30.BÖLÜM : BENİM KÜÇÜK MİSAFİRİM.

Beyza Alkoç
0

Merhaba sevgili sevgililerimmmmm^^

Hoş geldiniz!

Nasılsınııız? ^^

Hazırsanız bölüme geçiyorum, iyi okumalar dilerim. :') Bol bol yorum yapmayı unutmayın lütfen!

-

MİSAFİR

30.BÖLÜM : BENİM KÜÇÜK MİSAFİRİM.

(FİNAL)

Görüntü ilerledikçe göğsümdeki sızının yalnızca kalbimden değil, sanki bütün bedenimin içinden aynı anda yükseldiğini hissettim; içimde bir yer, çok derin bir yer, biri ansızın içeri girip bütün her şeyimi devirmiş gibi darmadağın olmuştu. Ve o an, videonun karanlığın içinden çekip çıkardığı gerçek, zihnimin duvarlarına, hiç affedilmeyecek kadar keskin bir darbeyle çarptı.

Beni yaralayan o silahı tutan elin sahibi... Devrim’di.

Başımı geri çekmek istedim, o görüntüden kaçmak istedim, hatta bilgisayarı kapatıp bütün bu gerçeği yok sayabileceğim bir evrene geçmek istedim ama bedenim donmuştu, sanki o sandalyeye, o ekrana, o karanlığa bir ömür boyu mahkum edilmiş gibiydim. Nefes alamıyordum. Sanki ciğerlerimin içine dolması gereken hava, o an içimde oluşan o fırtınalı boşlukta kayboluyordu.

“Hayır…” dedim kendi kendime, sesimin çıkıp çıkmadığını bile bilmeden, “Hayır… bu böyle olamaz… bu gerçek olamaz…”

Görüntü yeniden ilerlediğinde, o birkaç saniyelik karanlık hayatımın bütün dengesini değiştirdi. O geceye dair hatırladığım Devrim bambaşka bir Devrim’di oysa, ne acı. O gece beni bulmak için nasıl koştuğunu, nasıl bağırdığını, nasıl kontrolünü kaybetmiş bir adam gibi savaştığını hatırlıyordum. Ama videoda gördüğüm şey, o geceye dair hatırladığım hiçbir şeye benzemiyordu.

Göğsümdeki sızı keskin bir bıçak gibi derinleşti, sanki birisi kalbimin tam ortasına girip içimdeki bütün ışığı söndürmüştü. Videoda gördüklerim gerçekliği o kadar acımasız bir berraklıkla yüzüme çarpıyordu ki gözlerimi kapatmak bile kurtarmıyordu beni, çünkü gözlerimi kapattığım anda bile o görüntü, karanlığın üzerine çizilmiş bembeyaz bir yara izi gibi zihnimin içinde parlıyordu.

İtiraf edilmemiş, saklanmış, gizlenmiş bir gerçekti bu. Beni evinde aylarca misafir eden, beni her şeye rağmen koruyan, benim için savaşan, beni bir gecede hayatının merkezine koyan adam… beni daha en başında, daha hikayemiz başlamadan, kim olduğumu bile bilmeden yaralamıştı. Bu gerçekten daha öte bir soru dönüp duruyordu kafamda o an, neden? Neden? Neden yapmıştı bunu?

Göğsümde bir boşluk açıldı o an, o boşluk büyüdü, derinleşti, genişledi, sonsuz bir uçuruma dönüştü ve kendimi sonsuz bir düşüşün içinde buldum. Sanki uçurumun içinde yalnızca ben varmışım da düşüşüm hiç bitmeyecekmiş gibi... Elleriyle beni o karanlık geceden çekip çıkaran adam... aslında o karanlığın ta kendisiydi.

Devrim’in adını bile içimden söylemeye cesaret edemez haldeydim artık.

Bilgisayarın ekranına bakıyordum ama görüntü akmıyordu, zaman durmuştu, dünya susmuştu, hatta kalbim bile atmayı unutmuştu sanki. Kendi nefesimin boğuk, düzensiz bir uğultudan ibaret oluşu kulaklarımda çınlıyordu.

“Neden?” diye fısıldadım acı içinde, “Neden?”

Gözlerim görüntüye dokunacakmışım gibi ekrana yaklaştı, parmaklarım titriyordu.

O an içimdeki bütün doğrular, bütün teslimiyetler bir anda yerlerinden koparılmış, beni boşluğa savurmuştu.

“Bunu bana nasıl yaptın?” demek istedim ekrana doğru bağıra çağıra. Oysa sesim çıkmıyordu artık. Bütün kelimeler boğazımda düğümlenmişti. Sadece tek bir şey vardı içimde. Tek bir soru. Ağır, acı veren, yıkıcı bir soru.

“Neden? Neden Devrim? Neden?”

Hizmetçi kızın kapıyı tıklatıp içeri girdiğini fark ettiğim anda oturmama rağmen dizlerimin bağı bir kez daha çözülecek gibi oldu ama yüzüme çarpmak üzere olan o dehşeti saklamak zorundaydım.

Gözlerimi ekrandan ayırırken kalbim hala kabuğunu kırmaya çalışan bir kuş gibi çırpınıyordu. Kızın yüzündeki masum merak, içimdeki fırtınanın yanında öylesine yabancı, öylesine uzak duruyordu ki bir an kendimi bu dünyadan kopmuş biri gibi hissettim.

“Eliz Hanım… kahveniz hazır,” dedi nazikçe, “Biraz geciktim, kusura bakmayın.”

O an içimde kopan fırtınanın tek bir damlasını bile dışarı sızdırmamaya çalıştım. Öyle büyük bir acı vardı ki içimde, o acı göğsümün içini oyuyor, nefes aldıkça beni daha çok yaralıyordu… ama ona bunu belli etmemeliydim.

“Teşekkür ederim,” dedim, sesimin titremesini kamufle etmeye çalışarak, “Ben… şey… Biraz hava almak istiyorum da. Kahvemi bahçede içebilir miyim?”

Kız bir an şaşırdı, sonra başını hızlıca salladı.

“Tabii ki, sormanıza bile gerek yok efendim! Size bahçeye kadar eşlik edeyim isterseniz.”

“Olur.” dedim.

Kütüphaneden çıktık birlikte. Adımlarımın sesi çok hafifti ama içimdeki çığlığı ele vermeyecek kadar da sertti. Koridor boyunca yürürken duvarlarda asılı tablo çerçeveleri bile beni izliyormuş gibi geldi, sanki Devrim’in abisi olduğunu yeni öğrendiğim Araf Vural’ın evinde gördüğüm hiçbir şey de artık masum değildi.

Bahçeye açılan büyük cam kapıları geçtik. Dışarıdaki hava soğuktu ama içimdeki sıkışmayı bir nebze olsun gevşettiği için iyi gelmişti. Kız kahveyi önümdeki küçük masaya bıraktı ve bana gülümsedi.

“Size başka bir şey getireyim mi?” diye sordu, “Kahvaltı hazırlamamı ister misiniz? Ya da bir şal getirmemi?”

“Hayır,” dedim hemen gülümsemeye çalışarak, “Biraz yalnız kalayım. Kahvemi içtikten sonra odama geçeceğim zaten.”

“Tamam efendim,” dedi kız gülümseyerek, “Bir şeye ihtiyacınız olursa bana seslenebilirsiniz.”

O gittikten sonra dünyanın bütün sessizliği üzerime çöktü sanki. Sanki bahçe bile nefes almıyordu. Sanki rüzgar bile bana dokunmaktan çekiniyordu. Kahvenin dumanı yüzüme doğru yükselirken ellerim titriyordu, fincanı tutan parmaklarım bile bana ait değildi sanki artık.

Kahveden zar zor bir yudum aldım. Boğazımdan geçerken içimdeki düğümü çözmesi gerekirken tam tersine acıyı çoğalttı sanki. Nefesim göğsümün en derin yerinde takılı kalmıştı, nefes alıyordum ama oksijen içime inmiyordu. Sanki her şey, herkes, bütün dünya tek bir soruya doğru beni sıkıştırıyordu.

“Şimdi ne yapacaksın, Eliz?”

Ne yapacaktım?

Devrim’in yüzünü düşündüm. Dün gece bana sarılışını, sözlerini, nefesinin tenimde bıraktığı sıcaklığı. Sonra videodaki o an… o karanlık saniye… o sahne geldi gözlerimin önüne. Benim için savaşmış, beni aylarca evinde misafir etmiş, benim için hayatını riske atmış bir adamın… beni yaralayan kişi olabileceğini kabullenmek… aklımın alabileceği bir şey değildi.

“Niye?” dedim kendi kendime neredeyse duyulmayacak bir fısıltıyla.

“Bunu bana niye yaptın?”

Cevap yoktu. Bu sorunun hiçbir zaman bir cevabı olmayacaktı. Zira bu soruyu ona hiçbir zaman sormayacaktım. Hiçbir zaman.

Bahçe sessizdi, ağaçlar sessizdi, kuşlar bile sessizdi bu sabah. Ve o sessizliğin içinde, çekip gitmekten başka hiçbir çarem olmadığının farkındaydım o an. Beni kırılgan bir cam parçasına döndüren bu gerçeğin karşısında kaçmaktan başka hiçbir şey bilmiyordum o an. Hiçbir çarem yoktu, başka hiçbir çıkış yolum yoktu bu kabustan.

Ayağa kalktım, elimdeki kahve fincanını önümdeki sehpaya bırakıp derin bir nefes aldım. Bahçede ağır adımlarla yürürken güvenlik kulübesinin önündeki iki adam bana doğru döndü.

“Bir problem mi vardı, Eliz Hanım?” dedi biri.

“Hayır,” dedim başımla kapıyı göstererek, “Sadece biraz yürümek istiyorum. Hava alacağım.”  

Birbirlerine baktılar ama beni durdurmayı akıllarına bile getirmediler. Ne de olsa burada bir tutsak değildim, burada yalnızca misafirdim.

“İyi günler,” diye mırıldandım demir kapı yavaşça açılırken.

“İyi günler Eliz Hanım.”

Dışarı adımımı attığım anda dünyanın sessizliği bir kez daha kulaklarıma doldu. Çimen kokusu, sabahın soğuğu, bedenimi sarsan titreme… Her adımda biraz daha uzaklaştım evden, Devrim’den, o videodan, o geceden, bu kabustan, her şeyden...

Bir süre sonra yolun kenarında ilerleyen bir taksi gördüm. Bir mucize gibi, bir işaret gibi, bir çıkış kapısı gibi. Elim anında havaya kalktı.

“Taksi!” diye seslendiğim an taksi dalmış gibi ani bir frenle durdu.

Arka kapıyı açıp içeri girdiğimde kapı kapanır kapanmaz içimdeki bütün sıkışma bir anda çözüldü ve kontrolsüz bir nefesle boğazımdan bir hıçkırık koptu. Sürücü dikiz aynasından bana endişeyle baktı o an.

“Hanımefendi… iyi misiniz?”

“İyiyim.” dedim gözyaşlarımın arasından, “Bir hastalık haberi aldım da... Siz Fatih tarafına doğru sürün, ben size yolu tarif edeceğim.”

