2.KİTAP : 6,7 VE 8.BÖLÜMLER

Beyza Alkoç
0

(SELAM AŞKLARIMMMM, İYİ OKUMALAR DİLİYORUM^^)

6.BÖLÜM : BEKLEYENLER

Aziz Ata’nın ağzından çıkan o son cümle havada asılı kalmıştı sanki.

“Git buradan Derin.”

“Git buradan.”

Bazı cümleler yalnızca işitilmezdi, bazıları göğsünün tam ortasına yerleşirdi, orada ağırlaşır, kemiklerine kadar işler, nefes almasını bile zorlaştırırdı insanın. Ben de o an tam olarak bunu yaşadım işte. Aziz Ata’nın sesi kulağımdan içeri girmiş, kaburgalarımın arasına saplanmıştı sanki. Üstelik ne cevap verebiliyordum, ne de gidebiliyordum. Yalnızca olduğum yerde kalakalmış, gözlerimi ondan ayıramaz halde bakıyordum.

Sanki biraz daha baksam duyduğum şeyi söylemediğini anlayacakmışım gibi. Sanki bir yanlışlık olmuş da ben onun cümlesini yanlış duymuşum, ya da yanlış anlamışım gibi.

Sanki biraz daha susarsam o sessizliğin içinden başka bir cümle çıkacakmış, ve az önce hissettirdiklerini telafi edecekmiş gibi.

Ama hiçbir şey değişmedi. Ben duyduğumdan emindim, o da söylediğinden.

Ben o karanlık köşede, Aziz Ata Yener’in evinin önünde, polis ışıklarının duvarlara mavi kırmızı gölgeler vurduğu o berbat gecede, elim kolum bağlı bir halde yalnızca ona bakmayı sürdürürken içeriden yine bir telaş sesi yükseldi. Bir kadın bağırıyordu ve bağıranın annesi olduğuna emindim artık. Kelimeleri seçemiyordum ama sesin taşıdığı panik duygusunu tam anlamıyla seçebiliyordum.

Aziz bir kez daha bana baktı o an. Bakışı bu kez daha kısaydı, daha sertti, daha keskindi.

“Derin.” dedi yeniden, bu kez adımı bir uyarı gibi değil de son bir ricaymış gibi söyleyerek, “Lütfen.”

Hayal kırıklığı içinde dudaklarımı araladım, ona bir cevap vermek istiyordum ama yapamadım. Boğazım o kadar sıkışmıştı ki hiçbir şey çıkmadı ağzımdan, çıkamadı. Yalnızca baktım. Ve o an, yaşadığım gecenin sarsıcılığıyla gerçekliğime döner gibi oldum.

Benim gerçekliğim buydu işte. Ben, annesinin en büyük buhranlarının ortasında bile ışıkları yaktırıp insanları eve çağırabildiği, müziği açtırıp kristal bardakları masalara dizdirebildiği o evde büyüyen, o kalabalıkların arasından usulca süzülmeyi öğrenen, görünmez olmayı meziyet sanan Derin Mavi Sezer’dim.

Çünkü bazı evlerde buhran kapıyı kapatınca susmazdı; yalnızca üstüne güzel bir masa örtüsü serilir, fonda bir müzik açılır, güzel yemekler hazırlanırdı.

Çocukluğumdan beri her kalabalığın içinde küçük bir yas saklı olduğuna inanırdım ben. Her kahkahanın altında bastırılmış bir hüzün vardı, her kutlamanın ortasında kimsenin yüksek sesle adını anmadığı bir eksik otururdu. Bana göre insanların bir araya geldiği her şey bir partiydi zaten; hüzünlerini birbirleriyle paylaşmak için toplanan kalabalıklar bile…

Hayat başlı başına bir partiydi. İnsanlar gelir, gider; rollerini takınır, susmaları gereken yerde susar, gülümsemeleri gereken yerde gülümserdi. Ve ben o an, polislerin, sirenlerin, kameraların, sert bakışların ve kayıp bir bebeğin gerçekliğinin ortasında yine aynı tanıdık duyguyla baş başaydım; sanki hayat bir kez daha istemediğim bir partinin içinde kalmaya zorluyordu beni. Bu partinin ışıkları da polis sirenleriydi...

Işıklar fazla parlaktı, yüzler fazla gergindi, herkes aynı sahnenin içindeydi ama kimse gerçekten aynı şeyi yaşamıyordu. Ve ben, bütün o uğultunun ortasında, yine eski günlerde olduğu gibi, görünmez olmak istiyordum.

Kız kardeşimi bulup bu kalabalığın arasından çıkarmak, onunla birlikte uzaklara gitmek istiyordum...

O an Aziz Ata beni orada bırakıp giderken Berfu’nun eli koluma değdi. Ürkekçe, sanki bana değil de parçalanmak üzere olan bir cama dokunuyormuş gibi dokundu koluma.

“Derin…” dedi kısık sesle.

Dünya Can da diğer yanımda belirdi hemen. Yüzünde alıştığım neşeden eser yoktu. O bile ne diyeceğini bilemez haldeydi, ama yine de her zamanki gibi işi devralması gereken kişiymiş gibi omuzlarını dikleştirmişti.

“Hadi.” dedi alçak sesle Dünya, “Gel Deroş.”

Başımı iki yana salladım hemen.

“Hayır.” dedim neredeyse fısıldayarak, “Burada kalıp haber bekleyeceğim.”

“Derin…” dedi Berfu bu kez daha ısrarlı bir sesle, “Burada durup sinirlerimizi daha fazla bozmayalım, yoksa ben başımı belaya sokmak zorunda kalacağım.”

