2.KİTAP - 16. VE 17.BÖLÜMLER
Merhaba aşkolarımmmm NASILSINIZ?
Size uzun 2 bölümle geldim, umarım çok seversiniz. ^^
İYİ OKUMALAR DİLİYORUM! <3
%20(13).png)
16.BÖLÜM : SÖZ.
(ELİZ’İN ANLATIMIYLA)
Devrim’in parmakları elimin etrafını sararken ne elimi çekebiliyor ne de birkaç metre uzağımızda durmuş bana bakan Seren’den gözlerimi ayırabiliyordum. Birkaç saniye önce Gurur’un elini tuttuğunu gördüğüm çocukluk arkadaşım şimdi gözlerini benim elimi tutan başka bir adamın eline dikmişti ve yüzündeki şaşkınlığın ne kadarının beni burada görmesinden, ne kadarının beni tanımadığı bu adamın yanında görmesinden kaynaklandığını anlamam mümkün değildi.
Tek bildiğim kendi hissettiklerimdi... Şaşkınlık mı daha ağır basıyordu özlem mi emin değildim ama en ağır basan duygumun hüzün olduğuna emindim.
Elimi hareket ettirdiğim anda Devrim parmaklarını gevşetti. Bunu yapması için tek bir kelime bile söylememiştim; o an elimi farkında bile olmadan tuttuğunu biliyordum ama o an onun ne yaptığından ziyade, bütün dikkatim Seren’deydi ve Seren de benim dışımda hiçbir yere bakamıyordu artık. Yanındaki Gurur da beni nutku tutulmuş bir halde izlerken ilk hareket eden Seren oldu.
Gurur’un elini çoktan bırakmış, birkaç kısa adımla aramızdaki mesafeyi kapatmaya başlamıştı. Ben de ona doğru gitmek istesem de ayaklarım kıpırdayamıyordu bile. Oya Abla bana doğru yarım bir adım atıp koluma dokunduğunda etrafımızı saran korumaların bakışlarının Seren ve Gurur’a döndüklerini fark ettim.
“Devrim,” dedim fısıldayarak, “Bize doğru geliyorlar... Bırak gelsinler.”
Devrim nefesini tutarak korumalarına döndü ve onlara ufak bir el işaretiyle hiçbir şeye karışmamalarını emretti. Seren bize yaklaştıkça yüzündeki o ilk şaşkınlığın yerini endişe alıyordu. Beni böyle görmeyi beklemiyordu, bunu gözlerinin yüzümde gezme biçiminden anlayabiliyordum.
Günlerdir doğru düzgün güneş görmeyen tenime, hala tam anlamıyla toparlanmamış bedenime, yorgunluktan gözlerimin altında beliren morluklara bakarken yüzündeki renk giderek soluyor, karşısındakinin gerçekten ben olduğuma emin olmaya çalışıyordu sanki.
“Eliz...” dedi en sonunda.
İsmimi onun sesinden duymak bile boğazımın düğümlenmesine yetmişti.
“Seren...”
Sesim o kadar kısık çıkmıştı ki duyup duymadığına bile emin değildim. Bana biraz daha yaklaşıp ellerini kollarıma koyduğunda gözlerinin dolduğunu gördüm.
“Sen...” dedi, gözlerini yüzümden ayıramadan, “Sen iyi misin?”
Sorabileceği yüzlerce soru varken ilk olarak bunu sorması, başıma gelenlerle ilgili tek bir şey bilmediği halde yalnızca yüzüme bakarak iyi olmadığımı anlaması gözlerimin dolmasına sebep oldu.
“İyiyim.” Yalan söylediğimi ikimiz de biliyorduk.
Seren’in endişeli bakışları beni baştan aşağı süzerken Gurur onun iki adım gerisindeydi ve sessizce bekliyordu.
“İyi görünmüyorsun.”
“İyiyim,” dedim bir kez daha, “Endişelenme, ben gerçekten iyiyim. Biraz hastayım sadece...”
Ne söyleyebilirdim ki? İyi değildim ama ben artık onun tanıdığı, bildiği Eliz de değildim zaten. Seren’in gözleri etrafımızdaki insanlara kaydığında önce koluma destek olmak için dokunan Oya Abla’ya, sonra mağazanın birkaç metre ilerisinde poşetleri toparlayan Deha ile Demir’e, ardından arkamızda bekleyen korumalara baktı ve bakışları son olarak diğer yanımda duran Devrim’e ulaştığında yüzündeki kafa karışıklığı daha da belirginleşti.
“Neler oluyor Eliz?” diye sordu sessizce, “Kim bunlar?”
Gözlerimi bir an için kapattım. Bu sorunun cevabını ben de bilmiyordum ki... Sahi ya, kimdi bu insanlar? Ona kimi, neyi, başıma gelenleri hangi kelimelerle anlatacaktım ki?
“Onlar benim...” diye mırıldandım ama sonra devam edemeyeceğimi anladım, “Uzun hikaye... Sonra anlatırım.”
Seren bana inanamayarak baktı.
“Sonra mı?” dedi endişeyle, “Hangi sonra Eliz? Aylardır kayıpsın sen! En son eve uğradığında bile apar topar kaçar gibi gitmişsin... Neyi sonra anlatacaksın? Bak eğer yardıma ihtiyacın varsa...”
Anında başımı salladım.
“Hayır, hayır...” dedim, “Yemin ederim öyle bir şey değil, Seren. İnan bana.”
Gurur da o sırada birkaç adım gerimizde durmuş aynı endişeyle bizi izliyordu, gözleri Devrim’e kaydığında Devrim’in hemen arkamda gerildiğini hissetmem için dönüp ona bakmam bile gerekmemişti, bunu kıpırdanmasından anlayabilmiştim.
Gurur’un bakışları yeniden bana döndüğünde bu sefer konuşan oydu. Gurur Seren’e kıyasla başıma gelenlere daha hakimdi aslında, bu yüzden en azından hala hayatta olduğum için Seren kadar endişeli görünmüyordu.
“Geçmiş olsun Eliz,” dedi sonunda, “En azından neyin olduğunu bilsek?”
“Üşüttüm.” dedim, “Bir süredir Azerbaycan’daydım, yeni döndüm. Hava değişimi...”
Gözlerim istemsizce Seren’in gözlerine kaydığında onun da Gurur’la aramızdaki o kısa konuşmayı dikkatle izlediğini fark ettim.
“Tamam,” dedi Seren, “Artık döndüğüne göre bize gelmen gerekmez miydi? Yani kendi evine!”
“Ben...”
Ne diyeceğimi bilemeyerek alışveriş merkezinin kalabalığının arasında elindeki poşetlerle bize doğru gelen Deha ve Demir’e baktığımda Seren’i tanıdıklarını gözlerindeki ifadeden anlayabilmiştim.
“Abi,” dedi Deha adımlarını hızlandırarak, “Biz alışverişimizi tamamladık, çıkabiliriz isterseniz.”
Sonra her zamanki pozitif tavrıyla Seren ve Gurur’a döndü Deha, elini Seren’e uzattı ve gayet profesyonel bir şekilde söze girdi.
“Merhaba bu arada, Deha ben. Siz Eliz’in arkadaşıydınız sanırım...” Sonra güldü, “Ben de Eliz’in arkadaşıyım.”
“Seren ben.” dedi Seren kafa karışıklığı içinde Deha’nın elini sıkarken, “Memnun oldum ama siz nereden arkadaşısınız, ben sizi hiç tanımıyorum...”
“Tanımazsın,” dedim, “Size bahsetmeye fırsatım olmamıştı... Deha, Demir, Devrim... Bu da Oya Abla... Onların...”
“Ablalarıyım.” diye lafa atladı Oya Abla.
“Memnun oldum.” dedi Seren kafası daha da karışmış bir halde.
