2.KİTAP - 1.BÖLÜM : BİR MİSAFİR, BİR DAVETLİ.
Merhaba benim güzel misafirlerimmm! Nasılsınız? ^^
Aylar sonra ikinci kitabımızla geldim ve sonunda kavuşuyoruz Eliz ve Devrim ile! :')
Yaz boyunca hem buradan, hem yurtdışındaki okurlarım için Wattpad'ten, hem de BEYZ uygulaması üzerinden her hafta okuyabileceksiniz bölümlerimizi. Umarım birlikte çoook güzel bir yaz geçiririz. :')
Şimdi çok uzatmadan bölümle baş başa bırakıyorum sizi. İyi okumalar dilerim. Yorum yazmayı unutmayınnnn. ^^
-
%20(1500%20x%20650%20piksel).png)
1.BÖLÜM : BİR MİSAFİR, BİR DAVETLİ.
(Bölüm Müziği : Rei 6 – Hevi – Son Kez Çizdim Seni)
(İKİ HAFTA SONRA)
(AZERBAYCAN, BAKÜ)
Beklenmedik yağmurları sever misiniz?
Habersizce gelen, hazırlıksız yakalayan yağmurları... Ben eskiden severdim. Camlara vuran yağmur damlalarını, ıslanan kaldırımları, sokak lambalarının altında parlayan asfaltı, insanların aceleyle saçak altlarına saklanışını severdim. Bazen de o yağmurdan kaçamamayı severdim hatta. Yağmurun bir şeyleri temizlediğine inanırdım çünkü. Gökyüzü günlerce, haftalarca, hatta yıllarca içinde biriktirdiklerini döktüğünde yeryüzündeki bazı kirlerin de onunla beraber akıp gideceğini sanırdım.
Oysa bazı yağmurlar yalnızca insanın içindeki çamuru görünür kılarmış.
Bugün de öyle bir gündü Bakü’de. Hava durumunun göstermediği, meteorologların tahmin edemediği şiddetli bir yağmur yağıyordu şehrin her yerinde.
İstanbul’daki yağmurlara da benzemiyordu buranın yağmuru. İstanbul yağmuru kalabalıktı. Vapurlara, korna seslerine, ıslanan simit tezgâhlarına, koşturan insanlara, bir sokağın köşesinden aniden çıkan eski bir anıya karışırdı. Bakü’nün yağmuru ise daha sessizdi benim için. Daha yabancıydı. Çünkü burada bana tanıdık gelen hiçbir şey yoktu... Sanki gökyüzü bile buradayken sevdiklerime ne kadar uzakta olduğumu hatırlatıyordu bana.
Bir kafenin cam kenarındaki masasında oturmuş, elimdeki kahveyi çoktan soğutmuş, dışarıyı izliyordum. Aslında dışarıyı da izlemiyordum tam olarak. Gözlerim cama bakıyor, camın ardında kayıp giden insanları görüyor, ama hiçbirini gerçekten seçemiyordum.
Ne acı, ben bu şehirde bile misafirdim...
Kahve fincanının etrafına sardığım parmak uçlarım buz gibiydi. İçinde oturduğum bu şirin kafe sıcaktı aslında, taze çekilmiş kahve kokusu ıslak montların taşıdığı yağmur kokusuna karışıyordu ama ben yine de üşüyordum. Çünkü fiziken bir üşüme değildi bu, daha içeriden üşüyordum. İnsanın dışında değil de içinde bir yerler üşüdüğü zaman oraları hiçbir atkı, hiçbir hırka, hiçbir mont saramazdı.
Ben haftalardır tam da oradan üşüyordum, kalbimden...
İki hafta önce Doktor Adil’in karşısındaki sandalyede oturmuş, onun dudaklarından çıkan cümlenin hayatımı ikiye bölüşünü izlemiştim.
“Hamilesin Eliz.” demişti bana, “Hamilesin.”
Bu tek kelime bana yüzlerce farklı anlamla gelmişti aslında. İçinde korku vardı, mucize vardı, imkânsızlık vardı, Devrim vardı... Bir sandık, sarı bir fular, bir kurşun, bir gece ve bir sürü ihtimal vardı.
Ve benim hiç olmayacak sandığım bir gelecek, bir anda içimde nefes almaya başlamıştı.
Doktor Oya’nın bana zamanında anne olamayacağımı söylediği an zihnimde netti, şimdi ise o ihtimal içimde yüzüyordu. O gece, Devrim’le ilgili gerçeği öğrenmeden bir önceki gece onun kollarında olduğum her an bu ihtimale sürüklemişti beni, oysa böyle bir ihtimal olduğunu bile bilmiyordum. İmkansız olduğunu sandığım bu ihtimal, artık benim gerçeğimdi.
Karnımda Devrim Ali Yöner’in bebeğini taşıyordum.
Onun bebeğini...
Telefonum masanın üzerinde, yüzü yukarı dönük duruyordu. Ekranı ne zaman kararsa parmak ucumla hafifçe dokunuyor, tekrar aydınlanmasını sağlıyordum. Sanki o ekran kararırsa geride bıraktığım herkes de tamamen karanlığa gömülecekmiş gibi.
Aramalar, mesajlar, bildirimler günlerdir hiç durmuyordu... Gurur, Leyla, Seren, Umut... Sonra yine Leyla, sonra yine Gurur, sonra Seren, sonra Umut...
Aramalar birbirinin altına dizildikçe içimde bir şeyler de sıraya giriyordu sanki. Suçluluk, özlem, korku, utanç... Ve hepsinin en üstünde, en ağırından ve en boğucusundan bir gerçek. Hamileydim...
Karnımda bir bebek taşıyordum. Bir misafir...
Kimsenin bilmediği, ve kimsenin bilmeyeceği bir misafir...
Bu düşünce zihnime her düştüğünde elim istemsizce karnıma gidiyordu. Henüz dışarıdan bakıldığında belli olan hiçbir şey yoktu, karnım dümdüzdü. Dışarıdan bakan biri yalnızca biraz zayıflamış, biraz solmuş, biraz hayattan kopmuş bir kız görürdü. İçimde neler olup bittiğini ise kimse göremezdi. Ben bile göremiyordum ama oradaydı, bunu biliyordum. Vücudumun derinliklerinde, benden habersiz ama bana ait, küçücük bir kalp vardı.
Ve ben onu herkesten saklamaktan başka bir seçenek göremiyordum. En çok da ondan.
Devrim Ali Yöner’den.
Adını düşünmek bile içimde eski bir yarayı yeniden açıyordu. Bir insanın ismi hem sığınak hem de kabus olabilir miydi? Ben bunu karnıma değen ellerimden, uykularımı bölen rüyalardan, her yağmur yağdığında içime çöken o ağır geceden biliyordum.
Peki o şimdi ne yapıyordu?
