2. KİTAP - 18.BÖLÜM : ON BEŞ DAKİKA

Beyza Alkoç
0

 

(YAZARIN ANLATIMIYLA)

Eliz ve Ömer’in içinde olduğu araç bahçenin büyük demir kapılarından çıkıp gözden kaybolduğunda Devrim birkaç saniye daha olduğu yerde bekledi. Yağmur, araç henüz bahçeden tamamen uzaklaşmadan hızlanmış, birkaç dakika önce yalnızca birkaç damlayla kendini belli ederken şimdi girişteki taşları koyulaştıracak kadar kuvvetlenmişti ama Devrim ne geri çekiliyor ne de gözlerini kapıdan başka yöne çevirebiliyordu. Ellerinden birini pantolonunun cebine sokmuş, araba göz mesafesinden çoktan çıkmış olsa da gözlerini yoldan ayırmadan beklemeye devam ediyordu.

Doktor Oya birkaç adım gerisinde durmuş onu izlerken Devrim’in yüzündeki ifadeye anlam vermeye çalışıyordu. Bugün annesini görecek olmasının Eliz’e iyi geleceğine inanıyordu ve yanında Ömer varken başına gelebilecek herhangi bir şey konusunda endişelenmek için de mantıklı bir sebep yoktu. Devrim’in de bunu bilmesi gerekirdi ama belli ki insan aşık olduğu insanı gözünden bile sakınıyordu.

Devrim sonunda gözlerini yoldan çekip ağır adımlarla içeri girdiğinde Oya da peşinden girip kapıyı kapattı. Devrim hiçbir şey söylemeden çalışma odasına yönelirken cebinden telefonunu çıkardı, ekranını açtı ve birkaç saniye boyunca rehberde Ömer’in ismine bakmayı sürdürdü ama aramaktan son anda vazgeçti.

Telefonunun her daim açık olmasını emretmişti, konumunu da açık bırakmasını söylemişti, herhangi bir sorun olursa aramasını da...

Bundan daha fazlasını yapmak istemiyordu çünkü Eliz’i annesine götüren arabanın zaten konumunu bile takip ediyorken bir de dakika başı arayarak kontrol etmek, ona gitmesine izin verdiği bir yolculukta bile arkasından görünmez bir ip bağlamak gibi geliyordu artık. Dün gece Eliz’in ona hesap sorarcasına bir yakarışla söylediği her kelime hala zihninin bir köşesindeydi ve özellikle bir cümlesini unutması mümkün değildi.

“Elimden aldığın her özgürlük için...” demişti ona.

“Elimden aldığın her özgürlük için...”

Devrim çalışma odasına girip sanki duvarlar üstüne gelecekmiş gibi kapıyı ardına kadar açık bıraktıktan sonra masasına geçti. Sabah yarım bıraktığı birkaç dosyayı önüne çekip okumaya çalıştı ama ilk sayfanın ortasına geldiğinde ne okuduğunu fark etmediğini anlayarak aynı satırlara yeniden döndü. Dışarıdaki yağmurun sesi giderek kuvvetlenmiş, geniş pencerelere vuran damlalar odanın sessizliğini doldurmaya başlamıştı. Bir süre sonra telefonu ekranı yukarı bakacak şekilde masanın kenarına bıraktı ve kendisini önündeki evraklara vermeye zorladı. Sonra yeniden aynı kafa karışıklığıyla bu kez telefonunun sesinin açık olup olmadığını kontrol etmek için uzandığı sırada açık olan kapısı formalite gereği tıklatılınca başını merakla kaldırdı.

“Abi,” dedi kapıda beliren Demir soran gözlerle, “Kapını sen mi açık bıraktın?”

“Ben bıraktım,” dedi Devrim, “Gel. Bir şey mi oldu?”

Demir içeri girdiğinde elinde büyük, kahverengi bir dosya zarfı vardı. Zarfı elinde çevirerek masaya doğru yaklaştığında Devrim kaşlarını hafifçe çattı.

“Abi,” dedi Demir bir kez daha, “Ömer’e kuryeyle bazı dosyalar gelmiş. Kapıdaki çocuklar zarfı Ömer’in odasına götüreceklerdi ama o burada olmayınca sana getireyim dedim.”

Devrim’in gözleri zarfın üzerine indi.

“Kimden?” diye sordu kaşlarını çatarak.

“Bilmiyorum.” dedi Demir, “Üzerindeki yazılara bakarsan Rusya’dan gelmiş gibi duruyor ama.”

Bu cevapla birlikte Devrim’in bakışları değişti. Elindeki dosyayı kapatıp önünden çekti ve Demir’in uzattığı zarfı aldı. Üzerindeki gönderici bilgisine baktığı anda kimden geldiğini anlamıştı; birkaç gün önce Ömer aracılığıyla ulaştıkları adamlardan birinin ismi zarfın üzerinde yazıyordu.

“Aleksey Morozov,” diye okudu Devrim zarfın üzerindeki ismi, “Rusya’daki çocukların izini süren adamlardan biri.”