Sonra ben konuyu değiştirmek için bakışlarımı önce Seren’e, sonra Gurur’a çevirdiğimde Seren ilişkilerinden bahsetmek üzere olduğumu fark etti.
“Sana anlatacaktım,” dedi bir anda, “Seni bulduğum ilk an bunu sana anlatacaktım Eliz...”
Başımı kaldırdım.
“Neyi?” diye sordum anlamamışım gibi.
Seren bir saniyeliğine Gurur’a baktıktan sonra yeniden bana döndü.
“Bizi.” diye mırıldandı ve mahcup bir ifadeyle baktı yüzüme.
“Ben...” dedim gülümsemeye çalışarak, “Tebrik ederim... Bence çok yakışmışsınız.”
Seren’in gözleri yeniden doldu o an. Ellerini uzatıp ellerimi tuttu ve gerçekten iyi olup olmadığımdan emin olmak istercesine gözlerimin içinde bir ışık aradı.
“Eliz... Seni çok aradık,” dedi acı içinde, “Yani, hayatımız kökünden öyle bir sarsıldı ki...”
“Biliyorum.” dedim ve zar zor yutkundum, “Hepinizden özür dilerim.”
“Özür dileme. Sadece...” Derin bir nefes aldı, “Sana ne olduğunu bilmiyoruz Eliz. Ne kadar sorarsam sorayım anlatmayacaksın, biliyorum ama ne oldu sana Eliz? Ne oldu?”
Gözleri yeniden etrafımızdaki ona göre yabancı olan insanlara kaydı.
“Bizim Eliz’imiz nerede, sen neredesin, kim bu insanlar?”
Bu sorunun içimde yarattığı acı diğerlerinden daha farklıydı. Neredeydim gerçekten? Onların tanıdığı bildiği Eliz neredeydi? Kimdim artık ben? Kimdi çevremdeki insanlar?
“Sonra anlatacağım,” dedim yeniden, “Yemin ederim, bir gün size olup biten her şeyi anlatacağım, söz veriyorum...”
Seren’in yüzündeki endişe geçmemişti ama bu kez üstelemedi. Tam o anda Oya Abla’nın elinin kolumda biraz daha sıkılaştığını hissettim.
“Eliz,” dedi sessizce, “Gerçekten gitmemiz lazım.”
Seren’in gözleri hemen ona döndü. Oya Abla’yı soran gözlerle süzdüğü sırada bacaklarımın titremeye başladığını hissedebiliyordum. İçimden Seren’e sarılmak geçse bile sırf karnımdaki hissetmesi imkansız olan minicik çıkıntıyı hissedebileceği korkusuyla tutuyordum kendimi.
“Sizi gördüğüme çok sevindim,” diye mırıldandım hüzünle, “Herkese selam söyleyin. Leyla’ya, Umut’a, Adnan’a, anneme... Herkese.”
Ben geri çekilirken Seren dolu gözlerle beni izliyordu, Gurur ise sessizdi. Bunun benim için de Seren için de ne kadar zor bir veda olduğunun farkındaydım çünkü aramızda onlarca soru işareti vardı ama karnımdaki minik misafirin iyiliği için o soruların hepsi bir süre daha cevapsız kalmalıydı.
Yanlarından ayrılırken Seren’e son bir kez baktım, o da bana bakıyordu. Bu veda bakışını hiç unutmayacaktım ama en azından kendine Gurur’un kalbinde bir yer bulduğunu bilmek, ikisini birbirlerine emanet ediyor olmak beni biraz olsun rahatlatmıştı.
Gurur’un bana olan duygularına hiçbir zaman karşılık vermemiştim, şimdi onu çocukluk arkadaşımın yanında görmek de bana şaşkınlıktan başka bir şey ifade etmiyordu. Oya Abla’nın koluna girip Devrim’le birlikte yürümeye başladığımda arkamda bıraktığım geçmişimin artık bana ne kadar yabancı olduğunu, bana asıl tanıdık gelenin ise yakınımda olanlar olduğunu fark ettim o an.
Kabul etsem de etmesem de, benim hayatım artık bu insanlardan ibaretti. Devrim’in varlığı artık her ne kadar karnımdaki bebek için katlanmak zorunda olduğum bir gerçek olursa olsun, Oya Abla, Deha, Demir, Ömer, hayatım artık bu insanlardan ibaretti.
“Gel canım,” dedi Oya Abla koluma daha sıkı girerken, “Yoruldun, biliyorum. Arabada oturur dinlenirsin şimdi.”
Başımı salladım. Herkes bu karşılaşmanın beni ne kadar sarsmış olabileceğini tahmin etmiş gibi sessizleştiğinde gözyaşlarımı içime atmaya çalışarak ilerledim. Arabaya gidene kadar kimseden çıt bile çıkmadı.
Dışarıda yağmur yeniden hızlanmış, damlalar arabanın camlarına vurdukça dışarıdaki görüntüleri birbirine karıştırmaya başlamıştı. Oya Abla yanımda oturuyor, biraz önce yaşanan karşılaşmanın beni ne kadar üzdüğünü bildiği için bu kez soru sormadan kendi tarafındaki cama bakıyordu.
Devrim ise yine ön koltukta, şoförün yanındaydı. Arka koltuklarda oturan Deha ve Demir’in bile sesi çıkmıyordu. Sanki bir cenaze törenindeydik de herkes benim tuttuğum yasa saygı göstermeye çalışıyordu.
Gözlerim cama vuran yağmur damlalarını izlerken hayatın da o damlalar gibi akıp gittiğini, bazen engellere çarpıp dağıldıklarını, ama sonra açacak ilk güneşle birlikte yeniden gökyüzüne kavuşacaklarını düşündüm.
Geçecekti, hissettiğim her kötü duygunun geçip gittiği gibi, bunlar da geçecekti...
“İyi misin?”
Devrim’in sesi dakikalar sonra düşüncelerimi böldüğünde gözlerimi açtım.
Başını tamamen çevirmemişti ama önündeki dikiz aynasından bana bakıyordu.
“İyiyim.”
Bakışlarındaki inançsızlık aynadan bile belli oluyordu.
“Gerçekten soruyorum.” dedi tekdüze bir sesle.
“Gerçekten bilmiyorum.” dedim.
Cevabım onu susturdu. Kafam o kadar karışıktı ki nasıl hissettiğimi de nasıl hissetmem gerektiğini de bilmiyordum. Seren ve Gurur’un birlikte olması bana hiçbir şey ifade etmiyordu aslında, beni etkileyen tek şey onları görünce fark ettiğim geçmişime dair duyduğum özlemdi. Arabanın camından bir süre daha yağmuru izledikten sonra içimde kalan soruyu tutamadım.
“Neden elimi tuttun?” dedim sessizce. Bu soruyu arabadaki herkesin içinde sormaktan çekinmemiştim.
Devrim’in aynadan izlediğim bakışları bir anda kayboldu, başını önce birkaç saniyeliğine önüne eğdikten sonra tekrar aynaya çevirdiğinde omuzlarının hafifçe gerildiğini gördüm.
“Düşeceğini sandım.” dedi bir anda.
“Yalnızca bir adım attım.”
“Birkaç dakika önce daha fazla ayakta duramadığın için oturuyordun.”
Haklıydı ama bu söylediğinin cevabın tamamı olmadığını da biliyordum.
“Gurur’u gördüğün için mi?” diye sordum kendimden emin bir sesle.
Oya Abla’nın yanımda oturduğunu o soruyu sorduktan sonra hatırladım. Ona göz ucuyla baktığımda dışarıdaki yağmuru hayatında gördüğü en ilginç şeymiş gibi izlediğini görünce ne duyduysa duymamış gibi davranmaya karar verdiğini anlamıştım.
Devrim kısa bir sessizliğin ardından soruma tek bir kelimeyle cevap verdi.
“Hayır.”