Beni arıyor muydu? Öfkeli miydi? Pişman mıydı? Üzgün müydü? Beni takip ettirip her adımımı izletiyor muydu hala?
Yoksa o da benim gibi bir yerlerde oturmuş, önündeki fincanın soğumasını mı izliyordu?
Başımı iki yana salladım. Düşünmemeliydim, onu düşünmemeliydim. Devrim’i düşünmek bir uçurumun kenarına gidip aşağı bakmaya benziyordu. Aşağıda ne olduğunu biliyordum. Düşersem paramparça olacağımı biliyordum... Ama yine de gidip bakıyordum işte. İnsan bazen kendini neyin mahvedeceğini bile bile ona doğru yürüyordu ama ben artık bunu yapmayacaktım.
Telefonum bir kez daha titredi.
Bu kez bir arama değildi bu. Eski bir bildirimdi yalnızca ama öyle bir irkilmiştim ki sanki masanın ortasında bir silah patlamış gibi hissedivermiştim bir an.
Telefonu elime aldığımda önce Gurur’un isminin üzerinde durdu parmağım. Gurur Öner. Eski hayatımın en temiz köşelerinden biri. O gece o festivale gelseydi ne olurdu? Ben nöbetçi eczane aramaya yine çıkar mıydım? Ya da o da benimle gelir miydi? Beni o sanayi sitesinin girişinde durdurur muydu? “Boş ver Eliz, ben alırım ağrı kesiciyi,” der miydi?
Leyla’nın ismine baktım sonra. Seren’in, Umut’un... Çocukluğumu düşündüm, annemi, hayaller kurduğumuz geceleri. Sonra evimizi düşündüm, Adnan’ı, umutlarımızı...
Hepsi bir telefon ekranının içine sıkışmıştı. Ben ise o ekranın karşısında oturmuş, hiçbirine cevap veremiyordum. Çünkü ne diyecektim ki? Ne diyebilirdim? Ortaya çıkıp onlara hayatta olduğumu söyledikten sonra şimdi yeniden kaybolmamı nasıl açıklayacaktım?
Arayıp ne diyecektim onlara? “Merhaba, ben hamileyim!” mi diyecektim?
Bunu düşündüğüm an midem huzursuzca bulandı. Kahveden mi, korkudan mı, yoksa içimdeki küçük sırdan mı bilmiyordum. Birkaç saniye gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldığım sırada kahve kokusu midemi daha da karıştırınca fincanı kendimden uzaklaştırdım.
“İyi misiniz?” diye sordu garson yanımdan geçerken.
Başımı kaldırıp ona baktım. Bu kafeye her gün geldiğim için beni tanıyan genç garsonlardan biriydi bu, beni böyle görünce endişelenmiş olmalıydı. Elindeki tepside iki fincan kahve, küçük bir tabakta da ballı kek vardı. Dünyanın hâlâ ballı kek sipariş edebilecek kadar normal insanlarla dolu olması çok tuhafıma gitti o an.
“İyiyim.” dedim, “Biraz üşütmüşüm de.”
Yalan söylemek son zamanlarda nefes almak kadar kolaylaşmıştı benim için.
Garson uzaklaşınca sandalyemin arkasına astığım kabanı aldım ve ayaklanıp telefonumu çantama attım. Sonra durdum, sanki çantanın içinden hepsi bağıracakmış gibi geldi bir an. Gurur, Leyla, Seren, Umut... Hepsi aynı anda, aynı çaresizlikle.
“Neredesin Eliz?”
“Neredesin?”
Telefonumu çantamdan çıkarıp kabanımın cebine koydum ve kahvenin ücretini de masaya bırakıp hava alabilmek için kapıya doğru ilerledim.
“İyi günler!” diye bağırdı garson arkamdan, “Dikkat edin, hava kötü!”
“Teşekkür ederim, iyi günler.”
Kafeden çıkar çıkmaz yağmur yüzüme çarptı. Soğuk, ince ve inatçı bir yağmurdu, sabahtan beri aralıksız yağıyor, durmayı bırakın azalmıyordu bile. Kapının önünde birkaç saniye durup kapüşonumu kafama geçirdikten sonra atkımı boynuma biraz daha sıkı sardım.
O an atkıyı satın alırken hiç dikkat etmediğim bir farkındalık yaşadım... Öylesine aldığım atkımın rengi sarıydı! Benimle her yere gelen ince, saten fularım gibi...
Sanki ben ne kadar uzaklaşmaya çalışırsam çalışayım peşimi bırakmıyordu gerçekliğim. Peşimi bırakmıyor, yalnızca bulunduğum yerin koşullarına göre benimle beraber şekilleniyordu. Bu kez boynumda incecik bir fular yoktu, rüzgârda savrulup bir sandığın kapağına sıkışacak, peşimdeki adamlara yerimi gösterecek bir fular değildi boynumdaki. Belki de eşyalara böyle anlamlar yüklemeyi bırakmalıydım. Kalın, yumuşak, beni soğuktan koruması için aldığım sarı bir atkıydı bu.
Yalnızca bir atkı.
Yağmurun altında yürümeye başladığım sırada kaldırımda biriken sular ayakkabılarımın kenarlarına sıçrıyordu. İnsanlar yanımdan aceleyle geçiyor, şemsiyeler birbirine çarpıyor, arabaların lastikleri ıslak asfaltta keskin sesler çıkarıyordu. Ben ise yavaş yavaş yürüyordum, sanki nereye gidersem gideyim zaten geç kalmışım gibi, nereye gidersem gideyim zaten en fazla oranın misafiri olabilirmişim gibi.
Klinikten çıkıp kahve içmeye uğramıştım, şimdi ise istemeye istemeye de olsa eve dönmem gerekiyordu. Ev dediğim yer de ne kadar ev sayılırdı bilmiyordum. İçinde bana ait birkaç kıyafet, bir diş fırçası, yaşamımı sürdürebileceğim birkaç eşya, mutfak tezgâhına bıraktığım vitaminler ve çekmecenin içinde sakladığım o kan tahlili sonucu.
Elim yine karnıma gitti o an ve artık bu hareketi yapmamayı öğrenmem gerekiyordu. Devrim’in adamları hâlâ peşimde miydi bilmiyordum. Onların peşimde olduklarına dair şüpheli bir şey fark etmiyordum ama bu onların buralarda olmadığı anlamına gelmezdi. Devrim beni korumaktan kolay kolay vazgeçecek biri değildi ama belki de artık pes etmişti?
Üstelik adamları hala peşimde olsaydı, hamile olduğumu bir şekilde öğrenemezler miydi?