“Siz gidin.” dedim kibar bir sesle, “Gerçekten çocuklar... Siz eve dönün. Ben bir gelişme olursa size haber veririm.”

Her ne kadar buradan yok olup gitmek istesem de kayıp olan bebek benim kardeşimdi ve benim en azından onun evinin önünde beklemeye hakkım olmalıydı.

Aziz Ata o sırada bizden çoktan uzaklaşmıştı. İçeriden bir polis ona bir şeyler söylüyor, o da başını sertçe sallayıp eve doğru yürüyordu. Omuzları gergindi, yürüyüşü sertti. Belli ki içerideki bağırışların sebebi de fenalaşan annesiydi...

O an Aziz Ata’nın arkasından bakarken içimde garip bir his peydah oldu; öfke mi, kırgınlık mı, aşk mı, kin mi, hiçbirine tam benzemeyen bir şeydi bu. Çünkü onu anlıyordum ve onu anladığım için daha çok kızıyordum ona.

Ben hala olduğum yerde duruyor, ayaklarımı yere çivilemiş gibi kapıya bakmayı sürdürüyordum ki Dünya Can bu kez daha kararlı davrandı. Elini omzuma koydu.

“Tamam.” dedi sakin ama sert bir sesle, “Bak buradan gitmeyelim tamam ama en azından arabaya geçelim, orada oturalım. Olmaz mı?”

“Ben arabaya falan geçmiyorum.” dedim halsiz bir sesle.

“Derin.” dedi Dünya bu kez gözlerimin içine bakarak, “Şu an kendini burada yorgunluktan ölmüş bir hale getirmenin kimseye faydası olmayacak. Ne kardeşine, ne kendine, ne de…” Sustu bir an, “Ne de şu an içeride iki arada bırakıldığı için delirmenin eşiğinde olan adama.”

Başımı çevirip ona baktım.

“Onun neyin eşiğinde olduğu benim umurumda bile değil Dünya Can. Benim ona bir gram faydam olmasın zaten.”

“Tamam.” dedi Dünya Can hiç tartışmadan, “Deniz için buradasın, kardeşin için buradasın, biliyoruz. İşte asıl o yüzden arabaya binip orada dinlenmen gerekiyor Derin! Çünkü burada kalıp polislerle papaz olursan seni bir daha bu sokağa yaklaştırmazlar.”

Bu sefer sustum, belki de doğru söylüyorlardı çünkü biz burada durdukça üzerimizdeki gergin bakışları hissedebiliyordum.

Berfu bunu fırsat bilip koluma biraz daha sokuldu.

“Hadi.” dedi, “Bak gitmiyoruz zaten, sadece arabaya geçiyoruz. Buradayız, tamam mı? Buradan ayrılmıyoruz.”

Onlara bakmadan, yalnızca sokağın sonunda bekleyen Dünya Can’ın arabasına bakarak yutkundum. Gitmek istemiyordum, sanki birkaç metre bile geri gidersem Deniz benden daha da uzaklaşacakmış gibi hissediyordum. Ama aynı anda dizlerimin de artık beni taşımakta zorlandığını fark ediyordum. Adrenalin yavaş yavaş yerini baş dönmesine, mide bulantısına ve gecikmiş bir yıkıma bırakıyordu.

Sonunda, neredeyse iradem dışında, mecburi bir adım attım. Bir tane daha... Ve sonra Dünya ile Berfu beni iki yanımdan sarmış halde arabanın olduğu yere kadar götürdüler. Nasıl yürüdüğümü hatırlamıyordum bile. Polis ışıkları hala gözlerimin önünde yanıp sönüyor, gazetecilerin uzaktan yükselen sesleri kulağımda uğulduyor, boğazın karanlık kıyısından gelen nemli hava saçlarımı yüzüme yapıştırıyordu. Ben ise yalnızca arkamda kalan o eve bakıyordum.

Yener’lerin evine.

Dünya Can arka kapıyı açtığında bir an durdum. Arabanın içi bana ilginç bir şekilde karanlık ve boğucu geldi o an. Şu an belki de hiçbir yere ait hissedemediğim için, dar bir yere kapanmak istemiyordum. Ama Berfu başını arka koltuğa doğru eğip öyle yumuşak bir sesle konuştu ki itiraz edecek gücüm kalmadı.

“Lütfen.” dedi, “Sadece otur. Sadece biraz nefes al. Uzaklaşmadık bile. Buradayız bak, ev burada, biz de buradayız...”

Derin bir nefes aldığımda gözlerimin dolduğunu hissettim.

Arka koltuğa geçer geçmez kapı kapanınca dünyanın sesi de biraz kısıldı. Dışarıdaki kaos tamamen kesilmiyordu elbette, ama artık camın ardından gelen birer uğultuydu hepsi. Bu da bana bir anlığına, çok kısa bir anlığına, toparlanabilmem için bir alan açtı.

Toparlanmak zorundaydım, bunu en çok da kardeşim için yapmak zorundaydım.

Başımı koltuğun arkasına yasladığımda ellerim hala titriyordu. Dizlerimin üstünde birleştirdiğim parmaklarım öyle sıkı kenetlenmişti ki tırnaklarım avuç içime batıyordu. Berfu ben arkada rahat uzanabileyim diye benim yanıma değil, öne, Dünya’nın yanına oturdu. Dünya da şoför koltuğuna oturmuş radyoyu karıştırıyordu.

Bir süre hiç konuşmadık, arabanın sessizliğinin ve karanlığının içinde öylece oturduk. Çünkü bazen konuşmak, yaşanan şeyin ağırlığını hafifletmek yerine onu daha da gerçek yapardı. Biz de o ağırlığın içinde bir süre yalnızca öylece oturduk...

