2.KİTAP - 23, 24 VE 25.BÖLÜMLER (FİNAL)

Merhaba canlarım, Bul Beni 2'nin son bölümleriyle geldim nihayet! :')
İyi okumalar diliyorum, bölüm sonunda görüşmek üzere. <3
-
23.BÖLÜM : HİÇBİR ŞEY.
Lavabonun kapalı, dar kabininde sırtım kapıya yaslı, elimde annemin mektubuyla öylece kaldım bir süre. Ne kadar süre geçti bilmiyordum. Dakikalar mı, saniyeler mi, yoksa ben o satırları okuduktan sonra zaman bile durup bir yerde durup bana bakarken akmayı mı bırakmıştı bilmiyordum.
Elimdeki kağıda tekrar tekrar baktım. Aynı harfler, aynı satırlar, aynı cümleler, aynı isim.
Deha Yener.
Ne kadar okursam okuyayım hiçbir şey değişmiyordu.
Gözlerim o iki kelimenin üzerinde, o ismin üzerinde takılı kalıyordu her seferinde. Her bakışımda başka bir yerim sızlıyordu sanki. Kalbim, midem, geçmişim, her yerimden vuruyordu bu isim beni. Çünkü bu isim benim kız kardeşimin babası, aşık olduğum adamın ağabeyiydi.
O gece o arabadaydı, o gece kız kardeşi hayatını kaybederken o karanlığın içindeydi ve annem, yıllardır taşıdığı o sırrı tam da şimdi, tam da bu halde, ölümle yaşamın arasına sıkışmışken bırakıyordu önüme.
“Ne yapacağım ben?” diye fısıldadım bu kez daha duyulur bir fısıltıyla.
Ne yapacaktım?
Bir kez daha okudum mektubu, sonra bir kez daha. Her okuyuşumda annemin satırlarının arasından bana başka bir şey daha aktığını hissediyordum; korku, pişmanlık, geç kalmışlık... Sanki annem bu dünyadan çekilirken elindeki bütün karanlığı avuçlarıma bırakmıştı. “Artık konuşma sırası sende,” diyordu satırların sonunda ve ben nasıl konuşacağımı, nasıl öne çıkacağımı, kız kardeşimin babasını nasıl ele vereceğimi bilmiyordum ama her şeyden öte, kız kardeşimi günlerce o adamın ellerine nasıl bıraktığımızı, annemin bunu bilmesine rağmen buna engel olmaya çalışmamasını anlayamıyordum.
Telefonum çaldığında öyle sert irkildim ki mektubu yeniden düşürüyordum. Kalbim ağzımda ekrana bakarken o tanıdık ismi gördüm.
AZİZ ATA YENER.
Boğazım anında düğümlendi, sanki beni bu mektubu okurken, bu gerçeği öğrenirken burada basmış gibiydi! Parmaklarım titreyerek açtım telefonu.
“Efendim?” diyebildim güçlükle.
Aziz Ata’nın sesi huzursuzdu.
“Derin?” dedi, “İyi misin? Merak ettim seni...”
Gözlerimi kapattım.
Ona şimdi ne söyleyebilirdim? “İyi değilim.” desem eksik kalacaktı, ardını getiremeyecektim çünkü. “Annemin mektubunda ağabeyinle ilgili bir gerçek öğrendim, ablanın ölümüne sebep olanlardan biri de senin kendi ağabeyinmiş!” desem her şey bir anda yerle bir olacaktı.
Sesim çıkmadı çünkü aklımda dönüp duran bu gerçek daha kendi içimde bile oturmamıştı.
“Derin?” dedi Aziz Ata yeniden, bu kez daha da dikkatliydi, “Bir şey mi oldu?”
Olmuştu. Hem de öyle bir şey olmuştu ki birkaç ay önce hayatlarımızı yıkıp tersine çeviren gerçeklerden bile daha yıkıcıydı bu.
“Yüzümü yıkıyordum,” dedim sonunda, “Geliyorum.”
“Bir şey olmadı, değil mi?”
“Geliyorum, Aziz Ata.” dedim ve kapattım.
Telefon elimde öylece kaldı birkaç saniye daha. Sonra mektubu katlayıp avucumun içinde sakladım. Gözlerimi sildim ama ağladığım her halimden belliydi. Ağlamaktan şişmiş yüzüm, korkudan küçülmüş bakışlarım ve üzerime sinen o yıkılmışlık duygusu öylece duruyordu üzerimde. Aynaya baktığımda kendimi değil, yalnızca dağılmış birini görüyordum.
Kapıyı açmadan önce derin bir nefes almaya çalıştım, olmadı. Bazen nefes almak da kurtarmıyordu insanı, yalnızca ölmediğini hatırlatıyordu ama ölmemiş olmak yaşamak anlamına gelmiyordu her zaman.
Lavabodan çıktığımda Aziz Ata koridorun ortasında beni bekliyordu. Gözleri beni gördüğü an yüzü değişti çünkü ne kadar ağladığımı, ne kadar dağıldığımı görebiliyordu. Birkaç adımda yanıma geldi.
“İyi misin?” dedi telaşla, “Ağladın mı? Ne oldu?”
Yüzüne baktım, hiçbir şey bilmeyen yüzüne, henüz dünyası yerinden oynamamış yüzüne, henüz yağmur başlamamış gökyüzü gibi duran yüzüne.