Taksi harekete geçti. Dışarıdaki yollar gri bir çizgi gibi akarken ben alnımı arabanın camına yaslamış ağlamaya devam ediyordum. Gözyaşlarım yanaklarımdan süzülürken içimde aynı soru dönüp duruyordu.

“Şimdi ne yapacağım?”

Devrim’in yüzü zihnimden hiç gitmiyordu. Dokunuşları, kokusu, sesi... Dün gece söylediği her şey, sarıldığı her saniye… şimdi hepsi birer kabus gibiydi.

Taksi yolları aşarken ben ağlamaya devam ediyordum. Hayatımda ilk kez bu kadar hayal kırıklığına uğramış, bu kadar hiçbir yere ait değilmiş gibi hissediyordum kendimi. Güvenebileceğim tek kişinin beni en çok yaralayan kişi olabileceğini kabullenmek bedenimi taşıyamayacağım kadar ağır hissettiriyordu, artık neye, kime, nasıl inanacağımı bilmiyordum.

Radyoda çalan şarkı acımı harlıyordu sanki.

“Sayfaların arasında,” diyordu şarkı, “Unutulur belki bu aşk.”

Taksi ilerliyordu ama benim ruhum orada, o evde, o bilgisayar ekranının karşısında kalmıştı sanki. Acım çok büyüktü, aklım dün gece Devrim’in bana dokunduğu her saniyeyi zihnimden geçirirken kalbim öğrendiğim gerçeğin acısıyla kavruluyordu.

Ne yapacaktım ben? Ne yapacaktım?

Taksi ani bir frenle durduğunda taksicinin bana bir süredir seslendiğini fark ettim. Gözlerimi kısarak adama döndüğümde geldiğimizi bile anlayamamıştım. Aklım o kadar yerinde değildi ki adamın ne dediğini bile kaçıncı söyleyişinde anlamıştım bilmiyordum.

“Hanımefendi, geldik.” dedi şoförün sesi, “Bu bina mıydı?”

“Evet...” dedim dalgınlıkla, “Şuradaki... Ama şey...”

Cüzdanım, kartım… Yanımda hiçbir şey yoktu.

“Ben… beni bir dakika bekleyin, zile basıp arkadaşlarımdan isteyeceğim.” dedim, “Aceleyle çıktım da.”

Taksici başını salladı, ben taksiden inip dalgın adımlarla kapıya doğru ilerlerken sokaktan beklenmedik bir ses geldi. Yumuşak ama şaşkın bir ses.

“Eliz?”

Olduğum yerde dondum. Sesin sahibini tanıyordum. Kalbim endişe ve heyecan karışımı bir hisle canlandığında başımı çevirdim ve ona baktım. Gurur’a.

Elinde poşetler vardı, belli ki marketten dönüyordu. Beni gördüğü an elindeki market poşetlerini yere bıraktı, dolan gözleri bana takıldığı anda yüzü dondu.

“Eliz…” dedi, “Sen… sen misin?”

Başımı eğdim, ağlamak istemiyordum ama gözlerim çoktan dolmuştu. Leyla ve Umut’la aylar sonra kavuşmuştum ama Seren ve Gurur’u o gün görememek beni çok üzmüştü. Şimdi ise Gurur birkaç adım karşımdaydı ve ben onu böyle bir anımda görmeye hazır değildim. Hem de hiç hazır değildim. Ben ne yapacağımı bilemez bir halde ayakta kalmaya çalışırken Gurur birkaç adımda tam karşımdaydı. Bir saniye bile düşünmeden sarıldı bana.

Kollarıma sarıldığı an boğazımdaki düğüm kopup gidiverdi, artık daha çok ağlıyordum.

Sessiz ama beni nefessiz bırakacak kadar derin bir ağlamaydı bu.

“Eliz…” Gurur’un sesi titriyordu. Onun bile gözleri dolmuştu, “Neredeydin sen? Neredeydin?”

Başımı omzuna yaslarken aklımdan tek bir şey geçti o an.

Gurur’la her şey çok başka olabilirdi… O gece hiç yaşanmasaydı eğer, kaderim beni karanlık gecede Devrim’in karşısına çıkarmasaydı eğer, her şey çok başka olabilirdi.

“Sorma Gurur.” dedim gözyaşları içinde ona sarılmaya devam ederken, “Lütfen. Hiçbir şey sorma.”

Gurur saçlarımı hafifçe okşadı. Burnunu çekişinden onun da ağladığını anlayabiliyordum.

“Seni bir yere götüreyim.” dedi, “Bir şeyler yiyelim, içelim. Konuşalım. Hiç iyi görünmüyorsun Eliz.”

Gözlerimi silmeye çalıştım ama sesim boğuktu.

“Ben...” dedim çaresizce, “Buraya da kalmaya gelmedim zaten. Kızlardan şey isteyecektim... biraz borç.”

“Kalmaya gelmedim ne demek Eliz?” dedi Gurur endişeyle, “Nereye gideceksin yine?”

“Kalamam işte Gurur. Sorma lütfen.”

“Tamam ama kimden korkuyorsun Eliz? Birilerine anlatmazsan kimse yardım edemez ki sana!”

Gurur o kadar endişeliydi ki ona oturup her şeyi teker teker anlatmak istiyordum ama bu onu daha da çok endişelendirmekten başka bir işe yaramayacaktı.

Cevap veremedim, anlatacak hiçbir şeyim yoktu. Ben sessizce yere bakmayı sürdürürken Gurur derin bir nefes aldı ve elimi tuttu.

“Tamam.” dedi kararlı bir sesle, “Tamam, o zaman bana gidiyoruz. Hiçbir şey anlatmak zorunda değilsin. Sadece kahvaltı yapıp çay içelim, sonrasına sonra bakarız, tamam mı?”

Taksici hala bekliyordu. Çaresiz gözlerle o yöne doğru baktığımda Gurur bana başıyla taksiyi işaret etti.

“Ödeme mi bekliyor?” diye sordu.

Utanarak başımı salladım. Gurur anında taksiye doğru ilerleyip taksicinin açık camına eğildi. Adama borcumu sorduktan sonra tereddüt bile etmeden ödedi ve taksiyi yollayıp yanıma döndü.

“Hadi,” dedi market poşetlerini eline alırken, “Arabam şurada.”

O an başka bir çarem yoktu. Kızlardan borç isteyip onları zor durumda bırakmayı zaten hiç istemiyordum ama Gurur’u zor durumda bırakmak da istemiyordum. Gurur’un arabasına bindiğimde bile gözlerim endişeyle etrafı inceliyordu, artık hayata dair o kadar güvensizdim ki her şey ama her şey beni korkutuyordu.

Gurur’un arabası sokağa dönüp evinin önünde yavaşça durduğunda başımı cama yaslamış yeni uyanmaya başlamış olan şehrin kalabalığını izliyordum, ama gözlerim aslında hiçbir şeyi görmüyordu. Arabalar, insanlar, bütün o hayat akışı… her şey gözlerimin önünden su gibi akıp gidiyordu ama zihnimde hiçbir şey anlamlı bir şekle bürünmüyordu artık. Sanki şehir bile bana yabancıydı, şehir bile beni yaralamaya hazırdı.

Aklımda onlarca soru vardı. Acaba Devrim uyanmış mıydı? Gittiğimi fark etmiş miydi? Beni aramaya başlamışlar mıydı? Neden gittiğimi anlamış mıydı?

“Eliz… geldik.”

Gurur’un yumuşak sesini duyduğumda arabanın durduğunu bile fark etmemiştim.

Dönüp ona baktığımda gözlerim cayır cayır yanıyordu, sanki ağlamaktan değil de ağlamaya doyamamaktan. Ağlamak bile yetmiyordu artık, çünkü acı yalnızca kalbimi değil, nefesimi, kemiklerimi, düşüncelerimi bile sarmıştı.

Gurur inmem için arabanın kapısını açtı ve “Gel,” dedi, “Üşüyorsun… hadi.”

Başımı sallasam da yine de olduğum yerden birkaç saniye hareket edemedim. Sanki ayaklarım kaldırıma değil de bilinmezliğe basacaktı; sanki hareket ettiğim anda bütün gerçeklik üstüme çöküp beni tamamen ezip geçecekti ama Gurur’un koluma hafifçe dokunuşu, beni bu donmuş halden çekip çıkaran bir şok gibiydi.

Apartmanın gri kapısından içeri girdiğimiz sırada taksiciye söylediğim yalanı yaşıyor gibiydim, sanki kötü bir hastalık haberi almıştım da onunla sarsılmışım gibi... Merdiven boşluğundaki loş ışık bile gözlerimi acıtıyordu. Her basamakta nefesim biraz daha sıkışıyor, her adımda içimdeki o kasvetli ağırlık biraz daha büyüyordu, ama Gurur’un varlığı, yanımdaki sessiz telaşı, benim için açtığı kapılar, tuttuğu kollar… hepsi benim biraz olsun ayakta kalmamı sağlayan görünmez bir destek gibiydi bugün.

Gurur evin kapısını açtığında içeriden hafif bir deterjan kokusu yayıldı, yeni toplanmış battaniyelerin, yeni yıkanmış nevresimlerin kokusu… Bu koku bana evimi, evimde yaşadığım günleri hatırlatırken gözlerim yine dolmuştu. O kadar özlemiştim ki evimde güvende olduğumu bilmenin o güzel hissini...

“İçeri gel,” dedi Gurur garip bir heyecanla ayakkabılarını çıkarırken, “Sen salona geçip dinlenmene bak. Ben sana hızlıca bir kahvaltı hazırlayıp geliyorum.”

“Gerek yok aslında.” diye mırıldandım içeri adım attığım sırada, “İştahım yok...”

Boğazımdaki düğüm yüzünden konuşmakta çok zorlanıyordum. Konuşmaya devam ederken hüngür hüngür ağlamaya başlamaktan korkuyordum aslında. Gurur beni endişeyle izlerken yavaşça salonun ortasına ilerledim ve oturmak ile yığılıp kalmak arasında bir fark olup olmadığını bilmeden koltuğa bıraktım kendimi.

Gurur ise kapının eşiğinde durmuş beni izliyordu. Sırtım öne eğilmiş, omuzlarım iyice çökmüştü. Sanki bir rüzgar gelse savrulacak kadar kırılgan duruyordu vücudum.

“Eliz?” dedi Gurur sessizce, “Buradasın, tamam mı? Güvendesin. Her ne yaşadıysan, her neyin içine düştüysen şimdi burada güvendesin. Tamam mı?”

Gözlerimi sıkıca kapattım. Dudaklarımı ağlamamak için birbirlerine iyice bastırdım ve konuşmaya çalıştım.

“Hiçbir yerde güvenli değilim artık,” diye fısıldadım, “Nereye gideceğimi, ne düşüneceğimi, neye inanacağımı bilmiyorum artık…”

Gurur birkaç adım yaklaşıp oturduğum koltuğun yanına çömeldi. Elini dizlerimin üzerindeki ellerimin üzerine koydu ve arkadaşça bir anlayışla baktı bana.