“Bakın...” dedim en sonunda sessizliği kısık sesimle bozduğumda, “Benimle burada beklemek, burada sabahlamak zorunda değilsiniz. Siz eve giderseniz en azından kendimi size karşı suçlu hissetmem.”

“Gitmeyeceğiz.” dedi Dünya Can kararlı bir sesle, “Sen ne zaman gitmek istersen o zamana kadar yanındayız.”

Dolu gözlerimle zar zor yutkundum.

“Ben...” dedim zar zor, “Size ne kadar teşekkür etsem...”

“Etme,” dedi Berfu, “Sen sadece kafanı arkana yasla ve biraz uyumaya çalış güzelim, tamam mı? Çok yoruldun.”

Ona başımı salladığımda gözümden birkaç damla yaş yanaklarıma doğru süzüldü. İkisi de başlarını koltuklarına yaslamış, karşımızdaki kalabalığı izlerken burnumu çekip arkama yaslandım.

Sokağın başından geçen polis araçlarının ışıkları yüzümüze vuruyor, ardından karanlık geri geliyordu. Bazen kapının önünde bir hareketlilik oluyor, birileri koşar adım içeri giriyor, sonra yeniden durgunlaşıyordu her şey.

Gazeteciler üşümelerine rağmen hala bekliyorlardı. Kameralar bazen açılıyor, bazen kapanıyordu. Evin önündeki demir kapı her aralandığında ben istemsizce doğruluyor, bir haber mi var, kapıdan kim çıkacak, Aziz’i mi göreceğim diye bakıyordum.

Berfu bir ara çantasından su çıkarıp bana uzattı.

“Bir yudum iç bari.”

Başımı salladım.

“İstemiyorum.”

“Derin.”

“İstemiyorum Berfu.” dedim tahammülsüzce ve anında gözlerimi kapattım.

“Özür dilerim.” diye fısıldadım.

Berfu ön koltuktan uzanıp elimi sıktı.

“Özür dileme.”

Dünya da arabanın ısısını arttırdıktan sonra uyuklar bir halde ön koltukta hafifçe arkasına döndü. Yüzü karanlıkta yarı gölgede kalıyordu, yarı ışıkta. Camlar hafifçe buğulanırken dışarıdaki ışıklar daha da bulanıklaştı.

Ve beklemeye başladık.

Üçümüz.

Bir arabanın içinde, gecenin en soğuk, en ağır saatlerinde ve polis ışıklarının altında... Yalnızca bekledik.

O gece bir söz verdim kendime. Bu gecenin sonu nereye çıkarsa çıksın, ne içimdeki Derin kaçacaktı artık gerçeklerden, ne de Mavi.

-

Ne kadar süre uyuduğumu bilmiyordum, zira uyumak değildi bu, bedenim üzerine binen yüklere daha fazla dayanamayıp kendini kapatmıştı adeta. Zihnim beni birkaç saatliğine terk etmiş, biraz daha uyanık kalırsam delireceğimi anlayan bedenim beni korumak için uyutmuştu belki de.

Uyandığımı ilk önce boynumdaki tutulmadan anladım.

Başım arabanın kapısına yaslanmış bir halde kalmış, saçlarım camla yanağımın arasında ezilmiş, omzum uyuşmuştu. Gözlerimi ağır ağır açtığımda dışarının rengi değişmeye başlamıştı. Gece hala bitmemişti belki ama o keskin siyahlık yerini sabaha karşıya ait o soluk, kirli maviye bırakmıştı.

Polis ışıkları artık daha silik görünüyordu gözüme, sokağın başındaki kalabalık azalmış, gece boyunca bağırıp çağıran gazetecilerin yerini uykusuz, sessiz, donuk yüzlü birkaç kişi almıştı.

Bir an nerede olduğumu bile anlayamadım, gece boyunca yaşananları, buraya neden geldiğimi, neden arabada uyuduğumu bile sorguladım ama sonra elbette ki canımı yakan tüm gerçekler bir bir uyanmaya başladı zihnimde.

Başımı hafifçe kaldırınca önümdeki koltukta Berfu’yu gördüm. O da uyuyakalmıştı. Başını cama yaslamış, kollarını göğsünde kavuşturmuş, yüzünü gece ayazından korumaya çalışır gibi içine kapanmıştı. Yüzündeki yorgunluk uyurken bile silinmemişti. Saçları omzundan aşağı dağılmış, maskarası hafifçe akmıştı. Onu öyle görünce, beni bu cehennemin içinde yalnız bırakmadıklarını hatırlayınca içim öyle çok sızladı ki bu geceyi asla unutmayacaktım.  

Dünya Can’ı görmek için başımı kaldırıp ön cama doğru baktığımda ise koltuğunun boş olduğunu fark ettim.

Kaşlarım hafifçe çatıldı.

Araba çalışmıyordu, içeride zifiri bir sessizlik vardı. Dışarıdan boğuk boğuk gelen sesler kulağıma çarparken usulca doğruldum. Boynum öyle çok tutulmuştu ki başımı hareket ettirmekte bile zorlanıyordum. Elleriyle beni bu arabanın içine yerleştiren hayat, şimdi de beni keskin bir baş ağrısı ve eklemlerime çökmüş bir yorgunlukla ödüllendiriyordu sanki.

Nefesimi toparlayıp arabanın buğulanmış camından dışarı bakmaya çalıştığım anda onu gördüm.

