2.KİTAP - 8.BÖLÜM : KAPININ DIŞINDA.
Merhaba benim güzel misafirlerimmmm, nasılsınız? ^^
Umarım bölümü çok severek okursunuz, iyi okumalar dilerim. <3
Bol bol yorum yazmayı unutmayın!^^
%20(29.7%20x%2018%20cm)%20(29.7%20x%2040%20cm)%20(29.7%20x%2037%20cm)%20(3).png)
8.BÖLÜM : KAPININ DIŞINDA.
(YAZARIN ANLATIMIYLA)
Siyahla beyazın birbirine karıştığı, net çizgileri olmayan ama Devrim’in hayatını olabilecek en keskin çizgilerle ikiye bölen küçük, karanlık bir ultrason fotoğrafı... Devrim Ali Yöner’in parmaklarının arasında tuttuğu şey buydu.
Bebeğinin ilk fotoğrafı...
Doktor Oya az önce Devrim’in avucuna o küçücük görüntüyü bırakmış ve “Yaşıyor,” demişti, “Bebeğin yaşıyor.”
Bebeğin...
Devrim o kelimeyi duyduğu anda dünyanın bütün sesleri çekilmişti sanki. Odanın içindeki tüm nefesler, adımlar, kafasının içindeki tüm sorular... Hepsi bir anlığına uzaklaştı. Geriye yalnızca o küçük kağıt kaldı, siyah beyaz bir gölge, belirsiz bir iz... Henüz dünyaya ait olup olmayacağı bile belli olmayan, ama çoktan Devrim’in göğsünün en karanlık yerine yerleşmiş küçücük bir hayat.
Devrim dakikalardır o fotoğrafa bakıyordu ama gördüğünü idrak edemiyordu hala.
Hayatı boyunca insanların en karanlık sırlarını en küçük satır aralarından çekip çıkarmıştı, düşmanlarının zayıf noktalarını tek kelimelerinden anlamıştı ama şimdi avucundaki bu küçücük görüntüyü idrak edemiyordu Devrim Ali Yöner. Bu idrak etmesi gereken bir görüntü de değildi zaten. Bu, Devrim’in şimdiden uğruna dünyayı yakabileceği bir ihtimaldi ve onu anlaması gerekmiyordu. Onu yalnızca koruması, büyütmesi, sevmesi gerekiyordu.
Elleri titriyordu... Devrim’in elleri tuttuğu ultrason fotoğrafına bile zarar verebilme ihtimalinden dolayı titriyordu çünkü korkuyordu. Devrim Ali Yöner korkar mıydı? Korkuyordu elbette, o karanlık korku, insanın sevdiği iki hayatın birden parmaklarının arasından kayabileceğini anladığı o dehşet vardı içinde. Devrim fotoğrafın içindeki belirsiz gölgeye bakarken aklı tamamen Eliz’deydi. Bunu kendisinden sakladığı zamanlarda neler yaşadığını, neler hissettiğini, aklından neler geçtiğini düşünüp duruyordu... Eliz bu bebeği onsuz mu büyütmek istemişti? Bunu gerçekten istemiş olabilir miydi?
Eliz Devrim için yalnızca sevdiği kadın değildi artık. Eliz, Devrim’in gücünün yetmediği, karanlığının karartamadığı, önünde diz çöktüğü tek hakikatti.
Ve şimdi o hakikatin içinde bir kalp daha atıyordu.
Deha birkaç adım ötede durmuş, gözlerini Devrim’in elindeki fotoğraftan ayıramıyordu. Yüzü ağlamaktan kızarmıştı, saçları dağılmış, elleri iki yanında çaresizce sarkmıştı. Normalde bir şeyler söylerdi, saçma bir şey söyler, odanın havasını kırmaya çalışır, kendi korkusunu konuşarak saklardı. Ama ultrason fotoğrafını gördükten sonra bir süre konuşamamıştı. Sonra, neredeyse fısıltıyla sordu.
“Cinsiyeti belli mi?”
Doktor Oya güldü.
“Henüz bunun için çok erken,” dedi, “Çok küçük daha.”
Deha bir adım atıp ağabeyinin elindeki ultrason fotoğrafına daha net baktı.
“Hiçbir şeye benzemiyor,” dedi gülerek, “Yine de çok güzel.”
Sonra birden gözlerinden birer damla yaş aktı. Demir’in çenesi kasıldı o an. O acısını Deha gibi kolayca dışarı dökemiyordu. Demir ağlamazdı çünkü, bağırmazdı, birine sarılıp dağılmazdı. O genelde böyle durumlarda hep susardı ama o gece susmak onun için bile yeterli kalmıyordu. Birkaç adım attı, Devrim’in elindeki fotoğrafa uzun uzun baktı ve hüzünle gülümsedi.
