2.KİTAP - 9.BÖLÜM : BİR GECELİK MİSAFİR.

Beyza Alkoç
0

Merhaba benim güzel misafirlerimmmm, nasılsınız? ^^

Umarım bölümü çok severek okursunuz, iyi okumalar dilerim. <3

Bol bol yorum yazmayı unutmayın!^^

-

 

9.BÖLÜM : BİR GECELİK MİSAFİR.

- (YAZARIN ANLATIMIYLA) -

(GÜNLER SONRA)

Eliz günlerdir konuşmuyordu... Günlerdir ağzını açmamış, tek bir kelime bile etmemişti. Vücudunun ağrıları dinerken içinde taşıdığı bütün enerji de dinmişti sanki, yaşama sıkı sıkı tutunduğu elleri gevşemişti.

Bir zamanlar misafir odası olan, şimdi ise küçük bir hasta odasına çevrilmiş o odada günlerdir gözlerini ya tavana, ya kapıya, ya da karnının üzerindeki örtünün üzerine dikiyordu. Doktor Oya sabahları geliyor, ateşini ölçüyor, nabzına bakıyor, tansiyonunu kontrol ediyor, yaranın çevresindeki morluklara, dikişlerin durumuna, bedeninin verdiği işaretlere dikkatle bakıyor ve gidiyordu. Her günün rutin ziyaretleri sırasında doktor ne sorarsa Eliz onun sorularına cevap veriyordu en azından ama konuşmuyordu. Sorulara cevap vermek başka bir şeydi, konuşmak başka. Ve o yalnızca bir şeyleri yanıtlayıp sonra tamamen susuyordu.

“Evet,” diyordu, “Hayır,” diyordu, “İstemiyorum,” diyordu, “Sonra,” diyordu ama bunların hiçbiri gerçekten konuşmak değildi. Bebeği düşünerek birkaç lokma yedikten sonra bir daha asla yemek yemiyordu... Doktor Oya kaşığı dudaklarına yaklaştırdığında birkaç lokma alıyor, sonra başını çeviriyordu. Sanki içindeki bebek yaşasın ama o yaşarken kendisi ölsün istiyordu Eliz. Çorbalar soğuyor, tabaklar neredeyse hiç dokunulmadan çıkıyordu odadan. Hemşire ilaçlarını verdiğinde itiraz etmiyor, serum takılırken kolunu çekmiyor, ultrason cihazı içeri girdiğinde gözlerini kapatıyor ve yalnızca o küçük kalp sesi duyulduğunda sessizce ağlıyordu.

Dum. Dum. Dum...

Küçük misafir hala oradaydı, hayata tutunuyordu. Annesinin yaşama tutunan elleri gevşerken, onun henüz yeni oluşmaya başlamış minik elleri sıkıca tutunuyordu hayata. Bütün korkulara rağmen Eliz’in karnında kendine küçücük bir yer açmaya çalışıyordu. Ama Eliz sanki artık yalnızca onun için nefes alıyordu, kendisi için değil. Yaşamak için değil, yaşatmak için devam ediyordu hayata adeta.

Günler geçtikçe Eliz’in durumu Doktor Oya’yı her geçen gün daha çok korkutuyordu. Devrim’in her gün sorduğu “O nasıl?” sorularına bir şekilde yalan söylüyor, onu geçiştirebiliyordu ama Eliz’in giderek dibe batan ruh halini oradan nasıl çekip çıkaracağını bilmiyordu.

Bir yeri kanasa, o kanamayı durdurmayı bilirdi, ateşini düşürmeyi, ağrısını azaltmayı, enfeksiyon riskini hesaplamayı, kalp ritmindeki düzensizliği takip etmeyi biliyordu. Bir yaraya nasıl pansuman yapılacağını, hangi ilacın hangi saatte verilmesi gerektiğini, bir hastanın bedeninin ne zaman toparlanmaya başlayacağını anlayabiliyordu ama bir insanın hayattan içten içe vazgeçmeye başlamasına hangi ilaç verilirdi, bilmiyordu.

Onu ilaçlarla sakinleştirebilirdi, uyutabilirdi, dinlendirebilirdi ama kaybettiği neşesini ona nasıl geri verebilirdi bilmiyordu. Eliz’in bedeni toparlanıyordu belki, ama ruhu giderek uzaklaşıyordu ve Devrim Ali Yöner bunu bilmiyordu.