Dünya Can arabanın hemen birkaç adım ötesinde durmuştu. Üzerinde gece boyunca çıkarmadığı ceketi vardı, ellerinden biri cebindeydi, diğer elinde ise karton bardakta bir kahve tutuyordu. Başını hafif yana eğmiş, biriyle konuşuyordu.

Önce kim olduğunu anlayamadım, çünkü adamın sırtı bana dönüktü. Uzun boylu bir siluetti bu. Omuzları tanıdık geldi önce, sonra duruşu. Sonra başını hafifçe çevirdiği o an, sabaha karşı ışığının yüzüne vuran profilini gördüm.

Bu Baran’dı.

Aziz Ata ile tanışmama sebep olan, aslında tüm bu hikayenin başlangıcı olan eski en yakın arkadaşım... Baran Bağcı.

7.BÖLÜM : SOLUK MAVİ NOKTA.

Kapının koluna uzanıp ağır ağır açtığımda çıkan ses ikisinin de dikkatini çekti. Dünya Can hemen başını bana çevirdi, Baran da öyle.

Göz göze geldiğimiz o birkaç saniyede ne o ne ben, ikimiz de bir şey söyleyemedik ama ben onun yüzündeki ifadeyi açıkça görebiliyordum. Buraya beni görmek için gelen, ama yine de bu halde görmeyi beklemeyen birinin yüzüydü bu.

Baran’ın gözlerinin altında hafif morluklar vardı, saçları rüzgardan dağılmıştı. Üzerine alelacele bir şeyler geçirip çıkmış gibiydi. Sanki gerçekten haberi görür görmez evden fırlamıştı.

“Derin, ben...” dedi bir adım atarken, “Haberleri görünce Dünya’yı aradım.”

Kendini açıklama ihtiyacı hissettiği her halinden belliydi. Yaşananlardan dolayı ona kızgın olduğumun da kırgın olduğumun da farkındaydı.

Sabaha karşı ayazı yüzüme vururken arabadan yavaşça indim. Dizlerim hala uyuşuktu, üstüm başım beklemekten, uyuyakalmaktan, geceyi üzerimde taşımaktan ağırlaşmıştı. Kapıyı kapatırken bakışlarımı ondan ayırmadan durdum.

Ben bir şey söyleyemeden Dünya Can söze girdi.

“Israr etti.” dedi sevimlilik yapmaya çalışır gibi, “Hatta yalvardı!”

“Yalvardım!” dedi Baran da aynı yüz ifadesiyle, “Söylemeseydi de ben bir şekilde bulurdum zaten...”

Sesinde alıştığım o ton vardı. Bir şeyi açıklarken hem telaşlanan hem de sakin görünmeye çalışan o ton… Onu dinlerken göğsümün ortasında, uzun süredir kapalı duran bir bölme usulca aralanmış gibi hissettim.

O benim çocukluğumdu...

Onu burada görmek istememem gerekirdi belki, hatta kızgın olmam gerekirdi. Aslında hala kızgındım da zaten. Ama bütün bunların yanında, en zor anımda tanıdık bir yüzü daha karşımda bulmuş olmanın verdiği o rahatsız edici mutluluk hissini de inkar edemiyordum.

“Günaydın...” dedim sessizce.

Baran o sırada arabanın tavanına koyduğu karton bardaklardan birini aldı ve bana uzattı.

“Senin için.” dedi bardağı bana uzatırken.

Bir an yalnızca bardağa baktım.

Karton kahve bardağına.

Ve sonra yeniden ona baktım.

“Beni bu halde görmeyi beklemezdin herhalde...” dedim kısık, yorgun bir sesle.

Baran’ın yüzünde acı bir gülümseme belirdi.

“Sen her halinle güzelsin...”

Hüzünle güldüm ona. Parmaklarımı uzatıp kahveyi aldığımda bardağın sıcaklığı avuç içime yayıldı. Ellerim öyle çok üşümüştü ki, bardak ellerimi yakacak olsa bile buna razıydım o an.

Dünya Can kahvesini içerken sessizliğe bürünmüştü ve bunu bilerek yapıyordu. Bize konuşmamız için bir alan açtığını, aramızdaki kırgınlığı çözmemizi istediğini biliyordum.

Ben ise Baran’a hala belli bir mesafeyle bakıyordum. İçimde neyin nerede durduğunu da neyin nerede durması gerektiğini de bilmiyordum. Ona kızgındım, kızgınlıktan da öte, kırgındım. Onunla ilgili konuşulmamış, kapanmamış, açıkta kalmış şeyler vardı.

Ama aynı zamanda, gece boyunca içimde biriken korku ve yorgunluk beni o kadar savunmasız bırakmıştı ki, şu an karşımda duran tanıdık yüzü yalnızca bir “geçmiş problemi” olarak göremiyordum.

O da bunu hissetmiş olacak ki sesi yumuşadı.

“Derin…” dedi bu kez daha dikkatli bir sesle, “Bana kızgın olduğunu biliyorum.”

Başımı hafifçe yana çevirdim.

“Bildiğini biliyorum.” dedim, “Umarım haklı olduğumu da biliyorsundur.”

“Haklısın.” dedi hemen, “Haklısın, ama ben şu an bunu konuşmak için gelmedim buraya. Bunu fırsat bilip de gelmişim gibi görünmek istemem. Ben…” Yutkundu. “Ben seni yalnız bırakmak istemedim.”

Baran yüzüme baktı uzun uzun. Benden bir cevap değil ama bir ışık bekler gibiydi.  Sonra bir adım attı bana doğru, ben de ona beklediği ışığı ondan geri çekilmeyerek yaktım.

Bir saniye boyunca sanki izin bekledi gözleri ve sonra kollarıyla sardı beni.

