2.KİTAP - 19,20,21 VE 22.BÖLÜMLER
Hoş geldiniz aşklarımmmm, iyi okumalar dilerim! ^^
Bu arada güzel de bir hatırlatma yapayımmm, yarın kitabımız satışa çıkıyor, linkler için Instagram profilime uğramayı unutmayın. ^^

19.BÖLÜM : ATEŞİN İÇİNDEKİ MAVİ.
O gece, gizli evde dördümüzün birlikte kalacağı ilk geceydi. Her zamankinden daha yorucu bir akşam olmuştu hepimiz için. Deniz mamasını her zamankinden daha zor yemiş, uyutulurken her zamankinden daha çok ağlamıştı.
Hava da Deniz gibi huzursuzdu bu gece, bir türlü tam olarak kararamıyor, siyahlara bürünmeyi her denediğinde bir şimşek çakması yüzünden aydınlatılıyordu. Gecenin mavisi içimdeki maviden daha aydınlıktı.
Ben ise ateşin içindeki ufak mavi yansımalar gibi, yanlış zamanda yanlış yerde bulunan bir su damlasıydım sanki, söndürmem gereken yangını daha da harlıyordu maviliğim.
Dünya Can koltuğun bir köşesinde, Berfu bir diğer köşesinde uyuyakalmış, Deniz ise beşiğinde derin bir uykudaydı Aziz Ata elinde iki fincan kahve ile mutfaktan çıktığında. Ben ise pencerenin hemen önündeki yemek masasında oturmuş, ara ara göz ucuyla Deniz’in uyuyup uyumadığını kontrol ediyor, ara ara ise dışarıda yağan yağmuru izliyordum.
“Filtre kahve getirdim.” dedi Aziz Ata sessizce bana doğru yürürken.
“Teşekkür ederim, ihtiyacım vardı.”
Fincanları ses çıkarmamak için dikkat ederek masaya bırakırken başıyla koltukları işaret etti.
“Bu gece mesai bizde, anlaşılan.” dedi, “Uyanık kalmamız lazım.”
Gülümsemeye çalışarak başımı salladım.
“Hemen uyudular ya,” dedim kahvemi önüme çekerken, “Uyumaları bir dakika bile sürmedi.”
Aziz Ata karşıma otururken güldü.
“Hayatında senin için uyanacak kalacak biri varken uyumak o kadar da zor olmamalı.” dedi bir anda.
Gözleri gözlerimi buldu, sanki bu öylesine söylenmiş basit bir söz değildi, altı fazlasıyla dolu, bana söylenmiş bir cümleydi.
“Ben kolay uyuyamıyorum.” dedim sessizce, “Kafam o kadar dolu ki...”
Kısa bir sessizlik oldu aramızda. Dışarıdan gelen yağmur sesi aramızdaki sessizliği doldururken kahvesinden bir yudum aldı ve bakışlarını yeniden bana çevirdi Aziz Ata.
“Düzelecek...” dedi kendinden emin bir sesle, “Her şey çok karıştı, biliyorum. Ama düzelecek, Derin... İnan bana.”
Sessizce güldüm.
“Böyle söyleyince sanki düzelmesi çok kolay bir şeyden bahsediyormuşsun gibi geliyor.” dedim fincanın sıcaklığını avuçlarımın içine alırken, “Sanki İstanbul İl Emniyet Müdürünün bebeğini kaçırmış ve saklıyormuşuz gibi değil de adamın çorabını çalmışız gibi.”
Aziz Ata başını hafifçe yana eğdi.
“Ben kolay olduğunu da kolay olacağını da söylemedim.” dedi, “Ama bir gün düzelecek.”
“Nasıl?” dedim hesap sorar gibi, “Düzelecek, tamam, ama nasıl? Bir planın olmalı, Aziz Ata. Bu çocuğu ömrü boyunca burada tutup dönüşümlü olarak büyütemeyiz ki.”
“Biliyorum.” dedi tekdüze bir sesle, “Farkındayım ve bir yolunu bulacağım.”
Bakışlarımı fincanımdan kaldırıp ona çevirdim. Ateşten sızan turuncu ışık yüzünün bir tarafını aydınlatıyor, diğer tarafını gölgede bırakıyordu. Aziz Ata bazen tam da böyle görünüyordu bana, yarısı sustuğu şeylerden, yarısı da hiç söylemediği halde yüzünden okunan duygulardan oluşuyormuş gibi.
“Hep mi böyle olacaksın Aziz Ata?” diye sordum bir anda.
“Nasıl?”
“İçine düştüğümüz devasa fırtınaları yağmur çiselemesi gibi görecek kadar gözü kapalı mı olacaksın hep?”
Dudaklarının bir kenarı hafifçe kıvrıldı.
“Peki sen hep böyle mi olacaksın Derin?” diye karşılık verdi bu kez.
“Nasıl?”
“İçine düştüğün şiddetli yağmurların hepsini birer fırtına gibi mi göreceksin hep?”
İstemsizce gülümsedim.
“Belki de.” dedim, “Ama bana kalırsa şiddetli hiçbir yağmurun fırtınadan farkı yok Aziz Ata. Ve biz bir fırtınanın ortasında kaldık, bir kez daha...”
Bu kez gözlerini kaçırmadı ve böyle anlarda, Aziz Ata size uzun uzun baktığında, insan onun bakışlarına uzun süre dayanırsa ya kendi içini görüyordu ya da görmekten korktuğu şeyi.
Yağmur cama biraz daha sert vurdu. Evin içindeki sıcaklıkla dışarıdaki soğuk arasında ince bir çizgi vardı ve biz o çizginin tam ortasında oturuyor gibiydik. Uzakta beşiğin çok hafif gıcırtısı duyulduğunda ikimiz de aynı anda Deniz’e baktık, ve sonra uyumaya devam ettiğini görünce aynı anda birbirimize döndük. O küçük tesadüf bile gereğinden fazla yakın hissettirdi bana.
“Bugün seni birkaç kez izledim.” dedi bir anda.
Kaşlarım hafifçe kalktı.
“İzledin mi?” diye sordum, “Neden?”
“Korkma,” dedi dudaklarında belli belirsiz bir gülümsemeyle, “Ürkütücü bir şekilde değil...”
Başını eğip fincanını çevirdi parmaklarının arasında, ne diyeceğini düşünür gibiydi.
“Deniz ağladığında senden önce yüzün değişiyor.” dedi, “Sanki her ağlamasının sonu bir felaketle sonuçlanacakmış gibi. Neyi var diye bakmadan ne kadar kötü bir sebepten dolayı ağladığını görmeye hazırlıyor gibisin kendini.”
Bir an ne diyeceğimi bilemedim.
“Ben...” dedim, sonra sustum, “Bilmiyorum. Galiba her şeyin giderek kötüleşmesine alışmış olmalıyım.”
Aziz Ata yavaşça başını salladı; anlamış gibi, hem de benden daha iyi anlamış gibi baktı yüzüme.
“Alıştık,” dedi, “Buna hepimiz alıştık Derin. Ama senin yüzün o korku dolu hale ancak Deniz ağladığında bürünüyor, kendi bacağını masaya çarptığında bile kıpırdamıyor mimiklerin. İnsanın kim olduğunu bazen en çok kimi nasıl koruduğunu izlerken anlıyorsun.”
İçim o cümleyle bir an kıpırdadı. Sanki uzun süredir kapalı duran bir kapının arkasında bir şey yer değiştirmişti.
