2.KİTAP - 2.BÖLÜM : TESLİMİYET

Beyza Alkoç
0

Merhaba benim güzel misafirlerimmmm, nasılsınız? ^^

Bölümü dün yayınlayacağımı söylemiştim ama inanılmaz depresif hissettim dün kendimi o sebeple tamamlayamadım bölümü bir türlü. Anlayışınız için teşekkür ederim. :')

Umarım çok severek okursunuz, iyi okumalar dilerim. <3

Bol bol yorum yazmayı unutmayın. ^^

-

 

2.BÖLÜM : TESLİMİYET.

(ELİZ’İN ANLATIMIYLA)

Çocukluğumun geçtiği yeri gördüm rüyamda... Cezaevinin kilitli kapılarının ardını, parmaklıklarla çevrili pencereleri... Ben en çok dışarıda bir hayat olduğunu bildiğim için boğulurdum. Birilerinin o parmaklıkların ardında balkonlarında karpuz yediği yaz akşamlarını düşünürken, içtikleri çayın kokusunu düşlerken, sokakta oynayan çocuklarını eve çağıran annelerin seslerini duyar gibi olurken boğulacak gibi olurdum bazen. Dışarının varlığını bilmek içeride olmayı daha çok zorlaştırıyordu.

O da bir misafirlikti benim için, anneme reşit olana kadar eşlik ettiğim ve sonrasında onu orada bırakmak zorunda kalıp çıkıp gittiğim bir misafirlik...

Hayatım beni her seferinde aynı döngünün içine hapsediyor gibiydi, özgürlüğüm bana bir bahşediliyor bir elimden alınıyordu ve şimdi bir kez daha tutsaklık mı misafirlik mi bilmediğim bir esaretin içindeydim.

Kapının diğer tarafındaki iki adamın varlığı bana gardiyanları hatırlatıyordu. Devrim’in evindeki misafirliğim bana bu kadar da esaret altında gibi hissettirmemişti ama burada, bu lüks odanın duvarlarında o rutubet kokusunu bile hissediyor gibiydim.

Yatağın kenarında oturmuş, ellerimi dizlerimin üzerinde birbirine kenetlemiştim.Parmaklarım soğuktu ama bu kez ısınmak için karnıma götüremiyordum onları. Ellerimin karnımı aradığını biliyordum, içgüdüsel olarak oraya gitmek istiyorlardı sanki, onu sarmak istiyorlardı.

Odanın tam olarak neresinde kamera olduğunu bilmiyordum. Belki şöminenin üzerindeki o yaşlı adam portresinin gözlerinden biri beni izliyordu, belki avizenin kristal taşlarından biri yalnızca ışığı değil, korkumu da yansıtıyordu, belki perde kıvrımlarının arasında küçük, siyah bir nokta vardı ve ben ne zaman nefes alsam Ivan Vetrov’un adamları bunu bile görüyorlardı. İşte bu yüzden dokunamadım karnıma, saramadım onu.

Kendimi o kadar yorgun, o kadar bitkin hissediyordum ki kendim için değil ama onun için biraz hareket etmek, biraz canlanmaya çalışmak zorundaydım.

Yavaşça ayağa kalkmayı denedim. Başım ayağa kalkar kalkmaz hafifçe döndü ama bunun uzun süredir yatmaktan dolayı olduğunu düşünerek çok da ciddiye almadım. Yere bastığımda ayaklarımın altındaki halı öyle yumuşaktı ki bana yeniden yatmam gerektiğini hatırlatır gibiydi. Üstelik halının yumuşak olması beni aynı zamanda sinirlendirmişti. Birini kaçırıp, onu esir ederken bir de misafir edecekleri odanın konforunu düşünmeleri beni sinirlendirmişti.

“Teşekkür ederim Ivan Vetrov, kaçırılırken konforumun düşünülmesi beni çok ama çok duygulandırdı!” diye mırıldandım odanın içindeki görünmez kameralara hitaben.

Sesim odanın içinde boğuldu, belki de beni duyan tek kişi bendim... Her zaman olduğu gibi.

Odanın içinde birkaç adım attım. Attığım her adım bana burada misafir değil, esir olduğumu biraz daha hatırlatıyordu. Ayaklarımın altındaki halı, ağır perdeler, koyu renk mobilyalar, duvarda asılı duran o yaşlı adam portresi, hepsi benden çok daha önce de buradaydı belli ki ve benden çok sonra da burada olacaklardı. Ben ise yine bir yere misafir oluyor, o yerden geçip gidiyordum yalnızca.

Misafir... Bu kelimeden nefret etmeye başlamıştım.

Eskiden severdim aslında. Çocukken Umut, Leyla ve Seren’le parmaklıkların ardından dışarıyı izlerken oyununu oynardık hatta. Bir gün Seren’e misafirliğe giderdik, bir gün Umut’a, bir gün Leyla’ya ve bir gün bana... Oyuncak yemek takımlarımızla hayali ikramlar çıkarırdık birbirimize, sohbetler ederdik. Ama hiçbir zaman hiçbir misafirliğin bir esarete dönüşeceğini düşünmemiştim.

Pencereye doğru yürüdüm. Perdelerin arasına parmaklarımı sokup hafifçe araladığımda dışarıdaki soğuk ışık gözlerimi kamaştırdı, sanki kar yağmak üzereydi ama havada huzursuz edici bir kirlilik de vardı. Aşağıda, odamın penceresinin baktığı yerde, geniş bir bahçe vardı. Bahçe demek fazla iyimserdi aslında, burası bir bahçeden çok, bir evin çevresine örülmüş başka bir duvar gibiydi. Çıplak ağaçlar, siyah demir kapılar, kameralar, nöbet tutan adamlar, yavan bir zemin...

Camın koluna uzanıp açmayı denemeye cesaret ettiğimde sonuç beni şaşırtmadı, tabi ki açılmıyordu.

“Hava almama izin verecek halleri yoktu tabi.” diye mırıldandım kendi kendime.

Yine de denemiş olmam, içimdeki küçük ve aptal umudun maalesef ki hala ölmediğini gösteriyordu. Belki de hayatta kalmak böyle bir şeydi. Başına gelen her şeyin ardından, böyle bir tutsaklığın ortasında hala bir pencere açabileceğine inanabiliyordu insan. Başka türlü nasıl yaşanırdı ki?

Elimi camdan çektim, parmak uçlarım soğumuştu ve o soğukluk önce avuç içlerime, sonra bileklerime ve kollarıma doğru yayıldı. Ve sonra bir anda mideme indi...

Önce hafif bir huzursuzluktu bu, sert bir kahve içtiğimiz zamanlarda gelen mide yanması gibi. Korkunun, açlığın, uykusuzluğun birbirine karıştığı o tanıdık bulantı gibiydi önce ama sonra büyüdü. Bir dalga gibi, içimden yukarı doğru yükseldi ve ben ne olacağını anlayınca gözlerimi kapatıp derin bir nefes almak zorunda kaldım.