Devrim zarfın bantlarını hızlıca açarken Demir karşısındaki koltuğa oturmuş onu izliyordu. Devrim içinden çıkan ilk kağıtları masanın üzerine bırakıp dosyayı karıştırdığında birkaç resmi belge, yanında Rusça hazırlanmış açıklamalar ve onların arkasından gelen onlarca fotoğraf ortaya çıkıverdi. Bunlar yıllar önce ailelerinden koparılan o çocukların fotoğraflarıydı...

Bazıları profesyonel vesikalık fotoğraflarıydı, bazıları okul kayıtlarından alınmış görüntüler, bazıları ise bir evin salonunda, bir parkta ya da başka çocukların arasında çekilmiş eski fotoğraflardı. Kimisinin altında Türkçe bir isim, hemen yanında başka bir Rusça isim yazıyor, iki ismin arasında tarihler ve kayıt numaraları bulunuyordu.

Demir’in yüzündeki merak masadaki çocuk fotoğraflarını görünce yerini ciddiyete bıraktı.

“Bunlar kim?”

Devrim önündeki fotoğraflardan birini eline aldı. Siyah uzun saçlı, dört-beş yaşlarındaki küçük bir kız çocuğunun fotoğrafıydı bu. Altında bir tarih, hemen yanında ise biri Türkçe biri Rusça iki isim yazıyordu.

15.02.1996 - Zeynep : Polina.

“Yıllar önce Türkiye’den kaçırılan çocuklar.” dedi Devrim öfkeyle karışık bir hüzünle, “Zeynep’miş ismi, Polina olmuş... Bizim Zeynep’imizi almışlar, ismini de ırkını da değiştirmişler. Onlarca çocuk fotoğrafı var burada, belki daha bilmediğimiz yüzlercesi var...”

Demir hüzünle abisinin elindeki fotoğrafa uzanırken ne diyeceğini bilemiyordu.

“Hepsinin fotoğrafı burada mı şimdi?”

“Hepsinin değil.”

Devrim önündeki kağıtları çevirmeye devam ederken sesi giderek sertleşiyordu.

“Bazılarının izine ulaşmışlar, isimleri değişse de bir şekilde eski kayıtlardan bulabilmişler ama bazılarının kayıtları tamamen yok edilmiş, mahvetmişler çocukların hayatlarını.”

“Ailelerinin de...” diye mırıldandı Demir.

Devrim hüzünle başını sallarken bir yandan önündeki dosyaları incelemeye devam ediyordu. Gözlerinin önünden geçen her bir isim bambaşka bir trajediydi herkes için. Her adres bir yıkımın adresiydi...

Demir elindeki kız çocuğunun fotoğrafına hüzün içinde uzun uzun baktıktan sonra yeniden abisine döndü.

“Babam gerçekten bunu yapmış olabilir mi abi?” dedi bir anda, “Buna gerçekten de aracılık etmiş olabilir mi?”

Devrim’in eli bir kağıdın üzerinde durdu. Demir ve Deha’ya henüz bütün ayrıntıları anlatmamıştı ama en başından beri birliktelerdi bu işte. Fakat bir yandan onları ve duygularını da koruyabilmek için onları bazı ayrıntılardan uzak tutmayı seçmişti... Özellikle babasının imzasını bu belgelerin üzerinde gördüğünden beri bunu nasıl söyleyeceğine karar verememiş, babalarının yıllar önce tam olarak ne yaptığını kendisi bile bilmezken iki kardeşinin zihnine cevaplayamayacağı sorular bırakmak istememişti. Ama artık önündeki fotoğraflara bakarken saklayabileceği pek bir şey kalmadığını biliyordu. Onları en azından bu gerçeğe hazırlaması gerektiğinin de farkındaydı artık.

“Evet...” dedi Devrim sessizce, “Sana hayır demeyi çok isterdim ama üzgünüm.”

Demir’in yüzü gerildi.

“Ne kadar ilgisi var? Biri ona o uçakla götürülenlerin bu çocuklar olduğunu söylememiş olabilir mi?”

“Bilmiyorum.”

“Abi.”

“Gerçekten bilmiyorum, Demir.”

Devrim elindeki belgeyi kardeşinin önüne bıraktı.

“Dimitri’ye teslim edilen çocukların bazı evraklarında babamın ismi var, altlarında da imzası var.”

Demir nefesini tuttu.

“Gerçek mi bunlar? Başkasının imzası olmasın abi?”

Devrim başını salladı.

“Bilmiyorum,” dedi bir kez daha, “Bunun babamın imzası olduğuna kendi gözlerimle bakınca neredeyse emin olsam bile Ömer’den imzayı test ettirmesini istedim. Sonuçlar bugün yarın çıkar.”

Demir sandalyesinde geriye yaslanırken uzun bir süre önündeki çocuk fotoğraflarına baktı.

“Yani imza babamın imzası çıkarsa... Bu babamın çocuk kaçırdığı anlamına mı geliyor?”

“Bilmiyorum Demir,” diye tekrar etti Devrim daha sert bir sesle, “Bir evrakta imzasının olması neyi bildiğini göstermiyor. Bu işin içinde ne kadar vardı, çocukların nereye gittiğini biliyor muydu, uçakta çocukların olduğunu biliyor muydu, sonradan mı öğrendi... Bunların hiçbirini henüz bilmiyoruz.”

