrim kaygan zeminde yürüyebilmem için bana elini uzatmıştı.
Elini birkaç saniyelik bir tereddütten sonra tuttum ve ürkek bir nefesle adımımı attım. Bunu kaymamam için yaptığını bilsem de Devrim’in elimi tutan eli kalbimi hızlandırmaya yetmişti.
Ona temas etmek bütün yorgunluğumu alıp götüren bir uyku gibiydi.
İçeri adım attığımızda geniş bir antrede bulduk kendimizi. Gözlerim evi incelemekten ziyade nerede uyuyabileceğimi arar gibiydi, bana kalsa bu yorgunlukla şu antrenin soğuk taş zeminine bile kıvrılıp uyuyabilirdim.
“Hoş geldiniz!” dedi çalışanlardan biri bizi kapıda karşılarken.
İçeriye girdiğimiz anda bizi karşılayan çalışanların ne kadar telaşlı olduklarını fark ettim, belli ki Araf çalışanlarına önemli misafirleri olduğunun haberini önceden vermişti.
“Yolda odalarınızı hazırlattım.” dedi Araf, “Kızlar size odalarınızı gösterecek. İsterseniz direkt çıkıp yatın, çok yorgun olmalısınız. Açsanız da kızlara söyleyin, hemen bir şeyler hazırlayıp getirsinler.”
“Teşekkür ederiz.” diye mırıldandığım an teşekkür eden tek kişinin ben olduğumu fark ettim.
Belli ki Araf Vural’la arası kötü olmayan tek kişi bendim, üstelik adam beni kaçırıp günlerce alıkoymuştu ve buna rağmen arasının en iyi olduğu kişi bendim!
“Ömer...” dedi Devrim soran gözlerle, gereksiz muhabbetten kaçınmak ister gibi cümlesine bile devam etmedi.
“Ambulansı arka bahçeye aldık, Ömer’i Oya Hanım’la benim doktorun odasına alacağım direkt, bizim çocuklar her şeyleriyle ilgilenecek. Aklınız kalmasın, hayati tehlikeyi atlattı diyebiliriz artık...”
“Abi,” dedi Demir Devrim’e dönerek, “Merak etme. Ben duş aldıktan sonra yanlarına giderim. Sen yatıp dinlen.”
Devrim başını salladığı sırada görevli kızlardan biri bize eliyle merdivenleri gösterdi.
“Misafir odaları yukarıda. Buyurun,” dedi, “Ben sizi götüreyim.”
Kızı takip ederken resmen ayakta uyuyordum. Arkamdan gelen Devrim, Deha ve Demir de benden farklı değillerdi.
Tek istediğim bir an önce duş almak, son iki güne dair yaşadığım her şeyi suyun altında akıtıp temizlenmek, ve bana her şeyi unutturacak bir uykuya dalmaktı.
“Size yan yana odalar hazırladık, istediğinizi seçebilirsiniz efendim,” dedi çalışan kız, “Hepsinin banyosu ve balkonu var, her biriniz için odalarınıza birkaç parça kıyafet bırakıldı, herhangi bir ihtiyacınız olursa odanızdaki telefonlardan 1’e basmanız yeterli.”
“Resepsiyona mı bağlanıyor?” diye sordu Deha bir anda.
“Sayılır,” dedi kız gülerek, “Mutfağa bağlanıyor efendim.”
“Teşekkür ederiz,” diye mırıldandım gülümseyerek, “Ben müsaadenizle, en baştaki odaya geçiyorum. Biraz daha ayakta kalmaya çalışırsam bayılacağım. İyi geceler herkese!”
Deha ve Demir tesadüfen aynı anda “İyi geceler Eliz!” derken onlara dönüp güldüm ve o sırada yan odaya giren Devrim’in yorgun sesi duyuldu.
“İyi geceler...”
Ona hüzünle gülümseyip ilk odanın kapısını açtım ve odanın içine şöylece bir göz attım. İlginçtir ki oda Devrim’in evinde kaldığım odaya inanılmaz benziyordu. Genişçe bir yatak, yatağın karşısında antika bir konsol, konsolun üzerinde bir televizyon ve bordo perdeler...
Odayı esneye esneye inceliyordum ki ayrıntılarını incelemeyi yarına bırakarak üzerimdeki kan kokusundan kurtulmak için kendimi bir an önce duşa attım.
Sıcak suyun altında uzun uzun duracak, yaşadıklarımı düşünüp travmalarıma yenilerini katacak kadar bile halim yoktu. Vücudumu sıcak suyun altına sokmuş, benim için bırakılan lif ile her bir milimimi son iki günün hatıralarından kurtulmak istercesine yıkamıştım.
Sıcak su kemiklerimi ısıtıp beni biraz olsun rahatlatıp derin bir uykuya hazırlamıştı. Duştan çıkar çıkmaz büyük banyonun geniş tezgahında katlı halde duran krem rengi bornozu esneye esneye üzerime geçirmiştim ki o beklenmedik bir şey oldu.
Tok tok tok...
Odamın kapısı çalıyordu.