“Bak,” dedi, kelimeleri titrek ama kararlıydı, “Bana hiçbir şey anlatmak istememeni anlıyorum Eliz. Kim sana ne yaptı, kim seni incitti bilmiyorum ve sen anlatana kadar üstüne gelmeyeceğim ama şunu biliyorum, buradasın. Karşımda oturuyorsun. Ve benden yardım istersen… seni bir daha kimse incitmesin diye elimden gelen her şeyi yaparım.”

Onu dinlerken gözlerim sımsıkı kapalıydı. Gözlerimi açtığımda ise bir damla yaş yanaklarımdan süzüldü ve Gurur’un eline düştü. Telaşla eline düşen bir damla göz yaşımı elinin üzerinden sildim ve burnumu çektim. Gurur ise bana o kadar üzgün bakıyordu ki beni bu halde gördüğü için kahrolmuş gibiydi.

“Seni zorlamayacağım.” dedi Gurur ayağa kalkarken, “Bir duş almak istersen banyo şurada,” dedi eliyle göstererek, “Ya da istersen biraz uzan, dinlen, istersen uyu hatta. Ben kahvaltıyı hazırlayınca seni uyandırırım, olur mu?”

Başımı salladım sessizce. Ne uyuyabilecek halim vardı ne de yerimden kıpırdayabilecek. Gurur elinde bir tepsi kahvaltıyla gelene kadar hiç kıpırdamadan burada böylece oturdum sessizce. Sadece düşündüm, olanları, olabilecekleri, olamayacakları...

“Kahvaltımız hazır,” diyerek elindeki tepsiyle koltukta tam yanıma oturdu Gurur, “Keşke uyusaydın biraz, kafanı toparlardın.”

“Buraya… kafamı toparlamak için geldim,” diyebildim sonunda. Sanki boğazımdan çıkan her kelime canımı yakıyordu, “Gerçekten ne yapacağımı bilemediğim için geldim Gurur ama çok kalmayacağım. Gitmem lazım...”

“Nereye gideceksin bu halde?” dedi Gurur endişeyle, “Eliz, yüzün bembeyaz. Titriyorsun resmen. Sana yardım etmeyi her şeyden çok istiyorum ama bana izin vermiyorsun.”

Derin bir nefes aldım ama hava ciğerlerime değmeden geri çıktı sanki.

“Anlatırsam seni de tehlikeye atarım.” dedim sessizce, “Bilmen gereken tek şey bu Gurur. Daha fazlasını sorma, lütfen sorma...”

Gurur bir şey söylemek istedi ama kelimeler boğazında kaldı. Yalnızca bana baktı. Öyle bir baktı ki… gözlerindeki endişeyi her detayıyla okuyabiliyordum.

“Gitmek zorundayım,” diye mırıldandım çayımdan bir yudum alıp kendime gelmeye çalışırken, “Artık burada kalamam. Bu şehirde kalamam. Belki bu ülkede bile kalamam artık.”

Bunu söylerken nefesim yine kesildi çünkü bu cümle bile hayatımın altını üstüne getiriyordu.

“Başka bir ülkeye gideceğim,” dedim, sanki bunun dudaklarımın arasından çıkacağından ben bile habersizmişim gibi, “Bir süreliğine kimsenin beni bulamayacağından emin olacağım bir yerde saklanmam gerek.”

Gurur’un sesindeki titrek şaşkınlık canımı daha da acıttı o an.

“Nereye?” dedi tutuşmuş bir halde, “Nereye gideceksin Eliz? Nereye?”

Onun gözlerine bakmaya cesaret edemiyordum o an, utanıyordum. Ondan isteyeceğim şeyden, içine sürüklendiğim bu kabustan utanıyordum. Yanımdaki tek şey kimliğimdi. Ne çantam, ne cüzdanım, ne param… hiçbir şeyim yoktu.

“Bilmiyorum ama yanımda hiçbir şeyim yok. Ne çantam, ne cüzdanım, ne param… Yalnızca kimliğim var.” dedim kısık bir sesle. Ellerimi birbirine kenetleyip dizlerime bastırdım, sanki utancımı böyle durdurabilecektim.

“Senden… bir süreliğine… borç para isteyebilirsem... sonra geri ödeyeceğim. Söz veriyorum.”

Gurur bir saniye bile düşünmeden, “Eliz, tabii ki-” dedi ama utancımdan başımı eğip sözünü keserek onu durdurdum.

“Vizesiz ve kimlikle gidebileceğim çok az yer var.” dedim derin bir nefes alarak, “Ve kararımı verdim... Bir süreliğine Azerbaycan’a gideceğim. Bakü’ye.”

Gurur’un yüzündeki ifade bir anda değişti. Yüzündeki hüzün silindi ve buhranla karışık bir kararlılık geldi yerine. Ve o an söylediği şey, beni beklemediğim kadar derinden sarstı.

“Tamam,” dedi Gurur hiç düşünmeden, “Ben de geliyorum.”

Başımı hızla kaldırıp ona baktım.

“Hayır!” dedim refleksle, “Hayır Gurur, delirdin mi?”

“Delirdim,” dedi Gurur, “O yüzden bu saatten sonra yapacağım hiçbir şeyi sorgulama.”

“Gurur…” dedim fısıltıyla, “Neye bulaştığımı bilmiyorsun.”

“Bilmiyorum evet,” dedi, sesinde tuhaf bir kararlılık vardı, “Ama bilmek zorunda da değilim Eliz. Tek bildiğim şey seni bu halde tek başına bırakırsam kendimi asla affedemem. O yüzden ben de geliyorum. Seninle ne kadar kalabilirim bunu bilmiyorum ama en azından bir süreliğine yalnız olmayacaksın, bunun sözünü verebilirim sana... Hadi, ben çantamı hazırlıyorum, sana da orada birkaç parça kıyafet alırız. Sen de kalk bir elini yüzünü yıka, kendine gel! Hadi!”

Gurur’un kararlılığı, hiçbir şey bilmeden benimle birlikte bu karanlığa dalışı belki de uzun zamandır ilk kez, karanlığın içinde küçük bir ışık gibi hissettirdi bana.

O kendi çantasını hazırlarken bana da kız kardeşinin burada kalmış birkaç parça kıyafetini verdi. Üzerimi değiştirirken aynaya bakmadım bile. Zira artık kendi yüzüm bile onu hatırlatıyordu bana, Devrim’i...

Sonraki birkaç saat sanki biri beni zamanın içinden çekip almış gibiydi. Havalimanı, güvenlik kontrolü, uçağa binişimiz… hiçbiri tam anlamıyla zihnime işlemiyordu. Ben bu anların hiçbirini yaşıyor gibi değildim, hepsinin içinde sürüklenip gidiyor gibiydim daha çok.

Karanlık bir rüya gibi geçti üzerimden hepsi ve ben, kendimi bir anda Bakü uçağının dar, soluk ışıklı kabininde, pencere kenarında otururken buldum. Uçağın kapısı kapanırken kalbim öyle hızlı atıyordu ki vücudum kalkmak üzere olan uçaktan daha fazla sarsılıyordu o an. Dışarıdaki pist ışıkları bulanık lekeler gibi görünüyordu gözlerime, her şey birbirine karışıyordu, ve zihnim beni bu karmaşaya sürükleyen hiçbir şeyi bir an olsun unutturmuyordu bana.

Devrim’i yatakta bırakıp kalktığım o an, Devrim’in yüzünü o videoda görüşüm, o bahçede donarak içtiğim o sert kahve, taksiye biniş anım, gerçek sandığım her şeyin ayaklarımın altından çekilişi…

“Hazır mısın?” diye sordu Gurur nazik bir sesle, ve destek olmak istercesine elini uzattı bana.

“Hazırım.” diye mırıldandım ama elini tutmak yerine koluna dokundum destek almak ister gibi.

Uçağın tekerlekleri piste doğru ağır ağır ilerlerken avuçlarım buz kesmişti.

“Ben ne yapıyorum?” dedim içimden, “Bundan sonra ne olacak? Nasıl kurtulacağım bu bataklığın içinden?”

Hiçbir cevabım yoktu kendime. Sadece arkamda bıraktığım karanlığın içine geri dönemeyecek kadar yaralıydım artık. Ve önümde duran belirsizlik denizinin içine adım atacak kadar kaybolmuştum.

Uçak pistten hızla yükselirken gözlerimi kapattım ve lanet ettim zihnime, beni onun yüzüyle baş başa bıraktığı için hiç affetmeyecektim zihnimin derinliklerini. Mecbur kalmaktan yorulmuştum artık, mecbur bırakılmaktan yorulmuştum. Şimdi yine bir mecburiyetin içinde karanlık bir belirsizliğe doğru süzülüyordu ruhum,

Ve ben… Hiç bilmediğim bir ülkeye, hiç bilmediğim bir geleceğe doğru savruluyordum.

-

(YAZARIN ANLATIMIYLA)

Devrim gözlerini açtığında odanın içine hakim olan o tuhaf sessizlik zihnini tırmalayan ilk şey oldu. Derin bir nefes aldı, saçları alnına düşmüş, yastığın bir yanı hala Eliz’in kokusunu taşıyordu, dün gecenin ağırlığıyla karışmış o hafif sabun kokusu… Birkaç saniye hiçbir şey düşünmeden uzandı öylece, sonra aklına dün gece Eliz’in göğsüne yaslanan sıcaklığı geldi. Göz kapakları bir an hafifçe titredi, gecenin bütün kırılganlığı yüzüne yayıldı.

“Eliz…” diye fısıldadı sessizce.

İsmi dudaklarının arasından bir nefes gibi dökülmüştü sanki ama başını yastığın yanına çevirdiğinde gördüğü tek şey boşluktu. Devrim önce zorla doğruldu, boynundaki bandajın altındaki yaranın acısı hala ağırdı ama umursamadı. Gözleriyle odayı taradı önce, pencere perdesi yarım aralıktı, Eliz’in bornozu karşıdaki sandalyenin üzerinde asılıydı ama kıyafetleri ortalıkta görünmüyordu.

Daha hızlı bir hareketle yataktan kalktı. Önce banyoya yöneldi ve kapıyı itip içeri baktı.

“Eliz?” dedi bir kez daha.

Banyo boştu. Eliz’den geriye kalan tek şey banyo tezgahının üstünde duran ince sarı fularıydı Eliz’in. Devrim bir adım atıp sarı fuları eline aldığında, o an göğsünün sol tarafında sert bir düğüm oluştu, bir şeylerin yolunda olmadığına dair o tanıdık his kaburgalarının arasına saplanmıştı. Hemen odaya geri döndü, ayakkabılarını bile giymeden üzerine eşofman altını ve tişörtünü geçirip kapıyı açıp koridora çıktı. Merdivenlerden inerken adımlarını saklamaya çalışmadı, her basamakta içindeki huzursuzluk biraz daha büyüyordu.

Aşağıdan konuşma ve tabak sesleri geliyordu. Araf’ın evinin geniş salonu, sabah ışığını dev pencerelerden alıyor, masanın başında Araf, yanında ise Deha ve Demir oturmuş kahvaltı ediyorlardı. Araf’ın karşısındaki Oya Abla ise çayından bir yudum alıyordu.