“Sana benzeyecek abi,” dedi Devrim’e, “Bak görürsün.”
Devrim hüzünle gülümserken Deha ufak bir kahkaha attı.
“Düşünsenize...” dedi Deha, “Annesine benziyormuş. Çocuk sarı bir fularla doğuyormuş. Eliz’in hiç çıkarmadığı o fulara benzeyen bir fularla...”
“Deha, sus ya.” dedi Demir, “Duygusal bir an yaşıyoruz şurada.”
“Tamam, tamam!” dedi Deha, “Yüzü gözü kime benzer bilemem ama karakteri annesine benzeyecek gibi...”
“Neden öyle dedin?” diye sordu Doktor Oya merakla.
“Daha doğmadan neler yaşadı baksanıza...” dedi Deha, “Ve yine de tutundu hayata...”
O kadar haklıydı ki... Daha dünyaya gelmeden, annesinden miras kalan o inatla, o kırılgan ama vazgeçmeyen yerden tutunmuştu hayata. Deha’nın sözleri Devrim’in kalbinde öyle hassas bir noktaya dokunmuştu ki imkanı olsa koşa koşa gider ve sarılırdı Eliz’ine. Ama bu artık imkansızdı.
Ömer kapıya yakın duruyordu. Onun yüzünde de yorgun bir mutluluk vardı ama o hala düşünmeye çalışıyordu. Biri tüm bu duygu karmaşasının ortasında, bütün bunların arasında ayakta durup sıradaki felaketi engellemeye çalışan kişi olmak zorundaydı.
“Abi,” dedi Ömer dikkatlice.
Devrim başını kaldırmadı.
“Abi...” dedi Ömer bir kez daha, “Bunu saklaman gerekiyor.”
Devrim gözlerini ultrason fotoğrafından ayırmadan konuştu.
“Biliyorum,” dedi acı içinde, “Zamanı gelene kadar...”
Sonra durdu, ultrason fotoğrafını katladıktan sonra başını kaldırdı.
“Gidip fotoğrafı sahibine vereyim.” dedi.
Tek hayali bir an önce Eliz’i görmekti, ona dokunamasa bile sesini duymak, gözlerine bakmak, kokusunu içine çekmek istiyordu. Tam o an Doktor Oya dudaklarını araladı.
“Devrim...” dedi, “Şimdi gidemezsin.”
Devrim’in aklı bir anlığına Eliz’in bakışlarına gitti, onu istemediğini söyleyen dudaklarına, gözyaşlarına, karnına giden eline, sesindeki öfkeye... Ne diyecekti şimdi? Kabullenecek miydi Eliz’in yanına gitmemeyi, “Tamam,” deyip devam mı edecekti hayatına? Bu kelimeyi söylemek onun için hiç kolay değildi. Bir savaşta geri çekilmek gibi değildi bu. Daha ağırdı. Sevdiği kadının kapısının önünde durup kendini içeri girmekten alıkoymak, Devrim Ali Yöner için bir orduyu karşısına almaktan daha zordu.
Doktor Oya da bunu görebiliyordu. Ona birkaç adım atıp bir anne şefkatiyle koluna dokundu ve konuşmaya devam etti.
“Devrim,” dedi, “Bunu duymaktan hoşlanmayacaksın, biliyorum ama sen o odaya girdiğinde onun bedeni sakin kalamıyor. Aklındaki düşünceleri yatıştırsa bile kendini sakinleştiremiyor. Sadece sana kızdığı için değil, seni görünce kendisini strese sokan her şeyi bir anda hatırladığı için. Lale, bu ev, hamilelik, senin açıklayamadıkların... Hepsi. Sen onun bütün yaralarının anahtarı gibisin.”
Devrim’in yüzüne acı bir gölge düştü.
“Ben ona acı çektirmek istemiyorum...” dedi.
“Biliyorum.” dedi Doktor Oya.
“Ben,” dedi Devrim acı içinde, “Ben onu sevmekten başka bir şey yapmak istemedim.”
Oya’nın bakışları yumuşasa da sesi yumuşamamıştı.
“Bazen insan birini severken de incitebilir...”
Devrim sustu, çünkü artık bunu biliyordu. Doktor Oya’nın ise o an umurunda olan tek şey Eliz’in ve bebeğin sağlığıydı. Devrim’in gözlerine baktı ve daha alçak bir sesle konuştu.
“Eliz istemeden o kapıdan girmeyeceksin, Devrim.” dedi, “Eğer bu evin doktoru bensem, Eliz’i yine ben tedavi edeceksem her şey yoluna girene kadar ondan uzak durmalısın.”
Devrim fotoğrafı biraz daha sıkı tuttu.
