2.KİTAP - 13,14 VE 15.BÖLÜMLER
Selam aşklarımmm!
Nasılsınız? ^^
Beklettiğim için üzgünüm, bu aralar imza günlerim sebebiyle o kadar çok şehir değiştiriyorum ki zar zor toparlanıyorum. :(
Umarım bölümleri çoook seversiniz!
Bölüm sonunda yorumlarınızı bekliyorum. ^^

13.BÖLÜM : GİZLİ SAKLI DENİZLER.
Kapının eşiğinde duran Aziz Ata, bana karmaşık, darmadağınık bir dolabı anımsatıyordu. Koridorun sarı ışığı yüzünün bir tarafını aydınlatıyor, diğer tarafınıysa gölgeye gömüyordu; bu yüzden ifadesi daha da sert, daha da okunamaz duruyordu. Sanki yalnızca evin kapısına dayanmamış, aynı zamanda yarım kalmış her şeyin de kapısına dayanmıştı.
Ben hala kapının iç tarafındaydım. Rafael ve Baran koridorda, Berfu ve Dünya Can ise mutfak kapısının tam önündeydi. Öyle saçma bir ortamın içinde kalmıştık ki Berfu’nun “Çay içer misin Aziz Ata?” sorusu ortamdaki en mantıklı öneri olmuştu.
Aziz’in bakışları önce bana takıldı. Sonra çok kısa bir an için omzumun ardından içeri kaydı. Rafael’e baktı önce, sonra Baran’a döndü. O kısacık bakışta yüzünde değişen şeyi tarif etmek zordu; öfkeye benzeyen ama yalnızca öfke olmayan, sahiplenmeye benzeyen ama yalnızca sahiplenme da olmayan o sert gölge yüzüne bir anlığına çöküp yerleşti.
“Benimle gel, Derin.” dedi bir anda.
Sesinin alçak olması onu daha az gergin yapmıyordu. Tam tersine, bağırmıyor oluşu her şeyi daha gergin bir hale getiriyordu. Çünkü Aziz Ata sesini yükselttiğinde yalnızca öfkeli olurdu. Ama sesini böyle alçalttığında... söylediklerinin arkasında çok daha derin meseleler olurdu.
Kaşlarımı çattım.
“Hayır?” diye mırıldandım sorar gibi.
Tek kelimelik cevabım kapının kenarına çarpıp geri döndü sanki. İçeridekilerin hiçbiri konuşmuyordu ama hepsinin gerildiğini hissedebiliyordum
Aziz’in yüzünde en ufak bir değişiklik olmadı. “Derin,” dedi, bu kez adımı daha yavaş, daha dikkatli söyleyerek, “Benimle gelmen gerekiyor.”
“Ne söylediğini duydum,” dedim, sesim iyice keskinleşirken, “Sen de benim cevabımı da duydun.”
“Derin...”
“Aziz Ata,” dedim, “Ne söyleyeceksen burada söyle.”
Baran kendini tutamayıp hemen araya girdi.
“Bir saniye,” dedi endişeli bir sesle, “Nereye gelmesi gerekiyor tam olarak?”
Aziz bakışlarını benden ayırmadan, “Bu seni ilgilendirmez,” dedi dişlerinin arasından.
“Derin benim çocukluk arkadaşım.” dedi Baran öfkesini bastırmaya çalışarak, “Bu hepimizi ilgilendirir.”
Aziz nihayet başını çevirip ona baktı. İkisinin bakışları birbirine çarptığında aradaki hava öyle bir gerildi ki sanki apartmanın dar koridoruna görünmez bir tel çekilmişti. Biraz daha gerilse kopacak, koptuğunda da birilerinin canını yakacaktı.
“Ben kendi adıma konuşabilirim,” dedim Baran’a doğru, “Kimsenin yardımına ihtiyacım yok.”
Baran bozularak huzursuz bir nefes alırken Aziz Ata anında bana döndü.
“Derin,” dedi sakin kalmaya çalışarak, “Burada konuşamayacağım bir mevzu var.”
“Deniz’le ilgili bir haber mi var?” diye sordum merakla, “Eğer öyleyse onu da burada söyleyebilirsin.”
Yüzünde belli belirsiz bir kas hareketi oldu. Çenesindeki kas sıkıldı ama yine de sakin kalmaya çalıştığı her halinden belliydi.
“Benimle gel,” dedi yalnızca, “Burada konuşamam.”
Ve sonra beni olduğum yere çivileyecek o cümleyi ekledi.
“Bu...” dedi tereddütle, “Deniz’le ilgili.”
Kalbimde bir yere, ansızın bir taş düşmüş gibi hissettim o ab. Sakin görünen bir su birikintisinin yüzeyi bir anda bozuldu, halkalar genişledi, genişledi, genişledi. Birkaç saniye boyunca ne apartman duvarlarını gördüm, ne kapıyı, ne de önümde duran adamı. Sadece o ismi tekrar ettim zihnimde, yalnızca onun adı yankılandı içimde.
Bakışlarım farkında olmadan Aziz’in yüzüne kilitlendi.
“Ne oldu?” diye sordum tir tir titreyerek, “Bir şey mi oldu?”
Berfu tedirginlikle bize baktı.
“Aziz Ata eğer bir şey varsa... Bunu bize de söylemek zorundasın.”
Ben hala Aziz’e bakıyordum. Onun da bakışları benim üstümdeydi. O an etrafımızdaki herkes bulanık bir görüntüye dönüşmüştü sanki. Apartman koridoru, salonun ışığı, ayakta dikilen arkadaşlarım... hepsi zihnimdeki sahnede geriye çekildi. Geriye yalnızca o isim kaldı.
Deniz.
“Beni manipüle etmeye çalışıyorsan...” dedim, sesim düşündüğümden daha kısık çıkmıştı, “Yalnızca seninle konuşmaya geleyim diye söylüyorsun bunu, biliyorum. Pişman oldun ve özür dileyeceksin, değil mi? Yemin ederim bu kez işe yaramaz.”
“Derin.” Bu kez sesi biraz daha sertleşti, “Benimle gel.”
Baran kendini tutamayıp bir adım attı o an.
“Duydun işte,” dedi öfkeyle, “Gelmek istemiyor.”
Aziz’in bakışları aniden Baran’a döndü. Sessiz ama bıçak gibi bir andı o.
“Bu senin meselen değil Baran. Benimle karşı karşıya gelmek istemezsin.”
Baran alaylı bir nefes verdi.
“Ne yaparsın?” diye sordu, “Ne yaparsın bana?”
“Tamam, tamam!” diye araya girdi Dünya Can, “Bir susun ya, bir sakin olun. Karar verecek kişi Derin, konuşmak istiyorsa konuşur, konuşmak istemiyorsa da konuşmaz. Bu kadar!”
Aziz’in yüzündeki gölge bu kez daha da belirginleşti. Baran’a bir kez daha baktıktan sonra bana döndü.
“Geliyor musun, gelmiyor musun?” diye sordu blöf yapar gibi.
Aziz’in yüzündeki ifadeye baktım. Benden bir şey sakladığını biliyordum ve eğer şimdi onunla gitmezsem sakladığı şeyi bir daha asla öğrenemeyecektim, bunu da biliyordum. Ama bu kez yüzünde başka bir şey daha vardı. Telaş değil, telaştan daha korkutucu olan, kontrol etmeye çalıştığı bir felaketin gölgesini taşıyordu sanki yüzü.