Hayır!

Şimdi değil.

Şimdi olmaz.

Bir elimi pencerenin kenarına dayadım, diğer elim istemsizce karnıma gitmek istedi ama son anda durdurdum kendimi. Ellerimi yumruk yapıp iki yanıma bastırdım, dokunamazdım karnıma, dokunmayacaktım. Eğer izleniyorsam, eğer şu an birileri bu odada ne yaptığımı görüyorsa, karnıma her dokunuşum bir itiraf olacaktı.

İçimdeki sır, yalnızca benim sırrım değildi. Bu sır ona da aitti. Devrim Ali Yöner’e... Ve Devrim’e zarar verebilecek herkesten saklamam gereken bir sırdı bu.

Başım dönüyordu, odanın içindeki ağır mobilya kokusu bir anda boğazımı doldurduğunda ahşap, eski kumaşlar, yabancı bir evin yabancı havası... Hepsi üst üste bindi ve midem bir kez daha kasıldı.

Banyoya gitmem gerekiyordu!

Kan ter içinde yatağın karşısındaki ilk kapıya yöneldim. Elim kapının koluna gittiğinde bir an için duraksadım ve normal görünmeye çalıştım. Bu evde açtığım her kapının ardında başka bir tehlike çıkabilirmiş gibi hissediyordum ama kapıyı açtığımda karşıma yalnızca geniş bir giyinme odası çıktı.

İçerisi özenle hazırlanmıştı. Askılarda kazaklar, elbiseler, koyu renk pantolonlar, etiketleri hâlâ üzerinde duran pijamalar vardı. Raflara katlanmış kalın çoraplar, iç çamaşırları, havlular... Her şey kusursuzdu. Ve ben kusmak üzereydim!

Kapıyı kapatıp diğer tarafa yöneldim, ikinci kapının ardındaki banyoyu bulduğumda içeri neredeyse kendimi attım ve aynadaki yansımama bile bakmadan lavaboya eğildim. Bedenim kusmaya çalışıyordu ama midemde çıkaracak pek bir şey yoktu, bu yine de onun vazgeçmesine yetmedi. Lavabonun kenarlarını tuttum, parmaklarım mermeri öyle sert kavradı ki tırnaklarım bile acıyordu. Gözlerim yaşarmış, nefesim kesilmiş, boğazım cayır cayır bir haldeydi. Birkaç saniye boyunca yalnızca kendi çaresizliğimin sesini duydum, öğürmelerimin, hıçkırıklarımın, nefesimin sesini...

“Allah kahretmesin...” diye söylendim kendi kendime, o kadar kötü hissediyordum ki ayakta bile duramıyordum, “Şimdi olmaz, şimdi olmaz...”

Sonra musluğu açtım, suyun sesi banyodaki sessizliği bölerken yüzümü yıkadım. Aynaya yine bakmamaya çalıştım ama aynalar insanın kaçmak istediği şeyleri yakalamakta fazlasıyla ustaydı. Karşımda solgun, gözlerinin altı morarmış, saçları dağılmış bir kız vardı. Eliz Sonay’a benziyordu ama ben olduğumdan emin bile değildim.

Çünkü benim bildiğim Eliz Sonay, bir zamanlar nöbetçi eczane ararken kaybolmuştu ve bir daha da hiç görmemiştim onu. Bu aynadaki yüz bana ait değildi artık. Bana ait olamazdı.

Elimi lavabonun kenarından yavaşça çektiğimde ellerim yine karnıma gitmek istedi ve yine durdurdum kendimi.

“İyisin,” dedim aynadaki kıza fısıltıyla, “İyi olacaksın.”

Kapının dışından gelen tıkırtı sesleriyle dona kalıp nefes almaya ve toparlanmaya çalıştım. Odaya biri mi girmişti? Ivan mı? Adamlarından biri mi? Kusma sesimi mi duymuşlardı? Banyoda gerçekten kamera yok muydu?

Nefesimi tuttum ve suyu bir kez daha açtım. Sanki yüzümü yıkamak için girmişim ve yüzümü yıkamaya devam ediyormuşum gibi. Sanki bütün bedenim az önce sırrımı ele vermeye çalışmamış gibi.

Birkaç saniye boyunca yüzümü duvarda asılı duran lavanta kokulu işlemeli havluyla kurulayarak bekledim ve sonra kapıyı aralayıp hiçbir şey olmamış gibi çıktım.

Tahmin ettiğim gibi, Ivan Vetrov kapının yanında duruyordu. Bakışları önce yüzüme kaydı, sonra banyoya ve sonra yeniden bana.

“İyi görünmüyorsun.” dedi bozuk Türkçesiyle.

“Nasıl görünmemi bekliyorsun?”

“Yüzün sapsarı...” dedi, “Terlemişsin. Hasta mısın?”

“Azerbaycan’dan bayıltılarak kaçırılıp Rusya’ya getirildiğim için kötü görünüyor olabilirim.”

“Banyodan çıkmanı beklerken sanki kusma sesleri duydum...” dedi tedirgin bir sesle, “Kustun mu?”

Sustum. Bu kadar doğrudan sormasını beklemiyordum ama belli ki öğürmelerimi duymuştu. Cevap vermek için bir saniye fazla beklemem bile beni ele verebilirdi ama hemen cevap vermem de panik gibi görünebilirdi.

“Bayıltıcı maddenizin etkisi olabilir,” dedim sonunda, “Adamlarının dakikalarca ağzıma ve burnuma tuttuğu bezdeki o kokunun etkisi.”

Ivan gözlerini benden ayırmadı.

“Doktor çağırtayım.” dedi.

“Gerek yok.” dedim belli etmemeye çalıştığım telaşımı kelimelerimin altına gizleyerek.

“Gerek olup olmadığına ben karar veririm.” dedi Ivan, “Burada benim misafirimsin.”

“Daha çok esirinmişim gibi davranıyorsun.”

Ivan başını hafifçe yana eğdi.

“Sen Devrim Ali Yöner için değerlisin,” dedi, “Bu yüzden sana iyi bakmak zorundayız.”

Ivan cevabımı bile beklemeden kapıya doğru dönüp güvenliklerden birine Rusça bir şeyler söyledi. Kelimeleri anlayamasam da ses tonundan emir verdiğini anlayabiliyordum. Adam başını sallayıp uzaklaştıktan sonra merakla ona döndüm.

“Ne söyledin?” diye sordum.

“Doktor çağırmalarını.”

O an içimde oluşan korku hissiyle ellerimin buz kestiğini hissettim.

“Hayır,” dediğimde sesimdeki endişeyi saklayamamıştım, “Doktor istemiyorum.”

Ivan yeniden bana döndü.

“Bundan bu kadar korkman ilginç.”

“Korkmuyorum.”

Bana birkaç saniye baktı. Sanki beni sorguluyor, söylediklerimi tartıyor gibiydi.

