29.BÖLÜM : KARANLIK BİR SABAH.

Beyza Alkoç
0

Merhaba sevgili sevgililerim...

Nasılsınıızzz?

Öncelikle bunun finalden önceki son bölüm olduğunu söylemek isterim, final bölümümüz çok uzun olduğu için bu biraz kısa bir bölüm oldu ama OLDUKÇA VURUCU BİR BÖLÜM OLDU :')
Bu sebeple bölüm sonu için şimdiden özür dilerim. :')

İyi okumalar dilerim!

-BEYZA

29.BÖLÜM : KARANLIK BİR SABAH.

Ruhumu bu karanlık geceden alıp götürebilecek tek şey oydu ve gelmişti, dudakları dudaklarıma değmiş ve beni bu karanlığın içinden elleriyle çekmişti...

Nefeslerimiz birbirine karıştıkça aramızdaki mesafe de yavaş yavaş yok oluyordu. Elleri sırtımda, benimkiler bornozumun kuşağında sıkılmış halde titrerken kalbimin ne kadar hızlı attığını saklayamıyordum artık.

Öpüşmemiz yavaşladı bir an. Alnını benimkine yasladı, gözleri kapalıydı. Sanki o da benim kadar yorulmuş, o da benim kadar tükenmişti. Yalnızca dudakları değil, omuzları, nefesi, bakışlarının ağırlığı bile yorgundu.

Elleri bornozumun iplerine gidiyordu ki bir anda durdu.

“Eliz...” dedi kısık bir sesle.

Başka hiçbir şey söylemedi.

“Devrim...” dedim fısıltıyla.

“Ben...” derken nefes nefeseydi, bu gecenin bambaşka bir noktaya gitmesini istediği her halinden belliydi ama emin de değildi.

Sanki beni hiçbir şekilde incitmek, sınırlarımı hiçbir şekilde zorlamak istemiyordu.

Kelimeler boğazıma düğümlendi. Ona bir şeyler söylemek için ağzımı açtım ama olan tek şey dudaklarımın yeniden onun dudaklarına varması oldu.

Devrim bu adımı anlamayacak biri değildi. Elleri belime daha sıkı sarıldı, beni kendine doğru çekip küçük bir adımla yatağın kenarına kadar geri yürüttüğünde içimde hem korkuya benzeyen hem de tuhaf bir huzur taşıyan bir ürperti dolaştı.

Yatağa doğru ilerlerken yanda duran komodine çarpıp üzerindeki vazoyu düşürüp kırmamız bile durdurmadı bizi.

Yatağın kenarına oturduğumda dizlerimin titrediğini fark ettim. Devrim karşıma geçti, yüzümü avuçlarının arasına aldı. Başparmakları yanaklarımda geziniyor, gözlerimden süzülmeye hazır bekleyen bütün yorgunlukları tek tek topluyor gibiydi.

“Bir geceliğine...” dedi fısıltıyla, “Senden başka hiçbir şey düşünmek istemiyorum Eliz. Olur mu?”

O cümle kendisi için bile bir itiraf gibiydi. Başımı usulca salladım.

“Ben de.” dedim, “Ben de...”

Cümlemi bitiremeden dudakları yeniden dudaklarımdaydı.

Ondan sonrası, cümlelerle anlatılamayacak kadar sessizdi. Saatler üzerimize çekilmiş ince bir örtü gibi ağır ağır düştü. Odanın bordo perdeleri dışarıdaki karanlığı içeri sızdırmazken biz kendi karanlığımızın içindeydik.

Başım Devrim’in göğsüne yaslandığında nefesinin sıcaklığı tenimde dolaşıyordu. Parmaklarım sırtındaki kasılmış çizgileri okşarken bir savaş alanını sakinleştiriyor gibi hissediyordum kendimi.