Başımı yavaşça çevirip önce Berfu’ya baktım. Gözleri endişeyle bana kilitlenmişti. Sonra Dünya Can’a, sonra Baran’a ve en sonunda Madrid’teki aylarımda benim en büyük destekçim ola Rafael’e baktım.
“Ben...” dedim, “Bir ya da iki saate dönerim. Merak etmeyin.”
Berfu’nun kaşları belli belirsiz çatıldı ama itiraz etmedi.
“Derin, emin misin...” diye başladı Baran.
“İki saate dönmüş olurum.” derken bir yandan da Berfu’nun bir koşu gidip getirdiği kot ceketi giyiyordum.
“Bir sıkıntı olursa...” dedi Berfu kulağıma doğru sessizce.
“Haberleşiriz.” dedim ve kapıya yöneldim.
Kapı arkamdan kapanırken omuzlarımın arasında bir ürperti dolaştı. Aziz önüne geçmem için geri çekildiğinde anında önüne geçtim. Apartman merdivenlerinden inerken ayak seslerimiz boşlukta yankılanıyordu. O dar merdiven boşluğunda aramızdaki sessizlik, konuşmadan edilen kavgalar kadar keskin ve yorucuydu.
Dışarı çıktığımızda havanın serinliği içimdeki ürpertiyi ve endişeyi kat kat arttırdı. Sokak lambaları, kaldırım taşlarının üstüne solgun halkalar bırakıyordu. Hava soğuktu ama yüzüme vuran şey rüzgar değildi; daha çok yaklaşan bir şeyin hissiydi.
İnsan bazen bazı anlara varmadan önce de onların hayatını değiştireceğini anlardı. Bir eşikten geçiyormuşsun gibi olurdu. Henüz diğer tarafa ayak basmamışsındır ama o taraftan esen rüzgarın ne denli sert olduğunu bilirsin.
Apartmanın önünde durdum. Berfu’nun kot ceketine iyice sarılıp üşümemeye çalıştığım sırada Aziz Ata ile birkaç saniyeliğine birbirimize baktık. Bu kısa ve duygu dolu bir bakışmaydı. Sanki harcanan her günün acısı vardı bu bakışmada.
Aziz harekete geçip arabasına doğru ilerlerken benden birkaç adım ilerideydi. Siyah lüks arabası kaldırımın kenarında bekliyordu. Her şey o kadar sıradan görünüyordu ki sinirlerimi bozuyordu bu. İnsanlar sokağın öbür ucundan evlerine dönüyor, market poşetleri taşıyor, telefonlarına bakarak yürüyor; dünya normal akışına devam ediyordu. Oysa benim hayatımın içine biri elini uzatmış, geçmişimin en kanayan yerini avucuna alıp bana göstermişti adeta.
Kollarımı göğsümün önünde kavuşturduğumda ona yetişmiştim.
“Son kez soruyorum.” dedim, “Nereye gidiyoruz?”
Aziz arabasının kapısını benim için açana kadar sustu. Kapıyı açtıktan sonra ise kısaca cevapladı beni.
“Konuşmaya.”
“Harika,” dedim, “Çok açıklayıcı. Gerçekten.”
“Derin...”
Yüzüne baktım. Onu itmek, bağırmak, arabasına binmeden arkamı dönüp gitmek istedim. Gerçekten istedim. Beni burada tutan tek şey küçük kız kardeşimdi, başka hiçbir şey değil. Ondan Deniz hakkında duyabileceğim herhangi bir bilgi uğruna onunla günlerce de yol giderdim, haftalarca da.
Deniz...
İçimdeki bütün öfkenin ortasında o isim bir çocuk eli gibi kalıyordu; küçücük, savunmasız, unutulması imkansız.
O kapıyı benim için açarken hareketindeki sakinlik beni daha da germişti. Fırtınanın içinde sakin kalmak gibiydi onunki. Birkaç saniye kapının önünde öylece dikildim, Aziz Ata’nın bana yapmamı söylediği hiçbir şeyi yapmak istemesem de buraya neden geldiğim, onunla konuşmayı neden kabul ettiğim ortadaydı, mecburen dişlerimi sıkarak da olsa arabaya bindim.
Kapı kapandığında dışarıdaki dünya bir anda boğuklaştı. Sanki sesler kalın bir camın arkasında kalmıştı artık. İçeride deri koltukların ağır kokusu vardı, bir de aylardır tanıdığım o sessizlik.
Bunca zaman sonra Aziz’in yanında olmak birinin yanında olmak gibi değil de kışın ortasında donmuş bir gölün üstüne çıkmak gibi hissettirdi bana. Her şey durgun görünüyor olabilirdi ama altında kırılmayı bekleyen bir buz tabakası vardı.
Araba hareket ettikten sonra ilk birkaç dakika boyunca hiç konuşmadım. Ta ki Aziz Ata bana gündelik bir soru sorana kadar.
“İçerinin sıcaklığı iyi mi?” dedi dalga geçer gibi, “Arttırayım mı?”
“İçerinin sıcaklığı umurumda değil.” diye mırıldandım.
Camdan dışarı bakmaya devam ettim.. Sokak lambaları, mavi ışıklar, kapanmak üzere olan dükkanlar, kaldırımdan geçen birkaç insan... Hepsi hızlıca geride kaldı. Keşke içimde birikenler de bir şekilde geride kalabilseydi ama öyle olmuyordu işte. Tam tersine her saniye biraz daha birikiyorlardı.
“Müzik açmamı ister misin?” dedi bu sefer de.
“Dalga mı geçiyorsun?” diye sordum, “Kliman da müziğin de umurumda değil Aziz Ata. Kardeşim hakkında konuşacağını söylediğin için geldim seninle. Konuşmanı bekliyorum.”
Cevap vermedi.
Başımı ona çevirdiğimde profili karanlıkta daha keskin görünüyordu. Direksiyonu tutan elleri sakindi, hem de fazla sakin. İnsan bir felaketin içinden geçerken ellerinin bu kadar sakin görünmesi beni çileden çıkarıyordu. Benim ellerim onun yanında oturmuş bu halimle sinirden titrerken onun bu kadar rahat görünmesi beni delirtiyordu.
Elleri neden titremiyordu? Canı neden benim canımın yandığı kadar yanmıyordu? Isınmam neden bu kadar umurundaydı? Neden?
“Aziz.” dedim bir cevap bekler gibi.
“Araba kullanırken konuşmak istemiyorum.”
“Öyleyse konuşmak için nereye gideceğimizi söyle.”
“Birazdan göreceksin.”
“Bu bir cevap değil Aziz Ata. Birazdan göreceğim şeyi şu an söyleyebilirsin bana!”
“Söyleyemem.” dedi yalnızca, rahatsız edici bir sakinlik içinde.
Hayal kırıklığı içinde bir nefes verdim burnumdan.
“Yine,” dedim, “Yine aynı şeyi yapıyorsun.”
“Şu an başka türlüsünü yapamam.”
Gözlerimi kapatıp başımı koltuğa yasladım, sonra hemen doğruldum. Yerimde duramıyordum, susmaya çalışsam da susamıyordum. Kendimi susup beklemeye ikna edemiyordum.
“Sana güvenmiyorum.” deyiverdim bir anda.
“Biliyorum.” dedi ve derin bir nefes aldı, “Ve bunu düzeltmeye çalışıyorum.”