Bir an duraksadım. Yağmur saçlarımın uçlarından atkıma damlıyordu, bir dükkânın karanlık camlarının önünde durup nefes aldım yansımamı izlerken. Belli ki kimse hiçbir şey bilmiyordu. Çünkü Devrim bilseydi eğer, bir şekilde öğrenseydi, ya da ben ona bu gerçeği söyleseydim... Beni asla bırakmazdı, biliyordum. Dünyanın öbür ucunda, ateşin ortasında, bir savaşın içinde bile olsa, gelip beni alırdı.
Bir yanım bilmesini istiyordu, bir yanım bu yükü tek başıma taşımaktan şimdiden yorulmuştu. Henüz iki hafta olmuştu ama ben sanki iki yıldır nefesimi tutuyordum. Geceleri elim karnımda uyuyakalıyor, sabahları aynı korkuyla uyanıyordum. Ya bir şey olursa? Ya onu koruyamazsam? Ya bu dünya benim içimde büyüyen şeye de bana davrandığı gibi davranırsa?
Diğer yanım ise Devrim’in bu gerçeği öğrenmesinden delicesine korkuyordu çünkü onun bunu öğrenmesi demek, beni bırakmaması demekti. Ve ben bir daha aynı şeyleri yaşamak istemiyordum, artık onun misafiri olmayacaktım.
Yürümeye devam ettiğim sırada yağmur şiddetlenmişti. İnsanlar azalmış, sokaklar biraz daha ıssızlaşmıştı. Normalde ana caddeden gitmem gerekirdi ama giderek hızlanan yağmurdan kaçmak için ara sokaklardan birine saptım.
Sokak dar ve karanlıktı. Binaların arasında sıkışmış, sokak lambalarından birinin bozuk olduğu, caddenin aksine çıt bile çıkmayan bir sokaktı burası. O gece o sanayi sitesinde yaşadıklarımdan sonra karanlık sokaklara, aralık kapılara, sessiz depolara karşı içimde kök salmış bir korku vardı. Ama yağmur öyle şiddetliydi ki tek düşündüğüm bir an önce eve varmaktı.
“Sen de biraz yavaşlasan ne olur sanki!” diyerek yağmura söylendiğim sırada sesime karışan bir ses duydum.
Bir ayak sesi.
Önce kendiminki sandım. Sonra benimle aynı anda durmayan, aynı anda hızlanmayan, bana ait olmayan başka bir ritim olduğunu fark ettim.
Muhtemelen benimle aynı yolu kullanan bir yabancıydı yalnızca ama yine de tedirgin olup adımlarımı hızlandırdım. Hızlanıp sokağın sonuna ulaşmıştım ki arkamdaki ses de hızlandı.
“Sadece yürüyen bir yabancı, sadece bir yabancı...” diyordum içimden ama benim yaşadıklarımı yaşasaydınız emin olun siz de aynı korkuyu yaşardınız.
Elim telaşla çantama gittiği sırada telefonumu son anda kabanımın cebine koyduğumu hatırlayıp cebime yöneldim. Birini aramam gerekiyordu ama kimi? Polisi mi? Buradaki arkadaşlarımdan birini mi? Devrim’i mi?
Devrim.
Adı zihnimin içinde bir ışık gibi yandı ve ben o ışıktan nefret ettim.
Elim kabanımın cebini kapatan fermuarı açmaya çalışırken fermuar aksine sıkışırken panikle cebimi çekiştirmeye başladım ama tam o sırada arkamdaki adımlar bir anda yaklaştı.
“Olamaz!” diyordu içimdeki ses, “Bir kez daha tehlikenin içine düşüyor olamam! Değil mi? Olamam!”
Çığlık atmaya çalıştım. Bağırmaya, yardım istemeye... Ama çığlığım benden hızlı davranan bir elin altında ezildi o an.
Oluyordu, evet. Ben bir kez daha, yine karanlık bir gecenin ortasında, bir bilinmezin içine doğru sürükleniyordum...
Bir kez daha!
“Şşşş!” dediğini duydum bir sesin yalnızca, başka hiçbir şey söylenmedi çırpınmaya çalışan bedenime doğru.
“Hayır!” demeye çalışıyordum kapatılan dudaklarıma rağmen, “Kimsiniz s-“
Bir kol belime dolandı önce, başka bir el ise ağzıma ve burnuma ıslak, keskin kokulu bir bez bastırdı. Bütün bedenim anında savaşa geçti. Dirseklerimi savurdum, tırnaklarımı bana sarılan kola geçirmeye çalıştım, ayaklarımı yere vurdum bütün çabamla.
“Bırak!” diyordum ağzıma kapatılan ıslak bezin altından, “BIRAK!”
Çantam omzumdan kayıp yere düştüğü sırada son anda fermuarını açabildiğim kabanımın cebindeki telefonum da kayıp düşüverdi. Telefonum taş zemine çarpıp birkaç metre öteye savrulduğunda içimdeki bütün sesler aynı anda bağırmaya başladı.
“Hayır!” diyordu bütün hücrelerim.
“Hayır! HAYIR!”
Elim karnıma gitmek istiyordu ama kollarım tutulmuştu. Nefes alamıyordum. Bezdeki koku burnumdan beynime doğru yayıldı. Keskin, kimyasal, mide bulandırıcı bir kokuydu bu, ne olduğunu tahmin etmek istemezdim ama edebiliyordum. Gözlerim öyle çok yaşarmıştı ki hiçbir şeyi göremiyordum artık. Yağmur yüzüme vuruyor, saçlarım yanaklarıma yapışıyor, dünyam sokak lambasının titrek ışığında eğilip bükülüyordu.
Çırpınıyordum, nefes almamak ve ellerinden kurtulup gidebilmek için çırpınıyordum. Bir an için kolumu kurtarır gibi oldum. Tırnaklarım arkamdaki kişinin eline geçtiğinde bir erkek sesi anlamadığım bir dilde küfür olduğuna emin olduğum kısa bir kelime savurdu. Sonra başka bir çift el devreye girdi, çünkü yalnız değildi.
Gözlerim yerdeki telefonuma kaydı o sırada. Ekranı yağmurun altında çaresizce aydınlandı ve bir isim belirdi ekranda.
Umut.
Telefonum çalıyordu ve Umut beni arıyordu ama ben ise telefonumun birkaç metre ötesinde, karanlık bir sokakta, ağzıma bastırılan bir bezle bilincimi kaybediyordum.
“Umut...” demek istedim ona, “Umut... kardeşim... yardım et bana.”
Oysa sesim çıkmadı ve son düşündüğüm şey Devrim olmadı. Son düşündüğüm şey kendim de olmadım. Elim karnıma gidemedi ama zihnim tamamen oradaydı, “Dayan,” dedim içimden, kime dediğimi bilmeden.
Sonra sokağın ışıkları söndü.
Sokak bir anda karardı.
Ya da ben karanlığa düştüm.
...
Gözlerimi açtığımda ilk hissettiğim şey sessizlik oldu. Yağmur yoktu, araba sesleri yoktu, boynumdaki atkı yoktu ve burnumdaki o keskin koku da yoktu.