Cevap veremedim, ne diyebilirdim ki ona? Yalnızca başımı çevirip merdivenleri gösterdim.
“Biraz...” dedim güçlükle, “Biraz terasa çıkalım mı? Hava alalım.”
Aziz Ata’nın kaşları daha da çatıldı. Bir şeylerin ters gittiğini anlamıştı ama ne olduğunu çözemiyordu. Yine de sormadı, büyük bir teslimiyetle yalnızca başını salladı.
“Tamam.” dedi.
Merdivenleri çıkarken ayak seslerimiz boşlukta yankılanıyordu. Her basamak, elimde tuttuğum kağıdı biraz daha ağırlaştırıyordu sanki. Hastanenin en üst katına vardığımızda çatıya açılan ağır kapıyı Aziz iterek açtı ve benim için tuttu. Dışarı adım attığımız an yüzüme vuran serin hava beni biraz kendime getirir gibi oldu.
Yağmur dinmemişti, yalnızca hafiflemişti.
Gökyüzü hala kurşuni bir karanlığın içindeydi, şehrin ışıkları uzakta, ince yağmurun arkasında dağılmış lekeler gibi görünüyordu. Rüzgar sert değildi ama insanın tenine değdiği anda içindeki boşluğu hatırlatacak kadar soğuktu. Yalnızca hava değil, içimdekiler de ürpertiyordu beni ama ısınmak istemeyecek kadar da yanıyordu içim.
Korkuluğun yanına kadar yürüdüm ama ellerimi üstüne koymadım. Yalnızca karşıya baktım, bomboş gözlerle, büyük bir vazgeçişin eşiğindeymişim gibi baktım. Aziz Ata birkaç adım arkamda durdu önce, sanki neyin içine düşmek üzere olduğunu kestirmeye çalışır gibiydi Sonra yavaşça yanıma geldi. Üzerindeki ceketi omuzlarıma bırakırken birazdan gerçekleri ona nasıl söyleyeceğimi, onun canını nasıl yakmak zorunda kalacağımı düşünüyordum.
Bir süre konuşmadık.
Yağmur damlaları saçlarıma, yanaklarıma, ellerime düştü. Islanıyordum ama bunu fark etmiyordum bile, yalnızca biliyordum. İçimde olup biten hiçbir şey dışarıdan gelen soğuğun önüne geçmesine izin vermiyordu.
“Biliyor musun...” dedim sonunda, gözlerimi karşıdaki bulanık şehirden ayırmadan, “İnsan bazen kendi hayatını yaşadığını sanıyor.”
Aziz Ata sustu, yalnızca dinliyordu.
“Sonra bir gün anlıyor ki,” dedim, “Yaşadığı şey kendi hayatı değilmiş aslında. Kendisinden önce başlayan, kendisine rağmen devam eden; ailelerin, sırların, suskunlukların oluşturduğu bir şeymiş aslında...”
Yanımda nefes alışını duydum, anlam veremiyor gibiydi.
“Nereye bağlayacaksın?” diye sordu alçak bir sesle.
Gülümsedim ama bu gülümseme içimdeki acının yüzüme vurmuş haliydi yalnızca.
“Belki de hepimizin bir görevi vardır bu dünyada.” dedim, “Ne kadar kaçmak istersek isteyelim peşimizi bırakmayan, nereye gidersek gidelim dönüp yine bizi bulan bir görev...”
Başımı hafifçe ona çevirdim.
“Belki senin görevin de, benim görevim de aynıdır Aziz Ata.” dedim, “Ailelerimizin karanlığına ışık tutmak, onların gömdüğü gerçekleri toprağın altından çıkarmak, susarak çürüttükleri ne varsa konuşarak yüzlerine vurmak...”
Kaşları çatıldı. Ne demek istediğimi hala anlamıyordu elbette ama bir şeyler olduğunu anlamıştı. Sözcüklerimin etrafında dolaşan o felaketi hissetmeye başlamıştı.
“Derin...” dedi dikkatle, “Ne anlatmaya çalışıyorsun?”
Yağmur biraz daha hızlandı o an, sert damlalar yüzüme vururken içimdeki titremeyi bastıramadım. Elimi cebime götürdüm, katlanmış kağıt hala oradaydı ve artık buz gibiydi. Parmaklarım ona değdiği an kalbim yeniden sıkıştı.
Bunu gerçekten yapacak mıydım? Aziz Ata’ya ağabeyiyle ilgili gerçeği söyleyecek miydim?
“Ben...” dedim ve gözlerimi boşluktan ona çevirdim, “Ben hiçbir şey yapmayacağım, Aziz Ata.”
Yüzündeki ifade bir anda değişti.
“Ne demek bu?” diye sordu endişeyle.
Kağıdı cebimden çıkarıp avucumda tuttum, yağmurdan ıslanmasın diye parmaklarımı daha sıkı kapattım etrafında.
“Nasıl ki bu zamana kadar bu yapbozun her parçası senin sayende yerini bulduysa...” dedim, “Son parçayı yerine yerleştirecek olan da sen olacaksın.”
Bakışları ellerime indi, sonra yeniden yüzüme döndü. Onu neyin beklediğini korku içinde izlerken kağıdı yavaşça ona uzattım.