Acı bir gülüş döküldü dudaklarımdan.
“Sen düzelmeye çalıştıklarını daha da mahvedersin genelde.”
Bu cümleden sonra uzun bir sessizlik oldu arabanın içinde. Rahatsız edici sakin bakışlarında ilk kez acıyı gördüm o an. Gözlerimiz aynada birbirimizin bakışlarıyla buluştuğunda aynı yıpranmışlığı onun gözlerinde de gördüm o an. Kendimi bir anlığına ona böyle hissettirdiğim için suçlu hissetsem de kardeşim kaybolduğundan beri bana nasıl davrandığını hatırlattım kendime.
“Eğer...” dedim acı dolu bir sessizlik içinde, “Eğer kardeşimi bulamazsanız, Aziz Ata...”
“Devam etme.” dedi kesik bir sesle, “Cümlene devam etme.”
Sanki ona çekeceğim reste dayanamayacaktı, cümlelerimi duymak onu dağıtacaktı, söyleyeceklerimi kaldıramayacaktı Aziz Ata. Sustum. Radyodan rastgele çalan şarkının sözleri aramıza bir acı kasırgası gibi düşerken dışarıda başlayan yağmur içimdeki hüznü katlıyordu.
“İstеğin oldu, olduk yabancı.” diyordu şarkının sözleri,
“Bilmediğin kaç savaş kazandım,” diye devam ediyordu,
“Sen yenildiğim tеk savaştın.”
Şehir merkezinden uzaklaştıkça yollar seyrekleşti, binalar azaldı. Hava yağmur bulutlarıyla neredeyse akşam karanlığına bürünürken isimsiz sokaklar, daha az ışık alan kavşaklar, birbirine benzeyen binalar ve bakımsız bahçeler geçip gitti yanımızdan.
İçimdeki huzursuzluk artık yalnızca zihinsel değildi; bedenime yerleşmişti. Omuzlarım taş gibi sertleşmiş, ellerim buz kesmişti. Her yeni dönüşte biraz daha geriliyordum. Bir noktadan sonra gerçekten bir yere götürülmediğimi, zor bir sabır testinin içinden geçirilmekte olduğumu hissettim. Sanki şehir arkamızda kalmıyor, ben görünür dünyadan yavaş yavaş soyutlanıyordum.
“Nereye gidiyoruz?” dedim yeniden, bu kez sesimdeki öfke daha azdı ama sabırsızlığım her halimden belliydi.
Aziz birkaç saniye sustuktan sonra bana dönmeden cevapladı.
“Az kaldı.”
Bir süre daha gittikten sonra araba, birbirlerinden fazlasıyla uzak duran, bakımlı ama dikkat çekmeyen müstakil evlerin bulunduğu sessiz bir sokağa saptı. Ne çok lüks ne de yoksul görünen, kendini belli etmeyen bir yerdi burası. Perdeleri kapalı, bahçesi tertemiz, duvarları soluk renkte, kapısında numaradan başka hiçbir şey taşımayan bir evin önünde durduk.
“No 26...” diye mırıldandım sessizce, “Neresi burası? Kimin evi bu?”
Aziz arabanın motorunu kapattı, beni cevaplamak yerine kapısını açtı ve ellerini arabanın kapısına yaslayıp bana doğru eğildi.
“Benimle gel.” dedi başıyla evi göstererek.
“Tamam ama konuşmak için böyle bir yere gelmemize gerek var mıydı gerçekten? Gidio bir kafede oturamaz mıydık?”
“Derin...”
Bana döndü. Gözlerinde bana söylediklerinden çok daha anlam dolu bir bakış gördüm o an. Ve net bir sesle ekledi.
“Benimle gel.”
Birkaç saniye boyunca yüzüne baktım. Sonra evi yeniden süzdüm. İçimden bir ses buraya kadar geldiğime göre sonuna kadar gitmem gerektiğini söylüyordu.
Kapıyı açıp arabadan indikten sonra ayaklarımın altındaki taşlar bile bu sokağın sessizliğini bozmaya utanıyor gibiydi. Aziz Ata önümden yürüyordu. Benim için bahçe kapısını açtığında artık Deniz ile ilgili kötü bir haber almaktan endişe etmeye başlamıştım.
Ev yaklaştıkça daha da düzenli görünüyordu; çiçekler bakımlıydı, pencereler silinmişti, ama yine de burada bir yaşam olduğuna dair bir sıcaklık taşımıyordu sanki.
Aziz anahtarını çıkarıp kapıyı açtığı sırada ben etrafıma bakınıyordum, endişelerim her saniye daha da çok artıyordu.
İçeri ilk adımı attığım an burnuma tertemiz bir ev kokusu geldi, içerisi buram buram pudra kokuyordu. Evin içi yeterince aydınlıktı ama ışıklar loştu. Kapıdan girer girmez bizi karşılayan salon derli topluydu, salonun ortasında kocaman bir köşe koltuk, koltuğun hemen arkasında dolu bir kitaplık vardı. Koltuğun kenarına düzgünce katlanmış ince bir battaniye bırakılmış, sehpanın üstüne yarısı dolu bir su bardağı konmuştu. Aziz Ata en son bıraktığımda bu evde yaşamıyordu, şehir merkezine olan uzaklığını göz önüne alırsak burada yaşayacağını da sanmıyordum.
“Aziz...” dedim, bu kez sesim fısıltıya yaklaşmıştı, “Buraya mı taşındın?”
“Sayılır.” dedi Aziz Ata.
“Sayılır derken?”
Tam o anda bir ses duyuldu.
İlk başta ne olduğunu anlayamadığım, tanıdık bir şeye benzeyen, çok küçük, çok yumuşak bir ses... Bu bir hareket sesiydi. Bir örtünün hışırdamasına, minicik bir nefes değişimine, neredeyse rüyayla gerçek arasında kalan bir kıpırtıya benziyordu bu.
Ben kaşlarımı çatıp evin içinde sesin nereden geldiğini anlamaya çalışırken ses bir anda tekrar geldi ve artık daha netti.
“Bu...” dedim nutkum tutulmuş bir halde.
Bütün bedenim bir anda taş kesilmişti. Boynum yavaşça o sesin geldiği yöne döndüğünde gözlerim salonun bir köşesinde, duvara yakın yerde duran beyaz beşiği gördü.
Bu bir bebek sesiydi.
Bir bebeğin sesi!
Üstüne açık mavi bir oyuncak asılmıştı beşiğin; dönmüyordu ama ışığın altında hafifçe salınıyordu. Ben dehşete düşmüş bir halde oraya doğru bir adım atarken beynim komut vermeyi bırakmıştı, ayaklarım kendiliğinden hareket ediyordu.
“Aziz...” dedim, “Bu...”
Her adımımda kalbim biraz daha sert çarpıyordu. Sanki göğsümün içinde kapalı bir kapı vardı da biri o kapıya telaşla vuruyordu. Beşiğin yanına vardığımda nefes alamaz haldeydim, Aziz Ata koltuğun yanında durmuş beni izlerken bir adım daha atacak halde değildi.
Titreyen parmaklarımla beşiğin kenarına dokundum ve sonra tüm cesaretimi toplayıp beşiğin içine, beyaz örtünün altına baktım ve dünya durdu.