Demir cevap vermedi ama tam o sırada açık kalan çalışma odasının kapısından her şeye kulak misafiri olan Deha’nın sesi geldi.

“Eğer imza onunsa...” dedi Deha sarsılmış bir halde kapıyı arkasından kapatırken, “Her şeyi biliyordur. Babam detayını bilmediği hiçbir işin altına imzasını atmaz.”

“Onu o kadar tanımıyoruz,” dedi Demir öfkeyle.

“O dediğin babam.” diye yanıtladı Deha.

“Hayatımız boyunca iyileşmesini beklediğimiz adam.” dedi Demir dolu gözlerle, “Artık o bile kendini tanımıyor ki, biz nasıl tanıyalım?”

“Demir...” dedi Devrim uyarır gibi, “Bunların doğruluğundan emin olmadan nefret etme ondan. Pişman olabilirsin.”

Odadaki kısa sessizliğin ardından Demir arkasına yaslanmış sakinleşmeye çalışırken Deha Devrim’in masasının başında durmuş dalgın gözlerle fotoğraflara bakıyordu.

“Kaç çocuk var?” diye sordu.

“Bu dosyada otuz iki.” dedi Devrim.

“Listede daha fazla değil miydi?”

“Çok daha fazla.”

Devrim başka bir belgeyi eline alırken Deha masanın üzerine yayılmış fotoğrafların arasından birkaçını çekti. Yaşları birbirinden farklı çocuklar, bazı fotoğraflarda mutlu, bazılarında yüzlerindeki duygu anlaşılamayacak kadar küçük görünüyorlardı.

“Hepsi Rusya’ya mı götürülmüş peki?” diye sordu Deha.

“Bildiklerimizin hepsi oraya götürülmüş, evet.”

Deha elindeki ilk fotoğrafı bırakıp ikincisine baktı. Sonra üçüncüsünü eline aldı ama bakışları bir anda fotoğrafın üzerinde takılı kaldı. Yüzündeki ifade o kadar hızlı değişmişti ki Demir bile fark edip ona döndü bir anda.

“Ne oldu?” diye sordu Demir ikiz kardeşini endişeyle izlerken.

Deha cevap vermedi. Fotoğrafı yüzüne biraz daha yaklaştırdı ve birkaç saniye boyunca dikkatle baktı. Sonra başını kaldırıp Devrim’e baktığında yüzündeki bütün renk çekilmişti.

“Abi...”

Devrim kaşlarını çattı.

“Ne?”

Deha elindeki fotoğrafı yavaşça masaya bıraktı ama parmağını üzerinden çekmedi.

“Bu çocuk...” dedi nutku tutulmuş gibi.

Devrim’in bakışları fotoğrafa indi. Maviye çalan koyu renk bir gömlek giymiş, kameraya bakarken gülümsemeyen küçük bir erkek çocuğuydu bu. Saçları düzgünce taranmış, dudakları birbirine sıkıca bastırılmıştı ve yüzündeki o tuhaf ciddiyet yaşından çok daha büyük görünmesine sebep olmuştu.

Deha’nın dehşet içindeki sesi bu kez daha alçak çıktı.

“Bu,” dedi birazdan söyleyecekleri odanın içinde bir deprem etkisi yaratacakmış gibi, “Bu Ömer’in çocukluk fotoğrafı değil mi?”

Ve o an odanın içindeki bütün sesler anında kesilmiş gibi oldu. Üçü de nefesini tutmuş, üçü de bir yangın alarmını koruyan camı kırmaya hazır halde bekliyorlarmış gibi dona kalmışlardı.

Devrim fotoğrafı eline alıp korkuyla bakarken birkaç gün önce salonda oturdukları sırada Ömer’in telefonundan gösterdiği o tek çocukluk fotoğrafı zihninde anında canlanmıştı. O zaman da aynı mavi gömlek dikkatini çekmişti ve Eliz fotoğrafa uzun uzun bakarken Ömer ailesindeki eski fotoğrafların yıllar önce çıkan bir yangında kaybolduğunu söylemişti.

Devrim’in donakalmış bakışları elindeki fotoğraftan ayrılmadı. Deha’nın söylediğine inanmak istemiyordu ama her şey o kadar aynıydı ki öylece kalakalmıştı. Aynı yüz... Aynı gözler... Aynı gergin ifade...

Demir telaşla ayağa kalkıp masanın diğer tarafına geçtiğinde Deha ter içinde kalmıştı.

“Abi, bu bildiğin Ömer.”

Bu sefer konuşan Demir’di. Devrim’in gözleri fotoğrafın sağını solunu, altını üstünü, önünü, arkasını her yerini taramıştı ama ne bir isim, ne bir tarih, ne de başka bir şey görebilmişti.

“Geçen gün gösterdiği fotoğrafın aynısı neredeyse.” dedi Deha telaşla, “Hatta belki de direkt aynısı!”