“Bu artık senin.” dedim.
Aziz Ata önce kağıda baktı, sonra bana.
“Ne bu?” diye sordu.
“Gerçeğin son parçası.” dedim kısık sesle, “Ya da en karanlık parçası.”
Parmakları nihayet kağıda uzandı. Kağıdı benden alırken teni elimin üstüne değdiğinde onun ellerinin de buz gibi olduğunu hissettim. Yağmurdan mıydı, yoksa içimde taşıdığım buz benden ona da mı geçmişti bilmiyordum.
“Ben...” dedim yeniden, “Ben hiçbir şey yapmayacağım Aziz Ata. Çünkü senin gerekeni yapacağını biliyorum.”
Gözlerim doluydu ama ağlamadım. Artık ağlamaktan daha büyük bir tepkinin içindeydim, artık geri dönüşü olmayan bir suskunluk yoluna girmiştim. Ağlamak yalnızca taşan kısmıydı yaşadığım şeyin, oysa içimdeki asıl felaket sessizdi.
“Ben artık yalnızca kardeşimi düşünmek istiyorum.” dedim, “Yalnızca onun yanında olmak istiyorum ve şimdi... şimdi buradan gidiyorum.”
Aziz Ata’nın yüzünde, kağıdı daha açmadan önce bile yaklaşan yıkımı hissettiğini görebiliyordum. Hiçbir şey söyleyemedi, belki söylemek istiyordu ama ben beklemedim. Arkamı döndüm, yağmur omuzlarıma, saçlarıma, yüzüme düşerken yürümeye başladım.
Kapıyı açmadan hemen önce bir an durdum ama arkama dönmedim, çünkü dönseydim ve Aziz Ata’ya bir kez daha baksaydım gidemeyecektim ama burada kalıp bu yüzleşmeyi onunla yaşamak istemiyordum.
Bu onun meselesiydi artık.
Annemden bana, benden ona kalan bir mesele.
Son parçayı nereye koyacağına, onunla neyi yıkıp neyi kuracağına artık yalnızca kendisi karar verecekti.

24.BÖLÜM : YAPBOZ.
Hastanenin önüne çıktığımda yağmur hala yağıyordu ama artık yağan yağmurun kaynağı gökyüzü değil de benim ruhummuş gibi hissediyordum. İnce ince düşüyordu damlalar, saçlarıma, omuzlarıma, yüzüme ama artık üşütmüyordu beni. Öyle bir noktaya gelmiştim ki artık dışarıdan gelen hiçbir şey içimdekinden daha fazla dokunamazdı bana.
Elimi kaldırıp ilk gördüğüm taksiyi durdurdum, kapıyı açıp arka koltuğa oturduğumda şoför nereye gideceğimi sordu ama adresi söyleyecek kadar bile yerinde değildi aklım.
“Siz Beykoz yönüne doğru yola çıkın, ben tarif edeceğim...” dedim ve başımı cama yasladım.
Şehir aynı hızıyla devam ediyordu yaşamaya. Kırmızı fren ışıkları yağmurun altında uzuyor, sokak lambalarının sarısı ıslak asfaltı ısıtıyor, insanlar şemsiyelerinin altında bir yerlere yetişmeye çalışıyordu. Herkesin varacağı bir yer, bir evi, bir açıklaması var gibiydi. Benimse yalnızca bir yolum vardı artık ve o yol denize çıkıyordu.
Kız kardeşime, Deniz’e.
Artık umurumda olan tek gerçek buydu, Deniz’in ablasına ihtiyacı vardı. Geriye kalan her şey, ne kadar büyük görünürse görünsün, ne kadar kanatırsa kanatsın bu gerçeğin yanında sönük kalıyordu. Kardeşimin küçücük bir bedeni, küçücük bir kalbi vardı ve onun ihtiyaç duyduğu şey, suçlar, sırlar, acı gerçekler değildi. O yalnızca birine ihtiyaç duyuyordu, onu kucağına alacak, onu doyuracak, uyutacak, korktuğunda sesini duyacak, büyürken onu karanlığın içine bırakmayacak birine...
Bir annesi yoktu, yaşamaya devam etse bile hiçbir zaman hayatımızda olamayacaktı. Şimdi bir baba ihtimali de kalmamıştı Deniz’in. İşte bu yüzden şimdi öğrendiğim bu gerçeğin ne kadar yıkıcı olduğunu bu arabanın arka koltuğunda bırakmak zorundaydım.
Aziz Ata’yı o terasta bıraktığım gibi.
Elinde annemin mektubuyla, giderek şiddetlenen yağmurun altında, hayatının belki de en ağır gerçeğiyle baş başa bırakmıştım onu. Onun aylar önce bana yaptığı gibi... Bir intikam değildi bu, onun meselesini ona bırakmayı bir borç bilmiştim yalnızca.
Yüzünü son kez görmemiştim, görmek istememiştim. Çünkü dönüp baksaydım, o anda yüzünde ne varsa, o yıkımın tam ortasına düşecektim ben de. Peki şimdi ne haldeydi? Mektubu okuduktan sonra ne hissetmişti? Ne yapmayı düşünmüştü? Ne yapacaktı Aziz Ata?
Beni hala aramamıştı. Bu da en az mektubun kendisi kadar ağır geliyordu bana çünkü aramaması iyi olduğu anlamına gelmiyordu. Tam tersine... Gerçek bir yıkım yaşadığı anlamına geliyordu.