Omuzlarındaki yükü, düşüncelerindeki gürültüyü, göğsündeki fırtınayı sakinleştirmek istiyordum. O ise sanki bütün kabuslarımdan beni tek tek uyandırmak ister gibi, her dokunuşunda “Bitti.” diyordu, “Geçti.”

Kollarının arasında uzandım öylece. Gözlerim odanın karanlığında Devrim’in gözleriyle buluştu o an. Bu, kaderdi ve bunu ikimiz de biliyorduk.

“Devrim...” dedim ona sessizce.

“Söyle...” dedi sessizce ve elimi eline alıp dudaklarına götürdü, elime bir öpücük kondurduktan sonra sessizce ekledi, “Söyle, benim güzel misafirim...”

Ona hüzünle gülümsedim. Gözlerim karanlıkta gözlerine bakarken onun gözlerinin de benimkiler gibi parladığını görebiliyordum.

“Devrim…” dedim bir kez daha, sesim titrerken. “Neden şimdi?”

Devrim başını eğip dudaklarını saçlarıma değdirdi, ağır nefesi tenimdeydi, sesi boğuktu.

“Çünkü…” dedi, “Çünkü sana ihtiyacım var, Eliz.”

Sanki itiraf etmek bile canını acıtıyordu. Parmakları omuzlarımda ve sırtımda gezinirken devam etti.

“Yıllardır içimde taşıdığım yara izleri sen dokundukça iyileşiyor. İçimde taşıdığım o karanlık zehir senin gözlerine baktıkça azalıyor. Seninle karşılaştığımız gece… ben bir planın içindeydim. Hiçbir duygunun bozmasına izin vermediğim bir plan.”

Nefesi kesilir gibi oldu o an. Sanki o anı tekrar yaşıyordu.

“Ama seni o gece o deponun önünde gördüğüm an… her şey tersine döndü. Sen hayatıma girdiğin an kafamda kurduğum bütün dengeler dağıldı. Seni korumak… kendi planıma ihanet etmek pahasına olsa bile… her şeyin önüne geçti. Senin için kendimle savaştım, Eliz. Senin için kurallarımı yıktım.”

Parmakları yüzümü tuttu, bakışları karanlıktı, ama karanlığın tam ortasında bir şey yanıyordu.

“Benim yıkılmaz sandığım kurallarım vardı. Sen hepsini çiğnedin. Yıllarca ilmek ilmek işlediğim bir planım vardı, sen geldin ve dağıldı her şey. Ve ben buna izin verdim. Çünkü senin ellerin…” diye fısıldadı, parmaklarıyla elimdeki titremeyi yoklarken,

“Senin ellerin bana hep yol gösterdi... Ve ben artık o yolu bırakamam.”

Gözleri bir an için benden kaçtı ama hemen sonra yine buldu gözlerimi.

“Sen benim gittiğim yol değilsin, Eliz.”

Yakınlaştı, alnı alnıma değdiğinde sesi daha da kısıldı ve son bir cümle kurdu.

“Sen... benim vardığım yersin.”

Ne kadar zaman geçti bilmiyorum. Sadece bir noktada, Devrim’in kolu yastık gibi başımın altına girdiğinde, yüzümü göğsüne yaslayıp derin bir nefes aldığımı hatırlıyorum. Kalbinin sesi o kadar ona benziyordu ki... Düzenli, kararlı, inatçı bir ritimle atıyordu.

“Uyuyabilirsin.” dedi parmaklarını saçlarımda dolaştırırken, “Artık nöbet bende.”

Gözlerimin yanma hissi geri döndüğünde uyanık kalmak istiyordum ama uykuyla mücadele edecek kadar takatim kalmamıştı artık. Konuşmak istiyordum, uzun uzun anlatmak istiyordum ona hissettiklerimi ama dudaklarımdan çıkan tek şey, boğuk bir mırıltı oldu.

“Yanındayım, Devrim...”

Belki de ilk defa, hiçbir şeyi kontrol etmeye çalışmadan, elimde hiçbir plan, hiçbir kaçış rotası olmadan kapattım gözlerimi. Duyduğum tek şey Devrim’in kalp atışlarıydı, hissettiğim tek şey onun nefesiydi.