Devrim’in yüzü gittikçe sertleşti. Kalbi korkuyla hızlanırken elini masanın üzerindeki telefona uzattı ve Ömer’in ismini bulup aradı. Telefon çalmaya başladığında parmaklarını masaya vuruyor ve sabırsızca bekliyordu.

Telefon bir kere çaldı... İki kere... Üç kere... Ama cevap veren yoktu! Deha ile Demir aynı anda Devrim’e baktıkları sırada Devrim hiçbir şey söylemeden direkt olarak Ömer’in konumunu açtı. Korkusunun aksine, Ömer’in konumu gerçekten de açıktı.

Ekranda hareket eden küçük işaret cezaevine doğru ilerleyen yolun üzerinde görünüyordu. Her şey olması gerektiği gibiydi ama Devrim’in gözleri o küçük noktaya baktıkça biraz önce hissettiği anlamsız huzursuzluk bambaşka bir şeye dönüşüyordu.

Ömer o çocuklardan biriyse... Bunu biliyor muydu? Bilmiyorsa bütün bunların anlamı neydi? Biliyorsa yıllardır neden susmuştu? Dimitri’yle bir bağlantısı olabilir miydi? Ve Eliz şu anda onun yanındaydı!

Bu düşünce zihninden geçtiği anda sandalyesini öyle bir hızla geriye itti ki arkasındaki halı sertçe geriye doğru sürüklendi. Telefonunu eline alıp hızla odadan çıkmaya yöneldiğinde Deha ile Demir de aynı anda peşinden hareketlendiler.

“Abi!” dedi Deha, “Ne yapacaksın?”

“Peşlerinden gidiyorum.” dedi telaşla.

Devrim koridora çıktığında hiçbir çalışanına arabayı hazırlamalarını söyleyecek vakti bile yoktu, tek düşündüğü bir an önce oraya varmaktı. Deha ve Demir de abilerinin peşindeydi tabi ki, evin kapısından çıkıp kendilerini yağmura attıklarında içlerinde yanmaya başlayan korkunun ateşi onları yakacak kadar harlıydı ve bu denli bir yağmur bile söndüremezdi...

-

(ELİZ’İN ANLATIMIYLA)

Yağmur neredeyse yol boyunca hiç durmamıştı. Bazen hafifliyor, ön camda yalnızca birkaç küçük damla bırakacak kadar sakinleşiyor ama birkaç dakika sonra yeniden hızlanıp sileceklerin yetişmekte zorlandığı bir perdeye dönüşüyordu. Şehirden uzaklaştıkça çevremizdeki binalar azalmış, yol kenarındaki dükkanların ve kalabalık kaldırımların yerini ağaçlar, boş araziler ve arada bir gördüğüm tek katlı yapılar almaya başlamıştı.

Gözlerimi arabanın ekranındaki saate bakıp yeniden önümüzdeki yola çevirdiğimde kalbim giderek hızlanıyordu. Anneme bu kadar yaklaşmış olmak, onu bu kadar kısa bir süre içinde göreceğimi bilmek beni o kadar heyecanlandırıyordu ki bu kocaman arabanın içi bile dar geliyordu bana o an!

Bu düşüncenin gerçekliğine hala alışamamıştım. Bazen elim karnıma gidiyor, annemin elini de karnımın üzerindeymiş gibi hayal etmeye çalışıyordum. Beni son gördüğü halimle bugünkü halim arasında ne kadar fark vardı bilmiyordum ama annelerin çocuklarının yüzündeki değişiklikleri herkesten önce gördüklerini düşününce bir yandan da yaşadığım her şeyi ve hayatımın ne denli bir mahvoluşa sürüklendiğini anlayacağını düşünerek korkuyordum.

“Kaç dakika kaldı?” diye sordum endişeyle.

Ömer gözlerini yoldan ayırmadan navigasyona baktı.

“On beş dakika.”

“Gerçekten mi?”

“Gerçekten.” diyerek gülümsedi Ömer.

Derin bir nefes alıp koltuğuma biraz daha yaslandım. On beş dakika... Annemle aramda yalnızca on beş dakika kalmıştı artık. Yıllarca aramıza giren demir kapılar, mesafeler, geçmiş travmaları ve ortak esaretlerden sonra hayatımda olup biten her kötü şey on beş dakikalık bir yolun sonunda bitecekmiş gibi geliyordu.

“Ne söyleyeceğimi bilmiyorum,” dedim bir süre sonra.

Ömer bana kısa bir bakış atıp yeniden yola döndü.

“Annenize mi?”

“Evet.” dedim dolu gözlerle, “Yani karşısında durup ne söyleyeceğimi bilmiyorum ona...”

“Bir şey söylemek zorunda değilsiniz bence.” dedi Ömer gülümseyerek, “Bazen insan uzun zamandır özlediği biriyle bir araya gelince hazırladığı hiçbir cümleyi söyleyemiyor zaten.”

Ömer bunu öyle sakin söyledi ki bir an yüzüne baktım.

“Deneyimli konuşuyorsun.” dedim gülerek.

“Değilim.” dedi, “Ama empati yapmayı iyi bilirim.”