“Peki sen?” diye sordum, “Sen en çok kimi korurken tanıyorsun kendini?”
Sorum havada kısa bir süre asılı kaldı. Aziz Ata kahvesinden küçük bir yudum aldı, ama bu kez cevap vermek için vakit kazanıyormuş gibiydi.
“Eskiden bunun kolay bir cevabı vardı.” dedi sonunda, “Şimdi yok.”
“Neden?”
“Çünkü bazı insanları korumak...” dedi, sesi giderek düşerken, “Onlardan uzak durmayı gerektiriyor bazen.”
Kalbim sanki o cümlenin içindeki ismi duymuş gibi bir an fazla güçlü attı.
“Bu pek de adil değil.” dedim.
“Hayatın hangi kısmı adil ki?”
“Yine de...” dedim, “Kimi korumak istediğini en azından kendine itiraf edebilmeli insan. Kimi korumak istiyorsa yanında durabilmeli, önüne atlayabilmeli...”
Aziz Ata bana uzun uzun baktı. Çok şey söylemek istediğini biliyordum ama susmak zorunda olduğu da her halinden belliydi.
“Yanında durmakla seni uçsuz bucaksız bir okyanusun ortasında bırakmak arasında ince bir çizgi var, Derin.” dedi, “Ben o çizgiyi yanlış hesaplamaktan bile korkuyorum.”
“Sence de o çizgiyi çoktan yanlış hesaplamadın mı, Aziz Ata?”
Bu kez sustu. Ateşin çıtırtısı, yağmurun ritmi, koltukta uyuyan Dünya Can ve Berfu’nun nefesleri, beşiğinde yatan Deniz’in minik mırıldanışları... Her şey o sessizliği daha da görünür kıldı o gece. Aziz Ata’nın parmakları fincanın etrafında gevşedi.
“Hepimiz hatalar yapıyoruz.” dedi.
“Bana olan duyguların birer hata mıydı?”
“Duygularımız, hislerimiz bizi mahveder Derin...” dedi Aziz Ata çaresiz bir sesle, “Eğer onlara izin verirsen bizi mahvederler.”
İçimdeki duygular belirgin bir şekilde harekete geçer gibi oldu. Sanki göğsümün tam ortasında, uzun süredir buzun altında kalan bir yer çözülmeye başlıyordu ve tehlikeli bir sıcaklıktı bu. İnsan bazen tam da kaçması gereken şeye doğru çekilirdi.
“Biliyorum,” dedim, “İçimdeki bir his mahvetti beni... Ama beni kurtaran yine içimdeki bir his olacak, biliyorum.”
Bir süre ikimiz de konuşamadık. O sessizlikte birbirimize yaklaşmadık, birbirimize dokunmadık, hiçbir sınırı aşmadık; ama yine de aramızda bir şey oldu o gece. Bazı geceler vardır, mesafeyi azaltmadan yakınlaştırır insanları, bu da o gecelerden biriydi.
Temas bile etmeden dokundum ona, hislerimle dokundum.
Biz gecenin sessizliğinde yağmurun sesini dinlemeye devam ederken Deniz beşiğinde hafifçe kıpırdandı. İkimiz de aynı anda doğrulduk ve hemen sonra hareketi kesilince yine oturduk.
“Uyanmamış.” dedim sessizce.
“Bu gece çok hareketli ama...” dedi Aziz Ata, “Normalde daha sakin uyuyordu.”
Sanki o da bizim içinde bulunduğumuz duygusal dalgalanmaları hissediyor, biraz hareketlenip sonra yeniden dalıyordu uykusuna.
“Bu gece uzun olacak.” dedim.
Aziz Ata bana bakmadan gülümsedi.
“Bazı gecelerin kısa sürmesi yazık olur zaten.”
O cümleyi duyduğumda yüzümü ondan kaçırmak zorunda kaldım. Çünkü bakmaya devam edersem, kalbimde olup biten her şeyi yüzüm ele verecekmiş gibi hissettim o an. Yağmur hala deli gibi yağıyordu, şöminenin ateşi hala yanıyordu.
Gece, maviyle siyah arasında ağır ağır derinleşiyordu.
Ve bir kez daha emin oldum o an;
İçimdeki bir his mahvetmişti beni,
İçimdeki bir his kurtaracaktı, biliyordum...
%20(1).png)
20.BÖLÜM : TAMAMLANMAK.
Gecenin hangi kısmında, yağmurun şiddeti ne durumdayken uyuyakalmıştım bilmiyordum. Şöminenin ateşi sönmeye yüz tutmuş, salona vuran turuncu ışık güçsüzleşmiş, yağmurun cama vuran sesi bile daha uzaklardan gelmeye başlamıştı sanki.
Berfu koltuğun bir köşesinde, Dünya Can diğer köşesinde aynı geceye teslim olmuşken, ben ne zaman başımı diğer koltuğun kenarına yasladım, ne zaman gözlerimi kapadım, ne zaman o ağır uykunun içine çekildim bilmiyordum. Bildiğim tek şey, uyumamın dinlenmekten çok tükenmekle ilgili olduğuydu.
“Derin...”
İsmimi duydum önce.
Uzak bir yerden geliyordu sanki. Derin mavi bir suyun altından, bir rüyanın içinden, duvarların ötesinden...
“Derin, uyan.”
Omzuma değen elin sıcaklığıyla gözlerim aralandığında tavandaki loşluğu gördüm önce, sonra yüzünü. Aziz Ata bana doğru eğilmiş, elini omzuma koymuştu. Yüzünde alıştığım o sert sükunet vardı ama bu kez onun altına başka bir şey karışmıştı; son derece huzursuz bir gerginlik.
O an hemencecik tam anlamıyla uyanamayıp uykuyla gerçek arasındaki o ince çizgide asılı kaldım birkaç saniye. Aziz’in yüzüne baktığımda onu görüyor gibi bile değildim.
“Ne oldu?” diye sorduğumda sesim uykudan kalınlaşmış, endişeden incelmiş bir haldeydi.
Aziz Ata bir an sustu. Ben ne olduğunu sorunca söyleyemeyecek gibi oldu o an. Sonra gözlerini kaçırmadan cevapladı.
“Cezaevinden haber geldi.” dedi sonunda.
İçimde bir şey çekildi sanki, ayaklarımın altındaki incecik ip bir anda kopmuş gibi hissettim.
“Ne haberi?”
Bu kez çenesindeki kas gözle görülür bir şekilde gerildi. Sanki kelimeleri seçmiyordu da, kelimelerin beni ne kadar parçalayacağını hesaplıyordu.
“Annen...” dedi yavaşça, “Kalp krizi geçirmiş. Hastaneye kaldırmışlar.”
“Ne?” diyebildim sadece.
Başka hiçbir şey söyleyemedim, başka hiçbir şey soramadım. Salonun içindeki bütün renkler bir anda soldu. Şömine sustu, yağmur dindi, yalnızca o cümle kaldı ortada.
“Annen kalp krizi geçirmiş.”
Başımı iki yana salladım ama bu bir itiraz değildi, zihnimin duyduğunu reddetme çabasıydı. İnsan bazen bir cümleyi anlamamak için kendi aklından yardım isterdi ya... Ben de istiyordum işte. O cümle anlam bulmasın, içime yerleşmesin, gerçeğe dönüşmesin istiyordum.
“Hayır...” dedim kısık bir sesle, “Hayır, doğru değildir...”
Aziz Ata dizlerini kırıp bana biraz daha yaklaştı. Göz hizama indiğinde sesi daha da yumuşadı.