O karanlık gecede, ilk kez hiçbir şey düşünmeden uykuya daldım ve uzun zaman sonra ilk kez bir kabusun değil, bir rüyanın içine düşerek uyudum.

Uyandığımda önce nerede olduğumu anlamadım. Göz kapaklarım ağırdı, tavan bulanıktı. İlk birkaç saniye yanı başımda düzenli bir ritim hissettim, derin, inatçı bir kalp atışı. Sonra her şey yavaş yavaş hafızama düştü, önce birer gölge gibi, sonra günışığıyla aydınlanır gibi.

Devrim.

Başım göğsünde, kolu hala omzumun etrafındaydı. Sanki bütün gece boyunca ben kıpırdamayayım diye kendi nefesini bile tutmuştu.

Sabah ışığı perdelerin arasından zorla süzülüyordu, koyu bordo kumaş ışığı tutmaya çalışırken odaya loş bir kızıllık dolmuştu. Devrim’in yüzünün bu ışıkta bile ciddi görünebiliyor olması beni güldürürken alnına düşmüş dağınık saçları içindeki çocuğu hatırlatmıştı bana.

Ne çok şey yaşamıştı çocukluğunda, babasının uğruna çektiği acılar derin çizgiler bırakmıştı alnında... Bir süre onu izledim, yanak kemiklerinin altındaki gölgeyi, kirpiklerinin duruşunu, kaşlarının arasındaki o derin çizgiyi… uyurken bile tetikte gibiydi. Elimi uzatıp o çizgiye dokunmak istedim bir an, kaşlarının arasındaki o gerginliği hafifletmek istedim.

Ama öyle tetikte uyuyordu ki dokunsam uyanırdı, biliyordum. Aramızda uyumaya ve dinlenmeye en çok ihtiyacı olan oydu. Henüz tam olarak iyileşmemişti bile.

Onu uyandırmamaya çalışarak kolunun altından usulca sıyrıldım. Devrim’in nefesi bir an hızlanır gibi oldu ama uyanmadı. Yatağın kenarına oturup saçlarımı geriye attığım sırada vücudumda hala onun sıcaklığı vardı ve bu hiç geçmesini istemediğim bir sıcaklıktı.

Ayağa kalkıp sessiz adımlarla tuvalete doğru yürüdüm. Kapıyı yarım kapatıp yüzümü birkaç defa yıkadım. Aklım bir yandan da Oya Abla ve Ömer’deydi ama kötü bir haber olsa bunu mutlaka öğrenirdik çünkü bunu Devrim’e haber vermemezlik etmezlerdi.

Geri dönerken odanın sessizliğini bozmayayım diye biraz daha dikkatli yürüdüm. Devrim hala uyuyordu. Birkaç saniye daha onu izledikten sonra gözüm dün gece duşa girmeden önce aceleyle çıkardığım kıyafetlere takıldı.

Kıyafetlerimi katlamak için pantolonumu elime aldığım sırada pantolonumun cebinden küçük bir şey yere düştü. Koyu renk halının üzerinde neredeyse fark edilmeyen bir ses çıkardı düşen şey. Eğilip elime aldığımda bunun bir USB bellek olduğunu gördüm ve aklım bir anda düne gidiverdi. Bu USB belleğin bana verildiği ana.

Ivan Vetrov’un bu USB belleği bana uzattığı, elime tutuşturduğu anı hatırladım.

“Ne bu?” demiştim merakla.

“Bu...” demişti Ivan Vetrov, “Benden sana küçük bir hediye, Türk kızı. İzlediğinde anlayacaksın, eğer hayatta kalabilirsen...”

Ve şimdi ellerimdeydi bu USB bellek. Üstüne o kadar çok şey yaşanmıştı ki bunu cebime koyduğumu bile unutmuştum. Peki ne olabilirdi bunun içinde? Ivan Vetrov bana bir bellek içinde ne hediye etmiş olabilirdi?