“Söyle bana,” dedi, “Doktordan neden korkuyorsun, Eliz Sonay?”

Adımı her söylediğinde içimde bir yer ürperiyordu. Bazı insanların ağzından çıktığında insanın ismi bile tehdit gibi duruyordu.

“Senin çağırdığın doktordan korkuyorum,” dedim, “Arada fark var. Adamların beni bayıltıp ülkelerce taşıdıklarına göre doktorun bana her şeyi yapabilir.”

Ivan bu söylediğime burnundan güldü.

“Doktorum iyidir.” dedi, “İyileştiremeyeceği kimse yok.”

Ve sonra bir adım yaklaştı bana.

“Beni yanlış anlıyorsun,” dedi, “Sana zarar vermek istemiyorum. Benim derdim onunla, sen de biliyorsun bunu.”

Sinir bozukluğu içinde güldüm.

“Beni kaçırdın.” dedim.

“Doğru.”

“Beni kaçırıp başka bir ülkeye getirdin.”

“Doğru.”

“Ve bir odaya kapattın.”

“Bu da doğru.”

“Ve bana zarar vermek istemediğini mi söylüyorsun?”

“Evet.” dedi Ivan, “Şaşırtıcı biliyorum, ama evet. Sana zarar gelmesini istemiyorum. Çünkü sen de biliyorsun... ölü bir misafirin pazarlık değeri olmaz.”

Cümle odaya düştüğü an bütün bedenim buz kesti. Değerim yalnızca Devrim’e karşı kullanılırken ne kadar büyük bir pazarlık değerim olduğundan ibaretti.

Ve eğer içimdeki şeyi öğrenirse... O zaman ona göre çok daha değerli olacaktım. Hayır. Bunu düşünmeyecektim, düşünmemeliydim! Ama bu aptal düşünce çoktan zihnime girmişti. Eğer Ivan hamile olduğumu öğrenirse, pazarlık değeri olan yalnızca ben olmayacaktım.

Bunu fark ettiğim an midem yeniden kasıldı ama bu kez kendimi tuttum. Dudaklarımı birbirine bastırdım, gözlerimi Ivan’dan kaçırmadım. Zayıf görünmemeliydim, hasta görünmemeliydim, sakladığı bir şey olan biri gibi görünmemeliydim.

“Doktor istemiyorum,” dedim daha alçak bir sesle.

“Doktor gelecek.” dedi.

“Muayene olmayacağım.”

“Olacaksın.”

“Zorla mı muayene edecek beni doktorun?”

Ivan cevap vermedi. Ona karşı koyamayacağımı biliyordu, bu evin sahibi oydu, bense yalnızca esir tutulan bir misafirdim. Kapının dışından ayak sesleri duyulduğunda birinin hızlı ama kontrollü adımlarla yaklaştığını anladım.

Kalbim öyle sert atmaya başladı ki Ivan’ın duyabileceğini sanıp bunun için bile endişelendim o an. Kapı aralandığında içeri orta yaşlı bir adam girdi önce, uzun boylu, zayıf, beyaz saçları şakaklarına yayılan, yüzü fazlasıyla sakin görünen bir adamdı. Elinde küçük siyah bir çanta vardı, üzerinde takım elbise yoktu ama doktor önlüğü de yoktu, siyah bir tişört ve siyah bir keten pantolon giyiyordu. Daha çok kaldığı odadan aceleyle alınmış biri gibi görünüyordu.

Ivan adamla Rusça konuşurken doktor olduğunu tahmin ettiğim adam kısa bir cevap verdi ve sonra bana baktı.

Ve o bakıştan nefret ettim... Bir zamanlar bir tıp öğrencisiydim, ben de doktor olmak istiyordum ve insan bedenine bakan gözlerin bazı şeyleri nasıl fark ettiğini biliyordum. Renginize, nefesinize, duruşunuza, gözlerinize... İyi bir doktor yalnızca söylediğiniz şeye değil, söyleyemediğiniz şeye de kulak verirdi.

Bu adam iyi bir doktorsa, başım beladaydı.

“Türkçe biliyor mu?” diye sordum Ivan’a.

“Hayır.”

“Harika. Kaçırıldığım ülkede ortak bir dil bile bilmediğim bir doktora muayene olacağım yani. Ve zorla!”

Ivan bana bakmadan cevap verdi.

“Ben çeviririm.”

“Bu beni hiç rahatlatmadı.”

Doktor bana yaklaşmak için bir adım attığında geriye çekildim. Ivan bunu gördü, elini hafifçe kaldırıp doktoru durdurdu.

“Korkma,” dedi bana, “Zarar görmeyeceksin, sadece muayene olacak ve gereken ilaçları alacaksın, bu kadar. Yalnızca nabzına bakacak.”

“İstemiyorum.”

Ivan’ın sabrı ilk kez ince bir yerinden çatlar gibi oldu.

“Eliz Sonay,” dedi, sesini alçaltarak, “İnat etmen sana hiçbir şey kazandırmayacak.”

“Bana ait olan son şeyi kazandırır.” dedim.

“Neyi?”

“Benliğimi.”

Ivan birkaç saniye sustu. Doktor ise aramızdaki konuşmayı anlamadan bekliyordu ama yüzündeki ifadeden onun da gergin göründüğünü anlamıştım. Belki o da kaçırılmış ve insanları muayene etmeye zorlanan bir doktordu!

Ivan sonunda doktora bir şeyler söyledi ve doktor başını salladıktan sonra çantasından tansiyon aletiyle küçük bir cihaz çıkardı.

“Bana dokunmasını istemiyorum.” dedim.

Ivan bana yaklaştı. Bu kez sesini iyice alçalttı ve o cümleyi kurdu.

“Devrim Ali Yöner birazdan burada olacak.”

Kalbim bir anda bütün düzenini kaybetti.

Bunu belli etmemek için bir yerlere tutunmam gerekti sanki, gözlerim büyümesin, nefesim değişmesin, ellerim titremesin diye bütün bedenimi zorladım ama değişti ve Ivan bunu gördü.

Gördüğünü biliyordum.

“Bak,” dedi, “Onu görmek istiyorsan ayakta kalmalısın.”

“Onu görmek istemiyorum.” dedim net bir sesle.

Ivan’ın gözleri yüzümde gezindi.

“Emin misin?”

Doktor yeniden bana yaklaştı o an. Bu kez tamamen kaçmadım ama kolumu da uzatmadım. Elim istemsizce gövdemin önünde durdu. Karnımı kapatır gibi değildim, daha çok kendimi korumak ister gibiydim.

Doktor Rusça bir şeyler söyledi ve Ivan bana dönerek çeviri yapmaya başladı.

“Tansiyonuna bakacak ve sonra çıkacak, tamam mı?”

“Kan tahlili istemiyorum.” dedim bir anda.

Ivan kaşlarını hafifçe kaldırdı.

