26. VE 27. BÖLÜMLER
MERHABA SEVGİLİ SEVGİLİLERİMMMM, NASILSINIZ?
Bugün size yine 2 bölüm getirdim,
çünkü 27.bölüm diğer bölümlere göre biraz daha kısa
bir bölüm olduğu için beraber yayınlamak istedim. <3
Ben şimdi heyecanla yorumlarınızı okumaya geçiyorum,
bol bol yorum yapmayı unutmayınnn. ^^
.png)
26.BÖLÜM : HEDİYE.
(YAZARIN ANLATIMIYLA)
İstanbul’un soğuk sabahlarından biriydi. Hava ne kadar soğuksa ortam da bir o kadar soğuktu Seren, Leyla ve Umut’un birlikte yaşadıkları evin mutfağında. Kahvaltıda Gurur’u misafir etmelerine rağmen sessizdi mutfak. Yalnızca küçük mutfak televizyonundan gelen canlı haber sesi dolanıyordu kulaklarında. Kedileri Adnan mutfak köşesinde oturmuş camdan dışarıyı izlerken dörtlünün hüzünlü gözleri mutfak masasındaydı.
“İşte böyle.” dedi Seren uzun bir sessizliğin ardından, “O gece Gurur ve benim aramda bir yakınlaşma oldu... Yalnızca bu kadar. Oldu ve bitti. Sizden saklamak istemedim...”
Bu suçluluk dolu bir itiraftı. Gurur’un bu sabah kahvaltıya gelme sebebi de, ortamın bu denli sessizleşme sebebi de buydu. Gurur ve Seren Eliz’in yaşadığını Leyla ile Umut’tan öğrendikten sonra ne yapacaklarını, ne düşüneceklerini bilememiş, çaresiz kalmışlardı. Hem deli gibi mutlu olmuş, hem de inanılmaz boyutta bir suçluluk hissi yaşamışlardı. Seren kalbinde beliren istemsiz duygular için kendine kızarken Gurur’un duyguları netti, onun aklında da kalbinde de Eliz’den başkası yoktu.
“Eğer Eliz’i tekrar bulabilirsek...” diye devam etti Seren gözyaşları içinde, “Ya da buraya tekrar gelirse... Ona sakın... Ama sakın...”
Devam edemedi. Kendini o kadar çok suçluyordu ki en yakın arkadaşının yaşadığına bile tam olarak sevinememişti.
“Bu yaşananları ona anlatmayın.” diye ekledi Gurur üzgün bir sesle, “Bu sizden tek ricam...”
Umut önündeki soğumuş bir fincan çaya bakarken hissettiği ürperti ile kalkıp aralık bıraktıkları camı kapattı. Ablası gibi gördüğü Seren’e o kadar kızgındı ki bu konuda tek kelime bile konuşmak istemiyordu onunla. Leyla da Umut’tan farklı değildi. İkisi de Seren’e o kadar kızgınlardı ki Eliz’in hayatta olmasının getirdiği bütün rahatlama yerini yepyeni bir huzursuzluğa bırakmıştı onlar için.
“Eğer,” dedi Leyla bir anda, “Eğer Eliz geri dönerse... Onun canını sıkacak hiçbir şey istemiyorum. Bu yüzden siz ikinizi bir daha yan yana görürsem yemin ediyorum ikinizi de hiç düşünmeden hayatımdan çıkarırım. Anladınız mı beni? Anladınız mı?”
Seren başını önüne eğdi, ince parmakları çay kupasının kulpunda titriyordu. Leyla’nın keskin sözleri haklıydı, bunu inkar edecek yüzleri yoktu. İkisinin de içinde Eliz’e duydukları sevgiyi gölgeleyen ağır bir suçluluk hasıl olmuştu. Gurur’un bakışları yerdeydi, Leyla’nın öfkesinden kendine düşen payı iliklerine kadar hissediyor, onlarda yarattığı bu hayal kırıklığını hak ettiğini biliyordu. O sabah o soğuk mutfağın kasvetli duvarları arasında oturan bu dört kişinin dördünün de tek umudu Eliz’in bu eve geri dönmesiydi. Sonra her şeyin düzeleceğine, hataların affedileceğine inanıyorlardı ama hiçbiri Eliz’i bir daha görebileceklerinden emin değillerdi.
Sahi ya, dönecek miydi Eliz? Telaşlı adımları yeniden bitirecek miydi bu evin kasvetini?
(ELİZ’İN ANLATIMIYLA)
Zaman, depoyu içine çeken dev bir kara delik gibi çökmüştü üzerimize. Kimse nefes almaya dahi cesaret edemiyordu. Deha duvarın dibine çekilmiş, gözlerini Ivan’ın adamlarından ayırmamaya çalışırken Demir’in avuçları yumruk olmuştu. Oya Abla karşı köşede elini ağzına götürmüş, sanki bir ses çıkarırsa ölümün dikkatini çekecekmiş gibi donmuş bir halde duruyordu.
Ben hareket etmeye çalıştıkça dizlerimin titrediğini hissediyordum. Devrim’in bedeninin yarısı hala boynundaki acının ağırlığıyla çekiştiriliyor olsa bile, gözleri bir an bile bizim üzerimizden ayrılmıyordu. Bir Deha’ya bakıyordu, bir Demir’e; ardından yine bana dönüyordu. Sanki hepimizi koruması gereken bir çember varmış da o çemberi tek başına Devrim ayakta tutuyormuş gibiydi.
Ama bana kalırsa... O çember çoktan kırılmıştı.
Ivan Vetrov’un bozuk aksanıyla “Günaydın,” deyişi hala kulaklarımda uğulduyordu. İçeri adım attığı anda bütün sıcaklık depodan çekilip gitmiş, yerini buz gibi bir soğukluk almıştı.