Başımı kaldırıp yatağa baktım. Devrim hala derin bir uykudaydı. Yüzü biraz yana dönmüş, saçları alnına iyice yapışmıştı.

Onu biraz daha izledikten sonra sessizce kıyafetlerimi bıraktığım yerden aldım ve üzerime geçirdim. USB belleği avucumun içinde sıkıca tuttum ve Devrim’in hala uyuduğundan son kez emin olduktan sonra kapıya ilerledim.

Koridorun duvarlarında sabahın loş ışığı dolaşıyordu, ev o kadar sessizdi ki saate bakamamıştım ama gün yeni doğmuş olmalıydı.

Merdivenlerden inerken ahşap basamakların hafif gıcırtılarını bastırmak için parmak uçlarıma bastım. Henüz kimse uyanmamış olmalıydı.

Tüm bu sessizliğe rağmen tam zemin kata indiğimde arkamdan bir ses duydum.

“Bir şeye mi ihtiyacınız vardı?”

Başımı çevirdiğimde çalışan kızlardan biri karşımdaydı.

Saçları sıkıca toplanmış, henüz güne yeni başlamış gibi taze bir yüzle bana bakıyordu.

“Hayır,” dedim telaşımı gizlemeye çalışarak, “Ama… kısa bir işim için kullanabileceğim bir bilgisayar var mı acaba?”

Kız bir an düşündü, sonra yumuşak bir ifadeyle başını salladı.

“Araf Bey’in koridorun sonunda bir kütüphanesi var. Orada birkaç bilgisayar bulunuyor. İsterseniz size kütüphaneye kadar eşlik edebilirim.”

“Olur,” dedim sessiz bir nefesle, “Teşekkür ederim.”

Birlikte uzun koridorda ilerlemeye başladık. Adımlarımız sabahın sessizliğinde en az sabah kadar sessizdi. Kütüphanenin kapısına geldiğimizde kız kapıyı usulca açtı. İçerisi büyük, yüksek tavanlı, bilgisayarları görmezden gelirsek on dokuzuncu yıldan fırlamış gibi hissettiren bir kütüphaneydi. Duvarları boydan boya kitaplarla kaplıydı. Odanın köşesinde birkaç masa, üzerinde de bilgisayarlar vardı.

“Buyurun,” dedi kız nazikçe.

“Teşekkür ederim.” diye mırıldandıktan sonra bilgisayarların olduğu masalardan birine geçip sandalyesine oturdum. Bilgisayar açılırken USB belleği avucumda sıkıca tutuyordum.

O sırada çalışan kız beni yalnız bırakmak için kapıya yöneldi ama çıkmadan önce durdu.

“Size bir kahve yapayım mı?” dedi, “İster misiniz?”

Bir an tereddüt ettim, sonra başımı hafifçe salladım.

“Evet… lütfen.”

Kız gülümseyip kapıyı kapatarak uzaklaştı.

Odanın sessizliği, bilgisayarın açılış sesiyle birlikte nefesimi daraltacak kadar yoğunlaşmıştı. Elimdeki USB belleğe baktım. İçinden neler çıkabileceğini tahmin etmeye çalışsam da Ivan Vetrov’un bana “hediye” adı altında ne getirmiş olabileceğini kestiremiyordum.

USB belleği bilgisayara takarken çıkan o küçük metalik ses sabahın sessizliğinden ve benim gerginliğimden olduğundan çok daha yüksek duyuldu kulaklarımda.

Gözlerim endişeyle dosyanın açılmasını beklerken ekranda beliren tek klasörün isminin “KARANLIK GECE” olduğunu görmek beni daha çok germişti.