“Kan tahlilini de nereden çıkardın şimdi?” diye sordu merakla.

Ah, aptal ben. Gerçekten de nereden çıkarmıştım ki?

“Çünkü size güvenmiyorum,” dedim hızlıca, “Bana enjeksiyonla ne vereceğini, ne yapacağını, ya da kan örneğimi ne için kullanacağını bilmiyorum.”

Şimdi de obsesif düşünceleri ve takıntıları olan, hayata güvenmeyen biri gibi davranmaya başlamıştım ve belki de bu onlara göstereceğim tek mantıklı rol olabilirdi. Ivan’ın bakışı hâlâ üzerimdeydi ama inanmış mıydı bilmiyordum.

“Kan almayacak,” dedi sonunda, “Tansiyonuna bakacak.”

İçimdeki nefesi belli etmeden bıraktım.

Doktor koluma uzanıp tansiyon aletini koluma geçirirken gözleri birkaç saniye yüzümde kaldı. Sonra tansiyonuma ölçtü ve hemen sonra göz kapaklarımı kontrol etmek ister gibi yaklaştı ama ben başımı geri çektim.

“Yeter,” dedim, “Tansiyonuma bakacak dedin, baktı ve gitsin artık.”

Doktor Ivan’a dönüp Rusça konuştu o sırada. Yüzünde ciddi ama telaşsız bir ifade vardı. Sonra bana tekrar baktı ama bu kez bakışı biraz daha dikkatliydi.

Hayır.

Hayır, hayır.

Bir şey anlamış olamazdı. Olmamalıydı.

Nabızdan, tansiyondan, yüz rengimden hamile olduğumu anlayamazdı. Bu mümkün değildi, ama şüphelenebilirdi. Kusmamdan, solgunluğumdan, hassasiyetimden, panikten... Şüphelenebilirdi.

Doktor Ivan’a bir şey daha söyledi ve Ivan’ın gözleri yavaşça bana döndü.

“Ne dedi?” diye sordum.

Ivan birkaç saniye cevap vermedi. Sonra doktorun çantasını kapatmasını izledi.

“Stres,” dedi, “Açlık. Bayıltıcı maddenin etkisi. Dinlenmen ve yemek yemen gerekiyormuş.”

Bu kadar mıydı? Ivan’ın yüzündeki ifade, cümlenin tamamının bu olmadığını söylüyordu.

Doktor kapıya doğru yürüdüğü sırada çıkmadan önce bana son kez baktı. O bakışta yalnızca bana ait olan bir bilginin varlığını biliyormuş gibi hissettim ya da belki de yalnızca paranoyaktım. Belki de artık herkesin yüzünde bir tehdit görüyordum. Yine de hiçbir şey söylemedi, ne bana ne de Ivan Vetrov’a. Öylece çıkıp gitti.

“Başka bir şey söylemedi mi?” diye sordum, “Yalnızca yemek yiyip dinlenmeli miyim? Hani ilaç verecekti?”

Ivan birkaç saniye beni izledi. Sonra yavaşça gülümsedi.

“Bu evde herkes bir şeyler saklar, Eliz Sonay,” dedi bir şey ima eder gibi, “Ama ben saklamam. Doktor yalnızca bunları söyledi. O yüzden şimdi uzanıp dinlensen iyi olur, birazdan sana yemek göndereceğim.”

“Peki o ne zaman gelecek...” diye sordum tereddütle, “Yani... Devrim...”

Tam o anda dışarıdan bir hareketlilik duyuldu. Önce uzaktan gelen motor seslerine dikkat kesildim, sonra telsiz cızırtılarına... Ardından koridorda hızlanan adımların sesleri gelince Ivan’ın yüzündeki ifade değişti. Güvenliklerden biri içeri girip Rusça bir şeyler söylediğinde ise Ivan’ın dudaklarının kenarı belli belirsiz kıpırdadı ve gülümser gibi oldu. Sonra bana baktı ve o bakıştan anladım, o daha bana tek kelime bile söylemeden anladım.

Devrim gelmişti... Benim için.

Kalbim hızlandığında ellerimi iki yanımda sıktım ve karnıma dokunmamak için bütün gücümle tuttum kendimi. Ivan ceketinin düğmesini kapattığında yüzüne o soğuk ev sahibi ifadesini geri yerleştirdi.

“Davetlilerimiz geldi.” dedi soğuk bir intikam sesiyle.

“Ona...” dedim endişeyle, “Ne yapacaksın?”

“Hiçbir şey,” dedi Ivan Vetrov alaycı bir tavırla, “Sadece biraz misafir edeceğim, o kadar.”

Bir yanım kapıya koşmak istiyordu, bir yanım yorganların altında saklanmak ve yok olmak. Bir yanım adını haykırmak istiyordu, bir yanım ise bu odadaki bütün ışıkları söndürüp görünmez olmak.

Çünkü Devrim Ali Yöner gelmişti.

Ve ben hayatımda ilk kez hem kurtarılmayı diliyor hem de kurtarıcımın beni bulmasından korkuyordum.

-

(YAZARIN ANLATIMIYLA)

(BİRKAÇ SAAT ÖNCE)

Devrim Ali Yöner, hayatında ilk kez bir tuzağa bu kadar isteyerek yürüyordu.

Özel uçakları İstanbul’un yağmurlu gecesinden havalandığında, şehrin ışıkları camın ardında birbirine karışmıştı. Sokaklar inceliyor, yollar kayboluyor, İstanbul geride küçücük bir harita gibi kalıyordu ama Devrim’in gözleri o haritada değildi. Karşısındaki küçük masanın üzerinde duran telefondaydı.

Fotoğraf hâlâ ekrandaydı... Eliz’in o yatakta uyuyan, solgun halinin fotoğrafı hala orada, gözlerinin önündeydi.

Gözleri kapalıydı, yüzü solgundu, saçları dağılmıştı. O büyük, karanlık odada öyle savunmasız görünüyordu ki Devrim’in içindeki bütün öfke her bakışında biraz daha derinleşiyordu. Bir insanın sevdiği kadını böyle görmesi en büyük intikamdı. Bazen yalnızca bir fotoğraf yeterdi büyük bir intikamın rövanşına. Bir fotoğraf, insanın bütün damarlarında gezdirebilirdi ateşi.

Devrim’in parmakları önündeki masanın kenarına kapanmıştı. Öyle sessizdi ki uçağın içindeki herkes onun sessizliğinden daha çok korkuyordu.

Belki bağırsa daha kolay olurdu, öfkesini açık etse, bir şeylere vursa, bir şeyleri kırsa, bir cümle kursa, o karanlığı sesine taşısa belki yanında oturanlar neyle karşı karşıya olduklarını daha iyi anlayabilirlerdi.

Ama Devrim konuşmuyordu. Gözleri fotoğraftaydı ve içindeki öfke, bağıran bir adamın öfkesi gibi değildi. Daha sessizdi. Daha derindi. Daha tehlikeliydi.