Eskiden nasıl sarılıyorsa öyle değildi belki, evet. Daha dikkatliydi, daha temkinliydi. Sanki dokunduğu şeyin kırık olduğunu biliyordu da daha fazla dağıtmamak için uğraşıyordu.

Oysa o ne kadar uğraşırsa uğraşsın, beklemediğim bir şekilde dağıtmıştı beni bu sarılma. Gece boyunca hiçbir an, hiçbir yerde ağlayamadığım kadar ağlamaya başladım o an. Baran’ın montuna yüzümü gömdüğümü, kahve bardağını son anda düşürmeden kenara uzattığımı bile zar zor fark ettim. Dünya Can elimdeki bardağı alırken ağlamaktan omuzlarım sarsılıyordu.

Baran bir şey söylemedi önce. Sadece sarıldı. Bir eli saçlarımın arkasına gitti usulca. Diğer eli sırtımdaydı.

“Tamam…” diye mırıldandığını duydum yalnızca, “Tamam, ağla…”

Sanki bunu söylemesi gerekiyormuş gibi, sanki ben o an o izni bekliyormuşum gibi daha da çok ağlamaya başladım. O kadar dolmuştum ki eski bir arkadaşımın sarılmasıyla taşmıştı tüm duygularım. Baran’ın sarılması belki de eski Derin Mavi’yi hatırlatmıştı bana, eski hayatımı...

“Tamam,” diye mırıldandı Baran bir kez daha sessizce, “Geçecek...”

Ve o an, başımı Baran’ın kollarının arasından istemsizce kaldırdığım sırada onu gördüm...

Aziz Ata Yener evlerinin kapısından çıkmış, arabasına doğru yürüyordu.

Üzerinde dün geceden beri çıkarmadığı beyaz gömleği vardı yine. Saçları daha da dağılmış, yüzü daha da sertleşmişti. Gecenin içinden değil de sanki bir yangının içinden çıkmış gibiydi. Bir elinde telefon vardı, diğer eliyle ise araba anahtarını tutmuş, hızlı hızlı yürüyordu.

Ta ki başını kaldırıp buraya, Dünya Can’ın arabasının olduğu yöne bakana kadar.

Adımları anında durdu. Belli ki görmeyi beklemediği bir manzaraydı bu. Ben Baran’ın kollarının arasında teselli olurken gözleri gözlerimdeydi Aziz Ata’nın.

Öylece kalakalmış, nefes almayı bile bırakmıştı.

Çenesi bir anda sertleşti, omuzları anında gerildi sanki. Baktığı şey yalnızca iki eski arkadaşın sarılması değildi; bakışında çok daha karanlık, çok daha içerlemiş bir duygu vardı, bunu görebiliyordum.

O birkaç saniyede, ben Baran’ın kollarının arasındayken, Aziz Ata’nın bakışları üzerimde ağırlaştı. Gözlerinde geçen şeyi kelimelere dökmek zordu ama imkansız değildi. Sanki “Şu an buna katlanacak halde değilim,” der gibi bakıyordu gözleri. Sanki başındaki bütün karmaşa yetmezmiş gibi bir de bu manzarayla başlamıştı güne.

Bakışlarında beni sahiplenmeye hakkı olmadığını kendi de bilen bir adamın çaresiz öfkesini görebiliyordum.

Benim kalbim zaten paramparçaydı, onunki de biraz daha parçalansa umurumda bile olmazdı. Ben Baran’a sarılmaya devam ederken Aziz Ata birkaç saniye daha baktı öylece.

Sonra yüzündeki ifade neredeyse hiç değişmemiş gibi başını hafifçe çevirdi, yürümeye devam etti ve arabasına yöneldi. Belki de sandığım kadar büyük şeyler ifade etmemişti bu sarılma ona, belki de en az bu sabah ayazı kadar soğuktu kalbi artık bana karşı ve inanın bana, bu da umurumda değildi.

Umurumda olan tek şey kardeşimin iyi olup olmadığıydı.

Baran’ın kollarından ayrıldığım an, sanki bedenim o sıcaklıktan çıktığı için değil de, gözlerim Aziz Ata’nın az önce benden kaçırmaya çalıştığı o bakışa takıldığı için üşüdü bir anda.

İçimdeki ağlama nöbeti tam olarak dinmemişti bile. Göğsüm hala hıçkırıkların ardından gelen o düzensiz acıyla inip kalkıyordu. Bir yandan ister istemez cezaevindeki yeni doğum yapmış annemin bebeğinin kaybolduğunu öğrendiği anda neler hissettiğini de düşünüyordum. Ona da üzülüyordum, belki üzülmemeliydim ama üzülüyordum işte.

Baran bir şey söyleyecek gibi yüzüme baktı ama ben onu duyamıyordum artık. Çünkü Aziz Ata arabasına doğru gidiyordu ve içimde gece boyunca, sabaha karşı, bütün o saatler boyunca biriken o tek soru yeniden ayağa kalkmıştı.

Haber gelmiş miydi?

Bir ipucu var mıydı?

Nereye gidiyordu?

Sorularımın cevabını ondan duymak zorundaydım. Şu anda, hemen şimdi. Ayaklarına kadar gidip aynı soruları sormam ne kadar yüzsüzce olursa olsun, bana cevap vermek zorundaydı.

Hiç düşünmeden bir adım attım. Sonra bir tane daha.

“Derin?” dediğini duydum Baran’ın arkamdan ama durmadım.

“Nereye gidiyor?” diye sordu Dünya Can, “Derin, nereye!”

Sabaha karşı ayazı yüzümü keserken ve polis arabalarının ışıkları hala sokağın taşlarına o mavi kırmızı gölgelerini yansıtırken, ben doğrudan Aziz Ata’nın olduğu yöne yürümeye başladım.