“Peki.” dedim ikna olmayarak.
“Eliz.”
“Ne?”
Başını bu kez hafifçe bana doğru çevirdi ama gözleri hala aynadaydı. Sanki beni daha iyi görmek için değil de kendini bana daha iyi duyurabilmek için dönmüştü.
“Onu orada görmek hoşuma gitmedi,” dedi sakin bir sesle, “Bunu inkar edecek değilim.”
“Yani cevabın hayır değildi.”
Devrim söylediğimi onaylamayarak başını salladı.
“Seni ona doğru yürümekten alıkoymak için tutmadım.” dedi net bir sesle, ve ekledi, “Çünkü zaten ona doğru yürümeyeceğini biliyordum.”
“Seren’e doğru yürüyordum.” diye mırıldandım.
“Biliyorum.”
“Ve sen bundan bile rahatsız oldun.” dedim sinir bozukluğu içinde.
Devrim benimle başa çıkamayacağını anlamış gibi sıkıntılı bir nefes alıp önüne döndüğünde dışarıdaki yağmur hızlanmıştı. Araba kırmızı ışıkta durduğu anda camı hafifçe aralayıp yağmur kokusunu içime çekebilmek için derin bir nefes aldım.
“Seren’le sevgili olmuşlar,” diye mırıldandım neden söylediğimi bilmeden.
“Gördüm.” dedi Devrim, “Bu seni rahatsız mı etti?”
“Şaşırdım sadece.” diye mırıldandım, “Gurur’la aramda bir şey yoktu zaten. Seren’in mutlu olmasını da her şeyden çok isterim ama yine de şaşırdım.”
Bu kez aynadaki gözleri beni buldu. Sanki gözlerimde ufacık da olsa bir rahatsızlık hissi, minicik de olsa bir huzursuzluk arıyordu.
“Hayat devam ediyor,” dedi Devrim sessizce, “Herkes için.”
“Keşke benim hayatım da devam edebilseydi.”
Devrim başını hafifçe çevirdi.
“Seninki de devam etti.”
Sonra gözleri hüzünle karnıma kaydığında bu sefer söylediğim cümleden ben bile pişman olmuştum. Evet, kötü şeyler yaşamış, berbat günler geçirmiştim ama şimdi karnımda bir bebek büyürken hayatımın devam etmediğini nasıl söylerdim?
Elim onun bakışları eşliğinde karnıma gittiğinde başımı salladım.
“Evet.” dedim, “Bir şekilde devam ediyor...”
Bu kez ikimiz de devamını getirmedik. O sessizce önüne döndü, ben ise aklımdan geçen cümleleri kalbime gömüp yağan yağmuru izlemeye devam ettim.
Eve döndüğümüzde Oya Abla beni daha kabanımı bile çıkarmadan yatağın kenarına oturtup tansiyonumu ölçmeye başladı. Devrim ise sırf iyi olup olmadığımı görmek için odamın açık kapısında bekliyordu.
“Dokuza altı,” dedi Oya Abla ekrana bakarak.
“İyi yani?”
“İyi ama dinlenmelisin, bugün çok yoruldun.”
Oya Abla kolumdaki tansiyon aletini çıkarırken Devrim sessizce kıpırdandı.
“Ben çalışma odamdayım,” dedi, “Bir şey olursa haber verirsin Oya Abla.”
Oya Abla onu başını sallayarak onayladıktan sonra odanın kapısını da kapatınca üzerimdeki kabanı çıkarıp dolaba astım.
“Biraz uzansam iyi olur.” diye mırıldandım.
“Ben de çıkayım,” dedi Oya Abla, “Sen uzun uzun dinlen.”
“Peki Deha ile Demir?” dedim, “Aldığımız her şey onlardaydı.”
“Gider bakarım şimdi güzel kızım,” dedi Oya Abla gülerek, “Merak etme. Hepsini kaptığım gibi getiririm buraya, paketleri tek tek açar bakarız.”
Güldüm.
“Hadi,” dedi Oya Abla, “Ben çıkıyorum, sen de pijamalarını giy de dinlen.”
Odada tek kalır kalmaz yaptığım ilk şey onun da dediği gibi üzerimdekileri çıkarıp pijamalarımı giymek oldu. Bugün hem fiziksel olarak hem mental olarak o kadar yorulmuştum ki uzun uzun yatmak istiyordum. Yorganın altına girip gözlerimi solumda kalan pencereye diktiğimde perdelerin aralığından görünen şiddetli yağmura öylece baktım.
“Merak etme,” diye fısıldadım elimle karnımı okşadığımda, “Ben seni yağmurdan da korurum.”
Gözlerim yağmurun sesiyle kapanırken bambaşka bir yerde, kasvetli bir karanlığın tam ortasında buldum kendimi. Yine oradaydım... Çocukluğumun geçtiği cezaevi koğuşunda. Leyla, Seren ve Umut’la birlikte kaldığımız ranzanın üst yatağındaydım ama koğuş kapkaranlık ve sessizdi.
“Anne?” dedim korkuyla.
Sesim soğuk duvarlar arasından yankılanıp bana ulaştığında parmaklıklarla kaplı pencereden bir şimşek çaktı. Korkuyla yerimden sıçradığımda koğuşun bomboş olduğunu gördüm.
Yatakların hepsi boştu, ince battaniyeler gelişigüzel bir şekilde üzerlerine bırakılmıştı ama demir ranzaların arasında insan olduğuna dair tek bir belirti bile yoktu. Ne bir kıpırtı, ne bir ses, hiçbir şey olmuyordu. Anneme bir kez daha seslenmek için dudaklarımı araladığımda dışarıda öyle şiddetli bir gök gürlemesi oldu ki koğuşun küçük penceresindeki demir parmaklıklar bile titredi adeta.
“Anne?” diye seslendim daha yüksek bir sesle, “Anne, burada mısın?”
Cevap gelmedi. Üst ranzadan aşağıya inmeye çalıştığımda çıplak ayaklarımın yere değmesiyle olduğum yerde irkildim. Zemin buz gibiydi ama beni asıl korkutan soğukluğu değildi; ayak tabanlarımın altındaki su birikintisiydi.
Kaşlarımı çatarak yere baktım. Pencerenin dışındaki yağmurun sesi giderek şiddetlenirken koğuşun kapısının altından içeriye su sızmaya başlamıştı! Ben ne olduğunu anlamaya çalışarak bir adım geri çekildiğimde suyun ayak bileklerime ulaşması o kadar kısa sürdü ki kalbim korkuyla hızlandı.
“Ne oluyor?” diye mırıldandım ve hızla kapıya koştum.
Demir kolu tuttuğum gibi aşağıya bastırdım ama kapı açılmadı. Bir kez daha denedim, sonra iki elimle asıldım ama kilitliydi. Yumruklarımı kapıya vurduğum sırada dışarıdan gelen yağmur sesi o kadar yükselmişti ki kendi sesimi bile zor duyuyordum.
“Kimse yok mu?” diye bağırdım, “Kapıyı açın!”
Su artık bileklerimi geçmişti. Tam olarak nereden geldiğini bile anlamıyordum. Kapının altından giren incecik suyun bu kadar hızlı yükselmesi mümkün değildi ama arkama her döndüğümde zemindeki suyun biraz daha yükseldiğini görüyordum. Su önce ayak bileklerime, sonra hızla dizlerime ulaştı. Koğuşun içinde bulunan hafif eşyalar yerlerinden oynamaya, birkaç terlik suyun üzerinde yüzmeye başladığında göğsümdeki korku büyüdü ve bunların hepsi yalnızca birkaç dakika içinde olmuştu!
“Anne!” diye bağırdım yeniden.
Ve bu kez bir ses duydum... Önce yağmurun şiddetli sesinin arasında kaybolduğu için gerçekten bir şey duyduğumdan emin olamadım. Yeniden duyabilecek miyim diye başımı kaldırıp nefesimi tuttuğumda aynı ses bir kez daha geldi.