“Derin, beni dinle.”
Ama ben onu duyamıyordum tam olarak. Çünkü “anne” kelimesi, içimde aylardır kapalı tuttuğum bütün odaların kapısını aynı anda açmıştı.
Anne.
Benden sakladığı gerçekler yüzünden kendi hayatıyla birlikte benim hayatımı da elimden alan, hayatımı bir sır gibi ikiye ayıran kadın. Beni kendine benzeten ve ne kadar yaralandıysa beni de o kadar yaralayan kadın.
Ve her şeye rağmen... annem.
Bir anda ayağa kalktım. O kadar hızlı kalktım ki başım döndü o an, dizlerimin gücü anında boşaldı ama Aziz Ata’nın elleri beni belimden yakalarken kollarımla ona tutundum.
“Gideceğim.” dedim hemen, sesim bana ait değilmiş gibi çıkıyordu, “Ben... yanına gideceğim...”
“Tamam.” dedi Aziz Ata beni ayakta tutmaya çalışırken, “Eğer istersen...”
“Şimdi gideceğim.” dedim bu kez daha telaşlı ama daha net bir sesle, “Hemen.”
“Tamam.” dedi yine ve gözlerimin içine baktı, “Seni ben götürürüm Derin, ama bir otur önce de kendine gel.”
Başımı kaldırıp ona baktım. Gözlerimin içine yerleşen korkuyu görünce ifadesi biraz daha ciddileşti.
“Hayır, ben tek başıma-“
“Tek gitmene izin veremem.” dedi sözümü keserek. Sesi sert değildi ama karşı çıkılamayacak kadar netti, “Seni ben götürürüm.”
Tam o anda koltuktan bir hışırtı duyuldu. Önce Dünya Can doğruldu, sonra Berfu. İkisi de yarı uykulu gözlerle bize baktılar ama yüzlerimizdeki ifadeyi gördükleri an ikisinin de uykusu bir anda dağıldı.
“Ne oldu?” dedi Dünya Can hemen.
Ben cevap veremedim. Dudaklarım aralandı ama sesim çıkmıyordu, sanki kelimeler boğazıma kadar geliyor, sonra orada donuyordu.
“Zeren kalp krizi geçirmiş.” dedi Aziz Ata, “Hastaneye kaldırmışlar.”
Berfu’nun yüzü bir anda gerildi, ikisi de şok içindeydi.
“Derin...” dedi Berfu fısıltıya yakın bir sesle.
“Ben gidiyorum.” diyebildim sonunda, ama bu kez de sesim çok uzaktan geliyordu sanki, “Gitmem lazım.”
“Elbette gideceksin.” dedi Dünya Can hiç düşünmeden. Sonra Aziz Ata’ya döndü, “Siz gidin. Biz Deniz’e bakarız.”
Berfu da anında başını salladı.
“Evet, siz gidin.” dedi telaşla, “Deniz bizde. Hiçbir şeyi düşünmeyin!”
İnsan bazen yalnızca tek bir şeyi düşünüyorken bile içinde binlerce şey aynı anda bağırıyordu. Ben o an ne annemi görebilme ihtimalimi düşünebiliyordum ne de onu tamamen kaybetme ihtimalimi. O an, o haberi duyduğum anda ne taşıdığım öfke anlamını koruyabiliyordu, ne de taşıdığım kırgınlık kalabilmişti içimde. Her şey birbirine karışmıştı.
Aziz beni kapıya en yakın sandalyeye oturttuktan sonra kapının yanında asılı duran ceketini almak için askılığa yöneldi. Berfu ve Dünya Can gürültüler yüzünden uyanan Deniz’i yeniden uyutmak için beşiğinin başına geçip sallamaya başladıklarında ben hala olduğum yerde, ama sanki bedenimin dışında kalmış gibi duruyordum öylece.
Aziz Ata elindeki ceketiyle bana doğru geldiğinde itiraz edecek, “gerek yok” diyecek, “ben hallederim” diyecek gücüm yoktu. Elimi kolumu bile nereye koyacağımı bilemez bir haldeydim.
Aziz Ata ceketi omuzlarıma yerleştirdi ve hemen ardından kollarımı ceketin kollarına geçirmeme yardım etti. Beni, onun ablasının ölümüne sebep olmuş annemi görebilmem için hastaneye yetiştirmeye çalışıyordu, bu ne acı bir gerçekti böyle.
“Derin.” dedi fermuarı çekmeden önce.
Bakışlarımı güçlükle yüzüne kaldırdım.
“Bana bak.” dedi.
Baktım.
Ve onun gözlerinde ilk kez, bana söylemeye çalıştığı şeyden çok daha büyük bir endişe gördüm. Sanki benim dağılma ihtimalimi annemin durumundan ayrı bir felaket gibi taşıyordu içinde.
“Nefes al.” dedi alçak bir sesle.
O an fark ettim ki gerçekten de nefesimi tutuyordum, belki de dakikalardır inip kalkmıyordu göğsüm. Zorla bir nefes çektim içime, ciğerlerim doldu ama ben rahatlamadım. Nefes almak yaşamaya devam etmemizi sağlasa da yaşamaya devam etmek bundan çok daha karışık bir meseleydi aslında.
“Hadi,” dedi Aziz Ata, “Koluma gir, ben seni tutacağım, tamam mı?”
Başımı çok hafif salladım.
Dünya Can benim çantamı uzattığında Berfu bir yandan bize bakıyor, bir yandan beşiği sallıyordu, gözleri doluydu ama ağlayamıyordu. O da biliyordu; şu an birimizin bile yıkılması diğerlerini tamamen dağıtabilirdi.
“Biz buradayız.” dedi Berfu fısıldar gibi, “Ne olursa olsun haber verin.”
Cevap veremedim. Versem ağlayacaktım.
Aziz Ata’nın yardımıyla kapıya doğru yürüdüğümde ayaklarım bana ait değilmiş gibi geldi yine. Evin içindeki sıcaklık arkamda kalırken kapı açıldı ve dışarıdaki soğuk yüzüme vurdu. Sabaha karşının karanlığı yağmurla birlikte daha da koyulaşmıştı. Sokak lambalarının ışığı ıslak zeminde dağılmış, kaldırım taşları bile sessizleşmişti.
İnsan bazen hastane yoluna çıkmadan önce bile içindeki bir şeylerin çoktan ölmeye başladığını hissederdi. Arabaya kadar nasıl yürüdüğümü tam hatırlamıyorum. Aziz Ata bir ara yanımdaydı, sonra önümde, sonra kapıyı açıyordu. Her şey çok hızlı ama aynı zamanda boğucu bir yavaşlıkla oluyordu. Sanki zaman beni hem itiyor hem de ilerlememe engel olmaya çalışıyordu.
Arabaya bindiğimde içeri dolan sessizlik dışarıdaki yağmurdan daha soğuktu, ben bomboş gözlerle çıkıp gittiğimiz evin kapısına bakmayı sürdürürken Aziz direksiyona geçti. Motor çalıştığı an silecekler camın üzerindeki yağmuru iki yana savurmaya başladı ve artık şehir, önümüzden bulanık ışık lekeleri halinde akıyordu.
Ben ellerimi dizlerimin üstünde birleştirmiştim. Parmaklarımı o kadar sıkı kenetlemiştim ki tırnaklarım tenime batıyordu.
“Bir saate oradayız.” dedi Aziz Ata, “Isıtmayı arttırayım mı? Üşüyor musun?”