“Derin, dur!” dediğini duydum Dünya Can’ın.

Ama durmadım.

Aziz Ata arabasının yanına varmak üzereydi. Benim ona doğru hızla yürüdüğümü görünce önce başını hafifçe çevirdi, sonra tamamen bana döndü. Yüzündeki ifade taş gibiydi. Birkaç saat önce gecenin ortasında gördüğüm o tükenmiş yüz hala oradaydı ama artık daha sert, daha huzursuz bakıyordu gözleri.

Ben yaklaşırken kapının önündeki iki polis hemen hareketlendi.

Biri elini kaldırdı anında.

“Hanımefendi, buraya geçemezsiniz.”

Öfkeyle doğruldum.

“Her geçişimde aynı şeyi söylüyorsunuz,” dedim dalga geçer gibi, “Sonra bir şekilde içeri girebiliyorum. Yorulmadınız mı artık?”

“Hanımefendi-“ dedi polis arkamdan bu kez daha sert bir ses tonuyla.

Ve tam o an, Aziz Ata yine araya girdi. Bir kez daha.

“Bırakın.”

Yalnızca tek kelime söyledi.

“Size söylemiştim,” dedim polislere bir yandan yürürken, “Bir dahakine yormayın kendinizi.”

Polis anında geri çekildi. Aziz Ata’nın yüzünden gözlerimi ayırmadan birkaç adım daha attım ve sonunda tam karşısında durdum.

Aramızda yalnızca birkaç nefeslik bir mesafe vardı şimdi.

Yüzüne bu kadar yakından bakınca geçirdiği gece onu ne hale getirmiş daha net gördüm. Gözlerinin altı morarmış, dudakları bile kurumuştu. Gömleğinin yakası buruşmuş, kollarını kaç saattir sıvadığı belli olmayan bir haldeydi. Ama bütün bu yorgunluğun altında bile beni delirten o şey hala canlıydı; her şeyi kendi içinde tutup yine de bir şekilde kontrol altında görünmeye çalışan o sert adam.

Söze hiç dolanmadan girdim.

“Haber var mı?” diye sordum anında, “Deniz’le ilgili bir haber geldi mi?”

Artık daha soğuk bir sesle, yalnızca kardeşim hakkında bilgi almak için konuşuyordum onunla.

Aziz Ata birkaç saniye yüzüme baktı.

Sanki önce bende neyin değiştiğini anlamaya çalıştı. Gözlerimin kızarıklığına mı bakıyordu, ağlamaktan dağılmış halime mi, yoksa birkaç dakika önce Baran’ın kollarında oluşuma mı, bilmiyordum. Bildiğim tek şey, onun bana hemen cevap vermek yerine o kısa sessizliği seçmesinin öfkemi daha da büyüttüğüydü.

“Sana sordum.” dedim sertçe, “Haber var mı?”

“Hayır.” dedi sonunda duygusuz bir sesle, “Henüz hiçbir haber gelmedi.”

“Hiç mi?” diye sordum çaresizce.

“Hiç.”

“Peki hiçbir ipucu bile mi yok?” diye sordum giderek daha da çaresizleşerek.

“Yok.” dedi Aziz Ata.

Sabaha karşı havanın içindeki bütün sesler bir anda daha uzak gelmeye başladı bana. Rüzgarın ağaçları hafifçe sarsışı, sokağın başındaki bir telsiz sesi, uzaktan geçen bir arabanın motoru… Hepsi geri planda kaldı. Çünkü ben yalnızca o “hiç” kelimesine takılmıştım.

Deniz’den hala bir haber yoktu.

Ve ben tam bu gerçekle yeniden baş etmeye çalışırken Aziz Ata’nın bakışları omzumun üzerinden geriye, arabanın oralara kaydı. Nereye baktığını anlamak için arkamı dönmeme gerek yoktu. Baran hala aynı yerde duruyor ve bize bakıyordu. Dünya ile Berfu da öyle.

Aziz’in çenesi yeniden sertleşti.

Bakışları tekrar bana döndüğünde yüzünde o tanıdığım, kendine bile zarar veren o kontrollü öfke vardı. Zaten uykusuz, zaten yıkık, zaten diken üstündeydi ama bana hiçbir konuda kızmaya hakkı yoktu, çünkü o ne yaşıyorsa ben daha fazlasını yaşıyordum.

“Gerçi…” dedi bir anda gözlerini bana çevirdiğinde.

Ses tonu değişmişti şimdi. Daha alçak, daha keskin, daha içten bir yerden geliyordu.

“Kardeşin zaten çok da umurunda değil...”

Ne dediğini ilk anda tam anlayamadım bile. Kaşlarım çatılmış, öylece bakıyordum yüzüne.

Bakışları o sertlikte bir kez daha omzumun ardından Baran’ın olduğu yere kaydı ve devam etti konuşmaya.

“Eski sevgilinin kollarında...”

Ve o an elimi kaldırdığımı hatırlamıyordum bile, tokadın sesi kulaklarıma geldiğinde fark ettim ona nasıl cevap verdiğimi.

Tek hatırladığım bir anda avucumun içinin nasıl yandığıydı, ve ardından Aziz Ata’nın yüzünün yana döndüğünü gördüm. O an etrafımızdaki bütün sesler bir anlığına sustu sanki.

Bu tokadı kaç kişi görmüştü, görenler ne düşünmüştü bilmiyordum, o an tek umursadığım bana söylediği şeydi.

Aziz Ata başını tekrar yavaşça bana çevirdi.