Elim dehşet içinde ağzıma gittiğinde zangır zangır titriyordum! Beşiğin içindeki küçücük bedene baktı gözlerim. Yumuşak, incecik bir battaniyenin içinde uyuklayan o bebeğe. Minicik burnuna, yanağının dolgunluğuna, kapalı gözlerinin üstündeki belli belirsiz kirpiklere, yumruk olmuş ellerine baktım.
Nefesim boğazımda düğümlendi.
“Deniz...” dedim kalan son nefesimle konuşmaya çalışırcasına.
Bu kez dudaklarımdan çıkan şey bir ses değil, günlerdir içimde tuttuğum bir ağrının titremesiydi. Elim ağzımdaydı, kalbimi hissedemiyordum artık. Gözlerim cayır cayır yanarken tüm bu olanların gerçekliğini sorgulayarak bir adım geri atmak istedim ama atamadım. Yaklaşmak istedim, yine yapamadım. Sanki biri yıllardır kaybettiğim bir parçayı önüme koymuştu da ona dokunursam yine ortadan kaybolacakmış gibi korkuyordum.
Etrafımdaki tüm ışıklar söndü benim için, tüm sesler sustu.
Önümde yalnızca uçsuz bucaksız, derin mavi bir deniz kaldı...
%20(2).png)
14.BÖLÜM : KOYU MAVİ.
Annem bana küçükken bir masal anlatırdı... Saçlarımı okşarken sesi hep yumuşardı; sanki masalı bana değil de kalbimin en kırılgan yerine anlatırdı. Derdi ki; bir zamanlar rengini gökten değil, denizden alan bir mavi varmış.
Bu mavi, denizin içinde yaşarmış ama denize ait olup olmadığını hiç bilemezmiş. Çünkü bazen en çok ait olduğun yerde bile kendini kaybolmuş hissedermişsin. Mavi, dalgaların arasında bir o yana bir bu yana savrulurken kendini arar dururmuş; sonra kendi kendine bunu başaramayacağını anlayınca onu gerçekten görebilecek bir çift göz, onu çağıracak bir ses, onu bulup denizin derinlerinden çıkaracak birini beklemeye başlamış.
Annem derdi ki, bazı şeyler kaybolmaz aslında, yalnızca fazla derine batar. Bazı renkler yok olmaz, yalnızca karanlığın içinde görünmez olur. Ve bir gün, onu gerçekten seven biri çıkarsa karşısına, deniz bile izin verir elinden alınmasına mavisinin.
Sonra masalın sonunda hep aynı cümleyi söylerdi bana, “Siyahla karışmanın ne zor olduğunu sen bir de denizin mavisine sor.”
O gün orada durmuş, o beyaz beşiğin başında sayıklarken o masaldaki denizin derinliğinde kaybolmuş gibi hissediyordu ruhum, siyahla karışmış bir denizin koyu maviliğinin altında boğuluyormuşum gibi.
“Bu gerçek değil...” diye fısıldadım istemsizce, “Bu gerçek değil...”
Arkamda duran Aziz Ata hiçbir şey söylemedi.
İşte o sessizlik, bunun gerçek olduğunu anlatan şeydi.
Titreyen ellerimle battaniyenin kenarını biraz araladım. Bebek çok hafif kıpırdandığı sırada dudaklarını büzüp uykusunda minicik bir ses çıkardı ve o an dizlerim titredi. Beşiğin kenarına daha sıkı tutunduğumda gözlerimden taşan yaşları silecek zamanım yoktu artık; zaten silsem de durmayacaklardı.
“Deniz...” dedim yeniden, bu kez çok daha kısık bir sesle, “Gerçek mi o?”
Sanki beni duymuş da sesimin tanıdıklığını hatırlamış gibi başını çok hafif yana çevirdi. O küçücük hareket, beni o dalgalı denizin içinden çekip çıkardı, siyaha karışan maviyi yeniden berraklaştırdı.
İçime o kadar yoğun bir şey doldu ki; bu duygu karmaşasının başrolü rahatlama mıydı, acı mıydı, suçluluk duygusu mu anlayamıyordum. Sadece ağladım. Sessizce, güçsüzce ve dur durak bilmeden ağladım.
“Kucağına almak ister misin?” dediğini duydum Aziz’in arkadan.
İçimdeki koruma iç güdüsüyle korku içinde döndüm ona.
“Yaklaşma.” dedim.
Aziz Ata olduğu yerde kalmış temkinli ama anlayışlı bir bakışla bana bakıyordu.
“Yaklaşma,” dedim bir kez daha, tir tir titriyor, histerik bir sesle konuşuyordum, “Onun... onun ne işi var burada? Neden senin yanında? Neden sakladın onu?”
Sanki bu sorunun er ya da geç geleceğini en başından beri biliyormuş gibi duruyordu. O kadar sakin, o kadar hazırlıklıydı ki ne düşüneceğimi bilmiyordum.
“Öyle gerekti.” dedi bana, sesi kendinden emindi.
“Ne saçmalıyorsun sen Aziz Ata? Onu beşiğinden alıp sen mi götürdün? Yoksa onu kaçırıldığı yerden kurtarıp buraya mı getirdin?”
O an bir ölüm sessizliği oldu evin içinde. Aziz Ata’nın üzerimde tutmayı sürdürdüğü bakışları bana cevabı söyler gibiydi, artık tek bir kelime etmesine bile gerek yoktu.
“Onu sen aldın...” dedim dehşet içinde, “Onu sen sakladın buraya...”
Çıldırmak üzereymişim gibi çıkıyordu sesim, bir yandan olan bitene anlam vermeye çalışırken bir yandan kardeşimi nasıl koruyacağımı, ne yapmam gerektiğini sorguluyordum.
“Neden ama!” dedim öfke dolu bir şaşkınlıkla, “Neden Aziz Ata? Neden?”
Aziz’in ifadesi değişmedi, tekdüze sesi beni verebileceği tek yanıtla cevapladı.
“Başka seçeneğim yoktu.”
“Başka seçeneğin yok muydu?” dedim dehşet içinde, “Ne demek başka seçeneğin yoktu?”
“Orada kalamazdı.” dedi ve gözlerini bir kez daha gözlerime çevirdi.
Sanki anlamamı istediği, açıklamasına gerek kalmadan fark etmemi istediği bazı şeyler vardı.
“Neden?” dedim titreyen sesimle, “Ona... Ona bir şey mi yaptılar?”
Bu soruyu cevap almaktan korka korka sormuştum. Deniz doğmadan önce bile aklıma gelen bu ihtimal beni henüz aylar önce bile korkutuyordu. Ona baktıkları her an annemi göreceklerini, kaybettikleri kızlarını göreceklerini biliyordum.
Aziz birkaç saniye bana baktı ve derin bir nefes alıp acı içinde anlatmaya başladı.
“Deniz...” dedi kesik bir sesle, “O evde istenmiyordu.”
“Ne?”
“Ne annem, ne babam, ne ağabeyim... Bebeği evde tutmak istemelerinin tek sebebinin annene ve sana acı çektirmek olduğunu anladığımda onu onlardan almaktan başka bir seçeneğim yoktu Derin.”
Aziz Ata konuşurken kalbim öyle büyük bir korkuyla dolmuştu ki sorula sormaya, cevaplar almaya çekiniyordum.
“Ona...” dedim kekeleyerek, “Ona zarar mı verdiler? Ona bir şey mi yaptılar?”
“Bir odası yoktu,” dedi Aziz Ata, “Ben koyana kadar bir ismi de yoktu. Onunla ilgilenen, onu besleyen kimse yoktu. Ve annemin ona bakışlarını gördüğümde...”