Birkaç saniye boyunca nerede olduğumu anlamaya çalıştım ama bilincim ağır bir perdenin arkasından dünyaya bakıyor gibiydi. Başım zonkluyordu, midem berbat bir huzursuzluk içindeydi ve ağzımın içinde paslı, acı bir tat vardı. Dilim damağıma yapışmıştı ve göz kapaklarım öyle ağırdı ki onları aralamak için bile savaşmam gerekiyordu.
Tavanı gördüm önce, yüksek, koyu renk ahşap işlemelerle dolu bir tavan... Ortada sarkan eski, ağır, kristal bir avize.
Kalbim duracak gibi oldu o an çünkü bu hissiyat beni geçmişe, aylar öncesine götürmüştü. Bir kez daha yabancı bir odada uyanmıştım, bir kez daha nerede olduğumu bilmiyordum ve bir kez daha bedenim bana ait değilmiş gibi yorgun ve savunmasız hissediyordum.
“Ah...” diye hayıflandım doğrulmaya çalıştığım sırada, başım dönmüştü.
Mide bulantısı boğazıma kadar yükseldi o an ve elim hemen karnıma gitti. Bu kez tutabildim onu, parmaklarımı karnımın üzerine bastırdım. Oradaydı, benimleydi, benimle olmalıydı. Başka bir ihtimali düşünürsem aklımı kaybederdim.
“Umarım...” diye fısıldadım kendi kendime, “Umarım oradasındır... Lütfen orada ol... Lütfen benimle kal...”
Üzerimde kendi kıyafetlerim vardı ama kabanım çıkarılmıştı. Sarı atkım boynumda değildi. Vücudumun hiçbir yeri bana zarar verilmiş gibi görünmüyordu, ya da öyle bir hissiyat vermiyordu. Bayılmamın üzerinden ne kadar zaman geçmişti bilmiyordum ama bana zarar verilmiş gibi hissetmiyordum.
Peki neresiydi burası? Kim, ne istiyordu benden?
“Kimse yok mu?” diye seslendim odanın kapısına doğru.
Oda büyüktü. Fazla büyüktü. Duvarlarda koyu yeşil ve altın rengi desenli duvar kâğıtları vardı. Pencereler uzun ve kalın perdelerle kapatılmıştı. Perdelerin arasından sızan solgun ışık sabah mı akşam mı olduğunu anlamama yetmiyordu. Yatağın karşısında eski bir şömine, şöminenin üzerinde ise yüzü sert çizgilerle dolu yaşlı bir adamın portresi vardı. Peki kimdi bu adam?
Kapı sessizce açılıp içeri iki adam girdiğinde yüzüme bile bakmadan kapının iki yanında dikilmelerinden onların bu evde yalnızca birer güvenlik olduklarını anlayabilmiştim. Bunu anlayacak kadar girmiştim mafyaların karanlık hayatlarına!
Siyah takım elbiseli, iri yarı bu iki adam bana bakmıyorlardı ama bana bakmamaları bile bir emirdi sanki. Yalnızca beni kontrol etmek için içeri girmişler ve artık beni görmezden gelmeye devam etmek zorundalardı.
“Ben neredeyim?” diye sordum onlara doğru.
Sesim bana ait değil gibiydi. Kısık, çatlak, kurumuş bir haldeydi.
Adamlar cevap vermedi.
“Siz kimsiniz? Kimin evi burası?”
Elimi yatağın kenarına dayayıp kalkmaya çalıştım. O an bileklerimin bağlı olmadığını fark ettim. Bu beni rahatlatmalıydı belki ama rahatlatmadı. Bazen bağlanmamış olmak, kaçabileceğin anlamına gelmezdi, aksine, belli ki buradan kaçamayacağımdan o kadar eminlerdi ki beni bir yere bağlama ihtiyacı hissetmemişlerdi.
“Neresi burası? Ne istiyorsunuz benden?” diye tekrarladım, bu kez daha sert bir sesle.
Ve tam o an iki adam iki yana doğru çekilirken kapı açıldı.
Ve ben merak dolu gözlerle kapıyı izlerken içeri o girdi.
Aklımın ucundan bile geçmeyen bir isim...
Devrim’in en büyük düşmanı Dimitri Vetrov’un oğlu... Ivan Vetrov.
Yüzündeki o keskin ifadeyle ve üzerindeki Sovyet tarzı takım elbisesiyle tam önümde durdu. Önce ceketini düzeltti ve sonra bana baktı, ben de ona.
Kalbim göğsümün içinde öyle hızlı atıyordu ki ne kadar stres içinde olduğumu önümde duran Ivan Vetrov’un bile duyabileceğini sandım o an. Ama korktuğumu anlamasını istemiyordum. Korkuyordum, delicesine korkuyordum çünkü artık korunması gereken tek kişi kendim değildim. Yine de çenemi kaldırdım.
“Benden ne istiyorsun?” dedim çenemi sıkarak, “Neredeyim?”
Ivan birkaç adım atıp yatağın ayak ucunda durdu. Odanın içindeki herkesin nefesi ona bağlıymış gibi bir sessizlik oldu o an, sanki herkes nefes alabilmek için onun konuşmasını bekliyordu.
“Uyandığına sevindim.” dedi bozuk Türkçesiyle.
“Ben sevinmedim.” dedim.
Dudaklarının kenarında belli belirsiz bir kıpırtı oldu. Gülümseme sayılmazdı bu, Ivan Vetrov gülümsemeyi bile tehdit gibi kullanan adamlardandı.
“Nerede olduğumu sordum.” dedim.
Başını hafifçe yana eğdi ve nefesimi kesecek o cümleyi kurdu.
“Rusya’dasın,” dedi, “Evimde. Vetrov malikanesinde.”
Odanın tavanı bir anda üzerime yıkılır gibi oldu o an. İçimdeki panik karnıma doğru indiği an elimi oradan çekmek zorunda kaldım. Yapmamalıydım, karnıma dokunmamalıydım. Onun dikkatini oraya çekmemeliydim.
“Beni...” dedim telaş içinde, “Beni Bakü’den... Rusya’ya mı getirttin!”
“Doğru.” dedi sakince.
“Neden!” dedim öfkeyle, “Ne hakla yaparsın bunu? Sen bir insanı kaçırıp nasıl başka bir ülkeye götürürsün, delirdin mi?”
“Kaçırmak da demeyelim aslında Eliz Sonay...” dedi Ivan Vetrov aynı bozuk Türkçesiyle.
“Ne diyelim!” dedim hınç içinde.
“Misafirlik.” dedi.
Bütün bedenim buz kesti o an. Baştan aşağı her bir hücrem dondu sanki.