Ömer karşısındaki koltukta elindeki tablete bakıyor, art arda haritalar açıyordu. Balaşov çevresindeki yollar, Vetrov Malikanesi’nin uydu görüntüleri, çevredeki orman hattı, güvenlik kameralarının ulaşılabilen açıları, şehirden malikaneye giden ana ve ara yollar... Her şeyi üst üste koyuyor, sonra siliyor, sonra yeniden kuruyordu.

Plan yapıyordu.

Ya da plan yapmaya çalışıyordu.

Çünkü Devrim Ali Yöner’in öfkesi sizinle aynı odadayken plan yapmak, fırtınanın ortasında kibrit yakmaya benzerdi. Yanmasını umut ederdiniz ama rüzgârın ne zaman yön değiştireceğini ve sizi de yakacağını bilemezdiniz.

O evi ve o eve giden tüm yolları yakıp yıkmak YÖNER ailesi için hiçbir şeydi aslında, parmaklarını bile oynatmalarına gerek olmadan yaptırabilirlerdi bunu ama Eliz o evin içindeyken evin yakınında esen rüzgar bile bir tehditti onlar için.

Ömer bir süre sonra başını kaldırdı.

“Abi,” dedi dikkatlice.

Devrim gözlerini fotoğraftan ayırmadı.

“Konuş.”

Ömer’in gözleri bir an Deha ve Demir’e kaydı. İkisi de susuyordu. Deha koltuğunda oturamıyor, birkaç dakikada bir ayağa kalkıp uçağın dar koridorunda gidip geliyordu. Demir ise cam kenarında oturmuş, parmaklarını birbirine kenetlemiş, önündeki dosyaya bakıyordu ama tek kelime bile etmiyordu.

Ömer tableti Devrim’e doğru çevirdi.

“Konum Balaşov’un dışında eski bir mülke çıkıyor. Vetrov ailesine ait. Malikâne uzun süre kapalı görünmüş ama son aylarda yeniden aktifleşmiş. Çevredeki kameralar ya özel mülk ya da kayıtsız. Yani dışarıdan görebildiğimiz her şey onların görmemize izin verdiği kadar.”

Devrim’in bakışları ağır ağır ekrandan haritaya kaydı.

“Kaç giriş var?”

Ömer hemen cevap verdi.

“Görünen üç. Ana kapı, kuzey tarafında servis yolu, batıda eski garaj girişi. Ama uydu görüntülerinde yapının altında eski bir mahzen ya da tünel bağlantısı olabilecek bir alan var. Net değil.”

“Netleştir.”

“Çalışıyorum abi.”

Devrim başını kaldırıp Ömer’e öyle bir bakış attı ki Ömer cümlesinin yanlış olduğunu o an anladı.

“Netleştireceğim.” dedi hemen.

Devrim yeniden fotoğrafa baktı.

“İçeride kaç kişi olduğunu biliyor muyuz?”

“Hayır. Ama dış güvenlikte en az on beş kişi pozisyonda görünüyor. İçeride bunun iki katı olabilir.”

Demir ilk kez konuştu.

“Bizi korkutmaya da çalışmıyorlar.”

Deha ona döndü.

“Nasıl yani?”

Demir elindeki dosyayı kapattı ve konuşmaya başladı.

“Bizi vazgeçirmek isteselerdi mesajı böyle göndermezlerdi. Konumu bu kadar kolay buldurmazlardı. Ivan’ın istediği şey bizim gitmemiz ve onunla konuşup dönmemiz. Resmen bir misafirliğe davet ediyor bizi yani.”

Deha’nın yüzü gerildi o an.

“Adam Eliz’i kaçırdı, bize yatakta uzanmış baygın mı uyuyor mu olduğu belirsiz bir fotoğraf gönderdi ve biz buna davet mi diyeceğiz?”

“Onun istediği kelime bu,” dedi Demir, “Misafir, davetli, ev sahibi. Bütün oyununu bunun üzerine kuruyor psikopat.”

Devrim’in çenesi kasıldı o an.

“Eliz o evin içindeyken ona zarar vermeyeceğimizi biliyor.” dedi dişlerinin arasından.

“Abi,” dedi Ömer, “İçeri girdiğimizde ilk yapmamız gereken şey Eliz’in yerini doğrulamak. Ivan bizi doğrudan ona götürmeyecektir. Hatta büyük ihtimalle hiç götürmeyecek. Bizi oyalamaya çalışacak, senin öfkelenmeni isteyecek, bir açık vermeni, kontrolü kaybetmeni isteyecek.”

Deha sertçe bir nefes verdi.

“Ne olursa olsun önce Eliz’i görmek istemeliyiz, yaşıyor mu yaşamıyor mu bunu bile bilmiyoruz ki-“

“Sus,” dedi Devrim.

Tek kelime.

Deha sustuğu an Devrim’in gözleri yeniden fotoğrafa döndü. Fotoğraftaki Eliz’in kapalı gözlerine bakarken sesi çok alçaktı.

“Yaşıyor.”

Bu bir bilgi değildi, bu bir emir gibiydi. Sanki dünya, Devrim Ali Yöner’in bu cümlesine uymak zorundaydı.

Demir dikkatle abisine baktı.

“Yaşıyor,” dedi o da, bu kez daha sakin bir sesle, “Ivan onu öldürmez. En azından istediğini almadan öldürmez. Eliz onun için yalnızca bir koz. Onu yalnızca pazarlık için tutuyor.”

Devrim’in bakışı Demir’e döndü.

“Bunu bir daha söyleme.” dedi sakin kalmaya çalışarak.

Demir önce anlamasa da sonra hemen anladı. Koz... Eliz bir koz değildi, Eliz bir pazarlık malzemesi de değildi. Eliz, Devrim’in masada kaybetmeyi göze alabileceği bir taş değildi.

“Özür dilerim abi,” dedi, “Haklısın.”

Uçağın içinde birkaç saniyeliğine yalnızca motorun sesi duyuldu. Gece camların ardında koyulaşıyordu, altlarında şehirler, yollar, sınırlar değişiyordu ama Devrim’in odağı asla değişmiyordu. O oda, o fotoğraf, o kapalı gözler...

Ömer, tabletin ekranını değiştirip malikanenin çevresine dair yeni bir plan açtığında uçağın içindeki sessizlik de sona erdi.

“İki ihtimal var,” dedi, “Birincisi, Ivan bizi direkt içeri alır. Silahlarımızı, telefonlarımızı, bağlantılarımızı aldırır. Bizi kendi sahasına çekip konuşmaya zorlar. İkincisi, bizi kapıda bölmeye çalışır. Seni ayrı, bizi ayrı alır ama yine de bir çatışma çıkacağını sanmıyorum, seni oraya öldürmek için çağırıyor olamaz. Bundan daha fazlasını isteyecektir.”

Devrim’in sesi buz gibiydi.