Yanağında parmaklarımın izi çıkmamıştı belki ama darbenin bıraktığı o görünmez çizgi duruyordu yüzünde. Gözleri büyümemişti, şaşkınlığını bile bastırmıştı hemen. O tokatla sarsılan tek kişi o değildi, ben de en az onun kadar sarsılmıştım.

Nefesim düzensizdi.

Gözlerim yanıyordu.

“Bir daha…” dedim dişlerimin arasından, sesim titreyerek, “Bir daha sakın böyle bir şey söyleme bana.”

Aziz Ata hiç konuşmadı.

Ben devam ettim. Çünkü içime atarsam daha sonra çok daha kötü patlayacaktım.

“Ben bütün geceyi arabanın içinde geçirdim.” dedim, “Ben saatlerce bu evin karşısında bekledim. Tek bir haber gelir mi diye, birileri bir şey söyler mi diye, sen beni buradan kovmana rağmen ben kardeşim için kaldım ve bir yüzsüz gibi davranıp kovulmama rağmen yine ayaklarına geldim kardeşimi sormak için! Ve sen…” Yutkundum ve zar zor devam ettim konuşmaya, “Ve sen... Bana bunu nasıl söylersin Aziz Ata? Nasıl söylersin?”  

Aziz’in bakışları yüzümdeydi, hiçbir şey söyleyemiyordu ama ben o sessizliğin altını da duyuyordum; pişmanlığı, öfkeyi, kıskançlığı, kendine kızıyor oluşunu… hepsini. Yine de onun tükenmişliğinin altında ezilen ben olmayacaktım, acısını benden çıkaramayacaktı.

“Şimdi git ve bana kardeşimi bul Aziz Ata,” dedim daha sert bir sesle, “Bana kardeşimi bul.”

Aziz Ata gözlerini bir anlığına kaçırdı. Sanki yüzüme bakmaya devam ederse benim gözlerimde yalnızca öfkeyi değil, duymak istemediği başka şeyleri de görecekti. Sonra çenesini sıktı, yavaşça nefes verdi ve yeniden bana döndü.

“Ben...” dedi sessizce, “Seni onunla orada öyle görünce bir anlık öfkeyle...”

“Daha fazla konuşmak istemiyorum,” dedim, “Artık senin ayaklarına gelmeyeceğim Aziz Ata, sana hiçbir şey sormayacağım, gerekirse ağabeyine bile soracağım ama sana sormayacağım.”

Sabahın ilk ışıkları ikimizin tam arasına vururken, arkamızda polisler, gazeteciler, kameralar; biraz ilerde Baran, Berfu ve Dünya Can beklerken karşımda duran adamla artık birbirimizin yaralarını da tek tek açacağımızı en derinden hissettim o an.

Hem de en acıyan yerlerinden.

En acıyan yerinden.

8.BÖLÜM : DERİN SESSİZLİK.

Tokadın ardından aramızda oluşan sessizlik öyle keskin, öyle inceydi ki insan elini uzatsa parmaklarını kesebilirdi sanki o sessizliğe dokunurken. Ben onun yüzüne bakmayı bir saniye daha sürdürdüm yalnızca. Bir saniye. Çünkü daha fazla bakarsam gözlerimden taşan o öfke yerini çok daha kırılgan bir şeye bırakacaktı ve buna şu an izin veremezdim. Birbirimizi yeterince kırmıştık zaten.

Bu yüzden geri çekildim.

Ondan adım adım uzaklaşmak istedim sabahın soluk ışıklarıyla birlikte. Bir adım ve bir adım daha... Dönüp gitmek istiyordum yalnızca. Bu konuşmayı, bu sabahı, bu evi, Aziz Ata’yı, onun ağzından çıkan o cümleyi ardımda bırakmak istiyordum. Arkamı dönüp yürümeye başladım.

Ama daha üçüncü adımımı attığım anda kolumdan tutulduğumu hissettim. Sert olmayan, canımı asla yakmayan beni durdurmaya yetecek kadar güçlü bir tutuştu bu.

Aziz Ata’nın parmakları bileğimle dirseğim arasındaki yere kapanmıştı; ne beni kendine çekiyor ne de tamamen bırakıyordu, sanki gitmemi istemediğini ama bunu bana nasıl anlatacağını da bilemediğini o tek dokunuşun içine sıkıştırmaya çalışıyordu.

O dokunuşun tanıdıklığı kalbimi tekrar ve tekrar yaralarken istemsizce durdum ama dönüp yüzüne bakamadım.

“Derin…” dedi.

Adımı bu kez başka türlü söyledi.

Az önceki o huzursuz, öfkeli tondan eser yoktu. Daha yorgun, daha insani, daha savunmasız bir yerden gelmişti sesi. Ben yine de dönmedim. Sadece omzumun üzerinden, yüzümü tam çevirmeden, soğuk bir ifadeyle konuşmasını bekledim.

Aziz Ata yorgun bir nefes verdi ve sonra çok daha alçak bir sesle konuştu.

“Özür dilerim.”

Yine hiçbir şey söylemedim. Onun özrüne ihtiyacım yoktu artık ama kırgınlıkla dolan gözlerimi ona çevirdim.

“Özür mü dilersin?” dedim geçmişe bir gönderme yapar gibi.

“Özür dilerim.” diye tekrar etti pişmanlık dolu bir sesle.

Aziz kolumu bırakmadı, ben de çekmedim. Ona dönmek, cevap vermek, yüzüne bakmak istemiyordum ama içinde ne varsa, o savunmasızlığın altında ne birikmişse, artık söylesin istiyordum.

“Ben…” dedi, sonra durdu.