O an içimde bir şeylerin yanlış olduğunu dair bir his uyandı. Sanki hayatımdaki bütün düğümler aynı anda çözülmek değil, birbirlerine dolanmak üzereymiş gibiydi. Fareyi klasörün üzerine getirirken ellerimin titrediğini fark ettim, yine de durmadım. Çünkü durursam düşeceğimi hissediyordum.

Klasörü açtığımda içinde yalnızca tek bir dosya vardı. İsimsiz bir video dosyasıydı bu. İsim kısmında yalnızca sayılar vardı ve bu sayılar bir tarihi gösteriyordu... o gecenin tarihini.

“010625.”

Sayıları gördüğüm an içime öyle bir korku düşmüştü ki kalbim o gecenin karanlığıyla gölgelenmişti adeta.

Sanki tüm hayatım, tüm geçmişim, tüm cevapsız sorularım, tek bir dosyanın içine sığmıştı ve ben onlarla yüzleşmekten korkuyordum. Neyi gösterecekti bu video bana? O korkunç geceyi bir kez daha izlemememi mi istemişti Ivan Vetrov?

Peki izleyecek miydi?

Nasıl hissedeceğimi bile bile yapacak mıydım bunu?

Yapacaktım...

Göz ucuyla kapıya baktım, kimsenin gelmediğinden emin olunca derin bir nefes almaya çalışarak videoyu açtım. Ancak nefesim yarıda kaldı. Ekran video açılırken bir anlığına karardı, ve o iki saniyelik karanlıkta tüm bedenim derin bir boşluğun içine düşmüş gibi oldu. Görüntü açıldığı an ise sıyrılıp çıktım o karanlık boşluktan.

Önce mekanı tanıdım. O lanetli sanayi sitesinin içinde bir sokaktı bu. Sis ve karanlığın birbirine karıştığı, tanıdık ama bir o kadar da yabancı bir sokak.

Sonra kendimi gördüm. Kendimi gördüğüm an elim büyük bir sızıyla kalbime gitti. Kaçıyordum, öyle korkmuş öyle çaresiz görünüyordum ki görüntünün içine girmek ve saklamak istedim kendimi o an.

Kendimi kendi önüme atmak, kendimi kendimin arkasına saklamak istedim.  

Görüntüdeki kızın nefesi benim nefesimdi, titreyen elleri benim ellerimdi. Koşarak girmiştim sokağın en başından. Dolu gözlerim videodaki telaşlı halimi izlerken kalbim buna neredeyse dayanamayacaktı.

O kadar ürkek görünüyordum ki izlemek bile çok zordu. Tir tir titrediğim kamera kaydından bile belliydi, gözlerim saklanacak bir yer arıyordu.

Sonra bir şey oldu. Kamera açı değiştirdi. Ben kaşlarımı çatıp ne göreceğimi endişeyle izlerken sokağın başında koşar adım üç adam belirdi.

Üç adam.

Üçü de aynı anda durdu.

En baştakini tanımıyordum, yüzü bana yabancıydı, Dimitri Vetrov’un adamlarından biri olmalıydı. Yanındaki yüz ise artık benim için tüm dünyaydı artık, Devrim’di.

Devrim’in yanındaki Ömer karanlığa telaşlı gözlerle bakarken en başlarındaki adam elini aniden silahına götürdü ve elim bir kez daha sızıyla kalbime gitti.

Hatırladım. Bu an o andı. Bu sokak benim vurulduğum sokaktı.

“Hayır, hayır...” diye fısıldadım acı içinde izlemeye devam ederken.

Adamın eli silahına gittiğinde birazdan silahından çıkan kurşunun beni vuracağını, bu anı izleyecek olmamın canımı ne kadar acıtacağını düşündüm ve videoyu bir anlığına durdurdum. Belki de Ivan Vetrov beni vuran kişiyi görmemi istemişti, bunu neden yapmıştı bilmiyordum ama belki de yalnızca bu adamın yüzünü görmemi istemişti...