Devrim günlerdir Doktor Oya ona ne söylediyse yapmıştı. Eliz istemeden o odaya girmemişti, kapının önünden defalarca geçmiş, birkaç gece koridorun sonundaki karanlıkta durmuş, bazen içeriden gelen en ufacık bir sesi duymak için bütün bedeniyle dikkat kesilmişti ama o kapıya bir kez bile dokunmamıştı.

Eliz’in odasının kapısı, Yöner Malikanesi’nde Devrim Ali Yöner’in açamadığı tek kapı olmuştu. Açamadığı için değil, açmaması gerektiğini öğrendiği için... Bu, Devrim’in hayatı boyunca aldığı en can yakıcı dersti.

Devrim, o birkaç gün içinde kendi evinde bir gölgeye dönüşmüştü. Bazen odasında oturuyor, masanın üzerinde duran ultrason fotoğrafına bakıyordu. Bazen bahçeye çıkıp sigara içiyor, gözlerini Eliz’in odasının penceresinden alamıyordu.

Bazen orada öylece durmuş Eliz’in penceresini izlerken Ömer ona Ivan Vetrov’un nereye kaçmış olabileceğiyle ilgili yeni bir bilgi getiriyor, Dimitri Vetrov’un yıllar önce ailelerinden kopardığı çocukların listesiyle ilgili gelişmeleri anlatıyor, Lale’nin babasıyla yapılan anlaşmanın detaylarını sıralıyordu ama Devrim’in bakışları bir süre sonra yine aynı yere kayıyordu... Eliz’in odasına.

Devrim Ali Yöner’in bütün dünyası birkaç gündür bir pencerenin ardındaydı ve o pencerenin ardındaki kadına iyi gelmediğini bilmek, onu bildiği bütün acılardan daha ağır bir yerden yaralıyordu.

Günler ağır bir kasvetle geçerken Doktor Oya’nın o gün Eliz’in odasından çıktığında yüzündeki ifade her zamankinden daha ağırdı, daha çaresizdi. Koridorda ilerlerken kapının önündeki adamlar kenara çekildiklerinde adamlardan biri Devrim’in çalışma odasının kapısını onun için açtı. Normalde kim gelse önce Devrim’e sorulurdu ama Devrim adamlarına gelenin doktor olması halinde kimseye sormadan onu hemen içeri almalarını emretmişti çünkü Doktor Oya artık onun Eliz’e uzanan köprüsüydü.

“İyi akşamlar çocuklar...” dedi Oya sessizce içeri girerken, “Müsait misiniz?”

Ömer elinde telefonuyla pencerenin yanında durmuş, bir yandan gelen mesajlara bakıyor, bir yandan da Devrim’i göz ucuyla kontrol ediyordu. Devrim ise masasında oturmuş stresli bir halde bilgisayar ekranındaki iş e-postalarını kontrol ediyordu. Doktorun sesi duyulduğu anda ikisi de başını kaldırdı.

“Ne oldu?” dedi Devrim anında, kötü bir haber almaya hazırmış gibi.

Doktor Oya cevap vermeden ikinci soru geldi.

“Eliz mi?”

Bir saniye bile geçmeden üçüncüsü.

“Bebek mi?”

Doktor Oya odanın ortasına doğru birkaç adım atıp Devrim’i sakinleştirmek için ellerini kaldırdı.

“Merak etme!” dedi telaşla, “Fiziksel olarak ikisi de kontrol altında.”

Devrim’in çenesi kasılmıştı, sandalyesini geriye itip ayağa kalktı ve doktora şüpheyle baktı.

“Fiziksel olarak?” diye sordu endişeyle.

“Evet.”

Doktor Oya stres içinde bir nefes aldıktan sonra neyi nasıl anlatacağını bilemeyerek etrafa bakındı. Söyleyeceklerini kafasında hazırlamıştı belki ama Devrim’in yüzüne bakınca bütün hazırlıkları dağılıvermişti. Sonra bir anda, tek seferde döküldü kelimeler dudaklarının arasından.