“Ya o beni yanında isterse?”
“İsterse...” dedi Doktor Oya bu söylediği imkansız bir ihtimalmiş gibi, “O zaman çağırır seni.”
“Çağırmazsa?”
“O zaman beklersin Devrim...”
Devrim’in gözleri kapandı. Beklemek... Hayatı boyunca en nefret ettiği şeylerden biriydi bu. Çünkü beklemek kontrolü kaybetmekti, hüküm verememekti, bir başkasının kararına saygı duymak demekti ve Devrim Ali Yöner bunu hiç öğrenmemişti. Oysa artık vakti gelmişti, şimdi öğrenecekti, elinde bebeğinin ilk fotoğrafıyla, sevdiğinin kadının kapısının dışında öğrenecekti bunu.
“Peki.” dedi.
Doktor Oya’nın bile gözleri dolmuştu bu çaresizliğin karşısında.
“Bunu onun iyiliği için yapıyorsun,” dedi Doktor Oya.
Devrim başını salladı ama tek kelime daha edemedi. Bu oda ona öyle dar, öyle havasız gelmeye başlamıştı ki elindeki ultrason fotoğrafını avucunun içine bastırarak kapıya yöneldi.
“Abi nereye?” diye sordu Ömer.
“Hava alacağım, peşimden gelmeyin.”
Yöner Malikanesi’nin koridorları gecenin içinde uzayıp giderken odasının dışına doğru ilk adımını attı Devrim. Loş lambalar duvarlara gölgeler düşürüyor, merdivenlerden gelen hava perdeleri usulca kıpırdatıyordu. Bu evde yıllardır ne sırlar gezinmişti, neler gizlenmişti, Devrim’in görmediği de yaşamadığı da kalmamıştı bu evin koridorlarında. Ama o gece koridorda yürüyen bu adam, bu evin sahibi gibi değil, bu evde ilk kez haddini bilmeyi öğrenen bir yabancı gibiydi.
Sanki artık Eliz ev sahibiydi de Devrim onun misafiriydi.
Koridorda attığı her adım ağrıyan başının sancılarını giderek arttırırken Eliz’in odasının kapısına geldiğinde durdu Devrim. Kapı kapalıydı, içeriden hiçbir ses gelmiyordu. Kapıdaki korumalar Devrim’i görünce iki yana çekilmişti ki Devrim orada öylece durdu. Bir yabancı gibi baktı kendi evinin odalarından birinin kapısına, içinde misafirinin uyuduğu o odanın kapısına...
Bir an için kendini tutamadı Devrim, elini kaldırdı ama sonra kapının ahşabına dokunmadı bile. Parmakları havada öylece kaldı. Bir adım atsa açardı aslında kapıyı, iki saniye içinde içeri girer, Eliz’i görür, iyi olup olmadığını kendi gözleriyle anlardı. Bu evde onu durduracak kimse yoktu aslında. Korumalar mı? Deha mı? Demir mi? Ömer mi? Doktor Oya mı? Kim durdurabilirdi ki onu? Hiçbiri onu hiçbir şekilde durduramazdı.
Onu durduran tek şey Eliz’di. Eliz’in onu istememesi, sancıyla kıvranırken bile “git” diye yalvarması, o denli bir acının içinden geçerken bile aklına gelen ilk şeyin onu orada görmek istemediği olması...
Devrim’in eli yavaşça indi.
Başını eğip avucunun içinde sakladığı ultrason fotoğrafına baktı. Öyle çok yanıyordu ki canı, kendini bir an önce dışarı atmazsa bu ev onu resmen boğacaktı. O gece, Devrim Ali Yöner hayatında ilk defa bir kapıyı açamadı. Açamadığı için değil aslında, açmaması gerektiğini öğrendiği için, ve bunu ona öğreten Eliz’in ta kendisiydi.
Dakikalar sonra bahçeye çıktığında yağmur başlamıştı. Yöner Malikanesi’nin taş merdivenleri ıslanmış, bahçedeki ağaçlardan damlalar düşmeye başlamıştı. Gece görüp görebileceğiniz en koyu geceden de koyuydu. Yağmur, karanlığın içinde ince çizgiler gibi yere iniyor, lambaların altında bir an görünür olup sonra toprağa karışıyordu. Devrim yağmurun altına çıktığında üzerinde ceket yoktu. Siyah gömleği birkaç dakika içinde ıslanmış, saçlarından sular damlamaya başlamıştı. Ama üşümedi, üşüyemezdi. İçinde o kadar çok şey yanıyordu ki yağmur bile ona yetişemiyordu.
Ultrason fotoğrafını gömleğinin iç cebine, kalbine en yakın yere koydu.