Durdu. Bir anlık duraksamadan sonra tereddüt bile etmeden üzerindeki gömleğin düğmelerini açmaya başladı. Ben şaşkınlıkla onu izlerken üzerindeki gömleği çıkardı ve bana bir anda arkasını döndü.
Bu görüntü beni aylar öncesine, sırtını onun evinde gördüğüm o geceye götürdüğünde kalbim üzerindeki büyük bir yaraya dokunulmuş gibi sızladı. Aziz Ata’nın sırtı çiziklerle, yanık izine benzeyen yaralarla doluydu.
“Aylar önce bu izleri, bu çizikleri gördüğünde merak ettiğini biliyorum Derin... Ben ablamın ölümünün üzerine doğmanın cezasını çeken o çocuktum. Onun yasını tutan annemin stres tahtasıydım ben.”
Ben gözyaşları içinde onu dinlerken bana önünü döndü ve başıyla yanımda duran beşiği gösterdi.
“Onun benimle aynı kaderi yaşamasına izin veremezdim.” dedi güçlükle nefes aldıktan sonra, “Ama onu kendi istekleriyle ne annesine, ne ablasına, ne de bana vermeyeceklerini biliyordum. Bana başka bir seçenek bırakmadılar...”
Gözlerim acı içinde yanımdaki beşikte uyuyan kardeşime döndüğünde arkamdan Aziz Ata’nın sesi duyuldu.
“Onu kucağına almak ister misin?”
Başımı hızla çevirdim. Gözyaşlarım kontrolsüzce akmaya devam ederken çaresizce baktım ona.
“Ya düşürürsem?”
Aziz olduğu yerde kalmaya devam etti.
“Düşürmezsin.” dedi kendinden emin bir sesle.
Gözlerimi yeniden Deniz’e çevirdim. Elleriyle battaniyeyi kavramıştı. O kadar küçüktü ki. O kadar savunmasızdı ki. İnsan onu sevmeye kalksa bile canını acıtacakmış gibi geliyordu. Titreyen kollarımı uzattım. Onu yavaşça kaldırdım. Bedeninin hafifliği bir bıçak gibi saplandı içime. Bir insan bu kadar az yer kaplayıp bir başkasının içinde bu kadar büyük bir boşluğu doldurabilir miydi?
Onu göğsüme bastığım an içimde bir şey çözüldü. Hıçkırıklarım dudaklarımın arasından çıkarken onun için sessiz olmam gerektiğini, onun için güçlü olmam gerektiğini biliyordum.
Deniz kollarımın arasına sokulurken kokusu geldi burnuma önce. Pudralı, tertemiz, yumuşacık, dünyadaki bütün kötülüklerin henüz dokunmadığı bir varlığın kokusu. Gözlerimi kapattım ve başımı ondan teselli bulmak ister gibi minicik başına yasladım.
“Ne yapacağız biz şimdi seninle?” diye sayıkladım gözyaşları içinde, “Ne yapacağız?”
Deniz uykulu bir ses çıkarıp yanağını göğsüme sürttü. O küçücük hareket bile beni mahvetmeye yetti. Başımı eğip hayranlıkla ince telli saçlarına baktım önce, sonra ellerine baktım. Minik tırnaklarına. Sanki gerçekten var olduğunu anlamak için onu bütün duyularımla ezberlemem gerekiyordu. Kokladım. Dokundum. Yanağını, alnını, parmaklarını, kulağının kıvrımını... Her bir zerresini.
Arkamdan gelen sessiz nefesi duydum o an. Aziz artık daha yakınımızdaydı. Gömleğini üzerine geçirmiş bizi izliyordu yorgun gözlerle. Onun yakınımıza geldiğini görünce gözyaşlarımı elimle sertçe sildim ve Deniz’i kollarımda biraz daha güvenli tutup yavaşça Aziz’e döndüm.
“Ben yokken kim bakıyordu?” dedim aniden.
Aziz’in yüzündeki ifade biraz değişti.
“Bir kadın.” dedi yalnızca.
“Bir kadın mı?”
“Güvendiğim biri.”
“Adı ne?”
Sustu.
“Adı ne, Aziz?” dedim ısrarla.
“Mahperi Abla.” deyiverdi bir anda.
“Mahperi Abla mı?”
Ben şok içinde yüzüne bakarken o anlatmaya devam etti.
“Aklıma güvenebileceğim başka bir isim gelmedi. Sana söylememesi için yalvardım ona. Zamanı geldiğinde sana bunu söyleyeceğimi, bunu birkaç günlüğüne gizli tutmamız gerektiğini söyledim ona.”
Gözlerimi kapatıp derin bir nefes aldım. Açtığımda Aziz hala orada, yanı başımdaydı.
“Bu bir kabus, değil mi?” dedim şaşkınlıkla, “Gerçek falan değil bu, değil mi?”
“Keşke.” dedi Aziz Ata, “Öyle olmasını dilerdim.
“Hayır.” Başımı sertçe salladım, “Bunu sen seçtin Aziz Ata. Bunun gerçek olmasını sen sağladın!”
Yüzündeki o dayanıklı ifade ilk kez yorulmuş gibi göründü.
“Seçmedim.” dedi çaresizce.
“Ne demek seçmedin, Aziz Ata?”
“Mecbur kaldım.”
“Bunu bana anlatabilirdin!”
“Ne yapacaktın Derin?” dedi derdini can havliyle anlatmaya çalışır bir halde, “Sana anlatmam neyi değiştirecekti?”
“Bebeğin yasal vasisi olmaya çalışabilirdim, bunu yasal yollarla halledebilirdik!”
“Öyle olduğunu sanıyorsan...” dedi yorgun bir sesle, “Keşke senin kadar kolay inanabilseydim sistemin bir bebeği koruyacağına.”
“Yani sana göre tek çözüm bu muydu!?” dedim öfkeyle.
“Bu meseleyi yalnızca böyle çözebilirdim Derin... Tek yol buydu.”
“Sen de çözmemişsin ki!” diye fısıldadım öfkeyle, “Sadece başka bir karanlığın içine taşımışsın.”
Bu kez sustu.
Evin içi yine sessizliğe gömüldü ama bu ilk geldiğimdeki sessizlik gibi değildi. Şimdi bu sessizlik, kirlenmiş, kalabalıklaşmış bir sessizlikti.
Deniz’i omzuma yasladım. Minik başı köprücük kemiğime değdiğinde gözlerim istemsizce yeniden doldu. Çünkü bütün bu korkunç konuşmanın ortasında bile bir tek şey berraktı, o buradaydı. Gerçekti. Sıcaktı. Nefes alıyordu. Kayıp bir yıldız gibi uzakta değil, kollarımdaydı.
Ve işte asıl felaket de buydu.
Çünkü şimdi onu gördükten sonra, onu yeniden bırakma ihtimali içimde dayanılmaz bir karanlık yaratıyordu.
Bir an için zihnimde bundan sonra olabilecek ihtimaller belirdiğinde ihtimallerin çoğu canımı yakıyordu. Olur da Deniz o eve dönmek zorunda kalırsa, soğuk duvarlar, nefret dolu bakışlar, sevilmeyen bir ismin ağırlığı altında ezilip kalacaktı.