“Eliz,” dedi, “İyi değil.”

Devrim’in elleri masanın kenarında biraz daha sıkılaştı.

“Az önce kontrol altında dedin.”

“Bedeninden bahsediyorsak, evet. Ateşi yok, kanaması yok, ağrısı yok... Bebek de hala bizimle. Ama...”

Devrim gözlerini bir an için kapattı. Bundan sonra duyacaklarından o kadar çok korkuyordu ki onu gözleri açık bir şekilde dinlemek bile istemiyordu.

“Ama?” dedi Devrim.

“Ama... Eliz yalnızca bedeninden ibaret değil Devrim.”

Odanın içi ağırlaştı, Devrim doktorun nereye varmak istediğini anlamıştı ve bu yüzden cevap vermek yerine nefesini tuttu.

“Sana gelme dedim,” dedi Doktor Oya, “Hala da gelme diyorum. Çünkü seni gördüğünde bedeni sakin kalamıyor, bunu hepimiz gördük. Ama hiçbir şey yapmadan beklersek de iyiye gitmiyor. Onu çıkaramıyorum oradan...”

“Nereden?” diye sordu Ömer durumu tam olarak anlayabilmek için.

“Kendi içinden.” dedi Doktor Oya, “O kadar büyük bir bunalımın içinde ki ona ulaşamıyorum resmen. Gerekmedikçe konuşmuyor, birkaç lokma dışında yemek yemiyor, serumla desteklemesem ne olur bilmiyorum...”

Devrim’in yüzü değişti, masayı tutan elleri neredeyse masayı kırmak üzereydi. Doktor Oya konuşmaya devam ederken Devrim’in içindeki ateş giderek harlanıyordu.

“Yemiyor, içmiyor, konuşmuyor... Cevap veriyor ama konuşmuyor. Bebeğin kalp sesini duyunca ağlıyor, sonra yine susuyor. Hiçbir şey sormuyor, gitmekten bile bahsetmiyor artık. Sadece uyuyor...”

Ardı ardına sıralanan cümleler Devrim’i o kadar sert vurmuştu ki kendisini zor tutuyordu. Çıkıp gitmek, Eliz’e sarılmak, onu kendine getirmek istiyordu.

“Ben...” dedi Devrim, “Yanına gitsem...”

“Seni yanında istemiyor.”

Doktor Oya’nın sesi çaresizdi. Devrim ise daha çaresizdi.

“Ne yapmamı istiyorsun?” diye sordu Devrim kesik bir sesle.

Oya derin bir nefes aldı.

“Bilmiyorum. O kadar çaresiz kaldım ki, çözümü kendim bulabilsem size söylemezdim bile. Ona kendisini hatırlatacak bir şeyler lazım Devrim. Ona Eliz Sonay’ı hatırlatacak bir şeyler lazım... Bu evden önceki Eliz’i, arkadaşlarının yanındaki Eliz’i, kafasına estiğinde sinirlenebilen, dalga geçebilen, sevdiği şeylere tutunabilen Eliz’i...”

Devrim’in gözleri bir an masanın üzerindeki ultrason fotoğrafına kaydı, sonra Ömer’e baktı. İkisinin arasında sessiz, ani ve anlaşılır bir şey yaşandı o an. Bu an o kadar kısa sürdü ki Oya bunun akıllarına gelen bir fikir anı mı, yoksa yalnızca fikir bulmaya çalıştıkları bir an mı olduğunu anlayamadı bile.

“Ne?” diye sordu Doktor Oya, “Ne oldu? Bir şey mi geldi aklınıza?”

Ne Devrim cevap verdi ne Ömer. Yalnızca birkaç saniye boyunca birbirlerine baktılar ve o birkaç saniyenin sonunda Devrim, masanın üzerindeki ultrason fotoğrafını usulca aldı, gömleğinin iç cebine yerleştirdi ve sanki çoktan bir karar vermiş gibi kapıya yöneldi.

“Bizim biraz işimiz var Oya Abla,” dedi doktora, “Ben gelene kadar ona iyi bak, olur mu?”

“Tamam,” dedi Oya, “Umarım bir delilik yapmazsın Devrim!”