Kelime odanın içinde dolaştı, duvarlara çarptı, göğsüme saplandı. Bir zamanlar başka bir adam, başka bir evde, başka bir karanlığın içinde beni aynı kelimeyle sıfatlandırmıştı... Misafir.
O zaman bu kelime bir kafes gibiydi ama kafesin dışında ölüm vardı. Devrim Ali Yöner beni kötülerden korumak için bir misafirliğe zorlamıştı. Şimdi yine bir kafesteydim. Ama bu kez dışarısı neresi, içerisi neresi, ölüm hangi tarafta, bilmiyordum.
“Hayır,” dedim.
Ivan kaşlarını hafifçe kaldırdı.
“Hayır?”
“Ben kimsenin misafiri değilim.”
Bu cümleyi söylerken sesimin güçlü çıkmasını istedim ama çıkmadı. Tir tir titreyen sesim ağlamak üzere olduğumu ele verir gibiydi. Ivan Vetrov ise bu itirazıma karşılık derin bir nefes alıp sakince yatağın yanındaki koltuğa oturdu.
“Bunu Devrim Ali Yöner’e de söylemiş miydin?” dedi.
Adını böyle bir anda duymak mideme bir yumruk gibi indi o an ama bunu kimseye belli etmek istemedim, yüzümde hiçbir şey değişmesin istedim. Ivan dikkatlice izliyordu beni, sanki gözlerimin arkasında sakladığım her şeyi tek tek okuyabilirmiş gibi.
“Onun adını ağzına alma.” dedim.
“İlginç,” dedi Ivan, “O da senin adını uzun zamandır ağzından düşürmüyormuş. Aldığım duyumlara göre...”
“Neyse ne!” dedim öfkeyle, “Benden ne istiyorsun?”
“Şimdilik hiçbir şey.”
“Hiçbir şey için mi kaçırdın beni?”
Bu kez gerçekten gülümsedi. Soğuk, kısa, insana değil de aklında beliren bir fikre gülümsermiş gibi gülümsedi.
“Misafir edilmeye alışmışsındır diye düşünüyordum...” dedi sessizce.
“Sizin gibi bir ailenin misafiri olacağıma ölürüm daha iyi.”
Ivan’ın gözlerinde bir şey parladı o an. Öfke mi, şaşkınlık mı, neydi bilmiyordum.
“Dikkatli ol, Eliz Sonay.” dediğinde ise öfkesini sesinden anlayabildim.
“Ben yeterince dikkatliyim.” dedim inatla.
“Hayır,” dedi Ivan, “Sen hiçbir zaman yeterince dikkatli olmadın. Yeterince dikkatli olsaydın Devrim Ali Yöner’e güvenmezdin. Ha, bu arada...” derken ceketinin cebinden ekranı çizilmiş tanıdık bir telefon çıkarıp bana doğru tuttu.
“Bunu da kapatıyorum, haberin olsun. Geldiğinden beri hiç susmadı.”
Telefonumu gözlerimin önünde kapatırken telaşla ona doğru uzanmaya çalıştım. Yanı başımızda bekleyen güvenliklerden biri kolumu sertçe tutarken hala çırpınıyordum.
“Devrim beni bulacak, bunu biliyorsun değil mi!” dedim öfkeyle.
Bunu söylememeliydim, çünkü Ivan’ın yüzündeki o küçük gülümseme geri dönmüştü.
“Biliyorum,” dedi, “İşte bu yüzden buradasın, Eliz. Şimdi anladın mı?”
Ivan ayağa kalktı. Ceketinin düğmesini kapattıktan sonra odanın kapısına doğru birkaç adım attı ve durup bana döndü.
“Devrim Ali Yöner’den daha iyi bir ev sahibi olduğumu söylememe gerek var mı bilmiyorum. Burada rahat etmen için gereken her şey sağlanacak. Doktor ihtiyacın olursa doktor gelir. Yemek istemezsen zorlamayız ama yemeni tavsiye ederim, yemeklerimiz güzeldir. Bu evde kapılar izinsiz açılmaz. Pencereler açılmaz. Dışarıyla iletişim kurulmaz. Banyo ve tuvalet haricinde her yerde kamera ve her kapının önünde en az iki güvenlik vardır.”
“Ve sen buna misafirlik mi diyorsun?” dedim.
“Ne dersen de,” dedi, “Sonuç değişmeyecek.”
“Peki ne kadar kalacağım burada?”
Ivan kapının koluna uzandı. Sonra durdu.
“Buna Devrim Ali Yöner karar verecek,” dedi, “Sen bizim misafirimizsin, Eliz Sonay. Ama asıl davetlimiz o.”
Kalbim göğsümde değil, boğazımda atmaya başlamıştı bile.
“Beni ona karşı kullanacaksın yani, öyle mi?” dedim.
“Hayır,” dedi Ivan, “Seni ona kendisini hatırlatmak için kullanacağım. O bana gerçeği getirene kadar...”
“Ne gerçeğini? Ne saçmalıyorsun sen?”
Ivan birkaç saniye sustu.
Sonra kapıyı açmadan önce bana son kez baktı.
“Babamın kaybettiği şeyi,” dedi, “Ve Edmon Yöner’in sakladığı gerçeği.”
Edmon Yöner’in ismi odanın içinde bir hayalet gibi belirdiğinde bu işin yalnızca benimle veya Devrim’le ilgili olmadığını anlamıştım. Çok daha eski, çok daha karanlık, çok daha derin bir şeyin içine çekiliyordum bir kez daha. Ve artık yalnız değildim. İçimde bu karanlığın adını bile bilmeyen, hiçbir suçu olmayan küçücük bir sır taşıyordum.
Ivan kapıdan çıkmak üzereyken sesim kendiliğinden yükseldi.
“Ivan.”
Durdu.
“Ona haber verdin mi...” dedim dolu gözlerle, “Devrim’e?”
Başını hafifçe çevirdi. Yüzünün yalnızca yarısı görünüyordu.
“Henüz değil.”
“Peki eğer buraya gelirse... ona zarar verecek misin?”
Bu kez kapının eşiğinde durup bana yalnızca baktı. Hiçbir şey söylemeden başını dikleştirdiği gibi çıkıp gitti ve kapı kapandı.
Kilit sesi duyulmadı ama onunla beraber çıkan iki korumasının kapının önünde olduğunu da odanın kamerayla izlendiğini de biliyordum.
Yatakta öylece kaldım. Nefesim düzensizdi, ellerim titriyordu. Odanın duvarları üzerime gelmiyordu belki ama ben yine de o duvarların arasında eziliyordum. Artık yanımda kimse yokken bile götüremezdim elimi karnıma, ama gözlerimi kapattım ve ona dokunduğumu hayal ettim birkaç saniyeliğine.
“Tamam,” diye fısıldadım, “Korkma.”