Taksi gizli evin olduğu sokağa girdiğinde şehrin gürültüsü biraz daha geride kaldı. Islak kaldırım taşları, sessiz bahçeler, kapalı perdeler... Her şey aynıydı ama ben aynı değildim artık.
Arabadan indiğimde çiseleyen yağmur hala yüzüme vuruyordu, hava durumu bile acımasızdı bize karşı bu aralar. Taksinin parasını cebimdeki kartımdan ödedikten sonra kapıya kadar yürüdüm ve anahtarı kilide zar zor soktum, parmaklarım hala titriyordu.
Kapıyı açtığım anda içeriden gelen sıcaklık yüzüme vurdu. Evin kendine has sessizliği, bebek pudrası kokusu ve küçük bir bebeğin olduğu evlere ait o tarif edilemez korunmuşluk hissi karşıladı beni. Öyle çok tükenmiştim ki kendimi bu hissin kollarına bırakmak, yere yığılıp kalmak istedim o an.
Beni ilk gören Berfu oldu, beşiğin yanındaki koltuğa oturmuş kitap okuyordu.
“Derin!” dedi hemen yerinden kalkarken, “Ne oldu? İyi misin? Annen nasıl!”
Dünya Can da aynı anda doğruldu.
“Ne dediler? Sen niye tek geldin? Durumu nasıl?”
İkisine de baktım ama yüzlerini seçmekte zorlanıyordum, psikolojim artık tüm bu yaşlananları kaldırmıyordu, zihnim kendini kapatmak istiyordu. Gözlerim açıktı ama ben hala başka bir yerdeydim sanki, hastanenin terasında mıydım, yoğun bakımın kapısında mıydım, yoksa annemin mektubunun içindeki o satırların arasında mıydım bilmiyordum.
Tam bir cenaze gibiydim.
“Ben...” dedim ama gerisi gelmedi.
Berfu bir adım daha yaklaştı ve beni kollarımdan tutup dikkatlice yüzüme baktı.
“Derin?” dedi bu kez daha endişeli bir sesle, “Annen... Ölmedi... Değil mi?”
“Hayır...” diye mırıldandım ve zar zor devam ettim, “Ben yalnızca...” dedim sonunda, “Yalnızca uyumak istiyorum.”
Dünya Can bir şey söyleyecek gibi oldu, sonra yüzüme baktı ve sustu. Sanırım yüzümde gördüğü şey, tüm cevaplardan daha yeterliydi.
Berfu’nun yardımıyla doğruca koltuğa yürüdüm. Kendimi koltuğa bıraktığım anda bütün bedenim bir ağırlığın altına gömülmüş gibiydi, Berfu hiçbir şey söylemeden battaniyeyi alıp üstümü örttüğünde artık kendimi biraz daha iyi hissediyordum.
Berfu ve Dünya Can tam karşıma geçmiş bana dağılmak üzereymişim gibi bakarken haklılardı, gerçekten dağılabilirdim ama o gece ağlamadım bile. Yalnızca gözlerimi kapattım ve bıraktım kendimi, uykunun kollarına, zamanın akışına, kaderin ellerine.
Günler nasıl geçti bilmiyorum. Sabahlar ve geceler birbirine kaç kez karıştı, bilmiyorum. Kaç gün oldu, kaç gece oldu, kaç kez şekil değiştirdi içimdeki acı bilmiyorum. İnsan bir noktadan sonra takvimi değil, acının şeklini sayıyordu. Aynı koltukta uyanmak, aynı battaniyenin altında uyumaya çalışmak, aynı haberleri beklemek, aynı sorularla muhattap olmak ve aynı cevapsızlıkla susmak... Her gün birbirine benziyordu ama hiçbir gün bir öncekinden daha hafif geçmiyordu.
Annemin durumu günlerdir değişmemişti. Aziz Ata’ya dair duyduğum tek şey ise yalnızca Dünya Can’a yazdığı mesajlar olmuştu günler boyunca. Yalnızca iki sorusu vardı, ya “Deniz iyi mi?” diye soruyordu ya da “Derin iyi mi?” diye.
Dünya Can zaman zaman telefonuna bakıp bana dönmeden önce kısa bir sessizlik yaşıyordu. Sanki bana Aziz Ata’dan daha çok haber getirmek zorunda hissediyordu kendini ve sonra “İşi varmış, birkaç gün daha gelemeyebilirmiş.” diyordu.
Oysa ben gerçeği biliyordum.
Her saat, her dakika aynı şeyi düşünüyordum. Aziz Ata onun ellerine bıraktığım o karanlık gerçekle ne yapacaktı? Susacak mıydı? Yoksa kendi ağabeyini, kendi ailesini, kendi geçmişini kendi elleriyle yargının önüne mi bırakacaktı?
Ona o mektubu verişimin üzerinden tam altı gün geçmişti.
Gizli evin salonunda, geniş koltukların birinde Deniz’i kucağıma almış, minicik bedenini göğsüme bastırmış halde yatıyordum. Nefesi ince ince tenime vuruyordu ve beni iyileştiren tek şey buydu o an.