Ivan’ın adamları silahlarını kaldırmış, siyahlı bir duvar gibi bizi hedef almışlardı. Ivan’ın bakışları ise o duvarın tam ortasında, buz gibi bir nokta gibi üzerimizdeydi. Devrim’in elindeki silahın hiçbir anlamı yoktu artık. O silahı kimin üzerinde kullanırsa kullansın Ivan’ın arkasındaki bir yığın silahlı adam hepimizi yerle bir ederdi.
“Siz bu kadarız sanmadınız bu arada değil mi?” diye söze girdi Ivan Vetrov, “Aranızda eksikler var, görüyorum.”
Ve o anda… Kapının arkasından yeni bir gürültü geldi. Zemine sertçe çarpan ayak sesleri, sürüklenen bir şeyin ağırlığının sesi ve kısık bir nefes.
“Tanıtmama gerek yok sanırım,” dedi Ivan alay ederek, “Tanıyorsunuzdur diye tahmin ediyorum.”
Ivan’ın dudaklarında tekinsiz bir gülümseme belirirken adamlarından biri kapıya yanaştı ve içeri, alnına dayanmış silahla itekleyerek birini soktu.
“Ömer!” dedi Oya Abla korkuyla.
Gözleri kapalıydı. Burnunun kenarından ince bir kan çizgisi aşağı doğru süzülüyordu. Ellerini kaldırmış, sağa sola sendeleyerek adım atıyordu. Gözlerim korkuyla Devrim’e döndüğünde Devrim’in yüzündeki öfkenin taşmak üzere olduğunu görebiliyordum.
“Abi...” dedi Ömer acı içinde Devrim’e bakmaya çalışarak, “Özür dilerim abi...”
“Özür dileme Ömer.” dedi Devrim dişlerini sıkarak.
Ömer’i dövmüşlerdi. Ömer’i öyle bir dövmüşlerdi ki ayakta duracak hali yoktu ve hala Devrim’den özür diliyordu. Kalbim öyle büyük bir işkencenin ortasına düşmüştü ki o an ne yöne baksam acı çekiyordum.
Demir ve Deha öne atılmak isterken uzattığım elimle onları durdurduğum sırada Devrim’in silahı hala Ivan’ı hedef alıyordu.
Ivan Ömer’i gülümseyerek dizlerinin üstüne oturttuğunda Devrim’in parmağı anında tetiğe gitti ve sesi karanlığı yaran bir çizgi gibi yankılandı.
“Babanın hayatını bitirmem tam dört saniyemi aldı.” dedi Devrim soğuk sesiyle, “Aynı dört saniyeyi sana da yaşatayım mı, Ivan Vetrov?”
Ivan başını biraz yana eğdi. Devrim’e keyfi kaçmış gibi baktı.
“Şimdi sırası değil Devrim Ali Yöner,” dedi Ivan bozuk aksanıyla, “Arkama bir bak, sence sana dört saniye verir miyim? Sen şimdi uslu uslu indiriyorsun o silahı yere, ayağınla bana doğru itiyorsun. Çünkü sen de biliyorsun Devrim, sen elindeki tek silahla yalnızca beni vurursun ama arkamdaki ordu sizin tek bir parçanızı bile bırakmaz.”
Devrim’in çenesindeki kaslar öfkeyle titredi o an. Ivan’ın her kelimesi Devrim’in gururunu bir bıçak gibi çiziyordu ama gözlerinden binlerce hesap geçiyordu, görebiliyordum.
Deha ve Demir yanlış bir atılım yapmasın diye onları yerlerinde tutmaya çalışıyordum ama aklım tamamen Devrim’deydi. Oya Abla hala tir tir titrerken Ömer ise dizlerinin üzerinde, kaderinin tutsaklığına bırakılmış halde nefes nefese duruyordu.
Devrim’de hiçbir kıpırdanma olmayınca Ivan’ın bozuk aksanı yeniden kulaklarımızı doldurdu.
“Silahı yere bırak Devrim Ali Yöner.” dedi net bir sesle, “Yavaşça. Yere bırak ve ayağınla bana doğru it.”
Devrim gözlerini bir an bile Ivan’dan ayırmadı. Aklından binlerce soru geçtiği her halinden belliydi, bir sürü yoldan geçiyordu zihninde, hangi yol onu ve bizi hangi sonuçlara ulaştırır tek tek hesaplıyordu.
Derin bir nefes aldı Devrim, başını eğmedi, bakışını kaçırmadı ama parmağı tetiğin üzerinden bilinçli bir yavaşlıkla kalktı. Kabullenmişti, elimizdeki tek silahı karşımızdaki bir ordu dolusu adama vermekten başka çaresi yoktu.
“İstediğin bu mu?” dedi boğuk bir öfkeyle. Sesinde kabulleniş yoktu. Sadece kendi zamanının geleceğini bilen bir erkeğin kendinden emin sesiydi bu.
“Ben istediğim için değil,” dedi Ivan Vetrov, “Sen başka çaren olmadığı için vereceksin silahını Devrim.”
Devrim silahını iki parmağıyla tuttu, omuzlarını hiç düşürmeden silahı yere doğru indirdi. Bu bir pes ediş değil, bir tehdit gibiydi daha çok. Silah yerdeki beton zemine çarpınca ince bir tın sesi yayıldı ve Ivan’ın yüzündeki gülüş bir anda büyüdü.
Devrim yere bıraktığı silaha son bir kez üstten baktığında gözleri “Zamanım gelecek.” demekten farksız bakıyordu.
Ayakkabısının burnuyla silahı yavaşça itti Devrim.
“Al,” dedi, “Gerçek bir silah gör.” O kadar yavaş, o kadar kontrollüydü ki sanki “Sana değil, elindeki kuklalara veriyorum.” der gibi.
Ivan’ın ayaklarının yanına kadar sürüklenen silah durduğu anda, Ivan silahı gülümseyerek arkasındaki adamlara itti ve keyifle söze girdi.