Banyodan endişeyle çıkıp odanın kilitli kapısına doğru ilerlerken odada eksik olan bir şeyi getiren ya da bir ihtiyacım olup olmadığını sormaya gelen çalışanlardan biri olduğunu varsaydım kapıdakinin.
Bornozumu sıkıca bağlayıp endişeli gözlerle baktım kapıya. Elimi tam kapının kulpuna götürmüştüm ki açmadan durdum ve sessizce sordum.
“Buyurun?”
“Benim.” dedi tok ses.
Ve o an, kapıdakinin çalışanlardan biri olmadığını anladım...
Gelen oydu... Devrim!
Burada, odamın kapısındaydı.
Nefesimi tutarak kapıyı endişeyle araladığımda gözlerim kapının aralığından bakıyordu ona. Duşunu aldığı, kıyafetlerini yenileriyle değiştirdiği, saçlarını bile kurutmadan buraya geldiği belliydi.
“Gelebilir miyim?” diye soran sesi halsizdi ama duştan yeni çıkmış haliyle bana bunu sorması bile tüylerimi nedensiz bir heyecanla ürpertmişti.
“Gel...” dedim tedirgin bir sesle, “Gel, tabi...”
İçeri girdiği an gözleri baştan aşağı süzdü beni. O an üzerimde yalnızca bornozumun olduğunu hatırladım ve benimle bir şey konuşmaya geldiğini düşünerek telaşla dolaba yönelmek için bir adım attım.
“Sen otur,” dedim, “Ben banyoda üzerimi değiştirip geleyim, öyle konuşalım.”
Oysa o an eli kolumdan yakaladı beni. Doğrudan baktı gözlerime, tereddütleri olmadan.
“Konuşmaya gelmedim.” dedi boğuk bir sesle.
Ben soran gözlerle ona döndüğümde yorgun gözleri bana şüphesiz bakıyordu, ne soracaksa, ne söyleyecekse düşünüp tartmıştı belli ki.
“Ne için... geldin?”
Devrim beni kolumdan tutup biraz daha kendine çekti nazikçe. Üzerimde bornoz olduğu gerçeği aklımı kurcalamaya devam ederken yanaklarım alev alevdi ve dudaklarından çıkacak cümleyi deliler gibi merak ediyordum.
“Bunun için.” dedi Devrim kısık bir sesle.
Gözleri gözlerimden yanaklarıma, oradan boynuma, ve en sonunda dudaklarıma kaydı.
Kalbim deliler gibi atarken nefesim kontrol altına alınamayacak kadar titrekti. Gözlerim Devrim’in boynundaki bandaja, oradan dudaklarına kaydığında onu yeterince izlemek için bile zamanım olmamıştı, zira dudakları artık dudaklarımdaydı.
Tüm yorgunluğunu dudaklarıma bırakır gibi, uykulu gözleri uykuya sarılır gibi, başı dizlerimde dinlenir gibi öpüyordu beni.
Zihnimdeki bütün gürültü sustu o an. Silah sesleri, bağırışlar, sızlanmalar... Hepsi bir anda arka planda kaldı. Sanki o depoda hiç kurşun sıkılmamış, hiç kimse ölümle burun buruna gelmemiş, biz hiçbir zaman bu karanlık geceden geçmemişiz gibi.
İkimiz de hayattaydık ve belki de o yüzden nefes nefeseydik şimdi.
Bu bizim için yarım kalan bir andı ve artık tastamamdık. Devrim’in dudakları dudaklarımda, teni tenimde, kokusu burnumdaydı... Ruhumu bu karanlık geceden alıp götürebilecek tek şey oydu ve gelmişti, dudakları dudaklarıma değmiş ve beni bu karanlığın içinden elleriyle çekmişti...
-
VEEE BEN ŞİMDİ HEYECANLA YORUMLARINIZI OKUMAYA GEÇİYORUMMMMM. :')
Ama gitmeden önce bir şey göstereceğim size.
Yapay zeka ile görsel yapıyordum bölüm için, sahneyi tarif ettim, ve en üstteki görseldeki karakterleri bu sahnede resmet dedim yapay zekaya. Yaptığına bakın.
ELİZ'İ BORNOZLA RESMETTİ AMA BURADA BİLE SARI FULARI VAR FGBHSNJDFHBDNSJKMDSJBGJNFKSMF

MUHTEŞEM DEĞİL Mİ FULARLA DUŞ ALMASI DGVBNJDSFBDSJFSABFNJSAFAS
Son olarak bir duyurum var size. MİSO için bir yılbaşı çekilişi yapıyoruz. Detayları buraya bırakıyorum.

.jpeg)
Kutuda Devrim'li anahtarlık, Eliz'in fuları var ama diğer şeyler sürpriz olsun. :')
Bugünlük benden bu kadar aşklarım. Haftaya Cuma akşamı 20.00'da görüşmek üzere. :')
Sizi seviyorum.
MİSAFİR'i arkadaşlarınıza önermeyi unutmayınnnn!
Instagram : beyzalkoc