Berfu diğer koltuğun bir köşesine kıvrılmış, telefonuna bakıyordu. Dünya Can da karşı berjerde aynı şekilde başı eğik, ekrana gömülmüştü. Televizyon açıktı ama kimse izlemiyordu, yine de evin içini dolduran canlı yayın sesi biraz olsun normal hissettiriyordu hepimize. Her şey olağan akışta ilerlerken spikerin değişen sesiyle kaşlarım çatıldı önce.
“Sayın seyirciler bir son dakika gelişmesiyle karşınızdayız...”
Dünya Can ve Berfu da refleksle televizyona dönerken ekranın altından kırmızı bir bant geçti ve o an spikerin konuşmasını dinlememize bile gerek kalmadı.
“İSTANBUL İL EMNİYET MÜDÜRÜ DEHA YENER, KIZ KARDEŞİ NEVA YENER’İN ÖLÜMÜYLE İLGİLİ GÖZALTINA ALINDI.”
Spiker konuşmaya devam ediyordu, ayrıntılar veriyor, cümleler kuruyor, bir şeyler söylüyordu ama öyle büyük bir şok yaşıyorduk ki biz yalnızca ilk cümlede takılı kalmıştık. Şok içinde bakıyordum ekrana. Aklım Aziz Ata’ya dair merak dolu bir endişeyle taşarken ne yapacağımı, ne tepki vereceğimi bile bilmiyordum.
Dünya Can bir anda doğruldu.
“Ne?” dedi yüksek sesle.
“Bu ne demek?” dedi Berfu şok içinde.
Benim ise nutkum tutulmuştu, ne onlara bir açıklama yapabiliyordum ne de kendime. Kelime kelime zihnimde dönüyordu haber metni ve ben o an ne hissetmem gerektiğini bilmiyordum. Bu bir rahatlama değildi. Bu büyük bir şoktu evet, ama yalnızca şok da değildi. Sanki bir şey sonunda yerini bulmuştu ama yerine oturan şey daha büyük bir çöküştü.
Dünya Can ve Berfu şok içinde haberleri izlemeye devam ederken telefonumun titrediğini fark ettim. Ekranda gördüğüm “AZİZ ATA YENER” yazısı kalbimi hızlandırırken gözlerimin dolduğunu hissettim. Mesajı açmaktan bile korkuyordum, onun canının bunu yaparken ne kadar yandığını bilmek istemiyordum ama açmak zorundaydım. Yüzleşmek zorundaydım bununla. Gözlerim mesajını okurken kalbimdeki sancı giderek artıyordu.
“Gerekeni yapacağımı biliyordun.” Yazmıştı ilk mesajında.
“Ve yaptım.”
Aylar önce onun başlattığı bu oyun dönüp dolaşıp onu da en zayıf noktasından vurmuştu. Geçmişin karanlığında saklı kalmış bir sırrı ortaya çıkarmış ama o sırrın ona en yakın parçasını görememişti Aziz Ata.
Yapbozun son parçasını yerleştirmek, ilk parçalarını yerleştiren onun hakkıydı.
Ve tam da yapacağına inandığım gibi, gereği neyse onu yapmıştı Aziz Ata.
Derin mavi o denizin en dibinde kalan son parçayı da bulmuş, çıkarmış ve sunmuştu dünyaya.
-

25.BÖLÜM : IŞIK İPLİKLERİ.
(BİR YIL SONRA)
Bazı gecelere doğru yürümek, karanlığın içinden geçerken nasıl parladığını görmek için yürümek gibi. O gece bunu görmek için yürümüştüm, belki de hayatımda ilk defa.
Aynanın karşısında durmuş, üzerimdeki mavi elbiseye bakarken kumaşın ışığı yakaladıkça nasıl parladığını, ben yürüdükçe gecenin üstüne ince bir deniz serpiştirilmiş gibi nasıl da dalgalandığını izliyordum. Sanki üzerimde bir elbise değil de ismimi taşıyordum. Derinliğimden sıyrılıp maviliğime ulaşmak için çıktığım o uzun yol, gelip omuzlarıma ince askılar halinde yerleşmişti sanki ve sonunda her ikisini de kabullenmiştim, ben artık Derin Mavi’ydim.
Kolumdaki bileklik iki ipten oluşuyordu; iplerden biri lacivertti, denizin karanlıkta kalan en derin yeri gibi, diğeri ise turkuaz, ışığın suya değdiği o parlak ve canlı katman gibi. İkisi birbirine dolanırken, sanki denizin bütün halleri bileğime toplanmıştı; dipte saklanan karanlığı da, yüzeye vuran aydınlığı da.
Saçlarım omuzlarıma dökülüyordu, yüzümde yorgun geçen onca ayın ardından ilk kez yalnızca yorgunluğu değil, iyileşmeyi de görüyordum. Tam olarak iyileşmek değildi bu elbette. Bazı yaralar asla kapanmıyordu; insan yalnızca onlarla nasıl yaşayacağını öğreniyordu. Ama yine de... Aynada kendime baktığımda, geçmişin karanlık sırlarının arasında hayatı tepetaklak olan o kızın içinden geçip çıkan bir başka halimi görüyordum.
Kapının ardından gelen kahkahalar, müzik ve kalabalığın güzel uğultusu içeri doluyordu. Derin bir nefes aldıktan sonra kapıyı açıp çıktım ve beni ışıklar karşıladı. Bana eski hayatımı, annemin mutlu günlerini hatırlatan ışıklar.