Devrim salona girdiğinde masadaki herkes başını kaldırdı ama Devrim’in yüzünde öyle bir gerginlik vardı ki, kimse “Günaydın” bile diyemedi. İlk konuşan salona apar topar giren Devrim oldu.

“Eliz...” dedi nefes nefese, “Eliz nerede?”

Sesi çok yüksek değildi ama içinde saklanan telaş masanın üzerindeki bütün tabakları yerinden oynatacak kadar ağırdı.

“Odasında değil mi?” dedi Araf sakin ama kuşkulu bir ifadeyle.

Devrim’in yüzü bir anda gerildi.

“Hayır.” dedi. “Odasında değil, kahvaltıya indi sandım.”

Hem Demir hem Deha sandalyelerinde doğruldular.

“Bahçeye çıkmış olmasın? Hava almaya...” diye başladı Deha, ama Devrim’in gözlerindeki öfke onu susturdu.

O sırada salon kapısının yanındaki görevli kız, hizmetçilerden biri, çekingen adımlarla yaklaştı. Elindeki tepsiyi bırakıp ellerini önünde kenetledi.

“Efendim...” dedi ürkek bir sesle, “Ben… sabah erken bir saatte Eliz Hanım’ı gördüm.”

Bir anda bütün bakışlar kıza çevrildi. Devrim’in olduğu yere bir gölge çöktü sanki.

“Nerede gördün?” dedi yaklaşarak.

“Sabahın çok erken bir vaktiydi. Bana bir bilgisayara ihtiyacı olduğunu söyledi, ben de ona kütüphaneye kadar eşlik ettim. Sonrasında ise kahve hazırladım kendisine fakat kahvesini bahçede içmek istediğini söyledi.”

Devrim gibi herkes kızı dikkatle dinliyordu.

“Sonra?” diye sordu Devrim, sesi buz gibi keskinleşmişti, “Sonra?”

Kız utangaç bir adımla geri çekildi.

“Sonra onu bir daha görmedim… Bahçeye çıktım ama orada yoktu, ben de odasına çıktığını düşündüm.”

“İçeri girdiğini gördün mü?” diye sordu Araf Vural endişeyle.

“Kapıdan tekrar girdiğini görmedim efendim...” dedi kız, “belki ben fark etmemişimdir diye düşündüm…”

Devrim’in boğazı bir çizgi gibi gerildi. Gözleri yavaşça Araf’a, sonra kardeşlerine, sonra kapıya kaydı. Eliz gitmiş olamazdı. Dün gece yaşananlardan sonra onu bırakmış olamazdı, bunu yapmazdı. Peki neredeydi, ne olmuştu?

Gözlerinde bir anlığına, çok kısa bir anlığına öyle bir şey belirdi ki… hayal kırıklığı, korku ve öfkenin birbirine karıştığı karanlık bir gölge gibi. Devrim geri çekildi ve bir kez daha hizmetçi kıza döndü.

“Bahçeye çıktığını gördüğüne emin misin?”

Kız hızlıca başını salladı.

“Evet, Devrim Bey… Bahçeye kadar ben eşlik ettim kendisine. Sonrasını bilmiyorum ama. Görmedim.”

“Ne demek görmedim?” dedi Devrim öfkeyle.

Sesindeki öfkenin kaynağı kızı suçlamak değildi aslında, öfkesinin tek kaynağı korkuydu ve çok az kişinin ayırt edebileceği bir ayrımdı bu.

“Yalnız kalmak istedi efendim,” dedi kız, “Kahvesini içip bahçedeki ağaçları izliyordu yalnızca, ben de ara ara bakıp kontrol ediyordum aslında ama sonra göremeyince... odasına gitti sandım.”

Devrim’in nefesi göğsüne sığmayacak gibi oldu o an. Masanın kenarına tutundu önce, sonra hızla doğruldu. Durup endişelenecek kadar bile vakti yoktu. Eliz’i bir an önce bulmaktan başka çaresi yoktu.

“Abi,” dediği duyuldu Demir’in, “Bilgisayarda ne yapmış olabilir?”

Devrim delirecek gibiydi, aklına gelen ihtimallerin hepsi onun için birer kabustu, hepsi.

“Gidelim,” diyerek ayaklandı Araf telaşla, “Sen bize hangi bilgisayarı kullandığını göster kızım, bir bakalım... Belki bir şey buluruz.”

Devrim’in yüzündeki renk tamamen çekilmişti, gözleri bir anlığına boşluğa daldı. Sanki bir şeyler hesaplıyor, parçaları birleştiriyor, olabilecek tüm ihtimalleri zihninin içinde hızla çarpıştırıyordu.

“Hadi!” dediğini duydu Araf’ın, “Donup kalma Devrim! Gidip bakalım şu bilgisayara.”

Abisinin cümlesi bir tokat gibi çarptı yüzüne. Bir anda kendine gelir gibi oldu ve çalışan kızın ardından kimseye bakmadan yürümeye başladı, adımlarının gölgesi bile telaşlıydı.

Araf, Deha ve Demir de yüzlerindeki endişe ile peşlerindeydiler. Oya Abla bile telaşla peşlerindeydi, koridor boyunca ilerlerlerken Deha, Devrim’in omzuna yetişip kısık bir sesle sordu.

“Abi…” dedi Deha, “Ivan Vetrov’un Eliz’e verdiği USB bellek...”

Devrim durmadı, dönmedi, nefes bile almadı sanki. Sadece tek bir cümle söyledi.

“Bir şey gördü.” dedi hayal kırıklığı içinde.

Araf’ın yüzündeki ifade anında değişti.

“Ne gördü?” diye sordu endişeyle.

Devrim çaresizce çenesini sıktı, içten içe bildiği bir şeyler vardı ama anlatmaya cesaret edemiyordu. Hiç sesini çıkarmadan kütüphaneye doğru ilerledi ve çalışan kızın gösterdiği bilgisayarın başına geçti.

“Kızım,” dedi Araf Vural, “Biz buna bakarken sen de git güvenliklere sor bakalım, görmüşler mi Eliz Hanım’ı.”

“Tamam efendim.” dedi kız telaşla oradan ayrılırken.

Devrim bilgisayarın masaüstünü, içindeki bütün belgeleri tek tek inceledi ama bu zaten pek kullanılmayan bir bilgisayar olduğu için içinde neredeyse hiçbir şey yoktu. Ne acı ki bu bilgisayarın içinde Eliz’den de bir iz yoktu.

“Bir şey yok.” dedi harap olmuş bir sesle, “Ondan hiçbir iz yok.”

Odaya ölüm gibi bir sessizlik çöktü. Devrim bilgisayarın başında, diğerleri ise Devrim’in ardında öylece kalakalmışlardı.

Devrim’in dudakları usulca aralandı.

“Nereye gitti?” dedi fısıltıyla, “Nereye?”

Kimse konuşmadı. Kimse bir şey diyemedi. Çünkü Devrim’in ne hissettiğini anlamamak imkansızdı. Dün geceye gidip duruyordu Devrim’in zihni, hatırladıkça içi daha da paramparça oluyordu. Yine mi gitmişti? Yine mi kaçmıştı ondan? Oysa Devrim hissettiği her şeyin karşılıklı olduğuna çok inanmıştı. Şimdi ise... Onu koruduğunu zannettiği bütün duvarlar çökmüştü. Eliz’in dün gece dudaklarına değen nefesi şimdi boş bir odaya sinmiş bir anıydı sadece.

“Efendim,” diyerek içeri girdi hizmetli kız. Bütün yüzler soran gözlerle ona döndüğünde kız tereddütle devam etti konuşmaya.

“Güvenliklerle konuştum... Eliz Hanım onlara yürüyüşe çıkacağını söylemiş, kapıyı onlar açmış...”

Devrim acı bir kabullenişle geri çekildiğinde avuçları yumruk halinde titriyordu. Bir kelime bile söylemeden odadan hızla çıktı. Araf, Deha ve Demir ise peşindeydi. Dimitri’nin de oğlu Ivan’ın da Eliz’le uğraşmak için ne bir sebebi kalmıştı ne de uğraşmaya devam edecek güçleri. Eliz’in başına bir şey gelmesi için bir sebep yoktu,  Eliz’in ortadan kaybolmasının tek bir sebebi vardı o da Eliz’in gitmesiydi...

“Abi, bekle!” dedi Demir, “Ararız her yeri, buluruz!”

“Beni rahat bırakın.” dedi Devrim, sesi çatlamıştı, “Bir dakika… bir dakika nefes almam lazım.”

Araf sessizce koridor duvarına yaslanan Devrim’e doğru bir adım attı.

“Onu buluruz Devrim, kameralara bakarız, şimdi, gidebileceği her yeri ararız. Başına bir şey geldiğini sanmıyorum, Vetrov’ların kimseyle uğraşacak hali kalmadı.”

Devrim başını iki yana salladı. Gözleri ilk kez bu kadar… kaybolmuş görünüyordu.

“Başı belada değil.” dedi kısık bir sesle, “Benden kaçtı…”

Bu cümle evin içinde yankılandı. Kimse itiraz edemedi çünkü biliyorlardı ki Devrim bunu söylediyse bir bildiği olmalıydı ve doğruydu da. Eliz… gitmeyi seçmişti. Ve bu gidişle ilgili tek bildikleri şey Devrim’in kalbinde açılan yaranın, Ömer’in kaburgasından çıkarılan o kurşundan çok daha derinde olduğuydu.

-

(İKİ GÜN SONRA)

(ELİZ’İN ANLATIMIYLA)

(AZERBAYCAN, BAKÜ)

Tam iki gündür hiç bilmediğim bir ülkede, hiç bilmediğim bir şehirdeyim ve tam iki gündür kendimi bir başkasının hayatına sığınmış gibi hissediyorum.

Gurur’un yardımıyla küçük ama sıcak bir daire tuttum Bakü’de. Bana borç vermeyi kabul etmeseydi bırakın uçakla buraya gelip bir daire tutmayı, İstanbul’da metroya bile binemezdim.

Bakü’nün rüzgarı bile farklı İstanbul’dan. Sokaklar daha geniş, insanlar daha sessiz, geceler daha uzun. Benim içimdeki boşluk ise… ne yazık ki aynı. Her şey hala karmakarışık, her şey hala bulanık, her şey hala karanlık. Sarı fularım bile yanımda değil üstelik, bana dair tek şey boynumdaki kolyeydi şimdilik, bir de kalbimdeki acı.

Gurur iki gündür yanımdaydı. O salonda vakit geçirirken ben daha çok yatak odasında depresyonumu yaşıyordum. Bazen yatak odasının kapısına kadar geliyor, iyi olup olmadığıma bakıyor, sonra hüzünle salona dönüyordu.

Hat açtırmak, eşyalı bir ev bulmak, hepsinin ödemelerini yapmak… Ne yapacağımı bilemeden bir köşede çöküp kalacağım her an elimden tuttu Gurur ama burada ne kadar kalabileceği, işinden ne kadar izin alabileceği hala meçhul.

Bugün buradaki üçüncü günümüz. Gurur geç yatmış olacak ki hala salondaki koltukta uyuduğunu görünce ona teşekkür etmek için kahvaltı hazırlamaya karar verdim. Hem belki bir şeylerle uğraşmak bana da iyi gelirdi, bu şey yalnızca kahvaltı hazırlamak olsa bile...