“Eliz hala evin içindeyken tek bir kurşun bile sıkılmayacak.”

Kimse bir şey söylemedi. Devrim’in bunu öfkeyle değil de fazlasıyla sakin bir ses tonuyla söylemesi cümlenin ağırlığını artırmıştı ve o gece o uçağın içinde bulunan herkes Devrim’in söylediklerinde ne kadar ciddi olduğunun farkındaydı. Üstelik hepsi aynı düşüncedeydi, hepsinin önceliği Eliz’in güvenliğiydi, ötesi değil.

-

Rusya’ya indiklerinde havadaki kar kokusunu hissetmemeleri mümkün değildi. Pist küçük ve fazla sessizdi, etrafı sisle çevriliydi ve pist lambaları soğuk havanın içinde solgun sarı çizgiler gibi uzanıyordu.

Rusya’nın soğuğu yüzüne vurduğunda bir an bile üşüdüğünü hissetmedi Devrim Ali Yöner, içindeki öfke, hiçbir soğuğun ulaşamayacağı kadar derindeydi.

Ömer yanına yaklaştı.

“Arabalar hazır abi. İki araç önde, ikisi arkada. Biz ortadaki araçta olacağız. Dış ekip malikanenin üç kilometre çevresine dağılacak. İçeri girdikten sonra sinyal bozulabilir. Ivan’ın bunu yapmasını bekliyoruz.”

“Yedek hatlar?”

“Hazır.”

“Adamlarımız?”

“Hazır. Ama abi...” Ömer bir an durdu, “Burası onun sahası. Bizi izliyor olabilirler. Hatta büyük ihtimalle havaalanından beri izleyeceklerdir.”

Devrim piste baktı. Sisli karanlığın içinde birkaç aracın farları yanıyordu.

“İzlesinler.”

Ömer’in yüzü gerildi.

“Ne istediğini biliyorsun, değil mi abi?” diye sordu Ömer, “Seni öfkeli, aceleci, tahmin edilebilir görmek istiyor.”

Devrim ona baktı.

“Ben tahmin edilebilir değilim.”

“Eliz söz konusu olduğunda...” dedi Ömer duraksayarak, “Onu almak için her şeyi yapacağını biliyor. Zaten bu yüzden onu aldı.”

Devrim’in bakışları keskindi, Rusya’nın soğuğunu içine çekti ve başını salladı.

“Doğru,” dedi, “Her şeyi yaparım. Ve her şeyi yapacağım...”

“Biliyorum abi ama senin tek derdinin Eliz’i görmek olduğunu düşünmemeli.”

“Tek derdim Eliz’i görmek değil, Ömer. Eliz’i oradan çıkarmak.”

Ömer yavaşça başını salladı.

Bu Devrim’in öfkeden tamamen körleşmediğini gösteriyordu ama bu Ömer’i rahatlatmalı mıydı yoksa daha çok korkutmalı mıydı emin olamıyordu. Çünkü Devrim Ali Yöner plan yaptığında, planın sonunda genellikle birileri çok şey kaybederdi.

Arabaya bindiklerinde konvoy, havaalanından ayrılıp Rusya’nın karanlık yollarına girdiğinde ince bir kar yağmaya başlamıştı. Yağmurla kar arasında kalmış, cama çarpıp eriyen, farların önünde kısa kısa parlayan bir yağıştı bu. Yol ıssızdı. İki yanında çıplak ağaçlar uzanıyor, ara sıra uzaklarda tek tük ev ışıkları görünüyordu. Sonra onlar da kayboldu.

Arabanın içinde kimse konuşmuyordu.

Deha camdan dışarı bakıyor ama aslında hiçbir şey görmüyordu. Aklında Eliz’in gülüşü vardı, ilk tanışmaları, onlara laf yetiştirmeleri, Devrim’in karşısında dimdik duruşu ama kalbindeki buzu eritişi...

“Abi,” dedi sonunda Deha hüzünle.

Devrim ona döndü.

“Eğer onu görürsek...” Deha cümleyi toparlamakta zorlandı, “Yani bize kızgınsa, sana kızgınsa, bizimle gelmek istemezse...”

“O evden çıkacak.” dedi Devrim.

“Biliyorum ama-“

“O evden çıkacak,” dedi Devrim bir kez daha, “Bana gelmek zorunda değil. Beni affetmek zorunda değil. Yüzüme bakmak zorunda değil. Ama Ivan Vetrov’un evinde kalmayacak.”

Bu cevap, Devrim’in sevgisinin en acı halini taşıyordu. Eliz’in ona dönmesini istemiyormuş gibi yapmıyordu. İstiyordu, belki dünyadaki her şeyden çok istiyordu ama o an tek önceliği Eliz’in onun yanında olması değil, Eliz’in Ivan’ın elinde olmamasıydı.

Demir alçak bir sesle konuştu.

“Ivan bunu kullanacak.”

Devrim ona döndü bu sefer.

“Neyi?”

“Eliz’in sana kızgın olmasını, seni görmek istemeyebileceğini, onu oradan çıkarmaya çalışırken bile sana karşı durabileceğini.”

Devrim’in parmakları dizinin üzerinde hafifçe kasıldı.

“Biliyorum.”

“Hazır mısın buna?”

Devrim birkaç saniye cevap vermedi, sonra gözlerini karanlık yola çevirdi.

“Hayır.”

Bu cevap arabada kısa bir sessizlik yarattı, Ömer dikiz aynasından ona baktığı sırada Devrim devam etti.

“Yine de onu orada bırakmayacağım.”

Devrim Ali Yöner hazır olmadığı şeylere de yürümeyi öğrenmişti. Gerekirse Eliz’in nefretine de katlanırdı, o yeter ki yaşasındı.

Ömer’in telefonu titrediği sırada herkes odağını bu melankoliden ayırıp Ömer’e çevirdi.

“Malikâneye beş dakika,” dedi Ömer, “Tahmin ettiğimiz gibi sinyal zayıflıyor.”

Devrim başını salladı.

“Son kez dinleyin.” dedi ve herkes anında ona döndü.

“İçeri girdiğimizde kimse Ivan’a istediği tepkiyi vermeyecek. O konuşacak, biz dinleyeceğiz. Eliz’i görmeden hiçbir hamle yok. Eliz’in nerede olduğunu öğrenmeden hiçbir saldırı yok. Eliz’i o evden çıkarmadığımız sürece hiçbir silah patlamayacak.”

Ömer hemen ekledi.

“Ben girişte güvenlik düzenini sayacağım, sağ ve sol kanattaki adamları, çıkışları, merdivenleri. Demir, sen evin içindeki yapıyı takip et. Eski evlerde saklı geçit ya da servis merdiveni olma ihtimali yüksek. Deha senin tüm odağın Eliz’le ilgili gelebilecek her türlü bilgide olsun, hangi katta, başında kaç adam var, durumu nasıl...”

Deha’nın yüzü gerildi ama başını salladı.