“Yardım edin!”
“Anne!” diye bağırdım telaşla. Bu annemin sesiydi!
“Yardım edin!” diye bağırdı annem bir kez daha ve bu kez sesindeki dehşeti o kadar net duydum ki bütün bedenim titredi, “Boğuluyorum! Yardım edin!”
“Anne! Neredesin?”
Suyun içinde güçlükle ilerleyerek koğuşun diğer tarafına koştum. Önce yatakların altına baktım, sonra tuvaletin olduğu bölüme yöneldim ama hiçbir yerde yoktu. Ses bazen sağ tarafımdaki duvardan geliyor, ben oraya koştuğum anda karşı taraftan duyulmaya başlıyordu.
“Anne, neredesin?” diye bağırdım ağlamaya başlayarak, “Anne, duyuyor musun beni?”
“ELİZ!”
Annemin çığlığıyla olduğum yerde durdum.
“Buradayım!” diye haykırdım, “Buradayım anne, ses ver! Neredesin?”
Su artık dizlerimi geçmişti. Her adım atmaya çalıştığımda ağırlığı bedenimi geriye doğru çekiyor, ben ilerledikçe yükseliyordu. Demir ranzaların ayakları görünmez olmaya başlamış, üzerlerindeki çarşafların uçları suyun içine düşmüş, koğuş birkaç dakika içinde yıllardır tanıdığım o yer olmaktan çıkıp içinden kaçamadığım karanlık bir havuza dönüşmüştü.
“Anne!” diye bağırdım bir kez daha.
“Yardım et Eliz!”
“GELİYORUM ANNE!”
Nereye gittiğimi bilmiyordum. Yalnızca sesine doğru gitmeye çalışıyordum ama annemin sesi bir türlü bana yaklaşmıyor, aksine ben koştukça biraz daha uzaklaşıyordu. Bir elimi duvara koyup ilerlerken su belime ulaştığında nefesim kesildi. Parmaklarımı soğuk duvarda gezdiriyor, gizli bir kapı varmış gibi bütün taşlara tek tek dokunuyordum.
“Anne, neredesin?” dedim ağlayarak, “Ne olur söyle bana, neredesin?”
“Boğuluyorum Eliz!”
“Hayır!” derken sesim çığlığa dönüştü, “Hayır, boğulmayacaksın! Bulacağım seni!”
Arkasındadır düşüncesiyle ranzalardan birini çekip suyun içine doğru devirdiğimde bu kez annemin sesi daha boğuk geldi, sanki artık bir duvarın arkasından değil de suyun altından konuşuyordu!
“Yardım...” dedi, “Yardım edi-“
“Anne!”
Suyun içinde çırpınarak sesin geldiği yere doğru ilerledim ama birkaç saniye içinde göğsüme kadar yükselen su hareket etmemi zorlaştırınca panikle iki elimle önümü açmaya çalıştım. Saçlarım suya değiyor, üzerimdeki kıyafetler ağırlaşıyor, her nefesimde göğsüm biraz daha sıkışıyordu.
“Anne, ses ver!” diye bağırdım hıçkırıklarımın arasından, “Anne, ne olur susma!”
Cevap gelmedi.
“ANNE!” dedim bir kez daha, “Yalvarırım konuş anne, ne olur susma!”
Bir şimşek daha çaktığında koğuş birkaç saniyeliğine bembeyaz oldu. Ranzaların arasında, kapının önünde, duvarların dibinde, annem hiçbir yerde yoktu... Ama su yükselmeye devam ediyordu. Boynuma ulaştığında başımı geriye atıp nefes almaya çalıştım. Ayaklarım artık zemine güçlükle basıyor, suyun içinde kalabilmek için ellerimi çırpıyordum.
“Anne!” diye bağırdım son kez, “Anne, ne olur cevap ver!”
Ve o an uzaklardan yeniden bir ses geldi.
“Boğuluyorum... Kurtar beni Eliz...”
“ANNE GELİYORUM!” dedim çaresizce, su artık boğazımdaydı.
“Anne!” dedim bir kez daha ve artık ben de çırpınıyordum.
Tam o an ismimi söyleyen bir ses duydum.
“Eliz.”
Başımı suyun üzerinde tutmaya çalışırken gözlerimi açtım.
“Anne?” dedim korkuyla.
“Eliz, uyan.”
Ses artık çok yakındı.
“Anne, neredesin?” diye ağladım, “Bulamıyorum seni...”
“Eliz!”
Omzumda bir el hissettiğim anda bütün bedenim sarsıldı.
“Uyan, güzelim. Kabus görüyorsun.”
Gözlerimi açtığımda önce nefes alamadığımı sandım. Karanlık oda birkaç saniye boyunca cezaevi koğuşuna benzemeye devam etmişti. Perdelerin arasından sızan ışık, dışarıdaki yağmurun cama vuran sesi, göğsümün üzerinde hissettiğim ağırlık... Nerede olduğumu anlamaya çalışırken telaşla doğrulduğumda ciğerlerime öyle sert bir nefes çektim ki göğsüm acıdı.
“Anne!”
“Eliz, buradasın! Sakin ol.”
Devrim’in sesini duyduğum an başımı şaşkınlıkla ona çevirdiğimde yatağın kenarında oturmuş, bana doğru eğilmişti. Bir eli yatağın üzerinde duruyor, diğeri ise sanki beni uyandırdıktan sonra geri çekilmiş gibi havada kalmıştı.
Nasıl ve ne zaman içeri girdiğini bilmiyordum. Üzerinde birkaç saat önce alışveriş merkezine giderken giydiği siyah gömlek vardı ama ceketini çıkarmıştı. Yüzündeki ifade oldukça yorgun görünse de endişesini gözlerinden okuyabiliyordum.
Ben ise nefes alamıyordum. Göğsüm öyle hızlı inip kalkıyordu ki ciğerlerime aldığım her nefes bir öncekinden daha yetersiz geliyordu. Elimi karnıma götürdüğümde diğer elimin de çarşafın üzerinde titrediğini gördüm.
“Annem...” dedim nefes nefese, “Annem oradaydı...”
“Kabus gördün.” dedi Devrim, “Yine.”
Başımı iki yana salladım.
“Annem boğuluyordu.” diye sayıkladım.
“Eliz...”
“Sesini duydum!” dedim telaşla, “Koğuş tamamen su dolmuştu ve annem benden yardım istiyordu, Devrim... Bana sesleniyordu ama bulamadım onu. Her yere baktım, hiçbir yerde yoktu.”
Sesimin giderek yükseldiğini fark eden Devrim elini omzuma doğru uzattı ama tam dokunacakken durdu ve sonra gözlerime baktı.
“Dokunabilir miyim?”
Başımı sallamamla eli omzuma nazikçe dokundu.
“Sakin ol,” dedi alçak bir sesle, “Şu an odandasın. Annen su dolu bir yerde değil, sen de o koğuşta değilsin. Rüyaydı.”
“Ya bir şey olduysa?”
“Bir şey olsa bunu bilirdik...”
“Ya olduysa, Devrim?”
Gözlerimden yaşlar akmaya başladığında nefesimi düzene sokmaya çalışıyordum ama annemin sesi hala kulaklarımdaydı.
“Bana bak,” dedi Devrim.
Bakmadım. Kontrolsüzce ağlamaya devam ediyordum yalnızca.
“Eliz, bana bak.” dedi bir kez daha.
Gözlerimi sonunda yüzüne çevirdiğimde ellerinin birini omzumda tutuyor, diğeriyle ise kolumu tutuyordu.
“Ben buradayım,” dedi, “Derin bir nefes al.”
Nefes aldım.
“Bir tane daha.”