Disko toplarının tavandan duvarlara vurduğu parçalı parıltılar, etrafa saçılmış konfetilerin renkleri, yüksek tavanlı bu salonun her köşesini dolduran ışıklar... Hazırlandığım odadan çıktıktan hemen sonra salonun en büyük duvarının tam ortasına, iri ve ışıltılı harflerle yazılmış o isme takıldı gözlerim.
“HILOS DE LUZ.”
Işık İplikleri.
Bir zamanlar Madrid’de, hayatımı yeniden kurmaya çalıştığım o günlerde önümde duran o bakır tabeladan içeri girerken bana yalnızca bir kurs gibi görünen yer, şimdi kendi markamın ismi olmuştu.
İşte bu gece, benim hayata ışık iplikleriyle bağlandığım geceydi.
Kalabalığın içinde ilk gördüğüm Dünya Can oldu. Her zamanki gibi rahat görünüyordu ama gözleri sürekli etrafı tarıyordu. Hemen yanında Berfu vardı; bakır rengi saçları omuzlarına dökülmüş, gülümsemesi her zamanki kadar sıcaktı.
“Bu nasıl bir güzellik!” dediğini duydum Berfu’nun bana yaklaşırken, “Dünya şuna baksana ya... Hepimiz çok iyi görünmüyor muyuz ama? Bunca şeyi biz yaşamamışız gibi!”
“Yaşananları unutsak mı artık ya...” dedi Dünya Can rahat bir tavırla, “Bu kadar dramatik olmak için çok genç değil miyiz?”
Gülümsedim.
“Hayatımda ilk defa sana katılıyorum Dünya Can!” dedim inanamayarak ve gözlerimi kalabalığın içinde gezdirmeye devam ettim.
Baran biraz ötede birileriyle konuşuyordu, bana olan anlamsız ilgisinin bir işe yaramayacağını anlamış ve arkadaş olduğumuz günlere dönmek için gerekli adımları atmıştı. Yalnızca bu açılış için Madrid’den gelen Rafael ise elinde içeceğiyle yeni edindiği Türk arkadaşlarıyla Türkçe konuşmaya çalışıyordu.
Ve sonra gözlerim Mahperi Abla’yı bulduğunda huzur içinde gülümsedim.
Kucağında Deniz vardı.
İki hafta önce bir yaşına girmiş olan küçük kız kardeşim de o gece ablası gibi mavi bir elbise giymişti. Elbisesi gösterişli değildi ama elbisesinin yapıldığı o açık mavi kumaş, yanaklarındaki pembeliği daha da belirginleştiriyordu. Saçları hala çok azdı ama uçları dalgalanmaya başlamıştı. Gözleri etrafına büyük büyük bakıyordu, dünyayı daha fazla görmeye, daha fazla tanımaya fazlasıyla hevesliydi. Aynı annesi gibi...
Anneme gelmişken... Hala hayattaydı, evet. Vücudu toparlanmış olsa da hayatı toparlanmamıştı elbette. Hala cezaevinin parmaklıklarının ardında yaşıyordu ama artık ona ne kadar kızgın olursam olayım, ne kadar çok şeyin bedelini ona ödetmek istersem isteyeyim, ara ara gidip onu ziyaret etmeye başlamıştım. Çünkü bazı bağlar ne kadar darbe alırlarsa alsınlar kopmuyordu. Çürüyordu, yaralanıyordu, şekil değiştiriyordu ama bütünüyle yok olmuyordu. Üstelik annem ve benim aramda her zamankinden daha büyük bir ortak nokta vardı artık.
Deniz...
Hem annesi hem babası cezaevinde olduğu için, Deniz’in yasal vasiliği bana verilmişti. Yani onun resmi olarak ebeveyni bendim artık. Bu cümleyi ilk duyduğum gün dehşete düşmüştüm. Onun resmen bana emanet edilmesi demek, artık geri dönüşü olmayan bir yolda yürümek demekti ve bu, ne kadar istersem isteyeyim fazlasıyla korkunç bir sorumluluktu. Ama sonra onun bana ilk kez “abla” demeye yaklaşan o anlamsız heceleri, geceleri göğsümde uyuyuşu, bana uzattığı minicik elleri... Hepsi bir araya geldi ve korkumu başka bir şeye çevirdi... Bir yere ait olma duygusuna.
Mahperi Abla’nın Deniz’in bakıcısı olmayı kabul etmesi ve sonra da annemle yaşadığımız o eve, evime, geri taşınmam benim için her şeyi yerli yerine oturtmaya başlamıştı. Bir zamanlar beni boğan, duvarlarında geçmişin sesi yankılanan o ev artık bambaşka bir yerdi benim için, orası artık benim evimdi.
Ben kalabalığın içinde yavaşça ilerlerken, müziğin ritmi ayaklarımın altından geçiyor, ışıklar elbisemin üstünde dağılıyor, herkesin yüzünde bana dönük bir mutluluk parlıyordu. Bu gece yalnızca bir markanın açılışı değildi çünkü, bu bir yeniden doğuştu. Herkese gülümseyerek ve selam vererek ilerlediğim sırada, kalabalığın öbür ucunda onu gördüm.
Aziz Ata Yener.
Buradaydı.