“Güzel,” dedi, “Şimdi konuşabiliriz.”
O sırada Devrim’in gözlerindeki karanlık bir anlığına öyle bir parladı ki o an depodaki herkes, Ivan dahil, herkes çok iyi biliyordu ki Devrim silahsız kalmış değildi, onun en büyük silahı öfkesiydi.
Ivan önünde duran sandalyelerden birini kendine çekip oturduğunda yaptığı ilk şey takım elbisesini düzeltmek oldu. Devrim’in gözleri bu sefer de Ivan’ın üzerinden ayrılmıyordu, yapacağı ilk yanlış harekette üzerine atılmayı beklediği her halinden belliydi.
Dizlerinin üstünde bırakılan Ömer halsizce yere yığılmış, gözlerini bir açıp bir kaparken yaşadığımız çaresizlik ölümden de kötüydü.
“Öncelikle merakını gidereyim Devrim Ali,” dedi Ivan, “Dışarıdaki adamlarının hepsi vuruldu. Tek tek. Bizim tarafımızdan...”
Bu öyle büyük bir itiraftı ki, bu bir itiraftan öte, bir savaş çağrısıydı adeta. Elim korkuyla ağzıma giderken kapıda bizi koruyan adamların her birinin acısı, her birinin hayat hikayesi, her birinin ailesi geçti zihnimden ve her biri için ayrı ayrı sızladı içim.
Devrim’in dudakları kısa bir an aralandı ve sesi bir bıçak gibi kesti sözünü.
“Aşağılık p*ç.”
Öfkesi dolup taşıyordu.
“Kapıdakiler de böyle demişti!” dedi Ivan dalga geçer gibi, sonra hepimizi sırayla gülen bir yüzle süzdü ve ellerini açtı.
“Eee,” dedi, “Babamı bütün dünyaya ifşa ettiniz, tutuklanmasını sağladınız, soyadımızın gururunu ayaklar altına aldınız. Ne yapacağız şimdi sizinle?”
“Asıl biz sonra seninle ne yapacağız!” diye söze girdi Deha öfkeyle.
“Deha sus.” diye uyardı Devrim onu.
Ne kardeşlerinin ne de daha fazla insanın zarar görmesini istiyordu Devrim, ama ok yaydan öyle bir çıkmıştı ki bundan sonra olacakları o bile ön göremiyordu bana kalırsa.
“Deha.” dedim fısıltıyla.
Deha’ya dönüp susması için yalvaran gözlerle baktığımda o kadar gergindim ki artık vücudumu hissetmiyordum bile. Buradan nasıl bir kurtuluşumuz olabilirdi, nasıl bir çıkışımız olabilirdi bu depodan?
Adamın arkasında koca bir ordu vardı resmen. O kadar çaresiz bir duruma düşmüştük ki babasının yapamadığı her şeyi oğlunun yapmasını izlemekten başka çaremiz yoktu.
“Şimdi biraz sizleri tanıyalım bakalım, babamı alt ettiğini sanan ekip kimmiş bakalım...” dedi Ivan Vetrov eline telefonunu alırken, telefon ekranına uzun uzun baktıktan sonra başını kaldırıp Deha’ya baktı.
“Sakın...” diye fısıldadım Deha’ya küçük kardeşimi uyarır gibi, “Sakın cevap verme ona...”
Ivan Vetrov telefonuna bakmaya devam ederken yaptırdığı bir sunumun notlarını okur gibi okumaya ve yorumlamaya başladı umarsızca.
“Deha Yöner...” dedi, “Deva Yöner’in ikiz kardeşi.” Başını kaldırıp Demir’a baktıktan sonra konuşmaya devam etti, “Sen oluyorsun o da tabi. Ama Demir ismini kullanıyormuşsun, ilginç...”
“Cevap vermeyin...” diye fısıldadım.
“Yaşlarınız yirmi dört. 1 Haziran 2001 doğumluymuşsunuz. 1 Haziran’da doğanların burcu ne oluyordu ya?” diyerek arkasındaki silahlı adamlara döndü Ivan dalga geçer gibi ve hemen sonra sızlanarak konuştu, “Siz nereden bileceksiniz ki... Haziran sonu Yengeç burcuydu o zaman Haziran başı da... İkizler!” dedi keyifle, “İkizler burcu birer ikiz olmanız da ikonikmiş ama, kabul etmek lazım.”
Kendi kendine konuşuyor, gülüyor eğleniyordu Ivan Vetrov. Arkasında bıraktığı acılar umurunda bile değildi.
“Çok sıkıcı bir hayatınız var. Ağabeyinizin de sizin de. Üçünüz de aile yadigarı bir holdingde çalışıyorsunuz, aile malikanesinde yaşıyorsunuz, falan filan... Devrim Ali Yöner kaç yaşındaymış bakalım...” diyerek gözlerini kıstı Ivan. Sonra başını salladı.
“11 Ağustos 1998.” dedi, “Yakın sayılırız, bir ay var aramızda. Yakın olacağımız tek konu bu neyse ki. Babanın hastalığının ardından bütün işleri sen devralmışsın, babamla da iş sebebiyle tanışmışsınız, bak şu işe. Sevgili babam hem babanla, hem seninle çalışmış ama arkasını döner dönmez sizin tarafınızdan ihanete uğramış...”
O an Ivan telefonuna bakmaya devam ederken oluşan sessizlikte Devrim bir kez daha söze girdi.
“Babanın gerçekte neler yaptığını biliyor musun Ivan Vetrov?”
Ne yapmayı amaçladığı belliydi, Ivan’ın eğer varsa babasının bilmediği suçlarını ortaya dökmek ve onun bu suçlardan dolayı babasına öfkelenmesine sebep olmaktan başka bir planı yoktu ama Ivan’dan aldığı cevap pek de beklediği bir cevap değildi.