Söylediği gibi, bir nefes daha aldım... Ama gözyaşlarım durmuyordu. Dışarıdaki yağmurun sesi rüyamdaki kadar şiddetliydi ve her damla, sanki biraz önce koğuşun içine dolan suyu yeniden hatırlatıyordu bana. Devrim sessizce nefes alıp vermemi ve sakinleşmemi beklerken odanın içinde duyulan tek ses yağmurun sesiydi ama kulaklarımda hissettiğim kalbimin atışı giderek yavaşlıyordu.
“Sen nasıl geldin?” diye sordum bir süre sonra, hala nefes nefeseydim.
Devrim gözlerini yüzümden ayırmadan cevap verdi.
“Kapıdaki korumalar haber verdi.”
“Niye sana haber verdiler?”
Bir an için sustu.
“Çünkü onlara öyle söyledim.” dedi sessizce.
“Ne söyledin?”
“Sayıklamalarını duyarlarsa odana girmemelerini, ve...”
“Ve?”
Bakışları bir an aşağıya, karnıma indi.
“Yalnızca bana haber vermelerini söyledim.” dedi net bir sesle, “Başka kimseye değil, yalnızca bana.”
Neden yaptığını sormadım. O an bunun çok da bir önemi yoktu çünkü ben zihnimde hala annemin sesini duymaya devam ediyordum. Kalbim hala ona bir şey olacağına dair büyük bir korkuyla doluydu. Elimi yüzüme götürüp gözyaşlarımı silmeye çalıştığım sırada parmaklarım o kadar çok titriyordu ki bunu bile doğru düzgün yapamadım.
“İzin ver...” dedi Devrim sağ elinin parmaklarıyla yanaklarımdaki gözyaşlarını silerken.
Sessizce bekledim.
“Oya Abla’yla bu meseleyi konuşalım,” dedi Devrim bir anda, “Yarın daha rahat uyabilmen için bir ilaç versin.”
“Daha rahat uyuyabilmek istemiyorum.” dediğimde Devrim’in kaşları çatıldı. Ardından ne geleceğini merak ederek bana baktığında odanın kasvetli karanlığında gözlerimi gözlerine diktim.
“Senden tek bir şey istiyorum Devrim.” dedim titreyen sesimle.
Karanlığın içinde gözlerine bakmaya devam ettiğimde gözyaşlarım yanaklarımdan akmaya devam ederken Devrim soran gözlerle bakıyordu bana.
“Beni annemle görüştüreceksin.” dedim emreder gibi.
Devrim hiç kıpırdamadı.
“İzin mi almak gerekiyor, kiminle konuşman gerekiyor, ne yapman gerekiyor bilmiyorum ama yapacaksın.”
“Eliz...”
“Hayır, dinle.” dedim. Sesim ağlamaktan boğuk boğuk çıkıyordu artık.
“Bana yaşattığın her şey için yapacaksın bunu. Beni bu evde tuttuğun her gün için, elimden aldığın her özgürlük için, hayatımı bu hale getiren her şey için... Bir kere de ben senden bir şey istiyorum ve sen bunu yapacaksın.”
Nefesim yeniden hızlanınca birkaç saniye sustum ve tek nefeste devam ettim.
“Annemi görmek istiyorum.”
Devrim’in yüzündeki ifade yavaşça değişti. Öfke yoktu yüzünde, itiraz yoktu. Bana bunun neden zor olduğunu anlatmaya çalışmıyordu, yalnızca bitirmemi bekliyordu.
“Beni onunla görüştüreceksin,” dedim bir kez daha, “Nasıl yaparsın bilmiyorum. Kimi ararsın, kimin kapısını çalarsın, neyi nasıl çözersin bilmiyorum ama bunu bir şekilde yapacaksın. Annemle görüşmemi sağlayacaksın ve beni ona götüren sen olmayacaksın.”
Devrim’in gözleri gözlerimden hiç ayrılmadı, sonra yavaşça başını salladı.
“Söz veriyorum.” dedi.
Nefesimi tuttum. Devrim bana biraz daha dikkatle baktı ve söylediği şeyi geri alma ihtimali hiç yokmuş gibi, aynı sakin ama tartışmaya kapalı sesle devam etti.
“Yarın anneni göreceksin.”
-
17.BÖLÜM : ANNEME DOĞRU.
(ELİZ’İN ANLATIMIYLA)
Sabah gözlerimi açtığımda gece boyunca kaç saat uyuduğumu bilmiyordum ama dinlenmiş hissettiğim söylenemezdi; aksine, sanki bütün gece gerçekten o cezaevi koğuşunun içinde suyla mücadele etmiş, annemin sesine ulaşabilmek için ranzaların arasında çırpınmış, uyumak yerine saatlerce bir yerlerden kaçmaya çalışmışım gibi bedenimin her yeri ağrıyordu.
Devrim’in beni yine bir kabustan uyandıran sesi ise hala zihnimde yankılanıyordu. Bana bugün annemi göreceğime dair söz verişi, sonra ben yeniden uykuya dalarken onun yanağıma düşen saçlarımı yüzümden çekip sessizce gidişi...
Gözlerimi büyük bir huzursuzluk içinde açtıktan sonra birkaç saniye boyunca tavana baktım. Zihnim henüz tamamen uyanmamıştı, ama dışarıdaki yağmur nihayet durmuştu. Dün odanın içini sesiyle dolduran o şiddetli yağmurdan eser kalmamış, odanın içine yalnızca sabahın her zamanki boğuk sessizliği dolmuştu ama annemin gece boyunca kulaklarımda yankılanan sesi hala zihnimin bir köşesinde yaşamaya devam ediyordu.
“Yardım et Eliz...”
“Yardım et... Boğuluyorum.”
Gözlerimi kapatıp bir kez daha açtım, elimi karnımın üzerine götürdüğümde avucumun altındaki küçücük çıkıntı beni yeniden bugüne, bu odaya, içinde bulunduğum zamana döndürürken aklım bir kez daha Devrim’e gitti. Gece yatağımın kenarında oturmuş, o kasvetli karanlığın içinden bana bakan gözlerini anımsadığım sırada kapının tıklatılmasıyla istemsizce başımı çevirdim. Bir an Devrim’in geleceğini düşündüğümü kendime bile itiraf etmek istemeyerek dudaklarımı birbirine bastırıp kapıya baktım.
“Girin,” dedim merakla.
Kapı aralandığında Oya Abla elinde büyük bir kahvaltı tepsisiyle içeri girdi. Tepsinin üzerindeki fincandan yükselen çay buharı, kızarmış ekmeklerin ve yumurtanın kokusuyla birlikte odaya yayılırken yüzündeki ifadenin her zamankinden daha neşeli olduğunu fark ettim.
“Günaydın!” dedi keyifle.
Saçlarını ensesinde toplamış, üzerine rahat bir pantolon ve açık renk bir kazak giymişti. Gözlerinin içindeki o belli belirsiz gülümseme bana yine bir şey sakladığını düşündürmüştü.
“Günaydın.” dedim zorlama bir gülümsemeyle.
“Bugün nasıl uyandık bakalım?” diye sorarken elindeki tepsiyi ayak ucuma bıraktı.
“Yine kabuslarla dolu bir gece geçirdim...” diye mırıldandım yorgun bir sesle.
Oya Abla arkamdaki yastıkları düzelttikten sonra tepsiyi ayaklarımın ucundan alıp dizlerimin üzerine bıraktı.
“Devrim anlattı.” dedi yalnızca.
Başımı kaldırıp ona baktım.
“Ne anlattı?”
“Gece kabus gördüğünü ve seni uyandırmak zorunda kaldığını...”
“Peki sana şeyi de söyledi mi-“ dediğim sırada Oya Abla başıyla tepsiyi gösterdi.
“Önce bir şeyler ye,” dedi, “Sonra konuşuruz. Yine tansiyonun düşerse Devrim beni kovacak artık!”