Devrim ve Ömer çalışma odasından çıkıp giderken aralarında hiçbir konuşma yaşanmamasına rağmen ikisi de ne yapacaklarını gayet iyi biliyorlardı. Eliz’i kendine getirmenin tek bir yolu vardı, ve o yol ne olursa olsun, ne kadar zor olursa olsun aşılacaktı.

-

(SAATLER SONRA)

- (ELİZ’İN ANLATIMIYLA) -

Hiç hayata küstüğünüz oldu mu? Hayata kırıldığınız, ona bir süreliğine arkanızı döndüğünüz, tamamen sustuğunuz oldu mu? Dudaklarınızdan tek bir kelime bile çıkmasını istemediğiniz, sesinizin kimsenin kulaklarına ulaşmamasını dilediğiniz oldu mu?

Kuracak cümlem olmadığından değil üstelik. İçimde o kadar çok cümle var ki hangisine dokunsam kanayacağımı bildiğim için... Bu evin duvarları, kapının altından sızan gölgeler, zihnimde dönüp duran anılar, karnımdaki küçük kalbin atışı... Her şey konuşulacak kadar gerçekti ve ben gerçeklere dayanamayacak kadar yorgundum, bu yüzden sustum.

O gün de aynı loş odanın içinde, aynı yatağın üzerinde, aynı ağır sessizliğin altında yatıyordum. Perdeler yarı kapalıydı, dışarıdaki ışık odaya tam girmiyor, yalnızca eşyaların kenarlarını belli belirsiz gösteriyordu. Komodindeki su bardağına bile dokunmamıştım, çorba yine soğumuştu. Oya Abla çıkarken bir şey söylememişti bu kez; belki ne söyleyeceğini bilemediğinden, belki de söyleyeceklerinin bana ulaşmayacağını anladığından.

Gözlerimi tavana dikmiştim, günlerdir uyumak dışında yaptığım tek şey tavandaki avizeyi izlemekti. Oya Abla her geldiğinde televizyonun kumandasını bana uzatıyor, bir şeyler izlememi öneriyordu ama o gider gitmez kapatıyordum televizyonu. Hiçbir sese tahammülüm kalmamıştı artık, hiçbir renge, hiçbir ışığa, hiçbir harekete...

Elimi karnıma koydum, her gün değişen bandajlarımın üzerinden karnımı okşarken, “Küçük misafirim,” diye geçirdim içimden ama sesim çıkmadı. Tek konuştuğum oydu günlerdir, onunla da içimden konuşuyordum zaten. Yalnızca içimden...

Tam içimden onunla konuşmaya devam edecektim ki o sırada kapının dışında bir hareket oldu. Önce önemsemedim, belki hemşire gelmişti, belki de Oya Abla? Kapının kolu çok hafif oynadığında ise kaşlarımı çatarak kapıya baktım çünkü onlar içeri girerken kapıyı mutlaka iki kez sessizce tıklatırlardı. Bu sefer böyle bir şey olmamıştı, gelen kişi her kimse doğrudan kapının koluna yönelmişti. Üstelik kapı her zamankinden daha ağır açılmıştı, daha tereddütlü. Başımı çevirdiğim an haklı olduğumu, gelenin beklenmedik bir yüz olduğunu anladım.

Devrim, kapının eşiğinde duruyordu.

Bir an için gördüğüm şeyin gerçek olmadığını sandım, çünkü onu günlerdir yalnızca kapının ardında bir gölge gibi, zar zor duyulan bir ses gibi, zihnimin en yasak yerlerinde hissedebiliyordum sadece. Şimdi ise karşımdaydı, siyah gömleğiyle, uykusuz yüzüyle, gözlerinin altında derinleşmiş o yorgun gölgelerle; saçları her zamankinden daha çok dağılmış, yüzünde hem kararlılık hem suçluluk taşıyan o ifadeyle kapının eşiğinde duruyordu ve bana özlem içinde bakıyordu.

“Senin...” dedim sesim bana bile yabancı gelirken, “Senin ne işin var burada?”

Devrim kapıdan uzaklaşmadı, içeri girmişti ama bana doğru bir adım bile atamamıştı.

“Biliyorum,” dedi, “Beni istemediğini biliyorum.”