“Sen kimseyi özlemiyor musun?” diye sordum ve muzip bir tavırla devam ettim, “Bildiğim kadarıyla Yöner ailesinden başka kimseyle görüşmüyorsun!”

Soru ağzımdan çıktığı anda fazla kişisel olup olmadığını düşündüm ama Ömer rahatsız olmuş gibi görünmüyordu.

“Özlüyorum tabii.” dedi, “Ama benim hayatım bu... Bizim gibi insanların hayatlarında duygulara pek yer olmaz. Yoksa işimizi yapamayız.”

“Geçen gün fotoğrafını gösterdiğinde çocukluğuna dair çok fazla şey hatırlamadığını söylemiştin.”

“Evet.” dedi Ömer başını sallayarak.

“Hiç garip gelmiyor mu?”

Omuzlarından birini hafifçe kaldırdı.

“Çocukluğumun ilk yılları çok net değil zaten. Annemle babam anlatırdı daha çok. Ben de onların anlattığı kadarıyla biliyorum çocukluğumu...”

Başımı salladım.

“Benimki tam tersi.” dedim, “Unutmak istediğim şeylerin çoğunu hatırlıyorum.”

Bu cümleyi söyledikten sonra bir süre ikimiz de sustuk. Yağmur arabanın tavanına vuruyor, silecekler düzenli aralıklarla önümüzdeki görüntüyü temizliyordu ve yol giderek daha da tenhalaşıyordu.

Arabada kısa bir sessizlik olunca Ömer birkaç saniye sonra konuştu.

“Belki annenizi gördüğünüzde bazı iyi şeyleri de hatırlarsınız.”

Ona doğru dönüp derin bir nefes aldım.

“Umarım.” dedim.

Tam yeniden önüme döneceğim sırada telefonunun ekran ışığının orta konsolda birkaç kez yanıp söndüğünü fark ettim. Arayan kişinin ismini göremeden ekran yeniden karardı.

“Telefonun çalıyor.” dedim, “Devrim’dir büyük ihtimalle.”

Ömer gözlerini yoldan ayırmadan başını salladı.

“Birkaç dakikaya dönerim ona.” dedi, “Hava felaket, gözümü yoldan ayırmasam daha iyi olur.”

Gülümsemeye çalıştım.

“Eminim konumunu da açtırmıştır sana!” dedim, “Ama oradan takip etmek bile yetmedi demek ki. Adam arkamızdan korumalarla dolu bir araba bile yolladı, hala iyi hissetmiyor ya. Sahi, korumaların arabası nerede? En son kırmızı ışıkta gerimizde kalmışlardı...”

Ömer hafifçe güldü.

“Birazdan yetişirler bize,” dedi “Ayrıca hava kötü ya, o yüzden merak etmiş olabilir.”

“Bu havada seni telefonla konuşturarak pek de iyi bir şey yapmış olmayacak o zaman.” diye mırıldandım önüme dönerken.

Telefon yeniden titrediğinde Ömer bu sefer gözünü yoldan ayırmadan elini aramaya yanıt vermek için telefona uzatıyordu ki tam o an karşı taraftan hızla gelen koyu renk bir aracın kendi şeridinden çıkıp önümüze doğru kırdığını görmesiyle elini telefondan çekmesi bir oldu.

Benim yağan yağmurun gösterdiği kadarıyla ne olduğunu anlamamla Ömer’in frene basması aynı anda oldu! Emniyet kemeri göğsüme sertçe saplanırken ellerimi refleksle ön koltuğa doğru uzattım.

“Ne yapıyor bu?” dedim korkuyla, “Yağmurdan mı kaydı acaba?”

Ömer cevap vermedi ama kaşlarının çatıldığını aynasından görebiliyordum. Araba yolun tamamını kesecek biçimde önümüzde çapraz bir şekilde durmuştu ve hareket etmeyi denemiyordu. Ömer’in yüzündeki rahat ifadenin tamamen kaybolduğunu görmemle kalbimde beliren korkunun büyümesi bir oldu.  

“Eliz.” dedi sessizce.

“Ömer...”

“Kapını kilitle.”

Elim anında karnıma giderken korku dolu gözlerle ön cama bakıyordum.

“Ömer?” dedim nutkum tutulmuş gibi.

“Kapını kilitle.” diye tekrar etti Ömer bu kez daha sert bir ses tonuyla.

Hiç itiraz etmeden düğmeye bastım. Sağ ve sol kapımın kilitlenme sesi arabanın içinde yankılanırken önümüzdeki aracın iki kapısı aynı anda açıldı ve içinden takım elbiseli iki adam indi. Yağmur o kadar şiddetliydi ki yüzlerini seçemiyordum, bize doğru ağır ağır yürürlerken Ömer’in sağ eli beline doğru gittiğinde onun da silahı olduğunu o an fark ettim ve bütün bedenim buz kesti.

“Ömer...” dedim korkuyla.

“Arabadan çıkma.”

“Kim bunlar?”

“Bilmiyorum.” dedi, “Sakın ama sakın kapını açma!”