Bana gülerek baksa da sesindeki o tanıdık kesinlik yüzünden daha fazla üstelemedim. Çatalı elime alıp tabağıma bakarken pek de iştahımın olmadığını fark etsem de artık Oya Abla’nın bu konuda benimle tartışmasına gerek kalmadan birkaç lokma yemeye çalışıyordum. Yumurtadan küçük bir parça alıp ağzıma attığım sırada gözlerim odanın pencereye yakın köşesine kaydı ve orada, dün alışveriş merkezinden döndüğümüzde görmediğim birkaç büyük poşetin üst üste durduğunu fark ettim.
“Bunlar ne zaman geldi?” diye sordum heyecanla.
Oya Abla bakışlarımı takip ettiğinde yüzündeki gülümseme geri döndü.
“Sen uyurken.” dedi.
“Bunlar dün aldıklarımız, değil mi?”
“Evet, onlar.” dedi gülerek, “O kadar derin uyuyordun ki uyandırmaya kıyamadım, sabah birlikte bakarız diye düşündüm.”
Kendimi bir şeyler yemeye zorlarken bakışlarımı poşetlerden ayıramıyordum. Dün mağazanın ortasında elimde tuttuğum küçücük beyaz çorapları, Devrim’in ellerinin arasında neredeyse kaybolan ayı desenli tulumu, Deha’nın inatla aldığı turuncu battaniyeyi düşündüğümde içimde ürkek bir heyecan belirmişti.
“Açalım mı?” diye sordum.
Oya Abla iki kaşını birden kaldırdı.
“Sen önce kahvaltını yap da...”
“Tamam,” dedim gözlerimi devirerek, “Birkaç lokma daha yiyeceğim, ama o kadar.”
“Bekliyorum,” dedi Oya Abla, “Yeterince yediğin zaman aldıklarımıza bakabiliriz.”
Bir lokma daha alıp gösterir gibi çiğnediğimde gözlerini devirerek poşetlerden birini yatağın üzerine getirdi. Poşetin içindeki kağıtları açarken çıkan hışırtıyı bile heyecanla dinliyordum; daha birkaç gün önce geleceği düşünmekten korkarken şimdi bebeğimin ilk eşyalarına bakıyordum.
Paketten ilk olarak turuncu battaniye çıktığında kendimi tutamayıp gülümsedim. Oya Abla kumaşı iki eliyle açıp yatağın üzerine serdiğinde dün mağazanın parlak ışıklarında gözüme geldiğinden çok daha turuncu olduğunu fark edip gülmeye başladım.
“Çocuk fosforlu kalemle boyanmış gibi göze çarpacak bununla.” dedi Oya Abla, “Dedik sana Deha’nın bir şey seçmesine izin verme diye.”
“Olsun,” dedim, “Üzerinde böyle bir battaniye varken kaybolamaz işte.”
“Gece lambasına bile gerek kalmaz.” dedi Oya Abla, “Karanlıkta da parlar bu.”
Gülerek battaniyenin kenarını parmaklarımın arasına aldım. Bu yumuşacık kumaşın altında bir gün küçücük bir bebeğin uyuyacağını düşünmek, geçmiş birkaç haftada yaşadığım her şeyden sonra hala fazla büyük bir hayaldi ama artık o hayali zihnimden kovmaya çalışmıyordum.
Oya Abla ikinci poşeti açıp kedi figürlü biberon ve emzikleri yatağın üzerine dizerken kahvaltımdan birkaç lokma daha aldım. Yemek yemeye devam ettiğimin farkında bile değildim o an.
“Şuna bak,” dedi Oya Abla kedi figürlü emziklerden birini eline aldığında, “Resmen Adnan!”
Sonra başka bir paketi açıp dün ellerime aldığım beyaz çorapları yatağın üzerine bıraktığında yüzümdeki gülümseme kendiliğinden yavaşladı. O kadar küçüklerdi ki... Birini avucuma alıp başparmağımla kumaşını okşarken karnımdaki bebeğin bir gün gerçekten bu çoraplara sığacak küçücük ayakları olacağını düşünmeye çalıştım. Henüz yüzünü bilmiyordum, henüz tek bir hareketini bile hissetmiyordum ama onun için seçilmiş bir çift çorap avucumun içindeydi ve belki tam da bu yüzden, karnımdaki büyüyen küçük mucize ilk kez yalnızca ultrason ekranındaki küçük bir görüntüden daha gerçek geliyordu bana.
“Çok küçük.” diye mırıldandım.
“Karnındakinin tüm bedeni şu an anca o boyutta!” dedi Oya Abla heyecanla, “Çorap kadar!”
Başımı kaldırıp ona baktım.
“Buna inanmak daha zor.” dedim, “O kadar garip bir his ki...”
“Alışacaksın,” dedi Oya Abla, “O seninle kalmaya devam ettikçe sen her türlü mucizeye alışacaksın...”
Çorabı gülümseyerek battaniyenin üzerine bıraktığımda Oya Abla son poşete uzandı. Poşetin içinden çıkan paketi açarken beyaz tulumun kumaşını daha tamamını çıkarmadan tanımıştım. Devrim’in seçtiği tulum yatağın üzerine serildiğinde üzerindeki o küçücük ayıya baktım ve dün mağazada yan yana durduğumuz o an zihnimde yeniden canlandı.
Oya Abla tulumun kolunu düzeltirken yüzüme baktı.
“Bunu Devrim seçmişti, değil mi?” diye sordu.
Başımı salladım.
“Evet.” dedim, “O seçti.”
“Güzel seçmiş.” dedi Oya Abla.
“Bunu ona söyleme.” diye mırıldandım gülerek.
Oya Abla aynı desendeki küçük şapkayı da yanına koyduğunda çorapları alıp tulumun alt kısmına yerleştirdim ve ortaya çıkan görüntüye uzun uzun baktım. Sanki eksik olan yalnızca bebeğin kendisiydi.
Elimdeki çatalı bırakıp yalnızca o görüntüye odaklandığımda Oya Abla da beni izliyordu. Yüzüme birkaç saniye baktıktan sonra sonunda beni yemek konusunda daha fazla zorlamamaya karar vermiş olacak ki tepsiyi dizlerimden alıp komodinin üzerine koydu. Sonra yatağın üzerine dizdiği bütün o küçücük eşyaların arasından bana döndüğünde yüzünde sabah odaya girdiği andan beri gördüğüm o saklı gülümseme yeniden belirdi.
“Ne oldu?” diye sordum, “Sen yine bir şey saklıyorsun, “Oya Abla.”
Derin bir nefes alıp bana döndü.
“Devrim sabah erkenden bana geldi.” dedi.
Elimi istemsizce tulumun üzerinden çektim.
“Niye?” diye sordum merakla.
“Seninle ilgili bir şey söyledi.”
Ben nefesimi tutmuş bir halde ona bakmayı sürdürdüğüm sırada Oya Abla’nın gözlerinin dolduğunu gördüm.
“Ne söyledi?” dedim endişeyle.
“Dedi ki... Ömer bugün seni annene götürecekmiş.”
Söylediği cümleyi duyduğum an aklım bir kez daha dün geceye, annemin yardım çığlıkları eşliğinde onu aradığım o kabusa gitti. Devrim’in bana verdiği söz bir kez daha zihnimde yankılandığında gözlerim hızla doldu.
“Seni annene götürecekmiş,” diye tekrar etti Oya Abla, sanki kelimelerinin zihnime ulaşmadığını anlamış gibi, “Bugün anneni göreceksin Eliz!”
Dudaklarım aralanmıştı ama sesim çıkmıyordu. Nasıl yaptığını bilmiyordum; kimi aramıştı, kiminle konuşmuştu, bir gecenin içinde nasıl bir izin çıkartmıştı hiçbir fikrim yoktu ama bunların hiçbiri umurumda da değildi o an. Tek düşündüğüm bugün annemi görecek olduğumdu...