“Peki sen,” dedi Ivan Vetrov, “Peki sen babanın gerçekte neler yaptığını biliyor musun Devrim Ali Yöner?”
“Babam,” dedi Devrim bir küfür gibi, “Babam senin babana acıyıp iş vermekten başka hiçbir şey yapmadı. Onun tek hatası buydu.”
Ivan Vetrov burnundan çıkardığı bir gülüş sesiyle alay eder gibi ayaklandı ve salonun içinde dolaşırken telefonunun ekranından bir şeyler okumaya devam etti.
“Eliz Sonay,” dedi, “Tıp fakültesi öğrencisi, 10 Şubat 2003 doğumlu, çocukluğu annesiyle birlikte cezaevinde geçmiş...”
Başını telefonundan kaldırdığı anda gözleri beni buldu. Ağır adımlarla bana yaklaşıp tam önümde durduğunda kendi çarpıntımdan çok etrafımdakilerin gerginliğini hissediyordum.
“Gelelim sana…” dedi Ivan Vetrov bozuk Türkçesiyle bana doğru eğilirken. Gözleri yüzümde gezinirken pis bir sırıtış yerleşti dudaklarına.
“Seni niye yanında tuttuğunu şimdi anlıyorum.” dedi dişlerinin arasından, “Bak sen şu işe… Gördüğüm en güzel Türk kızı olabilirsin.”
Elini yüzüme doğru uzattığı anda, odanın diğer köşesinde, başına dayanan silaha rağmen kımıldamadan duran Devrim Ali Yöner’in sesi duvarları titretti.
“ÇEK lan ellerini üzerinden!”
Devrim’in sesindeki öfke, neredeyse fiziksel bir darbe gibiydi.
“Ona dokunursan…” dedi yumruk yaptığı elini arkasında kalan duvara vurup gözleri ölümcül bir parıltıyla kısılırken, “Ivan Vetrov… ona dokunmayı denersen… hayatını bitiririm senin! Anladın mı?”
O an Ivan Vetrov’un bir kafa hareketiyle arkasındaki adamlardan üç tanesinin içeri girmesi bir oldu. Adamlardan biri Devrim’i, biri Deha’yı, biri Demir’i tutarken ve küfürler havalarda uçuşurken Ivan hala benim önümdeydi.
“Ne istiyorsun benden?” dedim öfkeyle.
“Senden ne mi istiyorum?”
Ivan gülümsedi ve elini cebine götürüp cebinden ne olduğunu anlayamadığım küçük bir şey çıkardı. O sırada Devrim’i tutan görevlilerin sayısı ikiye çıkmıştı çünkü artık onu zapt edebilmek mümkün değildi.
“Babam seni ne çok aradı, bir bilsen Eliz Sonay... Ama merak etme, işini bitirmek için değil, arkanda kim olduğunu öğrenmek içindi.”
Ivan Vetrov’un cebinden çıkardığı şey basit bir USB bellekten başka bir şey değildi. Adam elinde tuttuğu USB belleği bana doğru uzatıp elime tutuştururken karmakarışık gözlerle ona bakıyordum.
“Ne bu?” dedim merakla.
“Bu...” dedi Ivan Vetrov, “Benden sana küçük bir hediye, Türk kızı. İzlediğinde anlayacaksın, eğer hayatta kalabilirsen...”
Sonra benden bir adım uzaklaştı ve gözleri yeniden Devrim’i buldu, iki iri yarı adam tarafından zar zor zapt edilen Devrim’e yöneldi Ivan Vetrov. Artık daha ciddi bakıyordu gözleri, daha ölümcül bakıyordu.
“Neden... Devrim Ali?” dedi Ivan Vetrov bozuk aksanıyla, “Söylesene, neden korumak istiyorsun bu kızı bu kadar?”
“Kes lan sesini!” dedi Devrim öfkeyle, “Beni sorgulamak sana mı düştü?”
Ivan Vetrov bir kez daha gülümsedi ben elimdeki bu USB bellek ile ne yapacağımı bilemezken.
“Nedenini ikimiz de biliyoruz...” dedi Ivan sessizce, “Nedenini sen de ben de çok iyi biliyoruz. Ama o...” dedi beni göstererek, “O zavallı henüz bilmiyor.”
Ivan’ın ağır sözleri havada asılı kaldı.
“Ama o zavallı henüz bilmiyor.” diyerek beni kastedişi, içimde bir şeyleri yerinden oynatmak için yeterli gibiydi. Devrim hayatıma girdiğinden beri anlamaya çalıştığım çok şey vardı, onun bilmediği de çok şey biliyordum ama Ivan Vetrov’un ne kastediyor olduğuna dair öyle derin bir karanlıkta kalmıştım ki gözlerim endişeyle Devrim’e döndü.
Üstelik beni daha da çok endişelendiren şey Devrim’in bunları duyduğu an ne kadar gerildiğiydi. Ne kastediyordu Ivan Vetrov, bana verdiği bu USB belleğin içinde ne vardı, ne anlatıyordu gözleri?
Benden saklanan daha mı çok şey vardı, Devrim’in beni korumak istemesindeki tek sebep o gece benim yaralanmam değil miydi?
Devrim’in beni korumak istemesiyle ilgili Ivan Vetrov’un bile bildiği ama benim hala anlamadığım gerçek ne olabilirdi? Aklım öylesine dağılmış, zihnim öylesine başka yerlere gitmişti ki yanımda duran Demir’in sesiyle kendime geldiğimde ne haldeydim bilmiyordum.
“İyi misin Eliz?” diye fısıldıyordu Demir, “Bembeyaz oldun. Otursan mı?”
“İyiyim.” dedim zar zor, “Sadece çok... yoruldum.”