Sanki orada daha güvende olacaktı. Sonra cebinden sigara paketini ve çakmağını çıkardı. Çakmak ilk denemede yanmayınca önce bir küfür savurdu havaya. İkinci denemede ise yaktığı alev rüzgarla söndü.
“Hay ben sana da, havaya da, yağmura da, rüzgara da...”
Devrim Ali Yöner’in küfürleri havada uçuşurken üçüncü denemesinde nihayet sigaranın ucunda küçük bir kızıllık belirdi. Devrim derin bir nefes aldı. Sigarasından bir duman çektikten sonra gözlerini malikanenin üst kat pencerelerine çevirdi, Eliz’in odasının olduğu yere.
“İyi geceler,” diye fısıldadı sessizce, “İyi geceler benim güzel misafirim...”
Perdenin ardından loş bir ışık sızıyordu. O ışığa bakarken dünyadaki bütün savaşlar bir anlığına anlamsızlaştı Devrim için. Anlaşmalar, soyadlar, düşmanlar... Hepsi küçüldü. Çünkü o ışığın arkasında Eliz vardı ve bu bütün dünyaya bedeldi onun için.
Devrim’in bütün temkinli hali, bütün gücü, bütün karanlığı o pencerenin karşısında başka bir şeye dönüşüyordu... Bir hayranlığa. Bir adamın, sevdiği kadının ayakta kalma gücüne duyduğu, söylemeye dili varmayan, bakışlarından taşan bir hayranlığa.
Eliz onu istemiyordu. Yaralıydı, kırılmıştı, solgundu, ona öfkeliydi, ondan uzak durmak istiyordu. Ama yine de Devrim’in de bir parçası olan o hayatı korumaya çalışıyor, bütün acısının içinde “ben buradayım” diyebiliyordu. Derin bir iç çekti Devrim. Yağmur şiddetini arttırırken damlaların arasında bir kadın sesi duyuldu.
“Selam,” dedi Lale’nin tiz sesi, “Sence de hava almak için kötü bir hava durumu tercihi değil mi?”
Sesi yumuşaktı, bu kez o yapay zehirli neşesinden daha farklı bir şey vardı tonunda. Yağmurun altında daha insani görünmeye çalışıyor, belki de gerçekten insan olduğunu hatırlatmak istiyordu Devrim’e. Devrim ise arkasını bile dönmedi.
“Doğru,” dedi Devrim, “Hava kötü. Sen içeri gir bence.”
“Kovuyor musun?” dedi Lale gülerek.
Devrim bu sefer cevap vermek yerine sigarasına yöneldi. Lale birkaç adım daha yaklaştığında yağmur saçlarının uçlarına düşüyor, yüzündeki makyajı yavaş yavaş solgunlaştırıyordu.
“Bütün gece onun kapısında duramazdın zaten,” dedi Lale, “Bir noktada nefes alman gerekiyordu.”
Devrim bu sefer uyaran gözlerle ona döndü. Bakışları soğuktu, ama bu soğukluk bile etkiliyordu Lale’yi.
“Bir daha Eliz’den bahsetme,” dedi Devrim uyarır gibi, “Bir daha odasına da gitmeyeceksin.”
Lale omuzlarını hafifçe kaldırdı.
“Geçmiş olsun demek istedim.”
“İhtiyacı yok.”
Lale’nin gülümsemesi azalır gibi olsa da kendini toparladı.
“Bir şeye ihtiyacı var mı diye merak ettim, onun için endişelendim sadece...”
“Onu yaralamak istedin.” dedi Devrim öfkeyle.
Lale öfkeyle gülümsedi.
“Onu ben vurmadım Devrim.”
“Lale...” dedi Devrim öfkesini bastırmaya çalışarak, “Benimle hesaplaşmak istediğinde bunu benimle yap, anladın mı? Eliz’e tek kelime etmeyeceksin.”
Lale’nin yüzünde kısa bir kırılma oldu o an.
“Beni bu eve getiren sensin,” dedi, “Benimle evlenmeyi kabul eden de sensin Devrim. Ben seni hiçbir şeye zorlamadım. Şimdi de evimize gelen bir misafire selam vermem bile hata oldu...”
“Benim evim.” diye düzeltti Devrim sertçe, “Babanla yaptığım anlaşmayı bildiğini biliyorum Lale,” dedi Devrim, “Seninle neden evlendiğimi biliyorsun.”
Lale’nin gözleri karardı ama sesini yumuşak tutmaya kararlıydı. Kendince bir taktik deniyordu sanki.
“Ne olursa olsun,” dedi, “Biz evlendik Devrim. Ve ben de bu evde yaşıyorum artık. Üstelik sandığın gibi misafirini incitmek için gelmedim oraya, ona gerçekten de geçmiş olsun demek istedim.”