Onu gerçekten görecektim.
Rüyalarımda peşinden koştuğum, sesini duyup ulaşamadığım, duvarların arkasında olduğunu bildiğim annemi bugün karşımda görecektim.
“Gerçekten mi?” diyebildim sonunda.
Oya Abla başını salladı.
“Gerçekten.”
İşte o an kendimi tutamadım. Gözlerimden yaşlar akarken ona doğru uzandım ve kollarımı boynuna doladım. Oya Abla da beni hiç tereddüt etmeden kendisine çektiğinde yüzümü omzuna gömüp bir çocuk gibi ağlamaya başladım. Bu kez korkudan değil, üzüntüden hiç değil, aylardır özlemini taşıdığım birine birkaç saat sonra gerçekten dokunabilecek olmanın ağırlığından ağlıyordum.
“Bugün annemi mi göreceğim yani?” dedim hıçkırıklarımın arasından, “Oya Abla, gerçekten görecek miyim onu?”
“Göreceksin canım.” dedi Oya Abla kollarıyla beni sararken.
“Ya beni görünce ondan sakladıklarımı anlarsa?”
“Anlasın...” dedi Oya Abla, “Ne olur ki?”
“Bilmiyorum... Ona anlatmadığım o kadar çok şey var ki...”
“Sen onun kızısın Eliz.” Yüzüme bakarken gözleri de dolmuştu, “Bir annenin çocuğunu aylar sonra gördüğü ilk an ondan neler sakladığını sorgulayacağını sanmıyorum.”
Yutkundum. Gözyaşlarım yanaklarıma doğru akmaya devam ederken biraz olsun sakinleşmiştim. Oya Abla ile sarılmaya devam ederken elim istemsizce karnıma gittiğinde bakışlarımı takip etmesine rağmen hiçbir şey söylemedi.
Annem hamile olduğumu bilmiyordu, ona söyleyip söylemeyeceğimi de ben bilmiyordum. Belki yüzüne bakar bakmaz anında söyleyecektim, belki yüzüne bile bakamayacaktım ama ne olursa olsun birkaç saat sonra onu görecektim.
Oya Abla yüzümü ellerinin arasına alıp bana şefkat dolu bir bakışla bakarak gözyaşlarımı sildikten sonra yataktan kalktı.
“Hadi kalk bakalım,” dedi, “Bugün de annen için hazırlanıyorsun.”
Bu cümleyi duyar duymaz ayakta buldum kendimi. Ne zaman ellerimi yüzümü yıkamış, ne zaman saçlarımı taramıştım hatırlamıyordum bile. Kendimi bir anda odadaki büyük gardrobun önünde, elimde birkaç parça kıyafetle bulmuştum.
Ne giyeceğime karar vermek düşündüğümden çok daha uzun sürmüştü. Dolabın önünde durmuş kıyafetlere bakarken kendime neden bu kadar önem verdiğimi soruyordum. Annem beni ne giyersem giyeyim tanıyacaktı, karşısına ne halde çıkarsam çıkayım yine öpüp koklayacaktı, ama ben onun karşısına hasta ve tükenmiş bir görüntüyle çıkmak istemiyordum.
En sonunda siyah pantolonumu, krem rengi ince kazağımı ve uzun kabanımı çıkardım. Saçlarımı toplamak yerine açık bıraktım, aynanın karşısına geçtiğimde birkaç dakika boyunca kendime baktım ve Seren’in beni dün ilk gördüğü an yüzündeki dehşeti hatırladım.
Annem de aynı şeyi görecek miydi? Yüzüme baktığı anda iyi olmadığımı anlayacak mıydı? Başıma neler geldiğini, ondan neler gizlediğimi, hayatımın nasıl bu hale geldiğini tek tek soracak mıydı?
“Çok düşünüyorsun.”
Oya Abla’nın sesini duyunca aynadan ona baktım.
“Belli oluyor mu?”
“Oluyor tabi.” dedi, “Akışa bırak kendini. Biraz da güzel şeylere odaklan...”
“Elimden geleni yaparım.” dedim yarım bir iç çekişle.
Oya Abla yatağın üzerindeki bebek eşyalarına son kez baktıktan sonra başıyla kapıyı işaret etti.
“Ben aşağıya ineyim,” dedi, “Ömer’e hazır olduğunu söyleyeyim. Devrim’e de haber veririm.”
“Tamam,” diyerek başımı salladım, tam kapıya yönelmişti ki arkasından seslendim.
“Oya Abla.”
Dönüp bana soran gözlerle baktığında ona hüzünlü bir gülümsemeyle baktım.
“Teşekkür ederim.” diye mırıldandım.
“Neden?” dedi gülümseyerek.
“Bilmiyorum... Her şey için.”
Yüzündeki ifade iyice yumuşadı, gözlerinin dolduğuna bile emindim.
“Annene sıkı sıkı sarıl,” dedi, “Bu sana her ilaçtan daha iyi gelecek.”
Gülümsedim.
“Sarılacağım.” dedim.
Oya Abla bana gözlerini kırpıp odadan çıktıktan sonra odada yalnız kaldığımda sabırsızlıktan ne yapacağımı bilemez bir haldeydim. Kabanımın düğmelerini kapatırken kalbimin hızını kontrol edemiyordum. Parmaklarım bazen düğmelerde takılıyor, elim titrediği için yeniden denemem gerekiyordu. Sonunda tüm düğmeleri bir şekilde kapatıp pencerenin önündeki aynaya baktığımda gözlerim karnıma kaydı.
Henüz hiçbir şey belli olmuyordu ama ne olur ne olmaz diyerek annemin yanında kabanımı hiç çıkarmasa mıydım acaba? Dışarıdan bakan biri hamile olduğumu anlamazdı ama sanki annem gözlerime bile baksa anlayacakmış gibi hissediyordum o an.
Elimi karnımın üzerine götürüp bir süre orada tuttum.
“Anneannenle tanışmaya gidiyoruz,” diye fısıldadım.
Bu cümleyi söylemek bile gözlerimi doldurmuştu.
“Henüz senden haberi yok ama bir gün seninle tanıştığında seni çok sevecek, biliyor musun?”
Tam o sırada kapı çalındı. Başımı kaldırıp derin bir nefes aldım ve heyecanla konuştum.
“Girin.”
Kapı açıldığında Oya Abla yeniden içeri girdi, hemen arkasında da Ömer vardı. Ömer her zamanki gibi koyu renk giyinmiş, üzerine siyah bir mont almıştı. Beni kabanımı giymiş halde yatağın yanında beklerken görünce hafifçe gülümsedi.
“Hazırsan çıkabiliriz.” dedi.
“Hazırım.”
Bunu söylerken sesim düşündüğümden daha heyecanlı çıkmıştı. Oya Abla hemen yanıma gelip kabanımın yakasını düzeltirken bir yandan da konuşuyordu.
“Yolda başın dönerse söylüyorsun. Açlık hissedersen çantanda bir şeyler var, suyu da unutma.”
“Oya Abla...”
“Biliyorum, biliyorum. Susuyorum.”
Ömer gülümsedi.
“Ben hatırlatırım.”
“İşte seni bu yüzden seviyorum!” dedi Oya Abla.
İstemeden güldüm. Oya Abla’nın yüzündeki endişe de dağılırken uzanıp elimi tuttu.
“Git,” dedi sessizce, “Annene sarıl. Sonra gelince uzun uzun anlatırsın, tamam mı?”