Kime söylediğimi bilmiyordum. Kendime mi, içimdeki küçücük hayata mı, yoksa bunca yıl beni bir yerden bir yere savurup duran kadere mi?
“Tamam,” dedim bir kez daha içimden, “Kurtulacağız buradan.”
Ama korkuyordum, çünkü bu kez yalnız değildim. Bu kez zarar görebilecek tek kişi ben değildim. Yine hiç bilmediğim bir evin içindeydim, yine birileri bana beni misafir edeceklerini söyleyerek bir kafesin içine sokuyorlardı beni.
Kapılar yine kapanmıştı, sesler yine susmuştu, tanıdığım her şey bir kez daha uzağımda kalırken kalbimdeki korku her zamankinden çok daha fazlaydı.
Bu kez yalnızca kendimi hayatta tutmak zorunda değildim.
Ve belki de tam da bu yüzden, ilk kez gerçekten tehlikeli olabilirdim.
-
(YAZARIN ANLATIMIYLA)
(İSTANBUL, YÖNER MALİKANESİ)
İstanbul yağmurluydu. Ve dışarıda yağan o yağmur o akşam dışarıdakilerden çok içerideki birinin kalbini üşütüyordu. Bazı yağmurlar şehirleri ıslatır, sokakları, kaldırımları, pencereleri… Ama bazı yağmurlar vardır ki hiçbir yere değmez aslında. Yalnızca bir insanın içine yağar. Kimse duymaz sesini. Kimse ıslanmaz onun altında ama öyle bir boğar ki insanı, yağmur bile yaptığına şaşırır.
Yöner Malikanesi o akşam böyle bir yağmurun altındaydı.
Dışarıdaki gökyüzü siyaha yakın bir laciverte dönmüş, rüzgâr bahçedeki ağaçları öfkeyle sarsmaya başlamıştı. Yağmur damlaları çalışma odasının geniş camlarına kesik kesik vuruyor, her vuruşta camın ardındaki karanlık biraz daha içeri sızıyordu sanki. Malikânenin bütün ışıkları yanıyordu ama ne kadar aydınlatılırsa aydınlatılsın Devrim için hala karanlıktı orası.
Çünkü Eliz yoktu.
Devrim Ali Yöner çalışma masasının başında oturuyordu. Önündeki bilgisayar açık, ekranda satırlar, dosyalar, isimler, rotalar, kamera kayıtlarından alınmış donuk görüntüler, yarım kalmış arama raporları ve üst üste açılmış pencereler vardı. Her biri başka bir ihtimali, başka bir yolu, başka bir kaybı gösteriyordu.
Ama Devrim hiçbirini görmüyordu.
Gözleri ekrandaydı, aklı bambaşka bir yerde. Aklı Bakü’deydi, aklı Eliz’in sesindeydi, gözlerinde, gidişinde... Eliz’in gözleri, Eliz’in sesi, Eliz’in ona baktığında yüzünde beliren o kırgınlık aklından çıkmıyordu hiç.
Nefret bile daha kolaydı, nefret insanı yakardı, kül ederdi ama en azından adı belliydi. Eliz’in gözlerinde gördüğü şeyin adı daha ağırdı, onun gözlerinde gördüğü şey koca bir hayal kırıklığıydı.
Devrim bir insanın kendisinden vazgeçişini görmüştü ve o insan dünyada bunu görmek isteyeceği son insan bile değildi.
Elini masanın üzerinde duran soğumuş kahve fincanına götürdü ama fincanı kaldırmadı. Saatler önce getirilmişti ama arada bir elini üzerine götürmek dışında hiçbir şey yapmamıştı Devrim.
Başını hafifçe geriye yasladı ve gözlerini kapattığında çalışma odası kayboluverdi. Yerine o gece geldi, sanayi sitesinin karanlığı... O sandık, sandıktan sarkan o sarı fular, Eliz’in halsiz bedeni.
Devrim gözlerini hızla açtı ve huzursuzca masasının üzerinde duran telefona baktı. Ömer’den Eliz’in nerede ne yapıyor olduğuna dair yeni bir haber gelmemişti. Neyse ki yerini biliyordu. Ya da en azından bildiğini sanıyordu.
Kendine Bakü’de yeni bir hayat kurmaya çalışıyordu Eliz, yeni bir iş, yeni bir ev, yeni arkadaşlar...
Bu bilgi Devrim’i ayakta tutmalıydı belki. Yaşıyordu sonuçta, nefes alıyordu. Her sabah bir kapıdan çıkıyor, her akşam bir eve dönüyordu. Birileri ona adıyla sesleniyor, birileri ona kahve uzatıyor, birileri onun hâlâ bu dünyada olduğunu görüyordu.
Ama Devrim görmüyordu.
Bu ona yetmeliydi belki ama yetmiyordu işte. Kokusunu duymak istiyordu, gözlerine bakmak istiyordu, sarılmak istiyordu ona.
“Abi?” Kapıdan gelen sesi duymasına rağmen cevap vermedi Devrim.
Kapı birkaç saniye sonra cevap gelmemesine rağmen yavaşça aralandı ve Ömer içeri girdi. Üzerinde siyah bir gömlek, elinde de dokunulmamış bir yemek tepsisi vardı. Ömer kapının eşiğinde bir an durdu ve Devrim’in yüzüne baktı. Sonra masanın üzerine, bilgisayar ekranına, soğumuş kahveye, dağınık dosyalara, kül tablasında yakılıp yarım bırakılmış sigaraya, sonra yeniden Devrim’e.
“Abi,” dedi dikkatlice, bir kez daha.
Devrim gözlerini ekrandan ayırmadı.
“Ne var?”
Sesi sakindi.
Ömer kapıyı arkasından kapattı ve birkaç adım içeri girdi. Yemek tepsisini odadaki küçük sehpaya bıraktı. Tepsinin porselen kenarı ahşaba değdiğinde çıkan hafif ses odanın sessizliğinde gereğinden fazla büyüdü.
“Yemek istememişsin. İyi misin?” diye sordu Ömer.
Devrim cevap vermedi.
Bu soru son günlerde çok soruluyordu. Oya Abla, Deha, Demir, Ömer, hepsi bu soruyu defalarca sormuştu. Herkes aynı soruyu farklı ses tonlarıyla soruyor, aynı cevapsızlıkla karşılaşıyordu.
Devrim bu sorunun cevabını bilmiyordu. İyi olmak ne demekti? En son ne zaman iyi olmuştu? Artık nasıl iyi olabilirdi?
Sevdiği kadın ondan nefret ederken, onun hayatından silinmek için başka bir ülkeye sığınmışken, bütün bildikleri ve bütün gücü onu geri getirmeye yetmezken insan iyi olabilir miydi?
“Eliz’den haber var mı?” diye sordu Ömer daha kısık bir sesle, “Azerbaycan’daki adamlar bazen doğrudan sana yazıyor diye sordum... Sana bir şey geldi mi?”