Bakışlarım endişeyle Devrim’e döndü. Onun bakışları da beni bulduğunda gözlerinde gördüğüm ifade acı doluydu. Öyle yaralayıcı bakıyordu ki ne ona kıyabiliyordum ne de kendime.
“İyi misin?” dedi Devrim sessiz bir kafa hareketiyle.
Ona yalnızca gözlerimi kırptım.
Bilmediğim gerçekleri arıyordum gözlerinde ama belki de birazdan hiç önemi kalmayacaktı o gerçeklerin. Hepsinin eli silah tutan onlarca adamın karşısındaydık, bunca adamın arasından kurtulup hayatta kalıp bilmediğim gerçekliklerin peşinden koşabilecek miydim onu bile bilmiyordum ki. Bunları düşünmek için fazla büyük bir karmaşanın ortasındaydım. Kafamın içi de dışı da karmakarışıktı. Kalbim hepsinden daha kaotikti üstelik.
“Evet,” dedi Ivan Vetrov konuşmasının son kısmına giriş yapan bir münazara öğrencisi gibi, “Önce kimi vuralım?”
Cümlesi artık kalbimde korkudan ziyade öfke doğuruyordu. Aldığı canların ve almayı planladığı canların ardından böyle çok eğlenmesi sabrımın sınırlarını zorluyordu. Bu adamlar yakıp yıkmaktan, vurup kırmaktan başka bir şey bilmiyor muydu?
“Eğer sevdiğim tek bir insanın kılına dahi zarar verirsen Ivan Vetrov,” diye söze girdi Devrim kasılmış çenesine rağmen konuşmaya çalışarak, “Seni dışarıda yaşatırlar mı sanıyorsun?”
Ivan duydukları karşısında ufak bir kahkaha attı.
“Kim yaşatmayacak mesela?” diye sordu, “Hasta baban mı, deli annen mi?”
Devrim’in gözleri bir kez daha öfkeyle parladı.
“Bu kadar mıyız sanıyorsun?” diye sordu Devrim, “Bunca para, bunca mal, bunca mülk... Sence biz bundan mı ibaretiz Ivan Vetrov? Üç kardeş, bir anne baba, kapıda bekleyen on adamdan mı ibaretiz?”
Ivan umursamazca omzunu silkti.
“Baya tehlikeliymişsiniz,” dedi alay eder gibi, “Korktum şimdi. Ama merak etme, çok da gaddar davranmayacağım size. Hepinizi aynı anda vurmayacağım. Karmaşık işleri sevmem ben, tek tek ilerlesin isterim, sırayla. Söyleyin bakalım şimdi, kimle başlayalım?”
Tam o an, beklenmedik bir ses duyuldu... Titrek bir el kalktı yerden, titrek bir ses konuştu.
“Ben...” dedi Ömer yerden kaldıramadığı bedenine rağmen, “Beni.. Beni vur... Onları bırak...”
Devrim’in sesi Ömer’i korumakla yere yapıştırmak istemenin arasında gidip geliyordu.
“Ömer kes sesini!”
“Abi...” dedi Ömer zar zor, “Sizi korumak benim görevim. Bırak da görevimi yapayım... Son nefesime kadar.”
“Ömer abi sus ya, ne diyorsun abi sen!” dedi Deha yalvarır gibi, neredeyse ağlayacaktı.
Devrim öfkeden delirirken Ivan Vetrov sahte bir duygusallıkla söze girdi.
“Yapmayın ama, ağlayacağım.” dedi, “Şu arkamdaki adamlar var ya, hiçbiri yapmazdı bunu benim için... Duygulandım bak şimdi!”
Sonra derin bir nefes aldı. Kalbim öyle büyük bir süratle atıyordu ki neredeyse duracaktı. Ivan Vetrov elindeki silahın tetiğini çekerken burnunu çeke çeke konuşmaya devam etti.
“Ama madem seçiminizi yaptınız... Artık değiştirme şansınız da yok!” dedi dalga geçer gibi olmayan gözyaşlarını silerken, “Bize de seçiminize karşı koymamak düşer. O zaman hep beraber sayalım... Üç...”
“Yapma, dur!” diye bağırdım çaresizce, “Yalvarırım yapma!”
Bu oluyor olamazdı. Titreyen ellerim korkuyla yüzüme gittiğinde Devrim, Deha ve Demir’in bağırışları bütün depoyu dolduruyordu.
“İki...”
Bir şeyler yapmak istiyordum, kendimi silahın önüne atmak, Ivan Vetrov’un üstüne atlayıp onu etkisiz hale getirmek istiyordum ama arkasındaki ordu her adımımızı etkisiz kılacak kadar büyüktü!
Ve o an...
“Bir.” dedi Ivan Vetrov.
Gözlerim yerde yatan Ömer’e gittiğinde kulaklarımızı dolduran ses benim büyük çığlığıma karıştı. Çırpınışlar, bağırışlar, yakarışlar ve acı her şeyin önüne geçmişti o an.
Bu bir savaş sahnesi değildi artık, bunun adına yalnızca yenilgi denirdi.
Ivan Vetrov Ömer’i vurmuştu.
Ivan Vetrov Devrim’in sağ kolunu, Deha ve Demir’in manevi abisini, benim ikinci kahramanımı vurmuştu.
Gerçek olamayacak kadar kabus gibiydi her şey. Ömer’in zaten yerde yatan bedeni acıyla kıvranırken bir adım bile attırmamışlardı ne Devrim’e ne de kardeşlerine. Ben ne zaman koşmuş, ne zaman Ömer’in önünde diz çökmüştüm hatırlamıyordum ama aklımda bir soru dönüp duruyordu, “Bu bir veda mıydı? Bu bir veda mıydı? Bu bir veda mıydı?”