“Hayır,” dedim yalnızca. Başka hiçbir şey söyleyemedim.
Yola çıktıktan sonra uzun bir süre boyunca hiçbir şey söyleyemedim zaten, Aziz Ata’nın ufak tefek sorularına kısa cevaplar veriyor, onun dışında yalnızca susuyordum. Söylesem ne diyeceğimi bilmiyordum çünkü. “Ona hala çok kızgınım.” desem eksik kalacaktı, “Ama yine de çok korkuyorum.” desem yetmeyecekti, “Onu hem görmek istemiyorum hem de kaybetmekten korkuyorum.” desem boğazım düğümlenecekti.
Aklımı kurcalayan en önemli şey bir soruydu. Öyle derin bir noktasındaydım ki okyanusun, yüz yüz bitmiyordu, gün yüzü bir türlü görünmüyordu. Deniz’i sır gibi saklamak zorunda olmamız, Aziz Ata ile olan yaşadıklarımız, annemin geçmişi... Her biri beni okyanustan bataklığa sürüklerken yine de o soru vardı aklımda, tek bir soru.
“Aziz...”
“Efendim, Derin?” dedi Aziz Ata.
Gözlerini yoldan ayırmadı ama beni dinlediğini bütün bedeniyle hissettirdi bana.
Ben ise nasıl konuşacağımı, aklımdaki soruyu nasıl soracağımı bilmiyordum. Dudaklarım titredi önce ve sonra içimdeki çocuk konuştu benden önce.
“Aziz...” dedim bir kez daha, titreyen sesimle ekledim, “Annem ölecek mi?”
Bu cümle arabanın içinde öylece asılı kaldı. Aziz Ata’nın elleri direksiyonu biraz daha sıkı kavradı. Yüzünü bana hemen çevirmedi, önce birkaç saniye boyunca önümüzde uzayan ıslak yola baktı, sanki cevabını orada arıyordu.
“Bilmiyorum.” dedi sonunda. Dürüstçe. Saklamadan. Kaçmadan.
Gözlerim anında doldu.
“Ve sana yalan söylemek istemiyorum.” diye devam etti, “Durumu iyi değil, Derin...” dedi, “Ama şu an bunu düşünerek kendini parçalama. Hastaneye gidiyoruz, doktorlarıyla konuşacağız, ne olduğunu öğreneceğiz ve ne gerekiyorsa yapacağız, tamam mı?”
Bir damla yaş yanağımdan aşağı doğru süzüldü ve dudaklarımı buldu.
“Ben...” dedim zorlanarak, “Ben cezaevine girdiğinden beri bir kez bile konuşmadım onunla... O ne kadar konuşmaya çalışırsa çalışsın, hepsini reddettim ben...”
Sözler dudaklarımdan dökülürken sanki içimdeki düğüm biraz daha sıkıştı.
“Ya yarım kaldıysa her şey...” dedim, “Ya bir daha asla konuşamayacaksam onunla?”
Aziz Ata bu kez çok kısa bir an için bana baktı. Sonra yeniden yola döndü.
“Ona kızgındın...” dedi yalnızca.
Başımı cama çevirdim. Dışarıdaki yağmur, İstanbul’u sanki bulanık bir anıya dönüştürüyordu. Her şey gözlerimizin önündeydi ama hiçbir şey net değildi. Tıpkı içim gibi.
“Kızgındım,” dedim dudaklarım titreyerek, “Hala kızgınım. O kadar çok kızgınım ki...”
Yutkundum ve zar zor ekledim, “Ama ona kötü bir şey olmasını hiçbir zaman istemedim... Belki de umursamamalıyım, biliyorum ama yapamıyorum.”
“Biliyorum.”
“O benim annem Aziz.” dedim bu kez daha açık, daha yaralı, daha çıplak bir sesle, “Ne kadar kızgın olursam olayım... o benim annem.”
“Biliyorum, Derin.”
O iki kelimeyi öyle bir söyledi ki, ilk kez gerçekten anlaşıldığımı hissettim. Teselli edilmekten değil, anlaşılmaktan söz ediyorum. Çünkü bazı acılar teselliyle küçülmüyordu ama bir başkasının onları doğru yerinden görmesi yine de biraz nefes aldırıyordu insana.
Araba kırmızı ışıkta yavaşladı. Camdan içeri süzülen kırmızı renk, yüzümüze vurdu. O an ellerime baktım; hala sıkıyorlardı birbirlerini. Aziz bir eliyle direksiyonu tutarken diğer elini vitesin yanına bıraktı. Elini bana doğru uzatmadı, bana dokunmadı ama o eli oradaydı. Ellerimin hemen yanında. Sanki elini tutmak istesem hemen tutabileyim diye hazırda bekliyordu.
Ben ise o ele uzanmadım, ama orada olduğunu bilmek bile garip bir şekilde beni tamamen dağılmaktan alıkoydu.
Şehir yağmurun altında akıp giderken annemi düşünüyordum çaresizce. Yalnızca birkaç hafta önce doğum yapmış bir kadın önce bebeğinden ayırılmış, sonra bebeğinin kayıp haberini öğrenmiş ve günler sonra acısına dayanamayıp kalp krizi geçirmişti. Gözlerimi cama çevirip yağan yağmuru izlerken onu böyle hayal etmeyi değil, geçmişi anımsamayı denedim sakinleşebilmek için.
Küçükken saçlarımı nasıl topladığını, sesinin beni görünce nasıl yumuşadığını, beni üzen bir şey olursa nasıl buz gibi kesildiğini... Beni yaralayan şeylerin çoğunu ondan öğrendiğimi, ama sevmeyi de ilk ondan öğrendiğimi düşündüm. İnsan annesinden yalnızca yüzünü, sesini, huyunu almıyordu. Kırılma biçimini de alıyordu. Yarım kalma şeklini de...
Başımı koltuğa yasladım. Gözlerimi kapadım ama bu kez uyku yoktu göz kapaklarımın ardında. Yalnızca hastane koridorlarının beyazı, annemin yüzü ve içimde büyüyen o tarifsiz korku vardı.
Aziz’in sesi bir kez daha geldi sonra.
“Az kaldı.” dedi temkinli bir sesle.
Az kaldı. Neye az kaldığını bile bilmiyorduk oysa. Bir sürü insanın hayatını mahveden annemi görmeme mi az kalmıştı yoksa onu kaybetmeme mi? Onu bilinçli bir şekilde hayatımdan çıkardıktan sonra sesini son bir kez bile duymadan veda etmeme mi az kalmıştı yoksa son bir kez sesini duymama mı? Hiçbiri, hiçbir yol parlamıyordu gözümde. Hiçbiri iyi bir seçenek değildi, hiçbiri.
Ve ben o yol boyunca bir şeyi, yalnızca tek bir şeyi iliklerime kadar hissettim o gün...
Bazen öyle bir yarım kalırsın ki,
tamamlanmak bile tamamlamaz seni.
%20(1).png)
21.BÖLÜM : YARIM KALMAK.
Hastaneye nasıl vardığımızı tam olarak hatırlamıyordum. Yol boyunca yağan o şiddetli yağmurun altından geçerek mi indik arabadan, yoksa yağmur biraz hafiflemiş miydi, bilmiyordum. Aziz Ata bir ara kapımı açıyordu, bir ara koluma giriyordu, bir ara “Dikkat et,” diyordu sanki. Ben ise yalnızca yürüyordum, ya da yürütülüyordum. Hastanenin önündeki beyaz ışıklar gözlerime fazla parlak geliyor, zemin ayağımın altında kayıyormuş gibi hissettiriyordu.