Devrim’in yüzünde hiçbir şey değişmedi ama elleri masanın üzerinde birer yumruk gibi kasıldı. Ömer Devrim’in sessizliğini izlerken içi içini yiyordu çünkü o, Devrim Ali Yöner’in bağırmasından çok susmasından korkmayı öğreneli yıllar olmuştu.
“Yok.” dedi Devrim.
Tek kelime.
Oysa o tek kelimenin altında bütün bir gece vardı. Bütün bir şehir. Bütün bir kayıp.
Ömer yutkundu.
“Çocuklar hâlâ Bakü hattını kontrol ediyor. Kliniğin çevresindeki kameralar, apartman girişi, ana yollar… Şu ana kadar ters bir şey yok gibi görünüyordu, daha bu sabah konuştum yani.”
Devrim’in bakışları ilk kez ekrandan Ömer’e döndü.
“Gibi?”
Ömer bir an sustu.
Devrim’in sesindeki o tek kelimelik keskinlik odayı bir bıçak gibi kesmişti.
“Abi,” dedi Ömer dikkatlice, “Bize gelen son görüntü birkaç saat önceye ait. Klinik çıkışında görülüyor. Sonra yağmur yüzünden birkaç kamera net değil. Evin olduğu sokağa girdiğine dair kayıt henüz yok ama bu havada sistemler aksıyor olabilir. Ben çocukları tekrar yönlendirdim.”
Devrim ayağa kalkmadı, bağırmadı, öfke göstermedi, yalnızca baktı. Ve Ömer o bakışın ne anlama geldiğini biliyordu. Devrim’in içindeki bütün karanlık, gözlerinin gerisinde sessizce ayağa kalkmıştı.
“Neden bunu şimdi söylüyorsun?” dedi Devrim, “Saatlerdir haber alamadığını, kameralarda sıkıntı olduğunu.”
“Kesinleşmeden söylemek istemedim. Hava muhalefeti varmış, dediğim gibi abi... Hava düzelir düzelmez bilgi vereceklerdi...”
“Benim duymam gereken hiçbir şeyi kesinleşmesini bekleyerek söyleme, Ömer.”
Ömer başını eğdi.
“Haklısın abi.”
Devrim tekrar ekrana döndü ve birkaç tuşa basıp kendilerine sabah gönderilen kamera kayıtlarına baktı. Eliz kliniğe giderken boynuna kalın, sarı bir atkı takmıştı. Devrim’in gözleri sarı atkının üzerinde durduğunda bu rengi sevmeli miydi yoksa nefret mi etmeliydi bunu bile bilmiyordu artık.
“Abi,” dedi Ömer sonunda, “Yemek yemeyecek misin?”
Devrim gözlerini ekrandan ayırmadı.
“Acıkmadım.”
“Dünden beri acıkmadın.”
“Ömer.”
“Biliyorum,” dedi Ömer, sesindeki ısrarı biraz olsun geri çekerek, “Biliyorum abi ama böyle devam edersen...”
“Benim ne halde olduğumun önemi yok.”
Ömer’in yüzü gerildi.
“Var.”
Devrim ona baktığında Ömer ilk kez bakışlarını kaçırmadı.
“Var abi,” dedi daha net, “Çünkü sen dağılırsan hepimiz dağılırız. Deha sana üzülmekten darmadağın, Demir de öyle. Ben…” Bir an durdu. “Ben ne yapacağımı bilmiyorum artık.”
Devrim’in yüzünde çok kısa, çok yorgun bir ifade belirdi. Bir insanın koca bir savaşın ortasında bile kendi adamının çaresizliğini görmesi gibi.
“Ben de bilmiyorum.” dedi Devrim gardını indirir gibi.
Bu cümle odadaki bütün sesleri susturdu.
Ömer Devrim’i ilk kez böyle görüyordu. Devrim Ali Yöner ne yapacağını bilmeyen bir adam olmamıştı hiçbir zaman. Devrim kriz çözen, yol bulan, ihtimalleri hesaplayan, bir hamle sonrasını değil, on hamle sonrasını gören bir adamdı.
Ama Eliz söz konusu olduğunda bütün hamleler birbirine karışmıştı. Devrim’in eli kolu, her şeyi bağlanmıştı.
Ömer bir şey söylemek için ağzını açtığı anda telefonu titredi ve ikisi de haber bekler gibi sese döndü. Normalde önemsiz bir titreşimdi bu, gün içinde yüzlerce mesaj gelirdi zaten. Ya işle ilgiliydi ya da her gün sabah ve akşam olduğu gibi Eliz hakkında nihayet yeni bir güncelleme gelmiş olmalıydı.
Ama bu kez başka bir şey oldu, Ömer ekrana baktı ve yüzünün rengi anında değişti ve Devrim bunu hiç kaçırmadan, anında gördü.
“Ne oldu?” dedi Devrim.
Ömer cevap vermeden önce mesajı baştan sona bir kez daha ve bir kez daha okudu, sonra bir kez daha... Parmağı ekranda donup kalmıştı. Sanki kelimeler değişecekmiş gibi tekrar tekrar okuyordu aynı mesajı. Sanki aynı cümleye üçüncü kez bakarsa başka bir anlama gelecekti.
Devrim sabırsızca ayağa kalktı.
“Ömer.”
Ömer başını kaldırdığında gözlerinde Devrim’in uzun zamandır görmediği bir şey vardı... Korku.
“Abi…”
“Ne oldu dedim Ömer!”
Ömer nutku tutulmuş gibi, ne yapacağını bilemeyerek yavaşça telefonunu ona doğru uzattı. Bunu ondan saklayamazdı.
Devrim telefonu aldığında elleri şimdiden buz kesmişti. Ekranda bilinmeyen bir numaradan gelen kısa bir mesaj vardı. Altında ise bir fotoğraf. Fotoğraf bulanık değildi, hatta netti, hatta gereğinden fazla netti.
Büyük, koyu renkli bir odada çekilmişti. Ağır perdeler, eski bir şömine, yüksek tavan. Ve yatağın kenarında uyuyan genç bir kadın...
Eliz.
Saçları dağınıktı, yüzü solgundu. Gözleri kapalıydı ama uyuyor muydu yoksa baygın mıydı, bilmek imkansızdı. Devrim’in içindeki bütün dünya bir anlığına durmuştu, daha mesajı bile okumadan, yalnızca fotoğrafı görmek bile mahvetmişti onu.
“Patronuna misafirimizi göstermek istersin diye düşündük.
Duyduk ki onu evinizde yeterince iyi ağırlayamamışsınız.
Ona gerçek bir ev sahibi nasıl olunurmuş, göstermek istedik.
Merak etmeyin, onu en iyi şekilde ağırlayacağız...”