Eğer bu bir vedaysa bile, belli ki bizi yanına göndermesi çok zamanını almayacaktı Ivan Vetrov’un. Kararlıydı, tek tek kurtulacaktı hepimizden, tek tek.
Aklım en başa, her şeyin en başına döndü o an. Önce Devrim ve Ömer’in beni buldukları geceye gitti zihnim, her şeyin başladığı o geceye. Sonra çocukluğumda annemle cezaevinde geçirdiğimiz ilk geceye gidiverdim bir anda.
“Anne,” demiştim ona korkuyla, “Biz artık burada mı yaşayacağız? Artık derken yani... Sonsuza kadar.”
Hüzünle gülmüştü annem.
“Merak etme,” demişti bana, “Sen burada yalnızca misafirsin güzel kızım... Bir süre misafirleri olacak, sonra çıkıp gideceksin buradan. Söz.”
Sözünü tutmuştu annem, günü geldiğinde ben çıkıp gitmiştim oradan. Ama onunki misafirlik değildi, o ardımda kalmıştı öylece. O yüzden o gün oradan çıkıp gitmem, o misafirliğin bitmesi hiç de anlamlı olmamıştı benim için. Bir yanım özgürleşirken bir yanım tutsak kalmıştı.
Ve yıllar sonra Devrim’in misafiri olduğumda da aynı şeyi yaşayacağımı bilmiyordum. Onlardan ayrılmak için gün sayarken onlara bağlandığımı fark etmem zaman almıştı. Meğer yine aynı döngünün içine girmişim. Bir yanım özgürlüğü isterken bir yanım tutsak kalmaya çoktan razı olmuştu.
Annemi arkamda bırakıp dışarı çıkışım gibi olacaktı bu da. Devrim’e, kardeşlerine, Ömer’e, onlara dair her şeye o kadar çok bağlanacaktım ki bir yanım ne kadar özgürleşirse özgürleşsin bir yanım hep tutsak kalacaktı.
Artık anlıyordum… Bu misafirliğin izi, cezaevinin duvarlarında kalan çocukluğum gibi, ruhumdan silinmeyecekti.
Benim için asla tamamen bir özgürleşme, tamamen bir kurtuluş olamayacaktı.
Bugün buradan kurtulsam, çıkıp gidebilsem bile, bu asla bir kurtuluş olmayacaktı.
Çünkü insanın sevdikleri olmadan kurtulması asla gerçek bir kurtuluş değildi.
.png)
27.BÖLÜM : KARDEŞLERİM.
(ELİZ’İN ANLATIMIYLA)
Sesler... Her şeyi özetleyen, her şeyi harlayan, her şeyi gölgeleyen sesler.
Kurşunun o uğursuz sesi, Devrim’in öfkesinin sesi, Demir ve Deha’nın bağırışları… Hepsi bir anda öyle bir dağıldı ki kulaklarımda sanki derin bir suya hızla daldım ve hızla duymayı kesti kulaklarım. Herkes öfkesini, nefretini, acısını bağıra çağıra çıkarırken benim gözlerim tek bir yere odaklıydı o an, Ömer’e...
Kendimi ne ara dizlerimin üstüne çökmüş bir halde Ömer’in yanı başında bulmuştum hatırlamıyordum ama bildiğim tek şey üstüne kapaklanmış bilinçsizce ağladığımdı.
“Hayır… hayır... hayır... hayır…” derken ellerim titriyordu.
“Gördün mü Devrim Ali Yöner, senin o bahsettiğin dört saniye asıl nasıl kullanılırmış gördün mü?” diyordu Ivan Vetrov arkamda.
“Ulan seni öldürmem bir saniyemi bile almayacak lan benim, bir saniyemi bile!” dedi Devrim bağıra çağıra.
Kimse benimle ilgilenmiyordu o an, onlarla aynı hizada ayakta durmama bile gerek yoktu, ben yalnızca vurulan arkadaşının acısıyla onun üstüne çömelip ağlayan genç bir kadındım, bunun kime ne zararı olabilirdi ki?
Oysa o an fark ettiğim bir mucizeyle doluydu tüm zihnim. Onun acısını çekmek için üzerine eğildiğimde beklenmedik bir hareket fark etmiştim Ömer’in göğsünde. Atan bir kalp...
Ömer’in kalbi hala atıyordu ve vurulduğu yer, sol kaburgasının tam altı benim elimin hemen altındaydı!
“Hayır Ömer...” dedim dikkat çekmemek için ağlayıp sızlanmaya devam ederek, “Hayır... Hayır... Lütfen... Hayır...”
O an biraz daha kıpırdandım, ona biraz daha yaklaştım ve onun yasını tutar gibi ağlamaya devam ederek iyice üzerine kapaklandım ve o sırada ellerimi vurulduğu yerin üstüne, kaburgasının altına iyice bastırdım. Bu onu ne kadar daha hayatta tutabilirdi bilmiyordum ama eğer bir mucize olursa, buradan kurtulmamızın bir yolu doğarsa en azından onu biraz daha yaşatmak için elimden gelen her şeyi yapmış olacaktım.
“Eee,” dedi Ivan Vetrov tüm bağırışların, zorla zapt edilmeye çalışılan Devrim, Deha ve Demir’in yarattığı karmaşanın tam ortasında.
“Eee, şimdi sıradaki kim? Söyleyin bakalım.”
“Benim ulan, benim!” dedi Devrim tereddüt etmeden.
Ellerimi Ömer’in kaburgasının altından bir saniye bile ayırmadan ağlamaktan mahvolmuş yüzümle Devrim’e döndüm.
“Hayır!” dedim ona, “Devrim hayır!”
Devrim’in o an benimle buluşan gözleri kalbimi öyle derinden sızlatmıştı ki koşup ona sarılmak, bu anın içinden yok olup gitmek istiyordum onunla.
Acı vardı gözlerinde Devrim Ali Yöner’in, sevdiklerinin koruyamamanın acısı.