O gece, dünya olması gerektiği gibi durmuyordu yerinde. Her şey biraz eğilmiş bükülmüştü sanki. Koridorlar biraz fazla uzundu, ışıklar biraz fazla beyazdı, insanlar biraz fazla uzaktı.
İçeri girdiğimiz an burnuma o tanıdık hastane kokusu doldu; temizlik malzemeleri, soğuk duvarlar, uzun bekleyişler ve kötü haberlerin birbirine karıştığı o ağır koku... Zihnim yaşadığım mide bulantısına odaklanırken kalbim hala tek bir cümlenin etrafında dönüp duruyordu.
“Kalp krizi geçirmiş.”
Yanı başımda durup hastane görevlileriyle konuşan Aziz Ata’nın sesi birkaç kez kulağıma geldi ama ne dediğini tam seçemiyordum.
“Yoğun bakım...” diyordu,
“Cezaevi sevkiyle gelmiş...”
“Doktorla görüşebilir miyiz?”
“Yakını... evet.”
“Kızı.”
Kelimeler bana ulaşmadan önce dağılıyor, sanki havada çözülüp kayboluyordu. Bir şeyler soruyordu Aziz Ata, birileriyle konuşuyordu. Birileri önümüzden geçiyor, birileri bir yerlere yetişiyor, birileri başını çevirip bize bakıyordu. Ben ise bütün o hareketliliğin içinde tek bir noktaya sabitlenmiş gibiydim; annem bir yerdeydi, bu binanın içindeydi ve ben ona doğru gidiyordum ama bir türlü varamıyordum.
Aziz Ata’nın beni bir bankoya yaklaştırdığını fark ettim bir ara, güvenlik görevlisinin yüzünü gördüm, dudaklarının hareket ettiğini de. Ama sesini duyamıyordum... Ardından başka bir koridorda buldum kendimi, belki bir asansör, belki merdivenler, nasıl çıktığımız bile yok zihnimde.
Bir kapı, başka bir kapı, sonra başka bir kapı daha. Üzerinde yazılar olan duvarlar, geçip giden beyaz önlükler.
Ben yalnızca Aziz’in varlığını takip ediyordum. O önümdeyse önümü, yanımdaysa yönümü buluyordum. Bir an kolumdan tutup beni hafifçe kendine çekti ve işte o zaman fark ettim durduğumuzu.
Başımı kaldırdığımda kendimi yoğun bakım kapısının önünde buldum.
Kapının iki yanında polisler vardı. Üniformaları, silahları ve yüzlerindeki sert ifadeleriyle orada duruyorlardı. Cezaevi sevkiyle gelen bir hastanın başında durduklarını anlamak zor değildi. Ama ben o an ne onları tam olarak görebilmiştim ne de başka bir şeyi. Çünkü gözlerim, kapının hemen yanındaki cama takılmıştı.
Camın ardında annem vardı.
Ya da annemden geriye kalan bir görüntü.
Beyaz çarşafların arasında yatıyordu. Yüzü bembeyazdı. O kadar beyazdı ki, sanki teninden bütün renk çekilip alınmıştı. Ona ait olduğunu bildiğim çok renk vardı, ve şimdi o renklerin hiçbiri kalmamıştı. Işıl ışıl giyinmeyi severdi, parlamayı severdi annem ve şimdi öyle solgun görünüyordu ki geriye yalnızca terk edilmiş bir balo salonu kalmıştı.
Saçları başının etrafına dağılmıştı, burnuna giden hortumlar vardı. Göğsüne bağlanmış kablolar, yanındaki cihazların üzerindeki yanıp sönen küçük ışıklar, ekrana düşen ritmik çizgiler... Hepsi gerçekti. Hepsi gözlerimin önündeydi. Ama yine de hiçbir şey gerçek gibi hissettirmiyordu.
Camın arkasında yatan kadın gerçekten annem miydi?
Bana masal anlatan o sesin sahibi gerçekten bu kadar suskun olabilir miydi? Saçlarımı toplayan eller gerçekten bu kadar hareketsiz kalabilir miydi? Beni bu kadar yaralayan biri gerçekten bu kadar kırılgan görünebilir miydi? Hayatım boyunca parladığına en yakınından şahit olduğum annem bu kadar solmuş, bu kadar sönmüş olabilir miydi?
Ayaklarım beni camın biraz daha yakınına götürdü. Ya da ben yürüdüğümü sandım o an.
Elimi fark etmeden cama yaklaştırdım ama değdirmedim. Aramızda o kadar az şey vardı ki; birkaç santim cam, aylar boyunca birikmiş öfke, söylenmemiş cümleler, cevapsız sorular, yarım kalmış bir anne-kız ilişkisi... Aramızdaki mesafe okyanuslar kadar derindi.
“Doktor birazdan gelecekmiş.” dedi Aziz Ata yanımda belirdiğinde.
Başımı ona çevirmedim, zira hala anneme bakıyordum. Aziz’in söyledikleri sanki çok uzaktan gelmişti ama yine de içime ulaştı.
“Bilgi verecekler.” dedi bir kez daha, bu kez daha yavaş, “Şimdilik bekliyoruz.”
Başımı salladım.
Camın ardından annemin yüzüne baktım yeniden. Onu en son gördüğüm hali gelmedi aklıma o an, daha eski bir hali geldi. Genç, güzel, cıvıl cıvıl o hali geldi aklıma. Evde şarkı mırıldandığı, dans ettiği o mutlu hali...
Sonra bir şey oldu zihnimde, görüntü değişti. Aynı yüz bu kez daha yorgundu, daha karanlıktı. Benden bir şeyler saklıyordu ve giderek sönüyordu parlaklığı, giderek soluyordu. Ve şimdi burada, olabilecek en solgun haliyle aramızdaki bu camın ötesinde yatıyordu ve ben, onu hatırladığım son halinin bu olmasını istemiyordum.
“Aziz...” diye fısıldadım kırık bir sesle.
“Efendim?” dedi Aziz Ata endişeyle, “Oturmak ister misin?”
“Hayır,” dedim başımı sallayarak, “Ben sadece... Ben onu... Onu böyle hatırlamak istemiyorum...”
Gözyaşlarım yanaklarıma doğru süzülürken Aziz Ata’nın elini sırtımda hissettim.
“Sen onu hangi haliyle hatırlamak istersen öyle hatırlayacaksın Derin,” dedi bana, “En güzel haliyle.”
“Ben...” dedim sayıklar gibi, “Onu hala annem olarak gördüğümü bile bilmiyordum. Şu ana kadar... Ve onu hala annem gibi gördüğüm için, bu halinden dolayı acı çektiğim için nefret ediyorum kendimden.”
Aziz Ata için de zor bir gündü. Beni teselli etmeye çalışıyordu ama karşımızda hayat mücadelesi veren kadın onun ablasının hayatını elinden alan kadındı. Nasıl teselli ederdi ki beni, nasıl temenni ederdi o kadının yaşamasını?
“Sen yanlış hiçbir şey yapmadın, Derin.” dedi Aziz Ata, “O senin annen. Ne olursa olsun...”
Ben sessizce ağlarken dakikalar mı geçti, yoksa yalnızca birkaç saniye mi geçti bilmiyordum. Bir noktada bir doktor bize doğru yaklaştı. Beyaz önlüğü, hızlı ama kontrollü adımları ve yüzündeki profesyonel ciddiyetle tam da kötü haber vermeye alışmış birine benziyordu. O an kalbim bir kez daha hızlandı.