Mesajın altında tek bir isim bile yoktu ama buna gerek de yoktu. Devrim bu mesajı yazdıranın kim olduğunu her şeyden çok daha iyi biliyordu.
“Ivan Vetrov.” dedi dişlerinin arasından.
Odanın içine vuran yağmur sesi bir anda kayboldu. Camlara vuran damlalar, rüzgâr, çalışma odasının ağır sessizliği… Her şey uzaklaştı. Devrim yalnızca ekrandaki fotoğrafı görüyordu. Eliz’in yüzünü, kapalı gözlerini, solgun dudaklarını.
Devrim’in parmakları telefonu öyle çok sıkıyordu ki telefon ellerinin arasında kırılacaktı neredeyse!
“Abi,” dedi Ömer telaşla.
“Ona nasıl ulaştılar Ömer?” dedi Devrim öfkesini kontrol etmeye çalışarak, “O sikik adamların takipteyken onu nasıl alıkoyarlar!”
“Adamlara birkaç saattir ulaşamıyorum abi, hava muhalefetinden dolayı hatlar kesik dediler en son ama...”
Devrim cevap vermedi, gözleri hâlâ fotoğraftaydı. Eliz’in bu fotoğraftaki savunmasız hali onu öyle çok sarsmıştı ki inandığı her şey temelinden sarsılmıştı adeta. Titreyen ellerinin tuttuğu telefonu Ömer’e uzattı sonunda Devrim.
“Konumu bul,” dedi dişlerinin arasından, “Arabaya geçiyorum, sadece yarım saatin var.”
Ömer hemen telefonuna uzandı.
“Numara yabancı. Mesaj şifreli bir hat üzerinden gelmiş olabilir ama çocuklara...”
“Konumu bul Ömer.”
“Bulacağız abi.”
Ömer başını salladıktan sonra telaşla kapıya doğru birkaç adım attı ama Devrim’in sesi onu durdurdu.
“Ömer.”
“Abi?”
“Deha’yı, Demir’i çağır. Araf’a haber ver.”
Ömer’in kaşları çatıldı.
“Araf mı?”
“Evet.”
“Abi emin misin?”
Devrim’in bakışları yeniden ekrandaki fotoğrafa kaydı.
“Hayır.” dedi kararından vazgeçerek, “Hiçbir şeyden emin değilim artık,” dedi Devrim, “Deha ve Demir’i çağır... Konumu bul, gerisini bana bırak Ömer.”
Ömer telaşla odadan çıkarken Devrim hızla kasasına doğru ilerledi. Silahını kasasından çıkarırken Eliz’in fotoğraftaki yüzü zihninden gitmiyordu. Gözleri kapalıydı ama Devrim yine de onun kendisine baktığını hisseder gibi olmuştu o fotoğrafa bakarken. Kırgın, yaralı, uzak, savunmasız...
Eliz’i alıkoyanların, ona bu mesajı gönderenlerin ondan ne istediğini biliyordu. Bu bir davet değildi, bu bir savaş çağrısıydı. Onu oraya canını almak için çağırıyorlardı ve bunu biliyor olmak Devrim’in umurunda bile değildi. Bütün dünya yıkılsa da ona gidecekti.
Devrim masanın kenarında duran siyah ceketini aldı, omuzlarına geçirirken camın ardındaki yağmura baktığı an Eliz’in sesini zihninde duyar gibi oldu ve gözlerini kapattı. Bir saniyeliğine, yalnızca bir saniyeliğine.
“Geliyorum Eliz,” diye fısıldadı kimsenin duyamayacağı kadar alçak bir sesle, “Geliyorum, benim güzel misafirim...”
Sonra gözlerini açtı ve artık yüzünde hüzün yoktu, yorgunluk yoktu, pişmanlık yoktu, yalnızca karanlık vardı.
Ve Devrim Ali Yöner’in karanlığını, hiçbir ışık aydınlatamazdı...
Önce koridorları geçti, merdivenleri aşıp büyük antreye girdiğinde Deha ve Demir şaşkınlık içinde Ömer’i dinliyorlardı.
“Abi!” dedi Demir, Devrim’i görür görmez, “İyi misin abi?”
“Onu bulacağız abi!” dedi Deha telaş içinde, “Bulacağız Eliz’i!”
Devrim başını salladığı sırada Ömer başıyla dışarıyı işaret etti.
“Konum tahmin ettiğimiz gibi abi...” dedi, “Bulmak hiç de zor olmadı, zaten bulalım diye uğraşmışlar gibi...”
“Rusya.” dedi Devrim.
“Rusya, abi.” diyerek doğruladı Ömer, “Balaşov diye bir şehir.”
“Uçağı hazırlat.” dedi Devrim hiç tereddüt etmeden.
“Ya tuzaksa abi?”
Devrim’in eli kapının kolunda durdu.
“Öyle zaten.” dedi.
Sonra kapıyı açtı.
“Bu yüzden gidiyoruz.”
Malikânenin büyük dış kapısının merdivenlerine ayak sesleri yayıldı. Ağır, kararlı, geri dönüşü olmayan ayak sesleri. Yağmur hızla pencerelere vurmaya devam ediyordu ama Devrim’in içi alev alevdi artık.
“Gidelim,” dedi Devrim son kez, “Bakalım bizi nasıl misafir edecekler.”
Bir adım daha attığında sesi daha da alçaldı.
“Ben de onlara ev sahibi olduklarına pişman olmayı öğreteceğim.”
Ömer, Deha ve Demir onun arkasından yürürken yağmurun sesi bile değişmiş gibiydi. Sanki gökyüzü birazdan olacakları biliyor, onların öfkesini söndürebilmek için daha çok yağıyordu.
Çünkü Devrim Ali Yöner bir eve misafir olarak gitmezdi. Girdiği her evi, çıkarken bir mezara çevirirdi.
-
.png)
Tekrar merhaba aşklarım, bu akşam burada misafirimiz olduğunuz için çoook teşekkür ederim!
Bu maceraya kaldığımız yerden devam ettiğimiz için çok heyecanlıyım çünkü onları çok özlemişim. :')
İkinci bölümümüz 22 Haziran Pazartesi akşamı 20.00'da burada sizlerle olacak, sonrasında ise Cuma günlerinden devam edeceğiz.
Bu arada Instagram üzerinden misafirkitapresmi sayfasını, benim hesabım olan beyzalkoc hesabını ve beyzaalkockitaplari sayfalarını takip etmeyi unutmayın. MİSAFİR'i ise arkadaşlarınıza önermeyi unutmayın lütfen. ^^
Ve son olarak 20 Haziran Cumartesi günü 13.00'da Adıyaman Park AVM'deki imza günüme beklerim. ^^
Haftaya Pazartesi günü görüşmek dileğiyle, sizi çok seviyorum. İyi ki varsınız. :')
-BEYZA