“Bu kızı en sona bırakacağım.” dedi Ivan bana dönüp gülerek, “Arkadaşının yasını aranızdan yalnızca o tuttu, baksanıza, nasıl da başında ağlıyor... Belki onu öldürmem bile, belki de kendime saklarım onu! Kim bilir.”
Ivan’ın sözleri depoya bir zehir gibi yayılırken, gövdemi daha da Ömer’in üzerine kapattım, sanki sadece yas tutuyormuşum gibi. Fakat aklım tamamıyla Devrim’deydi.
“Asıl ben seni kendime saklayacağım lan! Ben seni!” dedi Devrim, “Sen beni istersen vur, istersen öldür Ivan Vetrov. Ama bundan emin ol, benim intikamım senden mutlaka alınacak. Benim tarafımdan olmasa bile, bunu benim adıma birileri mutlaka yapacak.”
Devrim bakışlarını bana çevirdiği sırada göz ucuyla Devrim’e bakmayı sürdürürken ellerimle Ömer’in yarasına bastırmaya devam ediyordum.
“Eğer benim ardımdan...” diyerek konuşmaya devam etti Devrim, “Sevdiklerime zarar verecek olursan, sana yemin ederim onların intikamları benim intikamımdan da önce alınacak senden. Anladın mı beni?”
Ivan Devrim’in sözlerini duyunca başını hafifçe yana eğdi. Gözlerinde küçücük bir keyif parıltısı, dudaklarında o aşağılık sırıtış belirdi yine.
“İntikam diyorsun da Devrim Ali Yöner, kim alacak intikamınızı, kim?” dedi Ivan Devrim’in gururunu bir kez daha hedef alarak, “İki tane kardeşin var, ikisini de birazdan alacağım elinden. Bir de bu kız var işte, ona ne olacağını hiçbir zaman bilemeyeceksin bile.”
Ivan Vetrov’un sırıtışı giderek büyüyordu, çünkü kazanıyordu ve bunu biliyordu.
Ömer’in ölümünü ellerimle bası uygulayarak ne kadar geciktirirsem geciktireyim, bu adam buradan hiçbirimizi canlı çıkarmayacaktı. Devrim’in dışarıda, ülkenin her bir yanında yüzlerce dostu, çalışanı, sevenleri vardı, biliyordum, zira onlar güçlü bir aileydi ama Ivan Vetrov haklıydı, bu odadaki herkes öldükten sonra, kim düşecekti bu intikamın peşine?
Kim yapardı ki bunu?
Adam Rusya’nın en büyük mafya örgütü liderinin oğluydu, kim cesaret edebilirdi böyle bir deliliğe, Devrim Ali Yöner’in kendisinden başka?
Kim düşerdi Ivan Vetrov’un ardına?
“Söyle Devrim Ali,” dedi Ivan keyifle gülerek, “Kim cesaret edecek senin uğruna benim karşıma çıkmaya, ha? Kim?”
Ve tam o an... deponun dışından gelen bir ses her şeyi durdurdu. Önce hafif bir gürültü duyuldu ama kimse tam olarak ne olduğunu ayırt edemedi.
Metal bir şey devrilmiş gibi bir sesti bu, duvara çarpan bir gövdenin çıkardığı tok ve kısa bir ses. Ardından neredeyse fark edilmeyecek kadar kısık bir patırtı daha geldi. Sanki biri nefesini tutarak koşmuş ve aniden durmuştu.
Ivan Vetrov bu sesi duyduğu anda yüzündeki sırıtış kesildi. Başını yavaşça sağa çevirdi ve kasılan çenesini hareket ettirerek gözlerini kıstı.
“Kim bu?” dedi belli etmemeye çalıştığı bir endişeyle.
O an depodaki herkes nefesini tutmuş gibiydi, ben, Deha, Demir, Oya Abla, Devrim, herkes...
Devrim bir anlık fırsat bir doğmuş gibi başını kaldırdı, omzundaki adamların baskısına rağmen kulak kesildi gürültülere. Herkes ama herkes yalnızca tek bir noktaya, ardımızda kalan metal kapıya bakıyordu.
“Leo,” dedi Ivan Vetrov adamlarından birine seslenerek, başka hiçbir şey söylemeden yalnızca başıyla kapıyı işaret etti.
Ivan’ın adamı küçük deponun kapısını yavaşça aralayıp deponun geniş antresine açılan büyük hole baktığında ters giden hiçbir şey yok gibi görünüyordu.
“Temiz.” dedi adam bozuk Türkçesi ile.
Depo bir anda yine sessizliğe gömülmüştü, belki de gürültü çıkaran yalnızca bir sokak kedisiydi ama herkes nefesini tutmuş deponun sessizliğini dinlemeye devam ediyordu.
Sanki dünya bir anda durmuştu o saniyelerde.
Ivan yüzleri bize dönük olan adamlarına da başıyla arkalarında kalan geniş depoyu işaret ettiğinde silahların namluları aynı yöne çevrilirken Ivan’ın kaşları çatıldı çünkü o an beklenmedik bir gürültü daha duyulmuştu, bir müzik sesi.
Yanlış duymadınız, “bir müzik sesi...”
Ivan Vetrov’un otuzdan fazla silahlı adamı namlularını nereye doğrultacağını bilemez bir kafa karışıklığıyla sağa sola bakarken, ben yerde kanlar içinde uzanan Ömer’in kanamasına baskı uygulamaya çalışırken, Devrim, Deha ve Demir onları tutan adamlardan kurtulmaya çalışırken bu koca deponun içinde bir şarkı çalmaya başlamıştı.
“Bekle beni.” diyordu Cem Karaca’nın şarkısı,
“Bekle beni. Geleceğim.”
“Bekle.”