Bu cümle aramızda görünmeyen bir yere bir top atışı gibi düştü. Bunu söylemesi gerekiyordu belki ama duymak yine de canımı yaktı, çünkü doğruydu, onu istemiyordum.

“Biliyorsan neden buradasın?” dedim hesap sorar gibi.

Devrim bir an cevap veremedi. Gözleri önce yüzümde gezindi; solgun yanaklarımda, yorgun gözlerimde, dudaklarımın kuruluğunda, sonra istemsizce karnımın üzerindeki elimde durdu. O bakışta öyle büyük bir acı vardı ki, hemen gözlerimi kaçırdım. Bana acıyarak bakmasını istemedim, bana özleyerek bakmasını da istemedim. Beni hala seviyormuş gibi hissettiren o sahte bakışlarını istemedim.

“Bir şey için geldim...” dedi, “Bir şey söylemek için.”

“Senden bir şey duymak istemiyorum.” dedim net bir sesle.

“Bir dakika ver bana,” dedi, sesi alçaktı, “Sonra çıkacağım. İstersen bir daha günlerce kapının önünden bile geçmem.”

Gözlerim dolmasın diye tavana baktım.

“Ben seninle bir dakika geçirmek istemiyorum.” dedim sessizce.

“Biliyorum.”

“Seni dinlemek de istemiyorum.”

“Bunu da biliyorum.”

“O zaman?”

Devrim o an küçük bir adım attı ve yana doğru çekildi. Kapının önünü tam olarak kapatmıyordu artık, sanki ardında bir şey saklıydı. O an belli etmek istemesem de kalbim tuhaf bir şekilde hızlandı. Devrim bunu fark etti mi bilmiyorum ama gözleri hemen yüzüme döndü sanki tepkimi görmek ister gibi.

“Beni istemediğini biliyorum,” dedi yeniden, “Ama bir misafirin var.”

Kaşlarım çatıldı.

“Ne?”

“Onu sana ben getirmek istedim.”

Ben şaşkınlıkla bir ona bir kapıya bakarken Devrim kapıyı çok hafif araladı. Önce koridordan ince bir ışık sızdı, sonra küçük, tiz, fazla tanıdık bir ses duyuldu bir anda.

“Miyav.”

Bütün bedenim dondu o an, gözlerim şaşkınlıkla sesin sahibini ararken farkında olmadan doğrulmuştum. Kapının aralığından içeri önce koyu renk bir gölge girdi. Sonra kuyruğunu kendinden emin bir şekilde dikmiş, başını hafifçe yana eğmiş, dünyanın bütün felaketlerine rağmen hala yalnızca kendi keyfini önemser gibi yürüyen küçük bir beden belirdi gözlerimin önünde ve ben şok içinde ona bakarken dudaklarımdan o isim döküldü.

“Adnan?”

Şaşkınlıktan ne yapacağımı şaşırmış, yatağın ortasında öylece kalakalmıştım! Bu Adnan’dı, kedim Adnan! O buradaydı!

“Nasıl yani?” dedim bir kez daha şok içinde.

Ben onu şok içinde izlerken Adnan odanın eşiğinde durdu. Önce Devrim’e baktı, sonra bana. Sonra sanki bu buluşmanın duygusal ağırlığı kendisini hiç ilgilendirmiyormuş gibi birkaç adım atıp yatağa yaklaştı ve yatağın yanındaki halıya uzandı.

“Adnan!” dedim bir kez daha şok içinde.

Ne yapacağımı bilemez bir halde büyük bir özlemle yataktan indim ve damar yoluma dikkat etmeye çalışarak Adnan’a doğru eğildim. Beni hiç unutmamış gibi iyice uzandı, rahatlamış gibi gerindi ve bir anda sevmem için göbeğini açtı ban! Onu özlemle severken hala şoktaydım, başımı kaldırdığımda Devrim’in de bana aynı özlemle baktığını gördüm.

“Sen...” dedim Devrim’e şaşkınlık içinde, kelimeleri bir araya getirmekte zorlanıyordum, “Sen benim kedimi mi kaçırdın?”

Devrim’in yüzünde uzun zaman sonra ilk kez küçük de olsa bir gülümseme görmüştüm.