Elindeki mavi orkidelerle kalabalığın arasında durmuş, o her zamanki insanın içine işleyen bakışlarıyla siyah takım elbisesinin içinden bana bakıyordu. Onu orada, o kalabalığın içinde gördüğüm an kalabalık benim için yok olur gibi oldu.
Aziz Ata bana doğru yürümeye başladığı an ona heyecanla gülümsedim. Bu gülümsemenin içinde tam bir yıl vardı. Ağır, karanlık, yıkıcı ama yine de bizi birbirimize doğru sürükleyen koskoca bir yıl...
Yanıma geldiğinde elindeki mavi orkideleri bana uzattı.
“Bunlar senin için.” dedi etkileyici bir sesle.
“Teşekkür ederim.” dedim çiçekleri elinden alırken, “Çok güzeller.”
Aziz Ata’nın dudaklarının bir kenarı hafifçe kıvrıldı.
“Hayır.” dedi gözlerini gözlerimden ayırmadan, “Bu gece güzel olan tek şey sensin, sevgilim.”
Kalbim bir süredir bu cümleleri duymaya alışık olsa da her seferinde olduğu gibi yine yönünü şaşırdı.
“Öyle mi?” dedim gülümsememi saklayamadan, “Başka güzel bir şey yok mu?”
Bir adım daha yaklaştı bana, alnı alnıma değerken sesini yalnızca benim duyabileceğim kadar alçalttı.
“Var aslında...” dedi fısıltıyla, “Bütün bu ışıkların içinde bile ilk seni görüyor olmam.” dedi, “Ve hala, her şeye rağmen, baktığım her yerde seni buluyor olmam.”
“Beni bulman için bu kadar uğraşmana gerek yok artık.” dedim fısıltıyla, “Yanındayım zaten.”
Aziz Ata’nın bakışları derinleşti o an. Sanki bir yıl boyunca yaşadığımız her şey o tek bakışın içinden geçti. Sırlar, kayıplar, mahkemeler, geceler, yüzleşmeler... Hepsi. Ve hepsinin sonunda burada, aynı salonda, birbirimize bu kadar yakın duruyor olmamız bana neredeyse imkansız geldi o an.
“Elbette.” dedi Aziz Ata, “Yanımdasın ve bu hep böyle olacak...”
Orada, o kalabalığın ortasında aramızdaki mavi orkidelere rağmen nefes nefeseydik onunla. Müzik biraz daha yükselirken salondaki ışıklar biraz daha dönmeye başladı. İnsanlar bir şeyler konuşuyor, kahkahalar atıyordu ama ben yalnızca onun yüzünü görüyordum, yalnızca onun nefesini duyuyor, yalnızca onun sesini işitiyordum.
“Bir yıl önce biri bana bugün burada olacağımı söylese...” dedim, “İnanmazdım.”
“Ben inanırdım.” dedi Aziz Ata.
“Kendinden fazla mı eminsin acaba?” dedim gülerek.
“Söz konusu sen olunca...” dedi Aziz Ata, “Ben seni sen kaybolmasan bile bulurum Derin. Benim için başka bir ihtimal yok.”
Gülümseyip başımı hafifçe eğdim. İçimdeki bütün o geçip giden yorgunluğa rağmen, o an hayata karşı yeniden heyecanlandığımı hissettim. Aziz Ata Yener öyle bir gelmişti ki hayatıma, geldiği gibi önce dağılan bütün parçalarımı toplamış, sonra yeniden dağıtmıştı her şeyi. Oysa şimdi kaybettiğim her şeyin ortasında, bütün kayıplarımın arasında bile biliyordum beni ne olursa olsun bulacağını. O varsa kaybolmak yoktu benim için, o varsa yarım kalmak yoktu artık.
Aziz Ata ve mavi orkidem ile kalabalığın ortasında müziğin eşliğinde yavaş yavaş salınıyorduk ki o sırada Berfu’nun sesi duyuldu biraz öteden.
“Derin! Başlaman gerekiyormuş artık!”
Salona şöyle bir baktım, insanlar yavaş yavaş sahnenin önünde toplanıyordu. Aziz Ata başıyla sahneyi işaret etti.
“Git.” dedi, “Bu gece senin.”
Dudaklarıma uzun bir şans öpücüğü kondurduktan sonra beni sahneye doğru yolcu ederken Mahperi Abla’nın yanına yürüyüp Deniz’i kucağına aldı Aziz Ata. O an, bir erkeğin bir bebeği ne kadar doğal, ne kadar dikkatli, ne kadar içten taşıdığına bakmanın insanın içini nasıl yumuşattığını bir kez daha anladım. Deniz onun kucağına geçtiğinde önce yüzüne baktı, sonra parıltılı salona ve keyifle gülmeye başladı amcasının kucağında. Aziz Ata da onunla birlikte dikkatlice yürüdü ve sahneye yaklaştı. En önde duruyordu şimdi, kucağında Deniz, gözlerinde ben...
Mikrofonu elime aldığımda salondaki uğultu yavaş yavaş azaldı. Herkes bana bakıyordu. Hayatım boyunca tanıdığım herkes, bu markayı kurmama yardımcı olan, bana yol gösteren herkes ve en sevdiklerim. Dünya Can, Berfu, Baran, Rafael, Mahperi Abla... Ve en önde, bana baktıkça güç veren Deniz ve Aziz Ata.