Devrim sigarasını yere attı, ayakkabısının altında söndürdü. Sonra bir adım yaklaştı Lale’ye. Yağmur siyah gömleğine yapışmıştı, yüzü gölgeler içindeydi ama gözleri keskin, diri, neredeyse yakıcıydı. O an Devrim Ali Yöner’in neden insanların onun karşısında konuşurken kelimelerini seçtiği çok netti. Çünkü Devrim yaralıyken bile tehlikeliydi. Hatta belki de en çok yaralıyken tehlikeliydi.
“Babandan ne almak için seninle evlendiğimi biliyorsun Lale,” dedi, “Dimitri Vetrov’un ailelerinden koparıp Rusya’daki ailelere evlatlık verdiği çocukların listesini alabilmek için sana soyadımı vermeyi kabul ettiğimi biliyorsun. Bunu o çocuklar ailelerini bulabilsinler diye yaptığımı, babanın beni buna mecbur bıraktığını biliyorsun.”
Lale’nin gözleri dolacak gibi oldu ama kendini tuttu. Bunu zaten biliyordu ama Devrim’in kendisini zaman içinde seveceğine, ona alışıp ondan vazgeçemeyeceğine inanıyordu.
“Ben,” dedi Lale, “Ben seni sevdiğim için buradayım Devrim. Senin beni ne için yanında tuttuğun umurumda bile değil.”
Lale’nin sesinin titrediğini duyabiliyordu Devrim, ama içinde ona verecek hiçbir şey yoktu. Eskiden olsa belki en azından merhamet ederdi. Belki susardı, belki bu cümlenin ağırlığına saygı duyardı. Ama bu gece, Eliz’in odasının ışığı arkasında yanarken Lale’nin sevgisini dinlemek bile ihanet gibi geliyordu ona.
“Ben yalnızca seni sevdiğim için buradayım,” dedi Lale yeniden, “Sen beni ne kadar yok saysan da, ben seni her zaman hayatımın ortasına koydum Devrim. Senin yanında durabileceğim tek yol buydu ve benim kabul etmekten başka çarem yoktu...”
Devrim’in bakışları değişmedi.
“Seni sevmediğimi biliyorsun.” dedi net bir sesle.
“Bir gün değişebilir, Devrim...”
“Değişmez.” dedi, “Değişmeyecek.”
Lale derin bir nefes aldığında Devrim’in gözleri malikanenin üst katındaki pencereye kaydı, Eliz’in odasına.
“Ve eğer bir kez daha Eliz’in odasına yaklaştığını görürsem... O zaman babanla aramdaki anlaşmayı yırtıp atarım Lale.”
“Beni tehdit mi ediyorsun?”
“Hayır,” dedi Devrim, “Sana sınırını gösteriyorum.”
Lale bir an sustu ve sonra acı içinde gülümseyerek konuştu.
“Artık sınırları öğreniyorsun demek.”
Devrim acımasızca cevapladı.
“Evet,” dedi, “Eliz öğretiyor.”
Bu cümle, Lale’ye tokat gibi çarptığında yağmurun şiddeti de artmıştı. Devrim’in Eliz’den böyle bahsetmesi herhangi bir aşk itirafından daha ağırdı Lale için. Onun için değişmeye çalıştığını, onun için durmayı öğrendiğini, onun için haddini bilmeyi bile kabullendiğini gösteriyordu ona.
Lale başını iki yana salladı.
“Ona da yazık ediyorsun,” dedi aynı yumuşak ses tonuyla, “O senin dünyanı kaldıramaz Devrim. Senin dünyanı, soyadını, aileni, düşmanlarını, bütün bunları... Kaldıramayacak Devrim.”
Devrim’in bakışları yeniden pencereye çevrildi.
“Ondan bunları kaldırmasını beklemiyorum,” dedi Devrim, sonra çok alçak bir sesle ekledi.
“Ben onu yalnızca korumak istiyorum.”
Lale cevap veremedi. Bir süre yağmurun sesini dinledikten sonra ne derse desin incinen tarafın yine kendisi olacağını kabul etmiş olsa gerek ki pes etti ve Devrim’e arkasını döndü Lale. Eve doğru yürürken Devrim tek bir şey bile söylemedi ona, nereye gittiğini sormadı, neden gittiğini sormadı. Çünkü umurunda bile değildi...
Devrim’in umursadığı tek şey o pencerenin ardında nefes alan daimi misafiriydi. Ve tabi ki, göğüs cebine koyarak kalbine yakın tutmak istediği bebeği...
Başka hiçbir şey umurunda değildi.
Hiçbir şey.