Kahvaltı hazırlarken telefonumdan açtığım şarkıları dinliyordum bir yandan. Masaya peynirleri, zeytinleri koydum çay demlenirken, ekmek kızarttım. Yumurtaları bir kasenin içine kırdığım sırada telefonumda çalmaya başlayan şarkıyla dalıp gittim uzaklara.

“Geceler uzun, uykular haram.” diyordu şarkının sözleri.

“Bir gölge gibi dolanır adın her an...”

Ellerim iki gündür hareketsiz yatmaya alıştığım için titriyordu ama hareket etmek zorundaydım artık, üzerimdeki kasveti başka türlü dağıtamayacaktım. Güneşin ışığı iki karanlık günün ardından perdelerin arasından sızıyordu ama güneşe rağmen dışarıda ince bir yağmur da çiseliyordu hafif hafif. Kahvaltı hazırlamak insana normal hissettiriyordu ama içimdeki büyük yıkım hala oradaydı ve hiç gitmiyordu.

“Günaydın.” dediğini duydum Gurur’un mutfak kapısından, “Bunu neye borçluyum?”

Ona hüzünle gülümsedim.

“Teşekkür etmek istedim,” dedim, “Yaptıkların için.”

“Teşekkür etmene gerek yoktu Eliz.” dedi Gurur, “Yanında olmayı yalnızca senin için değil, kendim için de istedim.”

Ona bir kez daha müteşekkir bir gülümsemeyle baktım.

“Hadi,” dedim, “Sen elini yüzünü yıka, kahvaltı hazır sayılır.”

“Emredersiniz efendim!” dedi Gurur gülerek, mutfak kapısından çıkıp banyoya yönelmişti ki kapının sesi duyuldu.

“Kim ki bu?” dedi Gurur merakla, “Sipariş mi verdin?”

“Hayır?” dedim tereddütlü bir bakışla.

“Ben bakarım,” dedi yumuşak bir sesle.

Gurur’un kapıya doğru yürüyüşünü izlerken içime yine aynı karamsarlık çöktü. Kim olabilir ki? Burada bizi tanıyan kimse yoktu, sipariş de vermemiştik. Ev sahibi bir şey iletmeye gelmiş olabilir miydi?

Gurur kapının kolunu çevirdiğinde gözlerim yüzündeydi. Korkuyla ona doğru bir adım attım ama kapıya görünmemek için geride durdum.

“Buyurun?” dedi Gurur tereddütle.

Sonra kapının aralığından bir gölge belirdi. O gölgeyi tanıyordum. Ne kadar gidersem gideyim, beni bulacağını biliyordum. İçimde bir şey, korkuyla karışık bir kabullenişle, ‘bu an gelecekti’ diyordu.

“Eliz...” dedi ses duygusuz bir tekdüzelikle, “Eliz’i almaya geldim.”

Kendi nefesimi duydum o an, boğazıma takılan o sert yumruyu duydum. İçimde öyle keskin bir korku yükseldi ki sanki midemin olduğu yer buz kesmiş, ayaklarım beni taşımayı bırakmıştı. Dünya bir anlığına yerinden oynadı, elimi tutunmak için yanımda duran mutfak kapısına uzattığımda aklımda tek bir şey vardı.

Beni bulmuştu.

Devrim... beni bulmuştu.

“Eliz’i almaya geldim derken?” dedi Gurur anlamayarak, “Kimsin kardeşim sen?”

Devrim’in öfkeli nefesini duyabiliyordum.

“Eliz’i...” dedi dişlerinin arasından, “Almaya geldim. Çekilecek misin yoksa ben mi çekeyim seni?”

“Ne diyorsun lan s-“ Gurur Devrim’e saldıracakken kendime öne atıp araya girdim.

“Gurur!” dedim endişeli bir bağırışla, “İçeri gir. Lütfen! Ben konuşup geleceğim, tamam mı? İçeri geç.”

O an gözlerim bir anlığına Devrim’in gözleriyle buluştu. Gözlerindeki acı o kısacık anda ona dair görebildiğim en net şeydi.

“Eliz, saçmalama!” dedi Gurur, “Sen geç içeri, kapıyı kapatıp kilitle, bekle beni.”

Kapının ardındaki gölge kıpırdadı o an. Devrim dayanamayacaktı. Gurur’a doğru bir adım atmıştı ki Devrim’i bütün gücümle dışarı itip el çabukluğuyla Gurur’u içeride bırakıp evin anahtarını da alıp evi Gurur’un üstüne kilitledim.

“Eliz!” diye bağırdığını duydum Gurur’un içeriden, “Aç kapıyı delirdin mi?”

“Sana bir şey olsun istemiyorum. Ne olursa olsun içeride kal. Gurur... lütfen!”

“Eliz!”

Nefes nefeseydim, tir tir titreyen vücudumla arkamı kapıya döndüğümde Devrim oradaydı. Kapının eşiğinde durmuş, bir haftadır zihnimde büyüyen bütün karanlık ihtimallerin, bütün soruların, bütün acının somut hali gibi bana bakıyordu. Gerçekti, nefes alıyordu, öfkeden titreşen bir sessizlikle bana bakıyordu.

Onunla göz göze geldiğim an boğazımdaki düğüm daha da sıkıldı. Artık ne nefes alabiliyordum ne de nefes verebiliyordum. Buradaydı, tam karşımda. Ve tek başına...

“Adamların yok mu?” dedim titreyen öfkeli sesimle.

“Getirmedim.” dedi.

“Sen niye geldin?”

“Konuşacağız.” dedi Devrim.

Sesi öyle derinden geliyordu ki sanki içten içe onu parçalayan duygularına rağmen kendini tutmaya çalışıyordu.

Benim ise kaçabileceğim bir yer yoktu artık. Devrim’le hesaplaşma vakti gelmişti.

“Tamam.” dedim dışarıdaki gök gürültüsü binanın içini doldurduğunda, “Beni takip et.”

Merdivenlere yöneldim. Eski, beton binanın mermer taşlı merdivenlerinden çıkarken üzerimdeki hırkaya sarıldım iyice. Soğuktan mı yoksa gerginlikten mi üşüyordum bilmiyordum ama tir tir titriyordum merdivenleri çıkarken. O ise her zamanki gibi jilet gibiydi, ruh halinin ne kadar berbat olduğu yüzünden belliydi ama takımının ütüsü yerli yerindeydi.

“Binanın terası,” dedim en üst kattaki metal kapıyı açarken, “Ortak alan ama kimse kullanmıyor. Burada konuşabilirsin.”

Teras kapısını kapattığım gökyüzü bir kez daha gürledi, yağmur hala hafif hafif çiseliyordu ama ıslanmak umurumda bile değildi. Yine de terasın tam ortasındaki büyük brandanın altına geçtim, rüzgarla yanlardan üzerimize gelen yağmuru umursamadan kollarımı göğsümde birleştirip ona baktım.

Şehrin uğultusu uzaktan duyulurken içimdeki kargaşa da o uğultuya karışmıştı. Devrim karşımda duruyordu, ve gözlerindeki yorgunluk bana çok şey anlatıyordu. Çok şey anlatıyordu ama hiçbir şey ifade etmiyordu.

Çenesinin kenarında belli belirsiz bir kas titriyor, gözleri… kıpkırmızı olmuş gözleri ara ara seğiriyordu. Bakışlarında öyle vazgeçilmez bir karanlık vardı ki bir adım daha yaklaşsam o karanlığın içine düşecek, bir daha da çıkamayacaktım, biliyordum.

Devrim bir süre yalnızca beni izledi. Hiçbir şey söylemeden, hiçbir şey sormadan, yalnızca izledi. Sonra dudakları aralandı ve tek bir cümle çıktı ağzından.

“Neden...” dedi, “Neden gittin?”

Sesini ilk duyduğumda içimde bir şeyin çatırdayarak kırıldığını hissettim. Ne bağırıyordu, ne öfkeden titriyordu sesi… ama ağırdı, boğuktu, içi doluydu. Sanki kelimeler ağzından değil de göğsünün en derin yerinden sökülüp geliyordu.

“Devrim…” dedim ama devamı boğazımın bir yerinde düğümlendi.

Bir adım attı bana doğru. Bir adım daha. Aramızdaki mesafe kapanırken nefesim kesilir gibi oldu.

“Beni o yatakta bırakıp... nasıl gittin Eliz?” dedi, “Hiçbir şey söylemeden, hiçbir iz bırakmadan, bir açıklama bile yapmadan... nasıl gittin?”

Gözlerinin içine baktığımda, orada beni yerle bir eden bir hayal kırıklığı gördüm. Sanki içimde sakladığım bütün cümleleri görüyordu ama hiçbirini duyamıyordu, sanki cevaplarımı zaten biliyordu ama benden duymak istiyordu.

Kollarımı üşüyormuşum gibi kendime doladım, dışımdan çok içim üşüyordu o an, ruhum.

“Gitmem gerekiyordu…” diyebildim sadece.

“Gerekiyordu,” diye tekrarladı hüzünle, “Gerekiyordu...”

Kalbini paramparça eden bir kelimeyi ağzında döndürüyormuş gibi. Sonra sustu. Uzun bir sessizlik oldu aramızda. Yağmur brandanın üstüne vurmaya başlamıştı iyice, aldığım her nefes gök gürültülerinin arasına sıkışıyor, beni iyice boğuyordu. O susmaya devam ederken gözlerimi kapattım ve sakinleşmeye çalıştım.

“Ben uyandığımda,” dedi Devrim, sesi neredeyse kısılmıştı, “Hayatımın en güzel sabahına uyandığımı sanmıştım.

Gözlerimi açtığımda bana bakıyordu. Öyle bir bakıştı ki bu ne denli bir hayal kırıklığı yaşadığı her halinden belli oluyordu. Oysa ben bundan kat ve kat fazlasını yaşamıştım.

“Öyle mi?” dedim acı içinde gülümseyerek.

Devrim büyük bir hazımsızlık içinde bana baktı.

“İki gündür bir saniye bile uyumadım Eliz.” dedi Devrim, “Kafayı yemek üzereydim artık. Niye gittiğinden de öte benim endişelerim, neredesin, iyi misin, aç mısın, üşüyor musun, güvende misin... Delirdim Eliz, delirdim! Kafayı yedim sana bir şey olacak diye!”

“Devrim…” dedim, “Bak, ben...”

Hangi kelimeyle başlayacağımı bilmiyordum, hangi duygunun önce çıkması gerektiğini de. Bir an nefesimi tuttum, yağmur iyice hızlanırken terasın etrafındaki korkuluklar bile sanki bana bakıyordu, bütün dünya konuşmamı bekliyordu sanki.

“Ben…” dedim güçlükle, “Her şeyi biliyorum.”

Devrim kıpırdamadı. Gözleri büyümedi. Şaşırmadı. Sanki bunu duyacağını biliyormuş gibi sadece bir kez gözlerini kapattı... Ve açtığında, bakışları yerdeydi, yerde biriken su damlalarında.

“Biliyorum.” dedi acı dolu bir kabullenişle, “Biliyordum... İzlediğini...”