Aziz Ata hemen doğruldu.
“Doktor...” dedi elini bir kez daha sırtıma dokundurduğunda.
Başımı çevirip ancak o zaman annemden ayırabildim gözlerimi, doktor önce bana, sonra Aziz’e baktı.
“Zeren Aldan’ın yakınları siz misiniz?” diye sordu.
Dudaklarım aralandı ama sesim çıkamadı korkudan. Aziz Ata benim yerime söze girdi.
“Evet.” dedi, “Durumu nasıl?”
Doktorun yüzündeki ifade iyi bir şey söylemeyeceğini belli ediyordu zaten. Gözlerini önce bana, sonra Aziz Ata’ya çevirdi. Sanki cümlelerini seçerken bile dikkatli davranıyordu; hangisinin daha az can yakacağını bulmaya çalışıyormuş gibiydi.
“İlk geldiğinde durumu oldukça ağırdı.” dedi sonunda, “Kalp krizi sonrası acil şekilde ameliyata alındı.”
Kalbim göğsümün içinde bir kez daha yön değiştirdi sanki. Nefesimi tutmuş, konuşmasının devamını beklerken ayakta kalmaya çalışıyordum. Doktor konuşmaya devam ediyordu ama ben o an yalnızca bazı kelimeleri seçebiliyordum.
“Ağır...” diyordu,
“Oldukça riskli bir ameliyattı...”
Sonra sesi biraz daha ciddileşti. Daha dikkatli, daha yavaş konuşmaya başladı ve nihayet söylediklerini bölük pörçük etmeden algılamaya başladım o an.
“Şu anda maalesef durumu hala çok kritik.” dedi, “Açık konuşmam gerekirse yaşama şansı oldukça düşük. Biz elimizden gelen her şeyi yapıyoruz ama...” Durup bir an yüzüme baktı, “Kendinizi en kötü senaryoya hazırlamanız gerekiyor.”
İşte o an, hayatımda en yarım kaldığımı hissettiğim andı.
Kulağımın içinde uzun, ince, boğuk bir uğultu başladı. Hastanenin beyaz ışıkları daha da beyazlaştı sanki. Koridor bulanıklaştı, zemin ayağımın altından bir anda çekildi. Doktorun ağzı hareket etmeye devam ediyordu belki ama artık tek bir kelime bile ulaşmıyordu bana. Çünkü “en kötü senaryo” dedikleri şeyin ne olduğunu çok iyi biliyordum.
Bu veda demekti. Yarım kalmak demekti... Bir daha konuşamamak, Bir daha görememek, bir daha “anne” diyememek, bir daha ondan nefret etmeye bile fırsat bulamamak demekti.
Gözlerim bir anda camın arkasındaki bedene döndü. Annem hala oradaydı. Cihazlara bağlı, bembeyaz, sessiz, benden habersiz... Ben ise tam karşısında durmuş, beni yarım bırakan her şeyin altında eziliyordum.
Ona kızgındım, ona kırgındım, ondan kaçmıştım ama onun ölebileceğini hiç düşünmemiştim.
İnsan bazen birine kızarken, o kızgınlığın sonsuza kadar süreceğini sanıyordu. Sanki o insan hep hayatta kalacakmış, hep bir gün bir açıklama yapma ihtimali olacakmış, hep bir gün yüzleşme şansı doğacakmış gibi. Oysa hayat böyle işlemiyordu. Hayat, en çok da insanı yarım bırakmayı seviyordu.
“Aziz...” dedim sessizce, canım yanıyordu.
“Derin... İyi misin?” Aziz Ata’nın endişeli sesi kulaklarımda yankılanırken daha fazla ayakta duramayacaktım.
Nefes almak canımı acıtmaya başlamıştı. Dudaklarım titredi önce, sonra çenem. Vücudumdaki güç tamamen yok olmuş bir halde yere yığılıyordum ki yere değmeden önce Aziz Ata’nın kolları sardı beni.
“Hayır...” diye sayıkladım yalnızca. Sonra daha güçsüz, daha kırık bir sesle tekrar ettim, “Hayır...”
Kollarım ona dolanmış bir halde kucağındaydım, Aziz Ata beni kucağında bir yere taşırken yüzümü omzuna gömdüm. Ağzımdan çıkan ses bana ait değil gibiydi; hıçkırıkla nefes arasında, yaralanmakla yıkılmak arasında bir sesti hıçkırıklarımın sesi. Sanki içimde yıllardır sakladığım, anneme ait olan, kendime ait olan, çocukluğuma ait olan ne varsa aynı anda saçılmıştı yerlere.
Kaybolan bendim bu sefer, ve bulunmak istemiyordum.
Öyle çok yarım kalmıştım ki artık tamamlanmak da istemiyordum.
“Hani?” demek istiyordum anneme, “Hani her şekilde yolunu bulurdu mavi anne?” demek istiyordum.
Yolumu bulamayacak kadar kaybolmuştum zira. Üstelik ardımda iz bırakamayacak kadar suyla kaplıydı her yanım. Derin Mavi koymuşlardı adımı, su gibi berrak olayım, su gibi akıp yolumu bulayım diye.
Oysa ben kendi derinliğimde boğuluyordum şimdi...
Kendi maviliğimde yok oluyordum...
%20(1).png)
22.BÖLÜM : SON PARÇA
Yarım saatlik bir serumdan sonra uyuklar gözlerle baktığım koridorun beyazı içimi karartıyordu. Yoğun bakım kapısının önündeki sert ve soğuk sandalyelerden birine oturmuş, boş bakışlarımla aynı noktaya bakıp duruyordum. Annem camın arkasında, ben ise camın bu tarafında kalmıştım; ikimizin arasına yalnızca birkaç adımlık bir mesafe değil, aylardır birikmiş suskunluk, öfke, cevapsız sorular ve yarım bırakılmış bir anne-kız hikayesi girmişti.
Aziz Ata yanı başımdaydı. Sessizdi. Sessizliği iyi geliyordu çünkü bazı acılar konuşuldukça hafiflemiyordu; varlıkları daha çok belirginleşiyordu.
“Daha iyi misin?” diye sorduğunu duydum Aziz Ata’nın, “Bir serum daha taktırmak istemez misin Derin? Yatıp dinlemek bile istemedin ama yüzün bembeyaz...”
“Daha iyiyim.” dedim, “Ne kadar iyi olabilirsem.”
“Derin... Gel eve götüreyim seni, uyu dinlen biraz. Yine korkutma beni, yine aynı endişeyi yaşatma bana.”
Ona birkaç saniye boyunca baktıktan sonra sessizce mırıldandım.
“Burada biraz uyuklarım...”
Başımı duvara yaslayıp gözlerimi kısa bir an kapattığımda aklıma bir anda Deniz geldi. Bunca şeyin ortasında, annemin ölümle yaşam arasına sıkışmış bedeni yoğun bakımda yatarken aklımın bir ucunda kardeşimin minicik yüzü vardı hala. Uykuda büzülen dudakları, yumruk yaptığı elleri, beşiğinin kenarına vuran o solgun gece ışığının yansıdığı güzel yüzü...
“Deniz...” dedim hem sorar hem de sayıklar gibi.
Aziz Ata anında bana döndü.
“Efendim?”
“Deniz... Deniz nasıl acaba?” dedim kısık bir sesle, “Uyandı mı, ağladı mı acaba?”
Aziz’in yüzü biraz yumuşadı.