Adamlardan biri sürücü tarafına, diğeri benim bulunduğum tarafa doğru yürürken Ömer arabayı geri vitese almak üzereydi ki arkamızdan gelen başka bir motor sesi duyduk. Dikiz aynasına baktığımda ikinci bir koyu renk aracın birkaç metre gerimizde durduğunu gördüm. Ömer tam arabayı buradan çıkarabilmek için başka bir yol düşünürken bir anda duyduğumuz silah sesleriyle ellerim korkuyla kulaklarıma gitti.

“Ömer!”

“Lastiklerimize sıktılar...” dedi nefes nefese.

“Ne yapacağız?” dedim histerik bir sesle, “Kim bunlar? Diğer araba nerede? KİM BUNLAR ÖMER?”

“Bana bak.” Ömer’in keskin sesi kulaklarıma ulaştığında başımı ona çevirdim.

“Ne olursa olsun kapıyı açmıyorsun! Anladın mı?”

Gözlerim istemsizce karnıma indiğinde Ömer ön koltuktan uzanıp kollarımı tuttu.

“Eliz, bana bak.” dedi bir kez daha.

Tekrar yüzüne baktım.

“Bir şey olmayacak.” dedi, “Güven bana.”

Benim tarafıma gelen adam cama yaklaştığında yüzünü nihayet seçebildim. Daha önce görmemiştim ama gözlerindeki o soğuk ifadeyi tanımak için bir insanı daha önce görmüş olmak gerekmiyordu. Elini önce bir kez cama vurdu, sonra bir kez daha ve bir kez daha...

“Aç kapıyı!”

Adamın bozuk aksanını duyduğum an gözlerim anında Ömer’in gözlerine çevrildi. O da anlamıştı... Anadili Rusça olan birinin Türkçe’yi nasıl konuştuğunu artık ikimiz de çok iyi biliyorduk ve bu adamların kimler tarafından gönderildiğine dair bir şüphemiz yoktu artık.

Ömer silahını çekerken ben elim karnımda öne doğru kapaklanmış, bir cenin gibi kıvrılmış, dehşet içinde bekliyordum olacakları.

“Geri çekil!” diye bağırdı Ömer içeriden silahını doğrulttuğu adama doğru.

Adam cama bakarak gülümsedi ve ardından söylediği şey, birkaç saniye boyunca bedenimdeki bütün kanı dondurmaya yetti.

“Vetrov ailesinin selamı var.”

“Hayır...” diye mırıldandım nefesim kesilirken.

Bir anda Rusya’ya geri dönmüştüm sanki. Kilitli kapılar, yabancı odalar, Ivan’ın yüzü, silah sesi, karnımda hissettiğim o sıcaklık... Hepsi tek bir saniyenin içine sığarak zihnime hücum ettiğinde anneme yalnızca on beş dakika uzaklıkta nasıl bir cehennemin içine düştüğümü algılayamıyordum.

“Ömer...” dedim gözyaşları içinde başımı kaldırmaya çalıştığımda.

“Kalkma!” diye bağırdı Ömer korkuyla, “Eğil!”

Tam o an daha cümlesini bitiremeden dışarıdan yüksek bir ses geldi! Camın bir köşesi üzerine isabet eden kurşunla çatladığında çığlık atarak başımı eğdim.

“Hayır, hayır, hayır!” diye sayıklıyordum histerik bir sesle, ellerim karnımı korumaya çalışırken umurumda olan tek şey oydu.

Umurumda olan tek şey karnımda büyütmeye çalıştığım bebeğimdi...

Ömer bir tekmeyle kapısını açıp dışarı çıktığı anda peş peşe iki silah sesi duyuldu, silahı sıkanın Ömer olduğuna emindim ama onları vurabilmiş miydi bilmiyordum! Ellerimi karnımın üzerine kapatmış, koltuğun üzerinde olabildiğince küçülmeye çalışıyordum ama dışarıda olup bitenleri böyle korkunç bir teslimiyetle kabullenmek beni içten içe öldürüyordu.

Gözlerim arabanın ön koltuğunda kalan telefonun yanıp sönen ekranına kaydığında ekrandaki ismi görmemle kalbimde hissettiğim sızı büyüdü.

“DEVRİM ALİ YÖNER arıyor...” yazıyordu Ömer’in telefonunun ekranında, hissetmiş olabilir miydi?

Başımı hafifçe kaldırdığımda Ömer’in arabanın ön tarafına geçtiğini, sürücü tarafına yaklaşan adamı geriye doğru çekilmeye zorladığını gördüm. Diğer adam ise benim kapımın yanındaydı ve kilitli kolu zorla açmaya çalışıyordu. Elimi kimse tarafından görünmeyecek bir hızla Ömer’in telefonuna uzatıp aramayı açtığımda nefes nefeseydim.

“Neredesin lan sen?” dedi Devrim’in telefondaki sesi, “Ömer eğer sen-“

“Devrim!” dedim nefes nefese, “Devrim!”

Devrim’in sesi anında değişti.

“Eliz?” dedi dehşet içinde, “Eliz, iyi misin?”