-
(ELİZ’İN ANLATIMIYLA)
Bana dayanılmaz acılar çektiren sancım yatışalı saatler olmuştu. Serum damarlarımda soğuk bir uyku gibi dolaşıyor, karnımdaki ağrının can yakan kenarlarını yavaş yavaş törpülüyordu adeta. Bedenim sakinleşiyordu belki ama zihnim hala aynı odanın içinde bir köşeden diğerine çarpıp duruyordu.
Bu ev bana hiçbir zaman iyi gelmemişti.
Hiçbir zaman iyi gelmeyecekti.
Burası beni ölümün ellerinden almıştı belki, ama hiçbir zaman hayata tam olarak bırakmamıştı. Şimdi yine aynı evdeydim, aynı odada, aynı yatakta. Yine iyileşmeye çalışıyordum ama bu kez yalnız değildim. Gözlerim hüzünle karnıma gittiğinde ellerimi de oraya götürdüm.
“Küçük misafirim...” diye geçirdim içimden gözlerim kapanırken.
Bir uyuyor, bir uyanıyordum ama ne tam olarak uykuya dalabiliyordum ne de tam olarak uyanık kalabiliyordum. Oya Abla bir süre sonra yeniden içeri girdiğinde tam olarak uyanabilmiş değildim, gözlerim onu izliyordu ama dudaklarımı aralayamıyordum.
O benim serumumu kontrol ederken ben aklımdan geçen onlarca soruya rağmen susuyordum. Devrim neredeydi, iyi miydi, haberi almış mıydı, yoksa çoktan kendi karanlığına dönmüş müydü?
Bunların hiçbirini sormasam da gözlerim kapıya gitti. Sanki kalbimin benden ayrı bir gözü vardı ve o göz, kapının ardında ne olduğunu görmek istiyordu. Ben kapıya gizlice bir bakış attığımı düşündüğümde Oya Abla bunu anında fark etmişti.
“Gelmeyecek.” dedi sessizce.
Başımı hemen ona çevirdim.
“Bir şey sormadım ki...”
“Biliyorum.”
Oya Abla yatağın yanına oturmadı ama biraz daha yaklaştı. Yüzünde günlerce dinlense de geçmeyecek bir yorgunluk vardı. Sadece doktor yorgunluğu değildi bu. Bir kadının, bir zamanlar imkansız dediği şeyin şimdi ölümle yaşam arasında direnmesini izlerken taşıdığı ağır bir vicdan vardı gözlerinde.
“Fotoğrafı gördü mü?” diye sordum sonunda, “Ultrason fotoğrafını...”
Sesim çok alçaktı. Sanki bunu sormayı kendime yediremiyormuşum gibi sormuştum.
“Gördü.” dedi Oya Abla bakışları yumuşarken.
“Ne yaptı?”
Oya Abla birkaç saniye sustu, ne diyeceğini bilemedi sanki, kafasının içinde neyi ne kadar anlatması gerektiğini ölçüp biçiyordu adeta.
“Uzun uzun inceledi...” dedi Oya Abla yutkunarak, “Hem o, hem diğer çocuklar... Hepsi çok mutlu oldular.”
Gözlerim doldu o an. Onun fotoğrafa nasıl baktığını hayal etmek istemedim. Parmaklarının titreyip titremediğini, gözlerinin dolup dolmadığını, o siyah beyaz gölgede ne gördüğünü düşünmek istemedim ama zihnim benden bağımsızdı. Devrim’in o fotoğrafı tuttuğunu gördüm zihnimin derinlerinde. O güçlü, karanlık, dokunduğu her şeyi sahiplenmeye alışmış ellerin, bir kağıdı bile incitmekten korkar gibi tuttuğunu gördüm ve bu görüntü canımı yaktı.
“Ona söyledin mi peki?” dedim, “Buraya gelmemesini.”
Oya Abla başını salladı.
“Söyledim, merak etme güzel kızım.”
“O ne dedi?”
“Ne diyebilir ki? Peki dedi, kabullendi...” Buna sevinmem gerekiyordu belki de, yine de onu böyle bir şeye zorlamak bile içimi acıtmıştı.
“Lale?” diye sordum.
Oya Abla’nın o ismi duyar duymaz yüzü sertleşti.
“Onu bir daha görmemen için elimden geleni yapacağım,” dedi, “Merak etme, Devrim ona haddini bildirmiştir.”
“Haddi olmayan bir şey yapmadı,” dedim sessizce, “Burası onun evi.”
“Eliz’ciğim, bunların hiçbiri şu an senin sağlığından daha önemli değil. Şu an senin için en önemli şey bedenin ve bebeğin.”