O an boğazımdan çıkmak için yarışan hıçkırıklarımı durdurmak için elini boğazıma götürdüm. Gözyaşlarım yanaklarıma hücum ederken bunu onun dudaklarından duymak canımı daha çok yakmıştı.

“Biliyordun.” dedim hıçkırıklarımın arasından, “Biliyordun ve buraya bana hesap sormaya geldin, öyle mi?”

Vücudum tir tir titriyordu. Kontrolümü kaybetmiştim adeta. Devrim de benden farklı değildi, o jilet gibi halinden eser kalmamış bir anda, karşımda tam bir harabeye dönüşmüştü yüzü.

“Sana hesap sormaya gelmedim.” dedi, “Seni bulmaya geldim Eliz. Seni buradan almaya geldim, o adamın yanından almaya geldim seni.”

“Ne hakla?” diye bağırdım gözyaşları içinde, “Ne hakla?”

“Eliz...” dedi Devrim, bir anlığına sustu, sakinleşmeye çalıştığı her halinden belliydi, yanımızda duran çöp kovasına bir tekme savurduktan sonra bir süreliğine derin derin nefesler aldı ve ben onu ağlayarak izlemeye devam ederken sakince anlatmaya başladı.

“O adam...” dedi gözleri gözlerime bakarken, “Asla ıskalamayacaktı.”

“Ne saçmalıyorsun sen?”

“O gece yanımda gördüğün o adam...” dedi zar zor, “Dimitri Vetrov’un en yetenekli adamlarından biriydi. Eğer o adam tetiğe basmış olsaydı... Asla ıskalamayacaktı Eliz. Seni öldürecekti. Adam hızlıydı, profesyoneldi, tereddüt bile etmeyecek biçimde eğitilmişti.”

Devrim gözlerini kapattı, sanki o anı yeniden yaşıyordu.

“Ben… seni ancak ondan daha hızlı davranarak kurtarabilirdim. Ona ‘Bana bırak.’ deyip seni ölmeyeceğinden emin olacağım bir şekilde ben yaralamasaydım eğer... o adam asla ıskalamayacaktı.”

Sesi titriyordu, gerçekten titriyordu.

“Ya onun kurşunu seni öldürecek bir yere isabet edecekti... Ya da ben… seni yaşatacak bir yere isabet ettirecektim.”

Sanki biri terasın zeminini altımdan çekti. Ayaklarımın altı boşalır gibi oldu o an. Nefes alamıyordum, kalbim göğüs kafesimden kurtulmak için çabalarcasına atıyordu.

Ama o konuşmaya devam etti, çünkü anlatmak zorundaydı. Anlatmasaydı ikimiz de bu kabusun içinde yok olup gidecektik.

“Seni incitmek istemedim, sana zarar gelsin istemedim...” dedi sayıklar gibi. Bir an nefesi tamamen kesildi. Sonra o karanlık cümlenin devamı geldi.

“Ama başka çarem yoktu. Seni yaşatabilmek için tek çarem buydu.”

Terasın soğuğu birden buz kesmiş gibi oldu. Rüzgar bile durdu o an.

“Çünkü o...” dedi sayıklamaya devam eder gibi, “Asla ıskalamayacaktı.”

Gözlerimin dolduğunu fark etti. Elini uzattı ama ben kendimi nefretle geri çekince eli havada kaldı.

“Sana anlatmak istedim...” dedi acı içinde, “Ama beni anlamayacaktın...”

Devrim konuşmayı bitirdiğinde içimde bir şeyin ağır ağır çöktüğünü hissettim. Bir binanın temeli çökerken çıkardığı o derin, yankılı gürültü var ya… işte tam olarak öyle bir ses yükseldi içimde.

Başımı eğdim. Gözlerimin odaklandığı tek şey, terasın gri zemininde birikmiş su damlalarıydı… Tepemizdeki brandadan sızan gün ışığı o damlalara vuruyor, titreşiyordu ama ben hiçbirini gerçekten görmüyordum. Bir şeyi anlamaya çalışıyordum. Bir gerçeğin ağırlığını taşımaya çalışıyordum ama ne anlayabilmem mümkündü bu gerçeği, ne de taşıyabilmem.

Zihnim içimde kıvranan binlerce soruyla aynı anda aydınlanıyor, aynı anda kararıyordu.

Kelimeler dudaklarımdan dökülürken sesimin bana bile ait olup olmadığından emin değildim.

“Yani… beni kurtarmak için… öldürmek üzere olan adamdan önce… sen ateş ettin?” dedim kekeleyerek.

Devrim’in yüzündeki acı, bana baktığında gözlerinde büyüyen o kırık karanlık… İşte onun cevabıydı bu. Ses çıkaramasa da her şey oradaydı. Ondan duyduğum hiçbir açıklama, hiçbir kelime, hiçbir nefes, o gözlerdeki yaradan daha yüksek sesle konuşamazdı.

“Ölecektin,” dedi sonunda, sesi çatlak bir duvarın arkasından geliyormuş gibi, “O adam seni vursaydı… anında ölecektin Eliz. Eğer ben o adamı vursaydım, diğerleri ne senin ne de benim peşimi asla bırakmayacaklardı. Seni koruyabilmemin tek yolu buydu.”

Ağzından çıkanlar sanki kelimeler değil, yara izleriydi. Ne kadar acı çektiğini görebiliyordum ama bu beni durdurmadı. Tüm iç organlarım yer değiştiriyormuş gibi bir titreme geldi içimden, göğsümden boğazıma kadar geçti ve sesime dönüştü.

“Beni… yaşatmak için beni vurdun yani? Beni yaşatmak için öldürüyordun az kalsın… bu mu beni kurtarmak Devrim? Bu mu hayatımı kurtarmak? Ben...” dedim acı içinde, “Anne olamayacağım artık, bir bebeğim olamayacak benim artık, ve bunun sebebi sen misin Devrim? SEN MİSİN?”

O bir adım bana yaklaştı, ben üç adım geri gittim. Ayaklarım terasın sert zeminine bastığında bile titriyordum.

“Bacağını hedef almıştım.” dedi dağları aşacak kadar büyük bir acı içinde, “Ama sen bir sesten korkup eğilince kurşun karnına geldi ve...”

Başımı yavaşça iki yana salladım.

“Hayatım boyunca bana neyin zarar vereceğini hiçbir zaman bilemedim Devrim,” dedim kısık sesimle, “Hep yanlış insanlardan korktum. Hep yanlış yerlerden kaçtım. Ama bu sefer doğruyu gördüğümü biliyorum.”

Devrim, o sert yüzünün ardında bir şeylerin kırıldığını belli eden küçücük bir hareket yaptı. Çenesinin kenarı titredi. İlk kez bu kadar savunmasız görünüyordu bana karşı. Yıkılmıştı. Dağılmıştı. Ama bu içimdeki acıyı hafifletmiyordu. Tam tersine, daha da ağırlaştırıyordu.

“Sen benim her şeyimi yıktın,” dedim, rüzgarın sesine karışan ama bütün şehri susturacak kadar içten bir tonda,  “Sadece o gece değil… beni evinde misafir ettiğin o günden beri, her gün. Hayatımı altüst ettin, beni bu karanlık gerçeğe rağmen kendine bağladın, beni kendine inandırdın…”

Başımı kaldırıp gözlerine baktım, gözleri gözlerime yalvarır gibi bakıyordu.

“Ve...” dedim tereddütsüz bir tonla, “Seni bir daha görmek istemiyorum Devrim Ali Yöner.”

Devrim bir adım atmak istedi bana doğru, ama ben elimi kaldırınca durdu.

“Yaklaşma.” dedim, “Bana bir daha sakın yaklaşma.”

Gözleri içimdeki son kırıntıyı bile görüyor gibiydi. Derin bir nefes aldım, yağan yağmur kokusunu içime çekip içimi soğutmaya çalıştım.

“Eliz...” dedi Devrim çaresizce.

“Artık senden hiçbir şey istemiyorum Devrim,” dedim, kelimeler ağzımdan çıkarken her biri ayrı yerlere dağılıyor, paramparça oluyorlardı. Gözümden bir yaş aktı ama silmek için elimi bile kaldırmadım.

“Senin hatıralarını bile istemiyorum hayatımda. Bana daha fazla zarar vermeni istemiyorum.” Derin bir nefes aldım ve “Git,” dedim sonunda, “Lütfen... git.”

Devrim o an hiç konuşmadı. Bakışlarını bir an kaçırdı, sonra tekrar bana çevirdi, buradan bakınca yıkılmış bir harabeye benziyordu ama ben ilk defa… dayanabilecek gücüm olduğunu hissedebiliyordum.

Ondan uzak bir hayat kuracaktım. Beni kıran ne varsa geride bırakacaktım. Onun ismini de gerçeklerini de hatıralarını da istemiyordum ve o bunu yüzümden okuyordu, biliyordum.

Son bir adım attı bana doğru, bana ulaşmaya çalışıyordu hala.

“Eliz…” dedi, sesi neredeyse boğuk bir hırıltıya dönüşmüş halde, “Ben... seni...”

“Biliyorum.” dedim öfkeyle, “Tamam. Biliyorum! O an orada beni yaşatabilmek için bunu yapmak zorunda olduğunu anladım, biliyorum! O adam asla ıskalamayacaktı ve ben ölecektim, beni kurtarmanın tek yolu buydu, biliyorum! Beni kurtardın. Sen beni kurtardın. Evet, bunu kabul ediyorum.”

Devrim’in yüzündeki tüm kan çekildi o anda. Dudakları aralandı, ama söyleyebileceği hiçbir kelime yoktu. Benim ise gözlerimden yaşlar süzülüyordu, farkında bile olmadan.

“Bunların hepsini kabul ediyorum.” dedi acı içinde, “Ve seni yine de istemiyorum Devrim Ali Yöner. İstemiyorum.”

Devrim’in çenesi kilitlendi. Gözlerimin içine baktığında içindeki o derin suçluluğu hissediyordum ama bu benim acımı hafifletmiyordu.

“Ben…” diye başladı yine ama bu sefer ona izin vermedim.

“Hayır.” dedim sertçe, “Bir şey söyleme. Lütfen söyleme. Sen her zaman için benden bu gerçeği saklayan adam olarak kalacaksın zihnimde ve söyleyebileceğin hiçbir şey duygularımı değiştirmeyecek.”

Yutkundum. Kendi kalbimin sesini bastırmak için nefesimi tuttum.

“Sen bana yalan söyledin Devrim...”  dedim hayal kırıklığıyla dolu bir kabulleniş içinde, “Belki bugün hala nefes alabiliyorsam bu senin sayende, evet. Ama keşke... Keşke bıraksaydın da o gece ölseydim.”

Gözlerimi kapattığımda burnumun direğinin sızladığını hissedebiliyordum.

“Ben artık bunların hiçbirine devam edemem.” dedim pes eder gibi, “Ne senin yanında kalmaya… ne bu misafirliğe... ne bu karanlık oyuna.”

Devrim son kez fısıldadı.

“Eliz, yapma.”

Bir adım daha geri çekildim.

“Gelme.” dedim.