“Derin istersen aşağı inip bir şeyler alayım sana,” dedi, “Çay, kahve... Yanına da atıştırmalık bir şeyler. Hem Dünya Can’ı da ararım, haber alırım.”
Başımı önce iki yana salladım ama sonra midemin bulanmasına, içimin daralmasına rağmen bir çaya ihtiyacım olabileceğini düşündüm. İnsan bazen hiçbir şey istemese de bir şeylere tutunmak zorunda kalıyordu.
“Çay...” dedim güçlükle, “Çay içebilirim belki.”
Aziz Ata başını hafifçe salladı.
“Tamam.” dedi. “Hemen geliyorum.”
O benden uzaklaşınca koridor bir anda daha uzun, daha soğuk, daha yabancı geldi bana. Bir süredir neredeyse ona yapışık bir halde geziyordum bu hastanenin koridorlarında, onun birkaç adım öteye gitmesi bile içimde küçük bir boşluk açmıştı.
Yoğun bakım kapısının önünde nöbet tutan kadın polislerden biri o sırada bana doğru baktı. İlk başta bakışını anlamlandıramadım. Sonra Aziz köşeyi dönüp gözden kaybolduğu anda kadın polis yerinden ayrıldı ve bana doğru yürümeye başladı.
Üniformasının içinde oldukça sert görünüyordu ama dikkatli bir şekilde baktığımda yüzündeki ifade sert değildi. Daha çok tereddütlüydü. Birkaç adım önümde durduğunda ben de başımı kaldırıp ona baktım.
“Sen...” dedi sessizce, “Sen Zeren’in kızısın, değil mi?”
Kaşlarım hafifçe çatıldı.
“Evet.” dedim dikkatlice, “Kızıyım.”
Kadın polis derin bir nefes aldı. Sonra sesini biraz daha kıstı.
“Ben annenin eski arkadaşıyım.” dedi hüzünle gülümserken. Bir yandan da dikkatlice etrafına bakınıyordu.
“Eski arkadaşı mısınız?”
Kadın polis yüzümdeki şaşkınlığı görünce devam etti.
“Onu cezaevinde ilk gördüğümde çok kötü oldum.” dedi, “Gençliğinden beri tanıyorum anneni ben, senin de çocukluğunu hatırlıyorum. Biraz anlattı bana olan biteni, bu hale gelmesine o kadar üzüldüm ki... Ara ara yanına gittim, sohbet ettim annenle.”
Kalbim bir kez daha sıkıştı.
“Annemle...” dedim kısık sesle, “Konuştunuz mu?”
“Evet.” dedi, “Çok kez.”
Boğazım düğümlendi o an. Çünkü annemin birileriyle konuşmuş, benden bahsetmiş, beni anmış olabileceği gerçeği bir anda aylardır kapattığım kapıları yerinden oynattı.
Kadın polis bakışlarını yüzümde tuttu.
“Derin,” dedi, “Annen sana ulaşmayı çok istiyordu, defalarca denedi bunu...”
Gözlerimi suçluluk duygusuyla kaçırdım. Koridorun soluk zeminine baktığımda o cümle canımı tam da korktuğum yerden yakmıştı.
“Telefon etti.” dedi kadın, “Defalarca. Seninle görüşmek istedi, sesini duymak istedi. Bana neredeyse yalnızca senden bahsetti...”
Dudaklarım bile titriyordu o an.
Açmadığım telefonlar geldi aklıma. Onun aradığını bildiğim halde telefonu ters çevirdiğim anlar... Çalarken donup kaldığım, bir türlü açamadığım, açarsam dağılacağımı bildiğim o saniyeler...
“Ben...” dedim ama devamı gelmedi.
Kadın polis başını hafifçe salladı. Beni yargılamıyordu ama yargılamaması bile yakıyordu canımı.
“Çok seviyor seni,” dedi, “Çok özlüyordu. Bunu sana söylemeyi kendine her gün borç biliyordu ama hiçbir telefonuna yanıt alamayınca o da her geçen gün daha çok içine kapandı. Sonra bebeğinin başına gelenler... Kayıp meselesi...” dedi ve sesi biraz daha alçaldı, “O da son damla oldu.”
Başımı iyice eğdim çünkü annemin o halini düşünmek bile içimi parçaladı. Cezaevinde, kızından ayrı kalmış, geçmişinin ona yaşattığı suçluluk hissiyle kızı tarafından bile terk edilmişliğin acısını çekerken bir de yeni doğum yapmış, bebeğinden ayrı düşmüş, sonra da onun kaybolduğunu öğrenmiş...
“Keşke...” dedim fısıltıyla, “Keşke bir kez olsun konuşsaydım onunla, bir kez...”
Kadın polis etrafa kısa bir bakış attı o an. Sonra bana biraz daha yaklaşıp sesini iyice kıstı.
“Dinle beni,” dedi, “Annen, eğer kendisine bir şey olursa, sana vermem için bana bir mektup bıraktı.”
Dünya yerinden oynadı sanki o an. Ben nefesimi tutmuş onu izlerken polis üniformasının iç cebine elini attı ve küçük, katlanmış bir kağıt çıkardı cebinden. Bu hareketi öyle hızlı ve dikkatli yaptı ki ben bile zar zor görebilmiştim katlanmış kağıdın avucuma bırakıldığını.
Parmaklarım anında kağıdın üstüne kapandı.
“Kimseye söyleme.” dedi, “Gizlice oku. Beni de duymadın, görmedin. Seninle hiç konuşmadık. Tamam mı?”
Başımı yavaşça salladım.
Kadın polis yüzüme bir kez daha baktı. Sonra olduğu yere geri döndü. Avucumun içindeki kağıt bir anda ağırlaştı, bu kağıdın içine yazılmış cümleler annemin bana bu dünyada söyleyeceği son sözler olabilirdi.
Ben ne yapacağımı bilemeden kağıdı avucumun içinde saklamaya devam ederken Aziz Ata koridorun öbür ucunda belirdi. Elinde iki karton bardak vardı, kolunun altına da küçük bir tost poşeti sıkıştırmıştı. Onu görünce kağıdı avucumun içinde iyice sakladım ve toparlanmaya çalıştım.
“Çay aldım.” dedi, “Bir de tost aldım. En azından birkaç lokma yemelisin.”
Sonra hemen ekledi,
“Dünya Can’la konuştum bu arada. Deniz hala uyuyormuş ve iyiymiş. İkisi de beşiğin başında bekliyorlarmış.
Deniz’in iyi olduğunu duymak içimi biraz olsun rahatlatmıştı ama aynı anda avucumun içindeki kağıt yüzünden kalbim resmen kasılıyordu.
Aziz Ata çayı uzatırken yüzüme dikkatle baktı.
“İyi misin?” diye sordu.
“Ben...” dedim ve aceleyle ayağa kalktım, “Lavaboya gidip geleceğim.”
Aziz’in kaşları endişeyle çatıldı.
“İstersen ben de g-”
“Hayır,” dedim hemen ve sonra sesimi yumuşattım, “Sadece... yüzümü yıkayıp geleceğim. Kendime gelmem lazım.”
Aziz Ata aynı endişeyle birkaç saniye boyunca bana baktı ve ardından başını salladı.
“Tamam.” dedi, “Bir şeye ihtiyacın olursa haber ver. Buradayım.”