“İyi değiliz!” dedim tek nefeste, “Cezaevine on beş dakika yolumuz kalmıştı-“

Ben konuşmaya çalışırken kapımı zorlayan adam artık kapı kolunu zorlamayı bırakmış ve elindeki silahın kabzasıyla cama vurmaya başlamıştı.

“Ne oldu?” dedi Devrim korkuyla, “Yoldayım! Geliyorum, Allah kahretmesin ne oldu Eliz? Bir şey söyle!”

Tam o an adam cama öyle güçlü vurdu ki elimdeki telefon sarsılmayla elimden düşerken çığlık atarak bir kez daha önüme kapaklandım.

“Kapıyı aç!” diye bağırdığını duydum adamın bozuk bir Türkçe ile.

Hiç sesimi çıkarmadım, ne kaçacak bir yerim vardı ne de verecek bir cevabım. Adam silahının kabzasıyla cama giderek daha da sertleşen darbeler indirirken ben yalnızca sonumun gelmesini bekliyordum.

Bir darbe daha, ve bir darbe daha... Hepsi kalbime indirilen birer darbe gibiydi, kırılan yalnızca cam değildi sanki, kalbim de artık paramparçaydı. Umutlarım, hayallerim, bebeğimi koruyabileceğime dair inançlarım... Hepsi paramparçaydı.

“Kıramayacağımı mı sandın!” dedi adam cama son bir darbe indirdiğinde.

O darbe camı tamamen kırdığında Küçük cam parçaları koltuğun üzerine ve kabanımın üzerine saçılırken adam elini içeri uzatıp kilidi açtı... ve kapı açıldı!

“Hayır!” diye bağırdım korkuyla ve kendim için korkmuyordum bile.

Ben arabanın içine girmeye çalışan adamı tekmelerimle uzak tutmaya çalıştığım sırada Ömer de bize doğru yönelmeye çalışıyordu ama elindeki silaha rağmen aramıza giren bir başka adamın silahını ona yöneltmesiyle tamamen çaresiz kalmıştı.

“Bırak beni!” diye bağırdım ve bütün gücümle geriye çekildim. Diğer elim karnımı korumaya çalışırken adam kolumdan çekiyor, ben koltuğun kenarına tutunuyordum.

“BIRAK BENİ! Yalvarıyorum sana, bırak beni!”

Ömer sesimi duymuş olacak ki başını çevirdi. Beni arabadan çıkarmaya çalışan adamı gördüğü anda yüzündeki ifade değişti ve silahını ona doğrultan adamı kolundan vurduğu gibi bana koştu.  

“BIRAK ONU!” diye bağırdı öfkeyle.

Adam kolumu bırakmadığı gibi elindeki silahı da bana doğrultuyordu. Ömer’in tek yapabildiği arkadaki arabadan inen adamlara da silah doğrultmak ve bir mucize olmasını beklemekti. Oysa ben şunu çok iyi anlamıştım, buradan kurtuluşumuz yoktu...

Rus adam birkaç saniye sonra beni koltuktan dışarıya çektiğinde ayağım kapının alt kısmına takıldı ve dengemi kaybettim. Islak asfalta düşmemek için arabanın gövdesine tutunduğumda yağmur yüzüme o kadar sert vuruyordu ki gözlerimi bile açık tutmakta zorlanıyordum. Tam o an, o denge kaybının yaşandığı an Ömer inanılmaz bir el çabukluğuyla beni adamın elinden çekip kendi arkasına aldığında şok içindeydim.

“Hepinizi vururum!” diye bağırdı Ömer silahını doğrulttuğu bütün adamlara karşı, “Yaklaşmayın! Hepinizi tek tek vururum!”

“Biz de seni vururuz Türk dostum!” dedi adamlardan biri dalga geçer gibi, “Kaç kişisiniz bir bak, bir de bize bak!”

Tam o an uzaktan başka araçların sesini duyduğumda aklıma gelen ilk şey Vetrov’un daha fazla adamının mı geldiğiydi ama bir yandan da Devrim’in söylediği şeyi düşünüyordum, yoldayım demişti, geliyorum demişti ama bu kadar çabuk yola çıkıp gelmiş olabilir miydi?

Önümüzde duran Ruslardan biri arabanın sesini duyup başını yolun devamına doğru çevirdiğinde yüzündeki şüpheden bu arabanın onlara ait olmayabileceği ihtimalini hissettiğimde kalbim yeniden hızlandı.

“Devrim...” diye fısıldadım, “Devrim geldi Ömer, Devrim!”

Ömer de görmüştü ama üzerimize doğrultulan tam beş silah varken rahatlamak için çok da iyi bir durumda değildik.

“Sen...” dedi Ömer titreyen bir sesle, “Arkamdan ayrılma. Ne olursa olsun Eliz, ne olursa olsun. Arkamdan ayrılma.”

Ömer bir adım geriye gittiği sırada ben de geriye doğru bir adım atıyordum ki tam önümüzde duran adam kendi yanındakilere Rusça bir şeyler söyledi... Ve sonrasındaki her şey birkaç saniye içinde oldu. Belki de yalnızca bir saniye. Belki saliseler...