O an Devrim durdu. İlk defa, gerçekten ilk defa… yenilmiş görünüyordu. Sanki içindeki bütün savaş bitmiş, bütün duvarları yıkılmış, bütün umutları işgal edilmişti. Ama ne yazık ki… bu, benim kalbimdeki yarayı onarmıyordu.

“Gitmeni istiyorum Devrim.” dedim net bir sesle.

Sesim bu kez sakindi.

“Beni takip etmeni istemiyorum. Beni bulmanı istemiyorum. Bana bir daha dokunmanı, yaklaşmanı, bir açıklama yapmanı istemiyorum.”

Devrim’in yutkunmaya çalışıp yutkunamadığını dışarıdan ben bile görebiliyordum.

“Sen...” dedi zar zor, “Beni istemiyor musun... artık?”

“İstemiyorum.” diye fısıldadım.

Bu cümle dudaklarımın arasından çıktığı anda… içimdeki bir şey keskin bir bıçak gibi kalbime sağlandı. Bu bir yalan değildi, bu bir savunma mekanizması değildi, bir öfke anı değildi. Bu… benim gerçeğimdi. Ben artık Devrim Ali Yöner’in gölgesini bile görmek istemiyordum.

Devrim’in bakışları bir anlığına karardı. Ellerini yumruk yapmış bir halde bir şey söylemek istedi ama dilinin arkasında kalan o kelimeyi çıkaramadı bir türlü.

“Git.” dedim tekrar, daha sakin daha bitik bir tonda.

“Bırak ben de gideyim. Bırak kendi hayatımı yeniden kurayım. Her şey… her şey çok büyüdü Devrim. Çok karanlık, çok yorucu, çok ağır oldu. Ben artık nefes alamıyorum. Yalnızca seninle değil… ben artık hiçbir şeyle baş edemiyorum.”

Devrim başını eğdi. O güçlü adam gözlerimin önünde yıkılmıştı resmen ama ben artık onu tutacak halde değildim.

Ve o da bunu anladı.

“Tamam.” dedi bir fısıltıdan bile daha kısık bir sesle.

Yalnızca bu kadar. Tek kelime, beş harf... Arkasını döndü, terasın kapısına doğru bir adım attı, bir adım daha… Tam kapıdan çıkarken son kez bana döndü bir umutla ona “Dur.” dememi beklermiş gibi.

“Git,” dedim yalnızca, “Git Devrim... Beni özgür bırak.”

Gözleri gözlerime son kez baktı. Karanlığın her katmanının içinden geçen bir adamın, elinde bütün kırıklarla bana baktığı o uzun, o sonsuz bakışı asla unutmayacaktım.

Devrim Ali Yöner’in hayatıma girişi nasıl bir devrimse, hayatımdan gidişi de bir devrim olacaktı.

-

(BİR AY SONRA)

Azerbaycan’a geleli tam bir ay olmuştu... Bakü’ye o kadar çok alışmıştım ki bazen sanki bir yıl geçmiş gibi hissediyordum, bazen de yalnızca birkaç gün. Zaman benim için artık doğrusal ilerlemiyordu, parçalanmış, kırılmış ve ne yana çeksem elimde kalan bir akış haline gelmişti.

Hala hayattaydım evet, ama yaşamak bu muydu bilmiyordum

Bakü’nün geniş caddeleri, rüzgarı, keskin deniz kokusu… hiçbirine ait değildim ama yine de buradaydım işte. Yine de alışmıştım yeni hayatıma. Gurur yanımda bir hafta kadar kalıp artık iyi ve güvende olacağımdan emin olduktan sonra işinden olmamak için geri dönmüştü İstanbul’a ama sık sık arıyordu beni. Hatta yalnızca onunla değil, Leyla, Seren ve Umut’la da sık sık konuşuyordum telefonla. Annemin haberlerini onlardan alıyor, anneme ise onlar aracılığıyla haber iletiyordum.

Bir süre öncesine kadar tıp fakültesinde okuyan, sonra bir gecede hayatı altüst olan ben, şimdi Azerbaycan’da bir diş kliniğinde asistan olarak çalışıyordum. Tıpla olan geçmişim işe kabul edilmemi kolaylaştırmıştı, üstelik klinikte asistanlığını yaptığım diş hekimlerinden birinin yardımıyla Tıp eğitimime burada devam edebilmek için birkaç üniversiteye de başvuru yapmıştım şimdiden.

Klinikte birkaç asistanla da arkadaş olmuştum üstelik. Gülnare, Nermin ve Serkan sayesinde biraz olsun kendime gelebilmiş, buraya biraz olsun adapte olabilmiştim.  

Yaşadığım yere ne kadar adapte olursam olayım ve uzun zamandır ilk kez normal bir hayat yaşıyor olsam da öyle büyük travmalardan geçmiştim ki bunları bir anda atlatabilmem, hayata sıfırdan başlayabilmem mümkün değildi.

Devrim hiç aklımdan çıkmıyordum, uyurken bile rüyalarımdaydı. Özellikle son birkaç gündür sabaha kadar onu gördüğüm rüyalardan uyanıp uyanıp tekrar uyuyor, yine de onun varlığını zihnimden atamıyordum.

Ruh halimdeki değişimleri en çok Gülnare fark ediyordu klinikte, ne zaman kötü bir gece geçirsem bunu gözlerinden anlıyordu.

“Sen bir garipsin Eliz,” demişti dün bana, “Solgunsun, yorgunsun… Bir psikoloğa mı gitsen acaba? Bulalım mı sana birini?”

“İnan,” demiştim Gülnare’ye, “Hiç kimseyle hayatım hakkında tek kelime konuşacak halim yok Gülnare. Tek kelime. Hem ben iyiyim, merak etme, yalnızca biraz uykusuzum.”

Oysa uykusuz değildim. İçimde taşıdığım devasa boşluk yüzünden tükeniyordum. Gece başımı yastığa koyduğum an zihnim bana ihanet edercesine aynı yüzü çağırıyordu her rüyama. Devrim’i...

Ne kadar uğraşırsam uğraşayım içimden söküp atamadığım bir sızıydı o.

Bugün klinikte yine halsizliğim göze batmış olacak ki Gülnare beni her gördüğünde sorguya çekiyordu.

“Eliz, bu böyle gitmez bak. Arayacağım Türkiye’deki arkadaşlarını.” dedi kollarını bağlayarak, “Yüzün bembeyaz, bak bir hastalığın çıkacak diye korkuyorum... Yürü hadi, gidiyoruz.”

“Nereye gidiyoruz?” dedim bezgin bir nefesle.

“Dahiliye doktoru bir arkadaşım var. En azından bir tansiyonuna, şekerine falan bir baksın da içimiz rahat etsin. Hadi.”

Sessiz kaldım. Israrına karşı koyacak gücüm yoktu zaten. Ben neyim olduğunu gayet iyi biliyordum ama en azından dediğini yaparsam Gülnare’nin içini rahat ettirecektim.

“Peki,” dedim sonunda, “Gidelim.”

Gülnare yüzünde tatmin olmuş bir ifadeyle hızla montlarımıza yöneldi.

“Şükür,” dedi, “Hazır iki saatlik boşluğumuz da var, hemen gidip gelelim.”

O konuşurken ben pencereden dışarı bakıyordum. Bakü’nün sabah ışığı bile griydi bugün. Sanki ben nasıl hissediyorsam şehir de onu hissediyordu geldiğimden beri. Bir ay geçmişti… Ama içimdeki sarsıntı hala dün gece yaşanmış gibi hissettirecek kadar tazeydi.

Belki bu muayene yalnızca bedenimi değil, zihnimi de ayakta tutmam için bir başlangıç olurdu. Belki bir gün nefes alırken acı çekmeyi bırakırdım.

Tam bir saat sonra Gülnare hastanenin kafesinde karşımdaki sandalyede oturmuş, karton kahve bardağının kapağını sinirli sinirli çevirip duruyordu. Hastanenin kafesi öğle kalabalığına yaklaşırken hemşirelerin hızlı adımları, doktorların kendi aralarında konuşmaları, bir yerlerde ağlayan bir çocuğun sesi... Bunların hepsi bir araya gelince içimde yankılanıp duran o sessiz boşluğu daha da büyütüyordu.

Gülnare yüzüme baktığında gözlerinden kaçamadım.

“Sevdin değil mi doktoru?” diye sordu imalı bir sesle, “Bizim Adil iyi çocuktur, siz de meslektaş sayılırsınız.”

“Gülnare saçmalama.” diye mırıldandım sessizce, “Bu yüzden mi geldik buraya?”

Gülnare gülümseyerek omuz silkti.

“Yani o yüzden gelmedik de... Neyse, az kaldı herhalde kan sonuçlarının çıkmasına. Hazır sonuçları alırken bir telefon numarasını da alırsın artık.”

Başımı salladım alay ederek.

“Tabi canım,” dedim, “Adresini de alırım.”

“Ah keşke!” dedi Gülnare, “En azından şu bunalımından çekip çıkarırdı seni.”

Tahamülsüzce bir nefes aldım.

“Bu yüzden geldik, değil mi?” dedim gözlerimi devirerek, “Doktor arkadaşınla tanışayım diye geldik.”

“Ne var canım?” dedi Gülnare, “O da bir sebep ama sağlığın için de geldik tabi ki.”

Başımı onaylamazca salladım.

“Sana uyup şuraya kadar geldiğime inanamıyorum ya...” dedim alınarak.

Gülnare ise sevimlilik yapmak için gülümsüyordu. Sonra birdenbire, hiç beklemeden o soruyu sordu.

“Peki… senin o mafyadan haber var mı?”

Bir an sanki ismini duymuşum gibi gerildim, Gülnare’nin Devrim’den direkt olarak “mafya” diye bahsetmesine bile gülemeden gerilerek etrafıma bakındım.

“Gülnare,” dedim dişlerimi sıkarak, “O söylediğin kelimeyi bile duymak istemiyorum.”

Gülnare geri çekildi hemen, elleri havada teslim olur gibi baktı bana.

“Tamam, tamam! Sinirlenme.” dedi, “Sadece… yani… insan merak ediyor. Anlayabiliyorum neler hissettiğini, rüyalarında neler gördüğünü, klinikte boş kaldığın her an pencerenin önüne geçip kahve içerken neler düşündüğünü... Böyle kolay mı her şeyi bırakıp gitmek? Adam seni seviyor muydu, sevmiyor muydu, aranızda tam olarak neler geçti, kimdi, neydi… Kafam almıyor.”

“Benim kafam da almıyor.” dedim, “O yüzden bir daha bu konuyu konuşmayalım, sen de anlattığıma pişman etme lütfen.”

“O zaman tam anlatsaydın Eliz,” dedi Gülnare kızarak, “Tamamını anlatsaydın bir daha sormazdım ben de!”

“Gülnare...”

“Tamam, tamam. Sustum, tamam. Ama sen şu Adil’i bir düşün bak, mesaj atıp sordum ben ona az önce, beğenmiş seni...”

“Gülnare!” dedim bir kez daha dişlerimin arasından, “Ya adama da mı yaptın aynı muameleyi? Delirtecek misin beni?”