Sonra kollarımdaki Deniz’in yüzüne baktım, onu oraya geri götürmek düşüncesi bile midemi bulandırıyordu. Onu oraya gönderemezdim, buna izin veremezdim, hayır!
Aziz’in yaptığı şeyin doğru olduğunu da söyleyemezdim, söylersem kendime ihanet etmiş olurdum ama içten içe biliyordum ki eğer onun yerinde ben olsaydım aynısını yapmaktan bir an bile çekinmezdim. Bu bir kurtarış mıydı yoksa başka türlü kurulmuş bir tutsaklık mıydı, bilmiyordum. Bildiğim tek şey, ahlakın kitaplarda yazıldığı kadar temiz bir şey olmadığıydı. Gerçek hayat bazen insanı öyle yerlere sürüklüyordu ki senin doğrun tüm dünyanın yanlışı olabiliyordu.
“Ben ne yapacağımı bilmiyorum,” dedim sonunda, sesim çok yorgundu, “Sana haklısın diyemem. Böyle bir şey söyleyemem Aziz Ata. Çünkü yaptığın şey... Korkunç.”
Aziz cevap vermeden dinliyordu beni.
“Ama...” dedim ve gözlerimi yeniden Deniz’e indirdim.
O küçücük yüzüyle, hiçbir şeyden habersiz, boynuma sokulmuş duruyordu. Sanki dünya düzgün, insanlar güvenilir, hayat merhametliymiş gibi. Sanki henüz hiç kimse onu yanlış ellere uzatmamış, yanlış evlere bırakmamış, yanlış kararların ortasına koymamış gibi.
İçimde bir şey son kez kırıldı.
Bu kırılma gürültülü olmadı. Tam tersine, çok sessiz oldu. Buzun suya dönüşmesi gibi. Bir kararın cümleye dönüşmeden önce ruhta yerini bulması gibi.
Başımı kaldırıp Aziz’e baktım. O da bana bakıyordu. İlk kez ikimizin de haklı olmadığını, ilk kez ikimizin de bütünüyle masum olmadığını, ilk kez ikimizin de bu geceden eskisi gibi çıkamayacağını biliyormuşuz gibi baktık birbirimize.
Deniz’i biraz daha sıkı tuttum ve sonra çok net, çok sakin, geri dönüşsüz bir sesle konuştum.
“Seninleyim...” dedim ona, “Gittiği yere kadar.”
Cümlem evin içinde yankılanmadı ama etkisinin Aziz Ata’daki yankısını gözlerinden okuyabiliyordum.
Nasıl bir hikayenin içine düşmüştük şimdi? Suç ortağı mıydık artık? Mavinin siyahla karışmasına benzemiyor muydu tüm bu yaşananlar? Ne yapacaktık şimdi, nasıl berraklaşacaktık, nasıl çıkacaktık kıyıya, nasıl buharlaşacaktık?
Aklımda annemin masalı, zihnimde o masalın son cümlesi dönüp duruyordu o saniye.
“Siyahla karışmanın ne zor olduğunu,” diyordu annem o her zamanki bilge sesiyle,
“Sen bir de denizin mavisine sor...”
%20(2).png)
15.BÖLÜM : SUÇ ORTAĞI.
Hani bir kere, mutsuzluktan öleceksin sanmıştın ve sonra geçmişti... Hatırladın mı?
Bu da geçecek.
İnan bana.
O evde geçirdiğim ilk gecenin nasıl başladığını hatırlıyordum ama nasıl ilerlediğini hatırlamıyordum. Sanki zaman ilerlememiş, ilerleyen tek şey içimdeki birikintiler olmuştu.
Aziz Ata salonun bir köşesindeki koltukta, ben bir diğer köşesindeki koltukta, Deniz ise beşiğindeydi.
Gözlerim sürekli olarak beşiğinin üzerindeydi. Sanki onu her an tekrar kaybedebilirmişim gibi, sanki birileri onu benden almak için doğru anı kolluyormuş gibi... Bir kere kaybettiği şeyi, bulduktan sonra bile kaybetmekten korkardı insan. Korkuyordum, hem de deli gibi korkuyordum kardeşimin zarar görmesinden.
Dışarıdaki hava zifiri karanlık, evin ışıkları ise kısıktı. Salondaki lambanın sarı tonu duvarlara yumuşak gölgeler bırakıyordu. Sanki dışarıdaki gece bile bizimle beraber bekliyordu sabaha çıkmayı.
Ben ilerleyen saatlerde Deniz’in beşiğini koltuğun yanı başına çekip Deniz’i görebileceğim şekilde koltuğa uzandığımda, Aziz mutfakta bir şeylerle oyalanıyordu. Su ısıtıcısının sesi, bardakların birbirine değen küçük tınıları geliyordu arada.
Ne o uyuyabilmişti, ne de ben. Üstelik tek kelime çıkmıyordu ikimizden de. Berfu’ya bir mesaj atıp bu gece Aziz Ata ile karakolda olacağımı, Deniz hakkında bilgi beklediğimizi söyledikten sonra merak dolu sorularını görmezden gelip telefonumu bir kenarda bırakmıştım. Düşündüğüm tek şey Deniz’in geleceği ve Aziz Ata ile zorunda kaldığımız bu suç ortaklığından nasıl çıkacağımdı.
Aziz Ata önümdeki orta sehpaya bir fincan çay bırakıp üzerimi de ince bir battaniye ile örttükten sonra elinde başka bir fincan çayla diğer koltuğa geçti. Halsizce doğrulup etrafıma bakındım.
“Teşekkür ederim.” diye mırıldandım, “O da acıkmış mıdır acaba?”
Aziz Ata gülümsedi.
“O mamasını yedi.”
“Ne zaman?” diye sordum kaşlarımı çatarak.
“Sen bir saat kadar önce uyuyakaldığında.” dedi gülümseyerek.
Yorgun gözlerle etrafıma bakınıp gerçekten uyuyup uyumadığımı sorguladım.
“Ben uyudum mu?” dedim şaşkınlıkla, “Hiç farkında değilim.”
Aziz Ata başını salladı ve hemen sonra üzerime bıraktığı battaniyeyi gösterdi.
“Onu ikinci kez örtüyorum üzerine.” dedi “İlk örttüğümde bir süre sonra bunalıp ittin üzerinden.”
Uyku sersemliğiyle anlam veremez gözlerle baktım yüzüne.
“Şaka gibi.” dedim sehpada duran çayıma uzanırken, “O kadar farkında değildim ki bunların...”
Ben tam gözlerim salonun zeminine dalmış çayımı içip nasıl uyuduğumu sorguluyordum ki o ses geldi bir anda. Olduğum yerde irkilmeme sebep olan o ses.
Deniz ağlamaya başladı!
İlk başta ne olduğunu anlayamadım, o kadar uyku sersemiydim ki boğuk bir yerden bakıyordum sanki hayata. Aziz Ata ne yapacağımı görmek için meraklı gözlerle bana bakarken birden doğruldum.
“Ağlıyor...” dedim şaşkınlıkla.
“Ağlıyor.” diye onayladı Aziz Ata.
Beşiğin içinden gelen ağlama hızla büyüyen bir dalga gibiydi. O küçücük bedenin içinden çıkan ses, o kadar çaresiz ve o kadar acildi ki panik bir anda boğazıma yerleşti.
“Deniz...” dedim, “Deniz iyi misin?”
Aziz Ata resmen eğlenir gibi izliyordu benim bu konudaki cahilliğimi ve çaresizliğimi.