Lavaboya doğru yürürken avucumun içindeki kağıt terlemem yüzünden nemlenmişti. Kadınlar tuvaletinin kapısını itip içeri girdiğimde sarı floresan ışık yüzüme sertçe vurdu. İçeride kimsenin olmadığını görünce aynanın önüne kadar gidip durdum. Yüzüm gerçekten bana ait değilmiş gibi görünüyordu, gözlerim şişmiş, tenim solmuş, hastanenin bütün beyazı üstüme sinmişti. Başımı eğip avucumun içindeki kağıda baktıktan sonra dışarıdan gelen gürültüyle kilitli kabinlerden birine girip kapıyı kapattım.
Ve nihayet annemden bana kalan son şeyle, onun bana duyurmak istediği son cümleleriyle baş başa kalmıştım. İkiye katlanmış kağıdı açarken bile parmaklarım titriyordu. Kağıdı açtığım anda yazısını ilk bakışta tanıdım. Annemin el yazısıydı bu, kendine has, narin bir el yazısı vardı ve o el yazısını gördüğüm an boğazım bir kez daha düğümlendi. Dolu gözlerle kağıdın üzerinde gezdirdim bakışlarımı ve beni neyin beklediğini bilmeden okumaya başladım o satırları.
“Derin’im, güzel kızım...
Bu satırlar sana ulaştığında ben neredeyimdir bilmiyorum, hala hayatta mıyım, hala ardında mıyım o parmaklıkların ve hala içinde miyim bu büyük karmaşanın bilmiyorum. Lakin nerede olursam olayım, sana bunları kendi ağzımla söyleyebilecek kadar cesur olabilir miyim onu da bilmiyorum, bu yüzden ne olursa olsun sana ulaşmasını istiyorum bu satırların, ne olursa olsun. Ben hayatımda ilk kez korktuğum şeyi değil, doğru olanı seçmek istiyorum.
Derin’im... Sana hayatım boyunca hep çok geç kaldım. Gerçekleri söylemekte, özür dilemekte, sana sarılmakta, seni korumakta... Her şeyde geç kaldım ve eğer bu dünyadan göçüp gittiysem bunu kalbimde büyük bir suçluluk duygusuyla, devasa bir pişmanlıkla yapıyor olacağım. Bunu bil istedim önce.
Hayatımızı darmaduman eden o geceyle ilgili sana anlatılanların eksik olduğunu hep hissettin biliyorum ve haklıydın. Biz o gece o arabada dört kişi değil, beş kişiydik, bildiğin tek şey bu. Oysa beşinci kişiyi ne sen, ne de diğerleri, hiçbir zaman öğrenemediniz biliyorum.
Ben o arabanın direksiyonunda değildim Derin, ben yalnızca içindeki bir yolcuydum. O araba o genç kızın ölümüne sebep olduğunda biz yalnızca birer seyirciydik, ona çarpan arabanın içinde oturan birer yolcuyduk. Oysa beşinci kişi kızın ölümünü saklamamız gerektiğini sunduğunda bunu kabul etmemiz bizim hiçbir zaman saklamamamız gereken o büyük suçumuzdu...
Biz dördümüz cezamızı çekerken, beşinci kişi dışarıda kaldı. Ne ben, ne de diğerleri dile getirdik onun adını. Çünkü dışarıda kalıp bize yardım edebilecek birine ihtiyacımız vardı ve o bize bir söz vermişti. Cezaevindeyken bizlere yardım edeceğine, dışarıdaki ailelerimize yardım edeceğine dair sözler vermişti bize. Tek şartı susmamızdı, tek şartı o geceyi mezara kadar götürmemizdi.
Ben lanet olsun ki herkesi susturmaya çalışan o kişi oldum, çünkü o adamı korumam gerektiğine inandım. Çünkü her şeyden öte, güzel kızım... O adam benim çocuğumun babasıydı.”
Kağıt ellerimin arasından kayıp düşerken nefesimin kesildiğini hissettim. Elim kalbime ve oradan boğazıma giderken çığlık atmamak için ağzımı elimle kapatmak zorunda kaldım. Titreyen bacaklarımla yere eğilip düşmek üzere olan kağıdı ne yaptığımın bilinçsizliğiyle havada yakaladığım an devamını okumaya başladım.
“Bugün geldiğim yerdeyse tek bir şüphe kemiriyor içimi durmadan.
Acaba bebeğimi yanlış kişiye mi emanet ettim?
Bunu sana yazarken ellerim titriyor Çünkü şimdi üstünü kapatmadan, doğrudan söyleyeceğim şey senin hayatını da ikiye bölecek, her şey bir kez daha yerinden oynayacak ama artık susarsam, bu kez yalnızca seni ve kendimi değil, bebeğimi de kaybetmiş olacağım.
Derin...
O gece orada olan beşinci kişi Deha Yener’di.
Bunu okuduğunda bana inanamayacağını biliyorum. Belki kağıdı elinden düşüreceksin, belki nefesin kesilecek, belki de inanmak istemeyeceksin buna. İnan benim de nefesim kesiliyor bunları yazarken ama gerçek bu.
Ben, hayatımda ikinci defa Deha’nın çekimine kapıldım ve bu büyük hatanın bedelini hayatımla öderken bebeğim babasız kalmasın diye korudum onu. Onu susturarak değil, kendimi susturarak korudum. Ama o benim bebeğimi koruyamadı.
Şimdi senden isteyeceğim şey bir anneden çok, hayatı yarım kalmış bir kadının son yalvarışı Derin’im.
Bul kardeşini. Bul ve kurtar onu.
Ben yanlış kişiye güvendim Derin, sen güvenme. Ben sustuğum için her şey bu hale geldi, sen susma.
Güzel kızım...
Bu yapbozun son parçası yıllardır karanlığın içinde saklıydı ve artık ortaya çıkma zamanı geldi.
Son parçayı ortaya çıkaracak kişi ise sensin. Çünkü sen mavisin, unutma, etrafındaki renkler ne kadar baskın olursa olsun yine de yolunu bulursun...
ANNEN
ZEREN ALDAN
-
Mektubun son satırına geldiğimde kendimde değil gibiydim. Sırtım kabinin kapısına yaslandığında artık her şey çok fazla gelmeye başlamıştı. Şoktaydım, dehşet içindeydim ve inanamıyordum az önce okuduklarıma. Midemin içinde buz gibi bir boşluk açılmıştı, sanki bütün kemiklerimin içi bir anda soğumuştu ve ben donmak üzereydim. Gözlerim yeniden o satıra kaydı. Yeniden ve yeniden okudum o satırı.
“Deha Yener...”
“O gece orada olan beşinci kişi Deha Yener’di.”
“Deha Yener...”
Annemin bebeğinin babası, o gece hayatını kaybeden Neva’nın ağabeyi, o kazadaki beşinci kişi Deha Yener’di...
Boğazımdan tuhaf bir ses çıktı. Ağlamakla nefessiz kalmak arasında, yutkunmakla boğulmak arasında bir yerden çıkan yabancı bir sesti bu. Elimi bir kez daha ağzıma götürdüğümde yaşadığım şok yüzünden ağlayamıyordum bile.
Bir yapbozun son parçası yerine oturduğunda bazen ortaya çıkan şey bir resim değil, bir uçurum oluyordu.
Ben de şimdi o uçurumun tam kıyısında duruyordum.
Annem yoğun bakımda ölümle savaşırken, bana bıraktığı son şey bir veda değil, bir gerçek olmuştu.
Ve o gerçek, bütün hayatımı yerinden oynatacak kadar ağırdı.

Yorumlarınız için şimdiden teşekkür ederimmmm! ^^
INSTAGRAM : beyzalkoc