“Tamam.”

Demir de kısa bir baş hareketiyle onayladı ama Devrim konuşmadı çünkü gerginliği giderek artıyordu. Ömer’in plan yapmasına izin vermişti, çünkü Ömer doğru söylüyordu. Öfke bir yere kadar işe yarardı ama Eliz’i o evden çıkarmak için yalnızca öfke yetmezdi ve Devrim şu an soğukkanlı olamayacak kadar öfkeliydi.

Yolun sonunda yüksek demir kapılar belirdi, kapının iki yanında taş sütunlar vardı. Sütunların üzerinde ise eski bir arma duruyordu, Vetrov ailesinin arması, bir karga figürü ve üzerinde italik yazılmış bir V harfi. Kapının ardında ağaçların arasında yükselen bina karanlığın içinden yavaş yavaş beliriyordu... Vetrov Malikanesi.

Araçların farları kapının önünde durduğunda ilk birkaç saniye hiçbir şey olmadı. Sonra kapılar ağır ağır açılmaya başladı. Sanki bir ev değil, bir canavar ağzını açıyordu, öyle bir hissiyat yayıyordu kapıların heybeti.

Konvoy içeri girdiğinde bahçede yol iki yana dizilmiş çıplak ağaçların arasından ilerliyordu. Ağaçların dalları rüzgârla sallanıyor, farların ışığında hareket eden gölgeler gibi uzuyordu. Malikanenin yüksek pencerelerinde sarı ışıklar yanıyordu ama o ışıklar sıcak görünmüyordu; daha çok içeriden dışarıyı izleyen gözler gibiydi.

Ana girişin önünde araçlar durduğunda Devrim daha fazla bekleyemeyecekti, kapı açılır açılmaz indi ve kabanının önündeki düğmeyi açtı. İnce kar saçlarına, omuzlarına düşerken o bunu hissetmedi bile, gözleri merdivenlerin en üstündeki adama kilitlenmişti.

Ivan Vetrov onları bekliyordu.

Üzerinde koyu renk takım elbisesi, yüzünde o sakin ve insanı daha da öfkelendiren ifadeyle basamakların üzerinde duruyordu. Yanında adamları vardı. Kapının iki yanında, merdivenlerin altında, girişin etrafında... Hepsi hazırdı. Hepsi bu karşılaşmanın planlanmış bir sahne olduğunu gösteriyordu.

Ivan birkaç basamak indi ve sinir bozucu bir tavırla gülümsedi.

“Devrim Ali Yöner!” dedi, sesi soğuk havada ağır ağır yayıldı.

Devrim’in ilk cümlesi ise hiç de iyimser değildi.

“Eliz nerede?” diye sordu doğrudan, dişlerinin arasından.

Ivan’ın dudaklarının kenarı kıpırdadı.

“Yolculuğun iyi geçti mi?”

“Nerede?” dedi Devrim bir kez daha, aynı sertlikle.

Ivan bir an Devrim’e baktı, sonra arkasındaki Deha, Demir ve Ömer’e. Bakışları özellikle kardeşlerin üzerinde kısa süre durdu.

“Ne kalabalık gelmişsiniz!” dedi dalga geçer gibi, “Asıl davetlim sendin.”

“Merak etme, fazla kalmayacağız.” dedi Demir arkadan.

Ivan başını hafifçe eğdi.

“O halde sizler de misafirimizsiniz!” dedi, “Ama önce kurallar...”

Ivan’ın adamları yaklaşırken Ivan tek tek saymaya başladı.

“Silahlarınız, telefonlarınız, üzerinizdeki bütün cihazlar.”

Deha dalga geçer gibi sordu.

“Cebimde e-kitap okuyucum var, onu da vereyim mi?”

“O kalabilir.” dedi Ivan aynı alaycı tavırla.

Devrim hiç tereddüt etmeden ceketinin içindeki silahı çıkardı. Ömer’in bakışları ona döndü ama Devrim durmadı, itiraz etmelerinin bir faydası olmayacağını biliyordu. Silahını ve telefonunu Ivan’ın adamlarından birine verdi. Deha istemeyerek de olsa aynısını yaptı, Demir bunu yapıyor olmaktan nefret ediyordu ama başka çaresi olmadığını biliyordu.

Ömer son olarak kulaklığını çıkardı ve Ivan’ın adamına verirken gözlerini adamın yüzünden ayırmadı. Ivan memnun olmuş gibiydi.

“Güzel,” dedi, “Artık konuşabiliriz. Hadi, içeri gelin dostlar!”

Devrim birkaç saniye boyunca öfkesini bastırmaya çalışarak onu izledi, sonra malikanenin büyük kapısından içeri adımını attı. Arkasından Ömer, Deha ve Demir girdi... Kapılar arkalarından kapandığında kilit sesi koridorda yankılandı.

Artık dışarıda değillerdi.

Artık Vetrov’ların evindelerdi ve bu misafirlik, sandıklarından kısa sürecekti.

Geniş giriş holü mermerle kaplıydı, tavandan sarkan ağır avize, duvarlardaki eski tablolar, koyu renk ahşap merdivenler ve iki yanda uzanan koridorlar bu evin yalnızca büyük değil, aynı zamanda fazlasıyla eski olduğunu gösteriyordu. Bu evin yıllardır kapalı olduğu her halinden belliydi.

Ivan önden yürüdü.

“Bu taraftan.”

Devrim’in gözleri her detayı tarıyordu. Merdivenler, koridor, kapılar, kameralar, adamların durduğu noktalar... Ivan onları büyük bir salona aldığında Ömer, Deha ve Demir de aynı şeyi yapıyordu elbette.

Salonun ortasında uzun, koyu renk bir masa vardı. Bir duvarda şömine yanıyor, diğer duvarda büyük bir ekran kapalı halde duruyordu. Ekranın varlığı o kadar bilinçliydi ki Devrim daha o an Ivan’ın onları neden buraya getirdiğini anladı. Çalışanlar masaya çay fincanları taşırken Ivan ayakta bekleyen bir çalışanına başıyla televizyonu işaret etti. O an dördü de o ekranda ne göreceklerini çoktan anlamışlardı...

Eliz’i oradan, o siyah ekranın ardından göreceklerdi.

Çalışan ekranın yanındaki küçük cihaza dokundu ve ekran açıldı. Önce siyah bir görüntü belirdi ekranda, sonra bir oda. Devrim’in nefesi o an görünmez bir bıçakla kesilmiş gibi oldu çünkü o oradaydı, Eliz.

Ayaktaydı, pencereye yakın duruyordu ve pencerenin yanındaki berjere yaslanmış perdenin ardından dışarıyı izliyordu. Yüzü solgundu ama gözleri açıktı, yaşıyordu! Devrim’in içindeki bütün dünya bir saniyeliğine durdu önce, sonra yeniden ama başka bir ritimle atmaya başladı. Eliz yaşıyordu. Yaşıyordu!