Başımı salladım. Ona son kez dolu gözlerle baktıktan sonra burnumu çektim ve Ömer’le birlikte koridora yöneldim. Merdivenleri inerken kalbim her basamakta biraz daha hızlanıyordu. Ömer yanı başımda yürüyordu ama ne konuşmaya çalışıyor ne de ne hissettiğimi sorguluyordu. İnsan bazen yanında kendisine ne hissettiğini sormayan birine ihtiyaç duyuyordu ve bu yüzden Ömer tam da böyle günlerde yanınızda olmasını isteyeceğiniz o insandı işte.
Giriş holüne ulaştığımızda gözlerim istemsizce etrafı taradı ama Devrim görünmüyordu. Bunu neden düşündüğümü bilmeden Ömer’le birlikte ana kapıya doğru ilerledim. Tam dışarı çıkmaya birkaç adım kala arkamızdan gelen ayak seslerini duyduğumda dönüp baktım ve Devrim’i gördüm... Koridorun karanlığından bize doğru yürüyordu.
Üzerinde siyah gömleği ve koyu renk pantolonu vardı, saçlarını geriye doğru taramıştı ama yüzündeki uykusuzluk hala belirgindi. Dün gece odama geldiğinden beri o da uyuyamamıştı belli ki.
Yanımıza ulaştığında önce Ömer’e baktı.
“Her şey hazır mı?” diye sordu.
“Hazır abi.”
Sonra gözleri bana döndü.
“Annen seni bekliyor.” dedi.
O cümle göğsümün içinde bir şeye dokunurken dolu gözlerle baktım ona.
“Biliyor mu geleceğimi?” diye sordum merakla.
“Biliyor.”
“Benimle ilgili başka bir şey biliyor mu peki?”
Devrim neyi sorduğumu anlamış gibi gözlerini bir anlığına karnıma indirdi.
“Hayır.” dedi, “Yalnızca geleceğini biliyor.”
Başımı salladım. İçim rahatlamış mıydı, yoksa daha da mı gerilmiştim bilmiyordum ama heyecandan ellerimi bile nereye koyacağımı bilemiyordum. Bir süre ikimiz de konuşmadık, sonra bakışlarımı gözlerine çevirerek derin bir nefes aldım.
“Teşekkür ederim.” dedim.
Devrim’in kaşları hafifçe çatıldı.
“Bunun için teşekkür etme.”
“Neden?”
“Uzun zamandır yapmam gereken bir şeydi bu.”
Bu cevabın karşısında ne söyleyebileceğimi bilmiyordum. Dün gece yüzüne karşı söylediğim her kelimeyi hatırlıyordum; beni burada tuttuğu günleri, elimden aldığı özgürlüğü, hayatımı nasıl değiştirdiğini yüzüne vurmuştum ve bana bu iyiliği yapmak zorunda olduğunu söylemiştim ona. Bunların hiçbirini geri almak istemiyordum ama verdiği sözü tutmuştu ve bunun benim için ne kadar önemli olduğunu biliyordu.
“O zaman çıkalım mı?” diye sordu Ömer.
Başımı salladım. Ömer kapıyı açtığında dışarıdaki soğuk hava hızla içeri dolarken gökyüzünün griliği bahçedeki bütün renkleri soldurmuş, gündüzün ortasına kasvetli bir akşamüstü karanlığı gibi çökmüştü. Dışarı doğru bir adım attım, sonra arkamı dönüp Devrim’e yeniden baktım.
Kapının tam yanında duruyordu, gözleri önce bana, sonra dışarıda bizi bekleyen araca, ardından Ömer’e kaydı. Bir şey söylemek istiyormuş gibi dudaklarını araladı ama ağzından hiçbir kelime çıkmadı. Sanki bir yenilgiyi kabullenir gibi elini pantolonunun cebine soktu, birkaç saniye sonra yeniden çıkardı. Başını çok hafif yana çevirmiş, sanki zihninin bir yerinde anlam veremediği bir düşünceyi susturmaya çalışır gibi bakıyordu bana.
“Neyin var?” diye sordum.
Devrim’in gözleri yeniden bana döndü.
“Bir şeyim yok.” dedi düşünceli bir tavırla.
“Öyle görünmüyorsun.”
Hiçbir şey söylemeden birkaç saniye boyunca yüzüme baktı, sonra Ömer’e döndü.
“Telefonun açık olsun.” dedi.
“Açık abi.”
“Konumun da açık olsun.”
“O da açık abi.”
“Bir şey olursa beni ara.”
“Ararım abi.”
Devrim’in bakışları yeniden bana döndüğünde içimde anlam veremediğim bir huzursuzluk belirdi. Belki onun yüzündeki o garip ifadeyi gördüğüm için, belki de annemi görecek olmanın heyecanı beni iyice hassaslaştırdığı için, bilmiyordum.
“Sadece annemi görmeye gidiyorum.” dedim endişesine anlam veremeyerek.
Devrim başını salladı.
“Biliyorum.” dedi, ama hiç de biliyor gibi görünmüyordu.
Sanki araç hareket ettiği anda gözünün önünden yalnızca birkaç saatliğine değil, çok daha uzun bir süreliğine kaybolacakmışım gibi bir endişeyle bakıyordu bana. Belki de yalnızca bebek için endişeleniyordu, hatta belki de annemi gördüğüm an yaşayacağım duygu patlamasının hamileliğime zarar vereceğinden korkuyordu.
Ömer arabanın arka kapısını açarken Oya Abla arkamdan yetişip beni son kez kucakladı.
“Bol bol sarıl annene!” dedi.
“Akşam anlatırım,” dedim, “Her şeyi...”
Ondan ayrılıp arabaya binerken ellerim heyecandan titremeye başlamıştı. Ömer kapımı kapattıktan sonra sürücü tarafına geçtiğinde gözlerim istemsizce malikanenin büyük kapısına kaydı. Oya Abla kapının önünde durmuş gülümsüyordu, Devrim ise birkaç adım gerisindeydi ve kıpırdamıyordu bile.
Yalnızca arabanın içinde oturduğum yere bakıyor, sanki birazdan hareket edecek olan arabanın arkasından bakmaktan başka yapabileceği bir şey kalmamış gibi çaresizce bekliyordu. Belki de esas canını sıkan beni bu görüşmeye onun götürmesini istemememdi.
Araba hareket ettiğinde gözlerini üzerimden çekmedi. Bahçenin büyük demir kapısına doğru ilerlerken ben arkamda kalan malikaneye, o ise önünde uzaklaşan arabaya bakıyordu. Bahçenin demir kapıları açılırken gökyüzünde derin bir gök gürültüsü duyuldu.
“Yağmur geliyor galiba.” dedi Ömer.
Daha cümlesini bitiremeden ön cama tek bir damla düştü, sonra bir tane daha... Ve araba bahçe kapısından çıktığı anda yağmur birdenbire hızlanarak camları kapladı. Silecekler anında çalışmaya başladığında önümüzde uzanan yol suyun arkasında bulanıklaşmıştı. Ben ise elim farkında olmadan karnıma giderken koltuğuma biraz daha yaslandım ve gözlerimi önümüzde uzanan yoldan ayırmadım çünkü anneme gidiyordum...
Aylardır özlemini çektiğim, sesini de kokusunu da unutmaya başladığım, beni tamamen iyileştirebilecek tek kişiye gidiyordum. Rüyalarımda gördüğüm çağrılarına bir cevap olmaya, zihnimdeki gürültüleri susturmaya, birine tereddüt etmeden sarılmaya gidiyordum.
-
%20(13).png)
Haftaya Pazar günü 20.00'da yeni bölümümüzle görüşmek üzere.^^
Sizi seviyorum. :')
Bu aradaaa yarın Uşak Kitap Fuarındaki imza günüme beklerim, haftaya ise 10 Ekim Cumartesi günü Antalya Cam Piramit Kitap Fuarında olacağım. ^^
MİSO'muzu arkadaşlarınıza önermeyi unutmayınnnn.
-BEYZA
INSTAGRAM : BEYZALKOC