Başımı çevirdim, Ömer’in omzundan ürkek bir bakış attığımda tüm silahların bize doğrultulduğunu gördüm ve ne olduğunu düşünmeye fırsatım bile olmadı. Silah sesleri yağmurun altında patladığında bedenimi birinin sertçe ittiğini hissettim ve birkaç adım geriye savruldum.

Ömer önümdeydi, bir kalkan gibi...

Ne olup bittiğini o kadar anlayamıyordum ki Ömer önümde dizlerinin üzerine düştüğünde neden benim üzerime doğru yığılmıştı, ben neden onun ağırlığının altında kalmıştım, burnuma gelen kan kokusu nereden geliyordu, bilmiyordum.

“Ömer?”

Sanki ne olduğunu o da anlamamış gibi, şok içinde birkaç saniye boyunca öylece durdu. Ardından gömleğinin karın tarafında hızla yayılan koyu rengi gördüğümde kalbimin durduğunu hissettim.

“Ömer...”

Çığlık atarak onu sırtından sardığımda ikimiz de ıslak asfaltın üzerindeydik. Bizim dışımızda her şey anlamını yitirmişti o an, Devrim’lerin arabadan inişi, tam karşımızda çıkan çatışma, hiçbir şeyi görmüyordu gözüm...

O an tek umurumda olan beni korurken kollarımın arasında vurulan Ömer’in hayatıydı. Ellerimi refleksle yarasının üzerine bastırdığımda parmaklarımın arasından yükselen sıcaklığı hissetmemle nefesim kesildi.

“Hayır...” dedim korkuyla, “Hayır, hayır! Çok fazla kanıyor, hayır!”

“Eliz...”

“Konuşma Ömer!”

Ellerimi yarasının üzerinde daha sert bastırdım.

“Ne olur konuşma, tamam mı? Bak Devrim’ler burada, Oya Abla’ya gideceğiz, iyi olacaksın!”

“Eliz...” dedi Ömer zar zor konuşarak, “Sen iyi misin? Bebek...”

Bu soruyu sormasıyla ağlamaya başladım.

“Ben iyiyim!” dedim hüngür hüngür ağlayarak, “Sen de iyi olacaksın!”

O an yağmur sesinin arasında uzaktan biri ismimi bağırdı.

“ELİZ!”

Başımı kaldırdığımda Devrim koşarak bize geliyordu. Hayatımda onu hiç bu kadar dehşet içinde görmemiştim, yağmur saçlarını tamamen ıslatmış, gömleği birkaç saniye içinde bedenine yapışmıştı ama ne arkasındakilere ne de uzaklaşmaya çalışan Rusların aracına bakıyordu.

Gözleri yalnızca bendeydi, yalnızca bende. Yanıma çöktüğünde ellerimdeki kanı gördü.

“Vuruldun mu?” dedi nefesi kesilir gibi.

Başımı hızla iki yana salladım.

“Vurulan ben değilim!” dedim gözyaşları içinde.

Devrim’in gözleri Ömer’e indi.

“O beni kurtardı,” dedim ağlayarak, “Önüme geçti, kalkan oldu bana Devrim!”

Devrim birkaç saniye boyunca hiçbir şey söylemedi. Yüzündeki ifade öyle değişmişti ki ne düşündüğünü anlayamadım. Ellerim Ömer’in yarasına baskı yapmaya devam ederken gözlerim buradan nasıl, hangi arabayla gideceğimizi, sağ salim gidip gidemeyeceğimizi anlamaya çalışıyordu.

“Arabayı getirin!” diye bağırdı Devrim, hemen sonra bir başka adamına uzaklaşan Rusları işaret etti, “Peşlerinden gidin!”

Ardından yeniden Ömer’e eğildi.

“Ömer.” dedi korkuyla.

Ömer gözlerini güçlükle açtığında sesi zar zor çıkıyordu.

“Abi...”

“Konuşma.”

Devrim elini Ömer’in omzuna koyduğunda Deha ve Demir de korkuyla yanı başımızda bitmişti.

“Abi...” dedi Ömer bir kez daha.

“Konuşma Ömer,” dedi Devrim onu dikkatlice kaldırırken, “Eve gidiyoruz.”

O yağmurun altında böyle bir darbe almışken, hepimiz fiziken olmasa bile ruhen bu denli yaralanmışken artık hiçbir zaman iyileşemeyeceğimi biliyordum. Ev dediğim yer neresi olursa olsun, hiçbir eve dönmek kurtaramazdı beni artık. Benim için canını feda eden insanların olduğu bu yer miydi benim evim? Yoksa bu insanların yanından kaçıp ulaşmak istediğim yer miydi?

Hangi evim kalkan olurdu bana, hangisi koruyup kollardı ki beni? Kim bilir, belki de gerçek bir evde hiçbir zaman korunmaya ihtiyacım olmazdı, belki de tüm mesele buydu. Belki de ev tehlikenin olmadığı tek yerdi, işte bu yüzden ben burada yalnızca misafirdim...

Peki insan bunca acıya rağmen, bu misafirliğe nasıl devam ederdi?

‍