Üstelik bir de ayağa kalkarken koltuğun kenarına dizimi çarpmıştım! Acıyı hissetmeye bile vaktim olmadan söylenerek beşiğe eğildim, onu kucağıma aldım ama ağlaması kesilmedi. Tam tersine ağlaması kollarıma geldiği an daha da kuvvetlendi. Yüzü kıpkırmızı olmuştu, minicik ağzı açılmış, yumruk kadar elleri kasılmıştı.
“Tamam, tamam...” dedim telaşla ama sesimdeki panik beni ele veriyordu, “Tamam, buradayım... Sakin ol. Bu kadar büyütecek bir şey yok Deniz!”
Ne istediğini bilmiyordum. Aç mıydı? Altına mı yapmıştı? Canı mı acıyordu? Gazı mı vardı? Yoksa sadece sıkılmış mıydı? Bebeklerin neden ağladığını teoride herkes biliyordu belki ama o teori, kollarında gerçekten ağlayan bir bebek varken bir işe yaramıyordu! Çünkü o an ağlamasının benim için tek anlamı vardı, bir şey yanlıştı ve ben ne olduğunu anlayamıyordum.
O sırada odanın diğer ucundan ayak sesleri geldi. Aziz Ata çaresizliğime daha fazla dayanamamış, olayı devralmaya geliyordu.
“Bana ver.” dedi kendinden emin bir sesle.
Bebeği telaşla ona uzattığımda ellerim tir tir titriyordu.
“Bak,” dedi Aziz Ata bebeği göğsüne yatırırken, “Böyle yatıracaksın, tam şurasına hafif hafif vuracaksın ki gazı çıksın...”
“Bakıp büyüttüğün kaçıncı bebek bu?” diye sordum bir anda.
“Nasıl yani?”
“Ne bileyim, çocuk gelişim uzmanı oldun da bir anda! Olsa olsa benden birkaç gün öndesin.”
Aziz Ata onunla iddialaşmam hoşuna gitmiş gibi gülerken bir yandan da Deniz’in sırtını sıvazlıyordu ve her ne yapıyorsa bu işe yaramıştı!
“Sonuca bakmak lazım...” dedi Aziz Ata kendinden emin bir sesle, “Gördüğün gibi, sustu...”
Tam o an, Deniz bir kez daha ama bu sefer çok daha güçlü, çok daha yüksek bir sesle ağlamaya başladı. Aziz Ata’nın gözleri önce bana, sonra hemen Deniz’e kaydı.
“Ne oldu?” diye sordum dalga geçer gibi.
“Bilmiyorum.” dedi, “Gazı geçti herhalde. Bu sefer de başka bir şeye ağlıyor olmalı...”
O an ilk kez onun da bocaladığını gördüm.
“Aç olabilir mi?” diye sordum telaşla, “Ya da altına mı yaptı acaba?”
Bu kadar ihtimalin ortasında ne yapacağımızı gerçekten bilmiyorduk.
Deniz’in ağlaması kesilmiyordu. Aziz Ata onu hafifçe sallamaya başlamıştı ama işe yaramıyordu. Ağlaması devam ettikçe ikimiz de daha çok panikliyorduk.
“Biberonu nerede?” diye sordum telaşla.
“Mutfakta,” dedi Aziz hemen, “Mama da orada.”
“Su ılık mı olacak yoksa sıcak mı? Ne kadar sıcak olmalı?”
“Sen Deniz’i al...” dedi Aziz Ata bebeği bana uzatırken, “Ben mamasını yapıp geleyim.”
Aziz mutfağa giderken ben Deniz’i omzuma almış sırtını hafif hafif sıvazlamaya çalışıyordum, ama elim bile kararsızdı. Sanki biraz bile sert dokunsam canı yanacak, çok hafif dokunsam işe yaramayacaktı.
“Tamam...” dedim yine, bu kez daha çaresiz, “Tamam, geçecek, tamam!”
Deniz’i kollarıma alıp yüzüne baktım o an. Ağlarken o kadar küçülüyor, o kadar savunmasızlaşıyordu ki içim parçalanıyordu.
“Anlamıyorum,” dedim ona çaresizce, daha çok kendime itiraf eder gibi, “Neye ihtiyacın olduğunu anlamıyorum. Çok özür dilerim, çok...”
Aziz elindeki biberon ile mutfaktan geri döndüğünde artık o da fazlasıyla telaşlıydı.
“Önce kontrol et.” dedi biberonu bana uzatırken.
Birkaç damlayı bileğimin içine damlattım. Mama ılıktı, tam kararındaydı ama elim titriyordu. Biberonu Deniz’in ağzına yaklaştırdığım an başını çevirdi ve daha çok ağlamaya başladı!
“Bizden nefret ediyor!” dedim telaş içinde.
“Saçmalama Derin,” dedi Aziz Ata, “Sakin ol. Tekrar dene.”
“Sen mi alsan acaba?” dedim telaşla, “Benden nefret etti, baksana!”
“Sakin ol,” dedi Aziz Ata bir kez daha, “Senden nefret falan etmedi... Tekrar dene, güven bana.”
Sonra yeniden denedim. Bu kez ağzı biberonu arar gibi oldu, dudakları heyecanla hareket etmeye başladı ve bir anda biberonu yakalayıp mamasını içmeye başladı!
“İçiyor!” diye fısıldadım şok içinde.
Neredeyse mutluluktan ağlayacaktım. Aslında o kadar basit bir şeydi ki bu, bir bebeği beslemek... Ama yaşadığımız gecenin ortasında bana bir mucize gibi gelmişti.
Aziz Ata başucumuzda duruyordu. Yüzündeki gerginlik biraz gevşemişti ama tamamen kaybolmamıştı.
“Yavaş,” dedi kısık sesle, “Çok hızlı içerse hava yutar.”
“Tamamdır çocuk gelişim uzmanı!” diye fısıldadım ona gözlerimi devirerek.
Bana gülümsedikten sonra yanımıza oturdu. Gözlerim mamasını içen Deniz’i izlerken sessizce sordun.
“Sen nereden biliyorsun bunları?” diye fısıldadım, “Yani... Çoğu şeyi.”
Gözlerini biberona dikti.
“Öğrendim.”
Bu cevabın ne kadar eksik olduğunu fark edecek haldeydim ama o an daha fazlasını sormaya gücüm yoktu. Deniz birkaç yudum daha aldıktan sonra tekrar huzursuzlandı. Biberonu itti ve ağlaması yeniden yükseldi.
“Tamam, tamam...” dedim panikle, “Yine başladı. Neden yine başladı ki?”
Aziz Ata aynı bilge tavırla kollarını uzattı.
“Ver.” dedi yalnızca.
Aziz onu öyle dikkatli aldı ki bunu beklemiyordum. Kolları sert değil, tam tersine şaşırtıcı derecede ölçülüydü. Başını kolunun kıvrımına yerleştirdi, diğer eliyle sırtını hafifçe destekledi. Sonra onu omzuna yaslayıp yavaşça salonun içinde yürümeye başladı.
Yürümesi bile değişmişti. Normalde hep hızlı, kararlı ve keskin adımlar atan adam, şimdi neredeyse yere daha yumuşak basıyordu. Sanki dünyanın en küçük şeyini taşıdığı için bütün ağırlığını değiştirmişti.