Kelime bulmakta zorlanıyordu sanki. Aziz Ata Yener’in ne kadar planlı, ne kadar kontrollü bir adam olduğunu düşündüğümde, şu an cümle kurmakta bile zorlanıyor oluşu başlı başına bir itiraftı aslında.

“Ben ne dediğimin farkında bile değildim,” dedi, “Gerçekten... Sizi öyle görünce öfkeden deliye döndüm ama söylediğim şeyin ne kadar berbat olduğunu idrak edemedim Derin.”

Bu kez yavaşça ona döndüm.

Bakışlarım buz gibiydi, hissediyordum bunu, çünkü sıcak kalabilecek hiçbir şey bırakmamıştı aramızda.

“Günlerdir…” diye başladı yeniden konuşmaya, “Günlerdir doğru düzgün uyumuyorum. Doğru düzgün düşünemiyorum bile. Polis, basın, evin içi, dışı, her şey birbirine karışmış durumda. Her saat daha kötü geçiyor. Her an daha da dibe batıyor her şey.”

Sesi gittikçe daha kısılıyordu sanki.

“Ve ben…” dedi, gözlerini bir anlığına yere indirip sonra tekrar bana bakarak, “Zaten zor ayakta duruyordum. Bir de…” Çenesi kasıldı, “Bir de seni onunla sarılırken görünce ne yapacağımı bilemedim Derin.”

Bunu söylerken sesine yine o sertliğin gölgesi vurdu ama bu kez beni suçlamak için değil, kendi zaafını itiraf etmek zorunda kaldığı için dolaşıyordu o gölgeler üzerinde. İçimdeki acı, öfke ve yorgunluk öyle birbirine dolanmıştı ki, onun bu dürüstlüğü bile bende beklediği etkiyi yaratmamıştı.

Dudaklarımı birbirine bastırdım ve sonra kolumu yavaşça onun elinden çektim.

“Önemli değil, Aziz Ata.” diye mırıldandım sessizce, “Senin bana söylediğin hiçbir şey benim için önemli değil artık. İnan bana.”

Aziz’in yüzündeki çizgiler daha da sertleşti bu cümleyle. Ama geri çekilmedi. Belki de ben ne söylersem söyleyeyim bunu hak ettiğini biliyordu. Bu da beni daha da öfkelendiriyordu.

“Derin…” dedi bir kez daha ama bu sefer sözünü kestim.

“Daha fazla açıklamaya gerek yok.” dedim sessizce, “Dün gece bana buradan gitmemi söylemiştin. Ve şimdi... gidiyorum.”

Bunu duyunca gözlerindeki ifade değişti, sarsıldığı her halinden belliydi.

Ama ben devam ettim, çünkü şimdi susarsam yine onun sessizliğine hapsolacaktım.

“Beni gerçekten önemseyen insanların yanına, arkadaşlarımın yanına döneceğim. Gerekirse her gece orada, arabanın içinde uyuyacağım ama bir haber gelene kadar ne oradan ayrılacağım, ne de bir haber almak için senin ayaklarına geleceğim Aziz Ata.”  

Derin bir nefes aldım, artık bu konuşmayı bitirmek istiyordum.

Artık ondan medet uman, ondan gelecek iki kelimeye tutunan tarafımı susturmak istiyordum.

“Merak etme.” dedim soğuk bir netlikle, “Bundan sonra beni yalnızca uzaktan göreceksin.”

“Derin-“

“Sana soru sormayacağım. Seni böyle anlarında rahatsız etmeyeceğim. Senin öfkenin, yorgunluğunun, kıskançlığının arasında ezilmeyeceğim bir daha.”

“Bak ben, gerçekten özür dilerim Derin. Yemin ederim her şey üst üste geldi, her şey-“ derken sözünü bir kez daha kestim.

“Ben bilgi alacak birini bulurum.” dedim. “Bir yol bulurum. Bir kapı bulurum. Ama artık sana gelmem Aziz Ata. İçin rahat olsun.”

Bu cümle onu gerçekten sarstı.

İlk kez, az önceki tokattan bile daha fazla etki bırakan şeyin bu olduğunu hissettim; benim ondan tamamen vazgeçiyor olduğumun farkına varmıştı artık. Öylece bana bakıyordu. Sanki söylemek istediği şeyler vardı ama doğru kelimeleri bulamıyordu. Neyi, nasıl mahvettiğini sorgular gibiydi gözleri.

“Hoşça kal Aziz Ata,” dedim ve dolu gözlerimi ellerine çevirirken son bir cümle kurdum onu, “Ve lütfen, yalnızca kardeşimi bul bana...”

Ne beni durdurmasına izin verdim ne de bana bir cevap vermesine. Adımlarım sertti ama içim darmadağın, paramparça ve bin parça bir haldeydi. Yine de yürüdüm. Çünkü başka türlüsü, onun yanında birkaç saniye daha durmak kendime ihanet etmek gibi gelecekti artık bana.

Baran’a, Dünya Can’a ve Berfu’ya doğru yürürken omuzlarım dikti ama bu bir güç göstergesi değildi; yıkılmamak için başka türlü bir çarem yoktu.

Çünkü o an anladım ki bazı vedalar gerçekten gitmekle ilgili değildi; bazı vedalar, insanın içinde kalan son yumuşak yeri de gömmesiyle ilgiliydi. Ve ben o sabah, kardeşim hala kayıpken, Aziz Ata Yener’den değil belki ama ona güvenebilen yanımdan sessizce uzaklaşıyordum..

---

Umarım harika bir bayram geçiriyorsunuzdur, sizi seviyorum, bir sonraki bölümde görüşmek üzere!^^