Elim karnımın üzerinde biraz daha sıkılaştı. Bedenim... Bu kelime bana hiçbir zaman güven vermemişti. Bedenim benim için çoğu zaman acının evi olmuştu. Ben bedenime ev gibi bakmayı hiç öğrenmemiştim.
Oya Abla sanki içimden geçenleri duymuş gibi konuştu.
“Sen onun evisin Eliz.” dedi.
Gözlerim ona döndü.
“Ne?”
“Sen onun evisin,” dedi, “Şu an başka hiçbir yerde yaşayamaz. Ne Devrim’in gücü, ne benim doktorluğum, ne bu evin duvarları onu senin bedeninden daha güvenli bir yere koyamaz. Yalnızca sen sakin kalabilirsen, sen güçlenebilirsen, sen iyileşebilirsen yaşamaya devam edebilir...”
Ben hiçbir eve ait olamamıştım... Bu düşünce içimde usulca yankılandı. Ben hiçbir eve ait olamamıştım ama şimdi birine ev olmak zorundaydım. Hem de kendi bedenimde. Kendi yaralı, yorgun bedenimde.
“Ben...” dedim dolu gözlerle, “Onu koruyabilecek kadar güçlü bir ev değil benim bedenim.”
“Sen şu an ayakta kalmaya çalışan bir evsin,” dedi Oya Abla hüzünle gülümseyerek, “Ve bazen ayakta kalmaya çalışan evler en güvenli olanlardır çünkü yıkılmanın ne olduğunu bilirler.”
Gözlerimden birer damla yaş aktı ama bu kez silmedim onları. Oya Abla üzerimdeki örtüyü düzelttikten sonra serumun akışını kontrol etti. Sonra kapıya doğru yürüdü ama çıkmadan önce durdu.
“Bir şey olursa komodindeki kumandanın sarı tuşuna bas, telsizime çağrı gelecek.” Başımı salladım.
“Ve Eliz...”
Dönüp son kez baktım ona.
“Kapının dışında buralarda olmasını istemediğin birinin sesini duyarsan bile, bu onun içeri gireceği anlamına gelmiyor... Sakin kalmaya çalış, tamam mı?”
Başımı salladım. Oya Abla gittikten sonra bir süre gözlerimi kapatmadım. Perdelerin ardından sızan bahçe ışıklarına baktım. Camlara bir şeyin usulca vurduğunu duyuyor gibiydim. Yağmur mu, rüzgar mı ayırt edemedim ama duyduğum ritmik sesler beni sakinleştirmeye yetiyordu.
Ne zaman uyudum bilmiyorum, belki ilaçların etkisiyle, belki yorgunluktan, belki de insanın ağlamaktan yorulduğu bir noktada bedeninin onu karanlığa teslim etmesinden. Uyandığımda oda kapkaranlıktı, bahçe ışıkları bile sönmüştü artık.
Boğazım kurumuştu. Sancım yoktu ama hafif bir ağrı hala karnımın etrafında dolaşıyordu, kendini unutturmayan, bedenimin ortasına yerleşmiş derin bir sızı gibi. Elimi yeniden karnıma götürdüğüm sırada kapının altında bir gölge fark ettim.
İnce karanlık bir çizginin içinde, hareket etmeyen bir gölge... Korumalar odanın kapısına dönük halde iki sandalyede otururlardı genelde, o yüzden gölgeleri odanın içine kadar vurmazdı. Bu gölge tam odanın kapısında bekleyen biri olduğunu gösteriyor olmalıydı, ayakta durmuş kapımı çalmayı bekleyen birini...
Kalbim hızlanırken yavaşça doğruldum. Ayaklarım yere indiklerinde zemin soğuktu ama bu soğukluk bana iyi hissettirmişti. Kapıya doğru yürürken her adımda içimde bir şey çekildi sanki. Kapının önünde durup koridoru dinlemeye başladığımda ise artık emindim. Oydu bu...
Devrim Ali Yöner.
“Beyim,” diyordu adamlarından biri sessizce, “Biz gözümüz gibi bakıyoruz, merak etmeyin. Doktor saat başı kontrole geliyor, biz de hep buradayız.”
“Acil bir şey olursa bana haber verin.” dedi Devrim’in belli belirsiz gelen sesi, “Yemeğini yemezse bile bana haber verin. Onun benim misafirim olduğunu unutmayın, buraya benden ve doktordan başka kimse gelmeyecek. İzin vermeyeceksiniz.”
Aramızda yalnızca ahşap vardı, ahşaptan bir kapı. Ben hüzünle dışarıdaki konuşmaları dinlerken o an dışarıdaki gölge çok hafif kıpırdadı. Sanki o da benim kapının bu tarafında olduğumu hissetmişti. Belki o da benim gölgemi görmüştü, belki elini kapıya koymuştu. Aynı kapının iki tarafındaydık artık, belki gölgelerimiz bile buluşmuştu.