Deniz hala ara ara sızlanıyordu. Aziz hafif hafif sırtına vuruyor, bir yandan da yürümeye devam ediyordu.
Salonun içinde sessizce dolaşıyordu. Bir tur, sonra bir tur daha... Onu izlerken gözlerimi ondan alamadığımı fark ettim. Çünkü gördüğüm şey, tanıdığımı sandığım adam değildi. Onu bir bebeği kucağında gezdirirken, o bebeği sakinleştirmeye çalışırken görmek içimi öyle duygularla dolduruyordu ki kendimle çelişiyordum.
Bir süre sonra Deniz’in bedeninden küçücük bir ses çıktı. Sonra bir tane daha.
Aziz başını çok hafif eğdi ve “Tamam,” dedi, sanki bebek onu anlayabilecekmiş gibi, “Çıkardık gazımızı.”
“Sen de mi çıkardın?” diye sordum bir anda.
Aziz Ata onaylamazca başını sallarken Deniz’in ağlaması da yavaş yavaş dindi. Önce hıçkırığa dönüştü ağlaması, sonra sakinleşti ve en sonunda yalnızca uykulu iç çekişler kaldı geriye.
Deniz tamamen sakinleştiğinde onu hemen beşiğe yatırmadık. İkimiz de bu anın daha uzun sürmesini istiyorduk galiba. Aziz koltuğa oturup Deniz’i göğsüne yasladığında ben de hemen karşısındaki tekli koltuğa yerleştim ve onları izlemeye başladım.
Salon artık yeniden sessizdi ve daha önce şahit olduğum hiçbir sessizlik bu kadar huzurlu olmamıştı. Az önceki panikten sonra geriye bitkin bir dinginlik kalmıştı.
Gözlerim ister istemez Aziz’e kaydı.
Başını koltuğun arkasına yaslamıştı. Gözlerinin altı yorgun, saçları hala dağınıktı. Yüzünde günlerdir doğru düzgün uyuyamadığını belli eden bir sertlik vardı ama kollarında Deniz varken o sertlik kırılıyordu. Ya da belki kırılmıyor, yalnızca gerçek yüzünü gösteriyordu.
Onu ilk kez bu kadar kez yorgun görüyordum.
“Bu kadar iyi olmanı beklemiyordum.” dedim bir anda.
Çok hafif, yorgun bir gülümseme değdi dudaklarına.
“Bu bir iltifat mı?”
“Bilmem, iltifat sayılır mı?” diye sordum anlamamazlıktan gelerek.
“Ben saydım.” dedi.
O kadar yorgundum ki duygularım bile sert köşelerini kaybetmiş gibiydi. Bacaklarımı kendime çekip tekli koltukta iyice kıvrıldığımda hala onları izliyordum. Deniz çoktan uyumuştu, Aziz Ata ise gözlerini zar zor açık tutuyordu.
Ben onları izlemeye devam ederken nereye koyduğumu bile hatırlayamadığım telefonum bir anda titredi. Gözlerim orta sehpaya kayarken Aziz’in gözleri de istemsizce telefonuma kaydı.
Yüzündeki ifade neredeyse fark edilmeyecek kadar az değişti ama ben o değişimi görebiliyordum, çenesinin çizgisi yeniden sertleşmişti.
Ayağa kalkıp telefonumun ekranına baktığımda sessizce mırıldandım.
“Baran.” dedim kısaca.
“Görüyorum.” dedi Aziz Ata ketum bir sesle.
“Açıp Deniz’i uyandırmayayım şimdi,” diye fısıldadım, “Ben onu yarın ararım... Merak etmiştir.”
“Tabi,” dedi bozuk bir sesle, “Sen onu yarın ararsın.”
Telefonumu yanıma alıp tekli koltuğa döndüğümde kaşlarımı çatarak baktım ona.
“Ne demek istiyorsun?” diye sordum.
“Hiçbir şey.”
“Hayır, hayır.” dedim, “O ses tonunu tanıyorum. Bir şey demek istiyorsun.”
Aziz bu kez gözlerini kaçırmadı.
“Sence de,” diye girdi söze, “Arkadaşlığınız boyunca senden hoşlandığını bildiğin Baran’la tekrar bir araya gelmen yanlış değil mi?”
İçimdeki yorgunluk bir anlığına kenara çekildi, yerine daha canlı bir şey geldi o an.
“Neden yanlış olsun?” diye sordum.
Aziz Ata muhabbetten rahatsız olmuş gibi gözlerini kapattı.
“Yani artık ona karşılık vermeye karar verdin, öyle mi?” diye sordu gözlerini açmadan.
“Baran benim arkadaşım,” dedim, “Ve arkadaşlığımıza devam etme kararı aldım.”
Bu kez dudaklarının kenarında çok hafif, sinir bozucu bir çizgi oluştu.
“O seninle arkadaş olmak istemiyor, Derin.”
“Ben onunla arkadaş olmak istiyorum ama.”
“İspanya’dan getirdiğin elemanla peki?” diye sordu bir anda, “Onunla ne olmak istiyorsun peki?”
Gözlerimi devirdim ama içimde ince bir titreşim başlamıştı bile. Beni kıskanma hakkını kendinde nasıl görürdü? Kendini bu hesap sormalarla nasıl tatmin ederdi?
“Seni ilgilendirmez.” dedim sinir bozucu bir sakinlikle, “Hayat bu. Geleceğin ne getireceğini bilemeyiz.
Yüzü öyle çok gerildi ki başına giren ağrıyı bile hissettim o an. Buna rağmen neredeyse gülecektim. Gülemedim tabii.
Ama ağzımın kenarı istemsizce hareket etti. Çünkü böyle bir gecenin ortasında bile Aziz Ata’nın duygularını bu kadar saklayamaması tuhaftı. İnsan bazen en karanlık gecede bile küçücük, yersiz, neredeyse utanılacak kadar insani bir ayrıntı yakalıyordu işte.
“Ben geleceğin ne getireceğini de ne getirmeyeceğini biliyorum.” dedi bir anda.
“Neymiş?”
“Bende kalsın. Zamanı gelince sana da haber veririm.”
Burnumdan ufak bir gülümseme çıktı.
“İnanılmazsın.” dedim.
“Bunu iyi anlamda söylemediğini biliyorum.”
“Sana nadiren iyi anlamda bir şey söylüyorum zaten.”
“Farkındayım.”
Bu kısa atışmanın ardından Deniz biraz kıpırdanmaya başlayınca susmamız gerektiğini anlamış bulunduk. Orada, hiç bilmediğim o evin salonunun tekli koltuğunda öylece kıvrılmış bebek kardeşimin uyumasını izliyordum sessizce.
Hayat insanı bazen hiç beklemediği yerlere sürüklüyor, sonra oralardan alıp hiç beklemediği başka yerlere savuruyordu. Bugün burada, bu salonda, Aziz Ata Yener’le kız kardeşimi doyuracağımı, onu uyutmaya çalışırken sessiz olmaya çalışacağımı hiç düşünmezdim.
Hayat beni yine bir şekilde bırakmıştı dalgalı bir denizin ortasına. Üstelik bu sefer kıyıya yalnızca kendim için değil, kız kardeşim için de ulaşmak zorundaydım.
-

Yorumlarınızı heyecanla bekliyorummm^^
Bu arada unutmadan, bu Pazar günü 13.00'da Ankara Kitap Fuarındaki imza günüme beklerim. <3
INSTAGRAM : beyzalkoc