“Aman ne olacak?” dedi omzunu silkerek, “Beğenirsen beğenirsin, beğenmezsen beğenmezsin. Alınmaz hem o, yabancı değil!”

Sinirle derin bir nefes aldım. Elimi kahvenin etrafında gezdirirken fark ettim ki parmaklarım titriyordu. Son bir ayın içinde kaç kez böyle titremişlerdi bilmiyordum, kaç kez bir şeylere tutunamadığım için, kaç kez gece yarısı hiçbir sebep yokken ağladığım için tir tir titremiştim böyle, saymıyordum artık.

Bakü bana yeni bir hayat gibi görünmüştü ilk geldiğimde ama insan nereye giderse gitsin kalbindeki acıları da beraberinde getiriyordu demek ki. O acılar kalbimde uzun bir süre daha misafir olacaklardı üstelik, bunu da biliyordum.

Gülnare eğildi, gözlerini kısmış, beni inceliyordu.

“Ama iyi misin gerçekten?” diye sordu endişeyle, “Özür dilerim Eliz, ben... Kırmak istememiştim.”

“İyiyim.” dedim, ama yüz ifadesinden cevabımı hiç beğenmediği belli oluyordu, “Kırılmadım ayrıca. Merak etme.”

Belki de hiçbirimiz “iyiyim” kelimesinin artık bende hiçbir anlam taşımadığını fark edemiyorduk. Zihnim hala Gülnare’nin söylediği o tek kelimede takılıydı.

Mafya.

Sanki Devrim’i tanımlamak için kullanılan her kelime fazlalık, her cümle yetersiz, her sıfat eksik kalıyordu. Ama ben artık hiçbirini düşünmek istemiyordum. Adını bile duymak istemediğimi söylerken yalan söylemiyordum, çünkü o ismin içimde açtığı yer hala kapanmamıştı.

Bir ay geçmişti… koskoca bir ay. Ben ise hala geceleri o sokaktaki ayak seslerini duyuyor, o videodaki o anı görür gibi uyanıyordum.

Hala terasta bana söylediği cümleleri duyuyordum, bütün gerçekleri itiraf ettiği o boğuk sesi kafamın içinden silinmiyordu. Ama bir gerçek daha vardı ki, ondan kaçtığımı düşünürken aslında onun ağırlığını her gün biraz daha taşıyordum. Ne olursa olsun… kalbim onu hala unutamamıştı ve işte bu yüzden onun adını duymak bile boğazımı yakıyordu.

Dudağımı ısırdım, derin bir nefes alıp sandalyemi geri iterek ayaklandım.

“Elimi yüzümü toplayayım biraz,” dedim, “Sonra da gidip bir sorayım, sonuçlar çıkmıştır belki.”

“Ben?” dedi Gülnare, “Ben de geleyim mi? İster misin?”

“Yok,” dedim, “Kahveni bile içmedin daha, sen otur. Ben sonuçları alır gelirim.”

Gülnare ses çıkarmadı. Saf bir endişeyle yüzüme bakıyordu sadece.

Doktorun kapısını tıklattığımda içimde hafif bir gerginlik vardı ama bunu yorgunluğuma, son aylarda yaşadığım travmaların hala bedenimde bıraktığı ağırlığa yoruyordum. Artık markete gitmek bile geriyordu beni.

İçeriden gelen “Gelin!” sesini duyduğum an kapıyı araladım.

Otuzlu yaşlardaki doktor Adil bilgisayar ekranından gözlerini kaldırıp bana baktı.

“Buyurun Eliz Hanım,” dedi dosyayı eline alırken, “Sonuçlarınız çıktı. Buyurun, oturun.”

İçeri girip tereddütle karşısındaki sandalyeye oturduğumda doktorun yüzü önündeki raporlara bakarken çok da iç açıcı görünmüyordu.

Gözlerinde o tanıdık, kötü haber vermeden önce tereddüt eden doktor ifadesi vardı. Ya da bana öyle geliyordu...

“Eliz Hanım,” dedi doktor dosyayı kapatıp önüne bırakarak, “Şikayetleriniz neydi tam olarak?”

Boğazımda bir sıkışma hissettim o an.

“Bir sorun mu var?” diye sordum.

Doktor ellerini birbirine kenetledi ve anlayışla gülümsedi.

“Muayene amaçlı soruyorum.” dedi.

“Eh, benim...” diye mırıldandım ne diyeceğimi bilemeyerek, “Yani bence sorunum psikolojik, geceleri kabuslar görüp duruyorum, sonra gün içinde kendimi hep yorgun hissediyorum, sürekli halsizim...”

Doktor beni dinlerken başını sallayarak önündeki kağıda notlar alıyordu.

“Peki.” dedi, “Başka bir şikayetiniz yok sanırım, değil mi?”

“Hayır...” dedim endişeyle, “Başka bir şikayetim yok.”

Doktor önce önündeki rapora bir kez daha baktı, sonra bana döndü. Bir şeylerin yolunda gitmediğini biliyordum, yolunda gitmeyen bir şeyler olduğunu bu bakışlardan anlayabiliyordum.

“Neyim var?” dedim metanetli bir gülümseme takınmaya çalışarak, “Kaldırabilirim, söyleyebilirsiniz.”

Doktor da aynı formalite gülümsemeyi takındı yüzüne o an. Ve hiç beklemediğim bir anda, hastalığımı bana uzun uzun açıklayacağını düşünürken bir anda söyleyiverdi teşhisimi.

“Eliz Hanım,” dedi, “Hamilesiniz.”

Sanki zaman bir anda durdu o saniye, bütün sesler boğuklaştı, oda genişledi, sonra tekrar küçüldü ve üzerime kapandı.

Karşımda oturan doktorun ağzından çıkan o son kelime kafamın içinde yankılanırken artık bu sandalyede oturduğumu bile hissedemiyordum.

“Hamilesiniz.” demişti bana.

Bana.

“Hamilesiniz.” demişti.

Doktorun ağzından çıkan kelime havada asılı kaldı. Bana ulaşması neredeyse birkaç saniye sürdü ve ulaştığında ise göğsümün içine bir şok gibi saplandı.

“Beta-HCG sonucunuz...” dedi doktor ve dehşet içinde ona bakmayı sürdürürken, “Beta-HCG sonucunuz 426 çıkmış, bu da bize yaklaşık dört haftalık bir hamileliğin varlığını gösteriyor.”

Dört hafta.

Dört haftalık.

“Benim...” dedim kekeleyerek, “Benim içimde... dört haftalık... bir bebek mi...”

“Evet,” dedi doktor, “Yaklaşık olarak dört hafta.”

“Ama ben...” diyordum adeta sayıklayarak, “Ben daha önce bir kaza geçirdim ve bana denmişti ki... benim bir daha çocuğum olamayacaktı...”

Ben tam dört haftadır Devrim’den uzakta burada kendime yeni bir hayat kurmaya çabalarken ondan hiç uzakta değildim demek ki. Bedenim bunu çoktan biliyordu. Benden önce öğrenmişti gerçeği. Ama bu nasıl olurdu? Oya Abla bir daha çocuk sahibi olamayacağımdan çok emindi. Bu nasıl olmuştu?

Sesim çıkmadı. Başımı iki yana sallamak istedim ama boynum bile hareket etmiyordu.

“İmkansız...” dedim yalnızca, “İmkansız demişlerdi bana...”

Doktor yumuşak bir sesle konuştu.

“Şu an şokta olmanız normal. Ama yalnız değilsiniz, çocuk sahibi olamayacağını öğrenip doğal yollarla gebe kalan çok örnek var. İsterseniz bir kadın doğum uzmanı ile de görüşelim ama şu an için bu beta-hcg oranı sağlıklı ilerlemiş bir gebeliğin varlığını gösteriyor.”

Olduğum yerde kalakalmıştım. Boğazım kupkuruydu, içimdeki sesler birbirine çarpıyor,  birbirlerine çarpıp bütün anlamlarını kaybediyorlardı.

Elim karnıma ne zaman gitmişti peki? Hiçbir şeyin farkında değildim.

Doktorun masası, sandalyesi, duvarlar, ışıklar… hepsi yavaşça benden uzaklaşıyordu sanki. Sanki ruhum bile benden uzaklaşıyordu, sanki kendi karşıma geçmiş kendimi izliyor, olup bitenlere anlam vermeye çalışıyor ama yine de veremiyordum.

İçimde bir bebek vardı. Yaşıyordu. İçimde, benden bir parça… Ve içimde ondan bir parça... İçimden geçen cümleleri bile tamamlayamıyordum, her düşüncem, her cümlem, hatta her hissim yarım kalıyordu.

Orada o doktorun odasında oturmuş, ahşap bir sandalyenin üzerinde hayatımın en şok edici haberini almıştım. Her şey netti, karnımda bir bebek vardı ve bu bebeğin babası Devrim Ali Yöner’di.

Ve tek bildiğim, hayatımın bir kez daha, hem de bu sefer çok daha büyük bir darbeyle tamamen değişmek üzere olduğuydu. Doktorun odasının kapısından dışarı çıktığımda soğuk hava yüzüme çarptı ama o bile beni kendime getirmeye yetmedi.

İçimde tek bir cümle yankılanıp duruyordu, hamileydim. Hamileydim... Ben hamileydim.

Üstelik anne olmamın imkansız olduğunu bilmeme rağmen olmuştu bu. Bu bir mucizeydi. Hastane koridorunun bir köşesinde, duvara yaslanmış karnımdaki ellerime bakıyordum gözlerimden akan yaşlarla.

“Sen...” diye fısıldadım karnıma doğru, dudaklarımın arasından çıkacak kelimeleri ben bile bilmiyordum.

“Sen...” dedim bir kez daha, “Hoş geldin... Benim küçük misafirim...”

O benim bu dünyada anne olabilmem için tek ve son şansım olabilirdi. Ondan vazgeçemezdim. O benim bir parçamdı ve aynı zamanda beni hayatım boyunca en çok yaralayan adamın, acısını kalbimden bir türlü söküp atamadığım o adamın da bir parçasıydı bu bebek.

Ve bu gerçek… beni hem paramparça ediyor, hem de tuhaf bir şekilde ayakta tutuyordu.

Ama bir şey çok netti.

Devrim bunu asla bilmeyecekti.

Asla.

İKİNCİ KİTAP İLE DEVAM EDECEK...

-

Merhaba sevgili sevgililerim... Biliyorum biraz şoktasınız. :') Ama bence bu güzel bir şok oldu sizin için dshbfdsds

Biliyorum bana kızgınsınız da biraz ama ikinci kitapta daha ne şoklar yaşayacağız bir bilseniz...

Eliz ve Devrim’i yüzlerce sayfa boyunca zihninize misafir ettiğiniz için sonsuz teşekkür ederim her birinize!
Bu bir son değil, bu ikinci kitaba kadar kısa bir ayrılık sadece. Merak etmeyin, yakında yeniden misafiriniz olacağız. :)

NOT : Eğer MİSAFİR’i seviyorsanız sevdiklerinize önermeyi unutmayın.  

Sizi seviyorum, iyi ki varsınız, hep olun...

Son olarak görselini koyacağım bu Tiktok yarışması için son 10 gün kaldı, haberiniz olsun, bol şans dilerimmmm!