Kapıyı açıp bakmak istiyordum aslında gözlerine, ona kızmak istiyordum, bağırmak istiyordum. “Neden?” diye sormak, “Neden?” diye haykırmak istiyordum. Sonra belki hiçbir şey söylemeden yalnızca ağlamak, içimdeki bütün korkuyu bir anlığına onun göğsüne bırakmak istiyordum.
Çünkü ne kadar inkar edersem edeyim, Devrim Ali Yöner’in kolları beni en çok yaralayan yer olduğu kadar, aynı zamanda en çok sığınmak istediğim yerdi. Ve bundan nefret ediyordum, kapının dışındaki sessizliğine minnet duyduğum için kendimden nefret ediyordum.
İçimdeki küçük kalbi bu karanlıkta büyütemezdim, bu doğru değildi. Elimi kapıdan indirdim ve kapıyı açmadan, ona seslenmeden, ona hesap sormadan yatağıma döndüm. Yatağa kadar yürümek kapıya yürümekten daha zordu. Çünkü her adımda kapının ardında birini bırakıyordum. Devrim’i değil yalnızca, ona gitmek isteyen yanımı da. Onun varlığında hala bir yuva arayan, ona hala sığınmak isteyen, onun “buradayım” deyişine tutunmak isteyen, o adamın hala beni bütün kötülüklerden koruyabileceğine inanmak isteyen aptal yanımı da kapının önünde bırakıyordum.
“Aptal ben,” diye fısıldadım kendi kendime, “Aptal ben...”
Yatağa uzandığımda gözyaşlarım sessizce akmaya başladı. Ellerimi ağzıma götürmüş çaresizce ağlıyordum örtülerin arasında. Duymasın istiyordum, duymasın beni... Kimse duymasın ama en çok da o duymasın beni.
Bu ev duymasın, bu şehir duymasın, dünya duymasın, ama en çok da o duymasın beni. Kimse gelmesin, kimse dokunmasın, kimse “geçecek” demesin, kimse teselli etmesin beni. Kimse dokunmasın bana, kimse...
Bir elimi karnımın üzerine koydum, diğer elimle yastığın kenarını tuttum. Kapının dışında hala bir gölge vardı, biliyordum. Belki o da biliyordu kapının bu tarafında ağladığımı. Ya da ufacık bir emare de olsa görmek istiyordu onu burada istediğime dair. Belki ufacık bir hıçkırığımı bile duysa duramayacaktı orada, açacaktı kapıyı, sarılacaktı bana. İşte en çok da o yüzden duymamalıydı beni.
Gözlerimi kapattım ve karanlığın içinde tek bir ses aradım.
Dum.
Dum.
Dum.
O sesi hatırladım, bebeğimin zayıf ama inatçı kalp sesini... O sese tutundum ben, Devrim’e değil, beni her seferinde içine alan ve sonra çıkışı olmayan bir kafese dönüşen bu eve değil, yalnızca ona.
Benimle kalmayı seçip seçmeyeceğini bilmediğim, ama kaldığı her saniye beni biraz daha anne yapan o küçük misafire.
Ağlarken sessizce fısıldadım ona.
“Biz...” dedim, “Buradan gideceğiz. Merak etme, tamam mı? Buradan gideceğiz...”
Kime söylediğimi bilmiyordum. Kendime mi? Ona mı? Kime söz veriyordum, kimi rahatlatmaya çalışıyordum aslında? Kimin cehennemiydi bu ev, hangi kuşun kafesiydi?
Dolu gözlerim bir kez daha kapıya döndüğünde artık bir gölge düşmüyordu odanın ahşap zeminine. Devrim Ali Yöner artık kapının önünde değildi, gölgesini de alıp gitmişti. Tıpkı zamanı geldiğinde bebeğimi alıp gideceğim gibi...
Tıpkı onu alıp götüreceğim gibi...
%20(29.7%20x%2018%20cm)%20(29.7%20x%2040%20cm)%20(29.7%20x%2037%20cm)%20(4).png)
Tekrar merhaba aşkımlarrrrr. ^^
Bu bölüm Lale'ye üzülen tek kişi ben miyim? :')
Bugünlük benden bu kadar, yorumlarınızı okumak için aşırıheyecanlıyım ve yorumlarınız için aşırı teşekkür ederim şimdiden, Misafir’iarkadaşlarınıza önermeyi unutmayın. ^^
Bu arada Instagram üzerinden misafirkitapresmi sayfasını, benimhesabım olan beyzalkoc hesabını ve beyzaalkockitaplari sayfalarını takip etmeyide unutmayın. ^^
İyi ki varsınız. :')
-BEYZA ^^