Derin bir nefes aldım, bu konuşmanın beni zorlayacağını düşünüyordum ama o an önümde parıldayan o kalabalığa baktığımda bunun böyle olmayacağını, içimden gelen her cümlenin akıp yerini bulacağını hissettim ve dudaklarımı araladım.
“Bazı insanlar hayatta yalnızca yürüdüğünü sanır,” dedim, “Oysa aslında savrulur... Bir rüzgarın içinde, ne tarafa ait olduğunu bilmeden, hangi renk olduğunu unutmuş halde savrulur durur. Sonra bir gün... Bir iplik bulur. İncecik, kopacakmış gibi görünen ama insanı tutan bir iplik. Bazen o iplik bir şehir olur. Bazen bir kumaş parçası. Bazen bir hayal. Bazen de bir insan.”
Salonda tam bir sessizlik vardı.
“Ben bir zamanlar karanlığın içinden geçerken, ışığın tek başına yetmediğini öğrendim.” dedim, “Işığın bir yere tutunması gerektiğini... Bir şeye değmesi gerektiğini... Ancak o zaman görünür olduğunu öğrendim. Hilos de Luz biraz da bu yüzden var. Çünkü bazen insanı hayata bağlayan şey büyük mucizeler olmuyor. Bazen küçücük bir iplik, küçücük bir umut, küçücük bir el, küçücük bir nefes oluyor.”
Gözlerim farkında olmadan Deniz’e kaydı.
“O yüzden bu gece burada yalnızca bir marka kurmuyoruz.” dedim, “Bir şeyi kanıtlıyoruz. Karanlıktan çıkan herkesin illa karanlık olmak zorunda olmadığını, derinliğe düşen herkesin boğulmak zorunda olmadığını ve bazen, insanın kendi rengini en çok kaybettiğini sandığı yerde bulduğunu...”
Boğazım düğümlenmişti ama susmak da istemiyordum.
“Ben uzun bir zaman boyunca kendi adımın ilk yarısında kayboldum.” dedim, “O derinlikte boğulduğumu sandım... Ama sonra anladım ki, insan bazen kendi mavisine ulaşmak için önce en dibine inmek zorunda kalıyor. Ben de indim. Ve şimdi dönüp baktığımda, o derinlikte beni boğduğunu sandığım şeylerin aslında beni bugüne taşıdığını görüyorum.”
Gözlerim yeniden Aziz Ata’ya gitti.
Bana bakıyordu.
Öyle derinden, öyle dikkatle, öyle içten bakıyordu ki, bir an sahnede yalnız değilmişim gibi hissettim. Sanki söylediğim her cümle onun gözlerinde yankılanıyor, oradan bana geri dönüyordu.
“Bu gece burada olan herkese teşekkür ederim.” dedim, “Yanımda duranlara, ben düştüğümde beni kaldırmaya çalışırken eğilip benimle birlikte düşenlere, sessizliğimi anlayanlara, bana yeni bir dil, yeni bir yol, yeni bir hayat verenlere... Ve en çok da, bana mavinin yalnızca bir renk değil, bir dönüş yolu olduğunu hatırlatanlara.”
Bir an durdum ve salondaki ışıklarda gezdirdim gözlerimi.
“Çünkü bazen,” dedim son kez, “İnsan denizde kaybolduğunu sanıyorken denizin kendisi olduğunu fark edemiyor. Derinliğiyle, dalgasıyla, karanlığıyla, parıltısıyla... Ben bunu geç öğrendim ama öğrendim. Ve şimdi yalnızca kendim için değil, ışığını arayan herkes için söylüyorum... Etrafındaki tüm renkler ne kadar baskın olursa olsun, yine de yolunu bulur mavi.”
Sözlerim bittiğinde salondan yükselen alkışları duydum ama o alkışların içinde beni en heyecanlandıranı Deniz’in alkışlarıydı. Bu onun hayatındaki ilk alkışıydı. Sonra Aziz Ata’ya döndü gözlerim, bana öyle güzel, öyle gurur dolu bakıyordu ki o an, bütün o kalabalığın, ışıkların, müziğin, alkışların ortasında şunu hissettim, insan bazen hayatta her şeyi düzeltemiyordu ama düzeltemediği onca şeyin arasında yine de bir şeyleri güzelleştirebiliyordu.
Ve işte bu, mucizeye en yakın şeydi.

Sevgili okurum, birlikte bir serüvenin daha sonuna geldik ama bil ki onlar hep bir ışık ipliği kadar yakın olacaklar bize. Ne zaman derin mavi bir deniz manzarasına denk gelsen onlara bir selam göndermeyi unutma benden.
Bir üstte kitabımızın kutulu setini görüyorsun, replik kartları, defter, sticker seti ve Derin'in mavi bilekliği hediyesi ile sizleri bekliyor... :')
BKM'den almak isteyenler "BKMAZRA" koduyla ekstra indirim alabilir bu arada satın alma aşamasındayken indirim kodu kısmına yazabilirsiniz. Kitabınız gelince fotoğraflarınızı benimle paylaşmayı unutmayın. <3
Başka bir sayfada, başka bir serüvende, başka bir macerada görüşmek dileğiyle.
İyi ki varsın!
(Instagram : beyzalkoc)