Titrek bir nefes aldım. Bunu izlemeye dayanabilecek miydim bilmiyordum ama her şeye rağmen izleyecektim. Dimitri Vetrov’un adamının beni nasıl yaraladığını, bunu yaparken tereddüt edip etmediğini görmek istiyordum, bakmak istiyordum gözlerine.

Elimi bir kez daha fareye götürdüm ve her şeye hazır olduğuma inanarak açtım videoyu tam kaldığım yerden. Adamın eli silahına gitti, silahını tam çıkarıyordu ki hiç beklemediğim bir şey oldu o an.

Karanlığın içinde bir hareket gördüm önce, hareket eden yalnızca o adamın değildi. Eli silahına giden tek kişi Dimitri Vetrov’un adamı değildi.  

Ve işte o an, içimde bir şeyin keskin bir cam gibi kırıldığını hissettim.

“Hayır...” dedim bir kez daha acı içinde.

Bu gerçek olamazdı... Gerçek olmamalıydı.

Sanki beynimin içine ağır, kurşuni bir sis dolmuştu. Düşüncelerim o sisin içinde yönünü kaybetmiş, birbirine çarparak parçalanmıştı. Ve o boğucu sessizliğin içinde yalnızca tek bir ses vardı, zihnimin içinde dönüp duran kendi sesimdi bu.

“Bu gerçek olamaz...” diyordu zihnimde dolaşan sesim histerik bir yankıyla, tekrar tekrar ve tekrar tekrar, “Bu gerçek olamaz, bu gerçek olamaz...”

Ekrana öylece bakakaldım, bir süre nefes almayı bile unuttum. Kalbim sadece çarpmıyordu o an, göğsümün içinden çıkmak için var gücüyle çırpınıyordu. Ekrandaki görüntü bulanıklaşmaya başlamıştı ama gözlerimi kırpmaya bile cesaret edemiyordum.

Görüntü ilerledikçe içimdeki her bağ kopuyor gibiydi. Ruhum içime doğan karanlığın içine bir doğuyor, bir o karanlığın içinde boğuluyor gibiydi ve gözlerim, gözlerim görmek istemiyordu gördüklerimi.

Zira silahını bana doğrultan, silahından çıkan mermiyle yaralanmamı sağlayan o el tanımadığım bir tetikçiye, bir düşmana, bir yabancıya ait değildi.

Karanlıkta hissettiğim o el yabancı birinin eli değildi.

O gece yaralanmama sebep olan o kurşun Dimitri Vetrov’un adamının silahından çıkmamıştı.

Kurşunun sahibi, Devrim Ali Yöner’di.

Beni aylarca evinde misafir eden, beni korumak için kendi hayatını defalarca kez riske atan, beni kendine aşık eden o adamdı her şeyin sebebi.

Bir yabancı değildi.

Bir başkası değildi.

Veeee... tekrar merhaba. :')

Şimdi inanılmaz büyük bir gerginlikle bölüm yorumlarını okumaya geçeceğim ama BANA SÖVMEDEN ÖNCE şunu da bilin, henüz 1 bölümümüz daha var...
FİNAL bölümü sizi daha çok şok edecek, emin olabilirsiniz. :')

Bu arada size bir süredir bu bölümün sonuyla ilgili teorileriniz soruyordum, benim gördüğüm kadarıyla bunu tahmin eden kimse yoktu. Siz tahmin etmiş miydiniz peki? En azından hiç aklınızdan geçmiş miydi?

Peki sizce bu görüntüler gerçek mi?

Eğer gerçekse ve Devrim bu zamana kadar tanıdığımız gibi biriyse, yani kötülerden değilse, bunu neden yapmış olabilir?

Biliyorum bana çok sinirlisiniz ama MİSAFİR'i arkadaşlarınıza önermeyi unutmayın. bahsbdfbasjfnsafnas

SİZİ SEVİYORUM.

İLK KİTABIN FİNAL BÖLÜMÜYLE GÖRÜŞMEK ÜZERE!

-BEYZA <3

INSTAGRAM : misafirkitapresmi