Şok içindeydim. Gözlerim Devrim’in gözleriyle buluştuğunda bana değil, açık kalan kapıya baktığını gördüm. Aklından yüzlerce soru geçtiği her halinden belliydi.
Neydi bu şarkıyı bütün depoya dinleten sesin kaynağı? Kimdi?
Kalbim korkuyla deli gibi atarken şarkı susmadı ama kimsenin hiç beklemediği bir şey daha oldu o an.
Dışarıdan hiçbir aydınlık almayan deponun ışıkları bir anda sönüverdi. Ben korkuyla Ömer’in yarasına daha çok bastırarak üzerine daha çok eğilirken Devrim’in sesini duydum.
“Eliz, eğil!”
Ne olacağını biliyormuş gibiydi sesi, korku dolu ama kendinden emindi ve şarkı sesi hiç susmadan devam ederken ruhum yepyeni bir şokla sarsıldı. Silah sesleriyle.
Etraf o kadar karanlıktı ki hiçbir şey göremiyordum, yalnızca Ömer’in yarasına bastırmaya devam ediyor ve korku içinde histerik bir halde ağlıyordum.
“Dayan Ömer,” dedim titrek sesimle hıçkırıklarımın arasından, “Lütfen dayan... Bak ne oluyor bilmiyorum ama bir şeyler oluyor o yüzden ne olursun dayan!”
Silah sesleri bağırış seslerine, bağırış sesleri yere yığılma seslerine karışırken şarkı hiç susmuyordu, hiç.
“Bekle beni.” diyordu şarkı ısrarla, “Bekle beni!”
Silah seslerinin yarattığı o dehşet verici gürültü karanlığın içinde çınlarken Ivan Vetrov’un küfürleri duyuluyordu ama ne dediğini seçemeyecek kadar hızlıydı her şey.
Öyle bir panik, öyle bir karmaşa başlamıştı ki sanki bir anda herkes görme yetisini kaybetmiş, herkes sadece hayatta kalmak için içgüdüsel hareket etmeye başlamıştı. Benim tek içgüdüm ise Ömer’in göğsündeki sıcaklığın kaybolmamasıydı. Ellerimi çekmemem gerekiyordu. Asla.
Karanlığın içinde insanın kanını donduran bir tuhaflık vardı o an. Sanki o şarkı bu depoya değil de zihnimin içine çalınıyordu, sanki birileri “Dayan.” diyordu bize, “Dayan, kurtuluş yakın.”
Boğazım düğümlenmiş halde nefes almaya çalıştığım sırada bir gölge önümden hızla geçti. Silah sesi bir kez daha yankılandı yanı başımda. Yüzümü korkuyla sıyıran bir sıcaklık hissettim o an, kurşunun hedefi kimdi?
“Devrim!” diye bağırdı Demir, sesi karanlıkta kayboldu ama o an Devrim’in kısık fakat sert sesini duydum.
“Demir, yere yat!” dedi Devrim, “Hepiniz yere yatın! Eliz sakın kalkma!”
Kardeşlerini ve beni korumaya çalıştığı belliydi, ne kadar zapt ediliyor olursa olsun bizi karanlığın içinden bile kollamaya çalışıyordu.
Ivan’ın hırlayan sesi karanlık deponun soğukluğunda bir anda yankılandı.
“Kim var orada?!” diye bağırdı öfkeyle, “Kim?!”
Ve işte o an, ışıklar bir bir açıldı.
Işıklar açıldığında başımı hafifçe kaldırdım ve gördüğüm manzara beni öyle bir dehşete düşürdü ki neredeyse Ömer’in yanına düşüp bayılacaktım!
Zira, Ivan Vetrov’un bütün adamları yere serilmişti. Devrim, Deha ve Demir onları zapt etmeye çalışan adamları ayaklarının altına almış, silahlarını ele geçirmişlerdi.
Ivan Vetrov’un ekibinden geriye yalnızca Ivan’ın kendisi kalmıştı...
Ve tüm bunların ortasında, silahını Ivan Vetrov’a doğrultmuş, arkasında onu koruyan onlarca takım elbiseli adamıyla tanıdık bir yüz duruyordu.
Tanıdık yüzün sahibi gözünü kırpmadan konuşmaya başladı.
“Sizi yok ettikten sonra ardınıza kim düşecek diyordun, değil mi Ivan Vetrov? İntikamınızı kim alır ki diyordun, değil mi?”
Ivan Vetrov’un yüzü bembeyaz olmuş, buz kesilmişti.
Ivan’a silah doğrultan tanıdık yüz onun kadar beni de, Devrim’i de, ikizleri de şok etmişti. Herkesin yüzünde aynı şaşkınlık, herkesin gözünde aynı şok vardı.
“Merhaba kardeşlerim...” dedi tanıdık yüzün sahibi silahını Ivan’ın yüzünden bir saniye bile ayırmadan Devrim’e dönerek, “Ağabeyinizi özlediniz mi?”
Sonra gözleri Devrim’den ayrılıp bir kez daha Ivan Vetrov’a, silahının ucundaki yüze döndü ve nefretle konuştu.
“Ben Araf Vural,” dedi dişlerinin arasından kendinden emin sesiyle, “Ve sen Ivan Vetrov... Benim kardeşlerime bulaşmayacaktın.”
-
YORUMLARINIZ İÇİN ŞİMDİDEN ÇOOOOK TEŞEKKÜR EDERİM AŞKLARIM. ^^
Bu bölüm size iki sorum var,
- Sizce Ivan Vetrov'un Eliz'e verdiği USB bellekte ne olabilir?
- Artık birinci kitabın finaline yaklaşmış durumdayız, final teorileriniz nedir?
NOT : MİSO'yu arkadaşlarınıza önermeyi unutmayın lütfen,
sizi seviyorum, yorumlarınızı okumaya geçiyorum ve iyi geceler dilerim her birinize! ^^
-BEYZA