Deha’nın ağzından çok kısık bir ses çıktı.

“Eliz...”

Ömer’in eli istemsizce olmayan kulaklığına gitti, sonra boşluğa değdiğini fark edip elini indirdi. Devrim ise kıpırdamadı, gözleri hala ekrandaydı.

Eliz’in yüzünde bir şey vardı. Yorgunluk, korku, ama başka bir şey daha... Sanki kendini tutuyordu, sanki yüzünde görünmesine izin vermediği bir panik vardı. Devrim Eliz’in korkusunu tanırdı ama bu korku farklıydı.

“Gördüğün gibi,” dedi Ivan o an, “Yaşıyor.”

Devrim’in çenesi kasıldı anında.

“Eliz’i göreceğimi söyledin.”

“Görüyorsun.”

“Yanına gideceğim.”

“Gideceksin,” dedi Ivan, “Ama önce konuşacağız.”

Devrim nihayet gözlerini ekrandan ayırıp Ivan’a çevirdi, kasılan çenesine rağmen yumruk yaptığı ellerini sıkarak sabretmeye çalıştı.

“Konuş.” dedi nefretle.

Ivan masanın başına geçti, yavaş yavaş hareket ediyordu ve bu hali inanılmaz derecede sinir bozucuydu. Masanın en başındaki sandalyeye yerleşirken boğazını temizledi.

“Baban,” dedi.

“Babamın adını ağzına alırken dikkatli ol.”

Ivan gülümsedi.

“Adını söylemedim,” dedi dalga geçer gibi, “Ayrıca... Keşke o da yıllar önce bu evden çıkarken aynı dikkati gösterseydi.”

“Bak Ivan Vetrov,” dedi Devrim öfkesine hakim olmaya çalışarak, “Üstü kapalı konuşmalar için yanlış adamı çağırdın. Konuş dedim sana, direkt söyle.”

Ivan ekrandaki Eliz’e baktı önce, sonra yeniden Devrim’e döndü.

“Baban...” dedi, “Baban Edmon Yöner’in ne yaptığını sen hepimizden iyi biliyorsun Devrim Ali Yöner.”

Salonun içindeki hava bir anda ağırlaştı. Devrim’in gözlerinde çok küçük bir kıpırtı oldu, Deha ve Demir sakin kalmaya çalışırken Ömer ise sessizce Ivan’ı izliyordu.

“Ben bir şey bilmiyorum.” dedi Devrim öfkeyle.

“Ama tahmin ediyorsun,” dedi Ivan, “Değil mi?”

Devrim masanın kenarında durdu. Ivan’ın gözlerine ucu bucağı olmayan bir öfkeyle bakarken yanındaki ekranda berjere yaslanmış dışarıyı izleyen Eliz’in görüntüsü onu tutar gibiydi.

“Ne istiyorsun?” diye sordu Devrim.

Ivan’ın yüzündeki ifade “Nihayet!” der gibiydi.

“Baban hakkındaki gerçeği...” dedi Ivan Vetrov, “Edmon Yöner hakkındaki tüm gerçekleri istiyorum. Bütün gerçeği, belge belge, her ayrıntısıyla... Ve eğer bir hafta içinde o gerçek benim önüme gelmezse...”

Durdu ve başıyla çalışanına işaret edip televizyon ekranını kapattırdı. Bu bir tehditti, istediği şey ona gelmezse Eliz bu televizyon ekranının siyah tonunda kaybolduğu gibi, kararıp gidecekti.

“Eğer ona bir zarar verirsen...” dedi Devrim kendini daha fazla tutamayarak, “Babanın adını nasıl yerin dibine gömdüysem, seni de oraya gömerim Ivan Vetrov. Anladın mı?”

“Beni tehdit mi ediyorsun?”

“Hayır,” dedi Devrim, “Sana olacakları söylüyorum.”

Birkaç saniyelik bir sessizlik olduğu sırada televizyon kendi kendine yeniden açıldı. Bu kaderin bir oyunu muydu, evrenin bir hediyesi miydi Devrim’e?

Sonra ekrandaki Eliz hareket etti, başını kapıya doğru çevirdi. Sanki bir ses duymuştu, sanki aynı evin içinde, bir yerlerde Devrim’in varlığını hissetmişti. Devrim’in bütün dikkati yeniden ekrana döndüğünde Eliz kapıya baktı.

Birbirlerini görmüyorlardı ama ikisi de aynı anda birbirlerinin varlığını hissediyor gibiydi.

Devrim anlamıştı. Ivan Vetrov istediğini almadığı sürece ortalığı yakıp yıkmadan Eliz’i buradan alması mümkün olmayacaktı. Ivan’a göre Eliz’in esaretinin anahtarı yalnızca Devrim’in elindeydi. Babası hakkındaki tüm gerçekleri bulup Ivan’ın eline teslim etmeden Eliz’i buradan sağ salim alamayacaktı.

Başka zaman olsa, başka bir ihtimalin içinde Devrim Ali Yöner bu evi temeline kadar yakardı. Bu masayı, bu ekranı, Ivan’ın yüzündeki o sakin ifadeyi, Vetrov soyadının bu duvarlara sinmiş bütün kibrini küle çevirirdi. Ama ekranda Eliz vardı, solgun yüzü, pencereye çevrilmiş bakışları, ona ulaşamadığı halde onu orada tutan varlığı vardı.

Ve Devrim ilk kez öfkesinin Eliz’e zarar verebileceğini anladı.

Bu yüzden yumruklarını gevşetti. Dişlerinin arasına sıkışan bütün karanlığı yuttu. Ivan Vetrov’un gözlerine baktı ve hayatında ilk kez bir düşmanına saldırmak yerine, ona istediği cevabı verdi.

“Tamam,” dedi. Sesi alçaktı ama salondaki herkes duydu. “Tamam. Ne istiyorsan yapacağım.”

Ivan’ın yüzünde küçük bir zafer gülümsemesi belirdi ve Devrim o gülümsemeyi gördü.

O gün Devrim Ali Yöner hayatında ilk kez birine boyun eğdi.

Kendisi için değil...

Eliz için.

Fakat o an o odada bulunan kimse bilmiyordu ki, teslim olmak da bir savaş biçimiydi ve Devrim Ali Yöner sevdiği kadın için sonuna kadar savaşacaktı.

Tekrar merhaba aşkımlarrrrr. ^^

Şimdi size bir sorum var. Sizce Ivan veya doktor Eliz'in hamile olduğunu anladı mı?

İlerleyen bölümlerde KESİN ŞÖYLE OLACAK dediğiniz bir teoriniz var mı?

Şimdiden yorumlarınız için çooook teşekkür ederim. Bir sonraki bölümümüzle Cuma akşamı saat 21.00'da görüşmek üzere. ^^

‍İyi ki varsınızzzz. <3

MİSO INSTA : misafirkitapresmi

INSTAGRAM : beyzalkoc