“Kaçırmadım.” dedi, “Yani kaçırdım ama teknik olarak kaçırdım diyemeyiz... Onu bir günlüğüne misafir edeceğiz yalnızca.”

“Ne demek bu? Kimden, nasıl aldın onu, nasıl getirdin buraya?”

“Adnan veterinerdeydi.” dedi Devrim.

“Ne veterineri?” dedim endişeyle, “Neyi vardı, ne olmuş?”

“Arkadaşlarından birinin tokasını yutmuş, bu yüzden ameliyat olmuş ve bir süredir de orada kalıyormuş. Ama durumu gayet iyi olduğu için veteriner normalde yarın taburcu edecekti. Ben gözlem süresini bir gece uzattırdım yalnızca.”

Bir an ona baktım, sonra Adnan’a, sonra yeniden ona.

“Gözlem süresini mi uzattırdın?”

“Evet.”

“Kaçırdın yani onu?”

“Kaçırmak değil,” dedi Devrim bir kez daha, “Geçici gözlem yeri değişikliği.”

Bunu o kadar ciddi o kadar inanarak söylemişti ki birkaç saniye boyunca ona bakakaldım. Bu saçmalığın Devrim Ali Yöner’in ağzından bu kadar normal çıkması neredeyse beni bile güldürecekti.

“Peki veterinerden kaçırıldığını anlamayacaklar mı Devrim, kocaman kedi bu! Delirdin mi sen? Yine her yerde onu arayacaklar!”

Devrim’in gözlerinde çok kısa bir şey parladı, bu kez gerçekten gülümsemeye yakındı.

“Veterinerin asistanıyla konuştuk, ücretini ödeyip gerekli izinleri de kendisinden alıp kendisini de ne olur ne olmaz diye bu gece burada misafirimiz olmaya ikna ettik.”

“Devrim ne saçmalıyorsun sen? Veterinerin asistanını da mı kaçırdın!?” dedim şok içinde.

“Kaçırmadım,” dedi, “Misafir ediyoruz. Kendi isteğiyle ikna oldu, fazladan ücretli nöbet gibi düşün.”

“Şaka falan mı bu?” dedim dehşet içinde, “Ne yaptınız, silah zoruyla mı getirdiniz asistanı? Çıldıracağım şimdi!”

Devrim beni sakinleştirmek ister gibi ellerini kaldırdı.

“Keyfi gayet yerinde, alt katta harika bir misafir odası var, orada kalıyor.” dedi, “Bu arada Adnan’ın durumu da gayet iyi. Aşıları tam, ameliyatı da başarılı geçmiş. Mama saati de ilaç saati kontrolümüzde, Ömer bunları takip edebilmemiz için bir dosya hazırladı. Kum kabı, taşıma çantası, her şeyi dışarıda. Eğer yorulursan ya da istemezsen veteriner asistanının odasına da götürebiliriz bu arada.

“Dosya mı hazırlandı?” dedim anlayamamış gibi.

“Evet.”

“Adnan için?”

“Eliz,” dedi Devrim çok alçak bir sesle, “Ben misafirlerime önem veririm, bilirsin.”

Bu cümle odayı bir an için sessizleştirdi, lanet olası bir şakanın içinde falan mıydım acaba, fıkra karakteri falan mıydım ben? Devrim sessiz bir gülümsemeyle kapının yanındaki duvara yaslanırken Adnan elimin altında kendini sevdirmek için bir o yana yatıyordu bir bu yana.

“Gel,” dedim ona sessizce, onu kucaklayıp yatağa taşıdığımda aileme kavuşmuş gibi olmuştum, çünkü o da ailemin bir parçasıydı, o da benliğimin bir parçasıydı benim. Devrim bizi izlemeye devam ederken Adnan önce yorganı kokladı, sonra beni.

Sonra karnımdaki bandaja doğru bir adım atacak gibi olunca canımın yanmasına hazırlanıyormuşum gibi istemsizce gerildim. Devrim anında bana yaklaştı.

“Adnan...” dedi kibarca uyarır gibi.

Ve Adnan bir anda durdu, gerçekten durdu! Bir an başını Devrim’e çevirdi ve sanki “Ben zaten biliyorum durumu, merak etme!” der gibi ona baktı. Sonra karnıma değil, kolumun yanına kıvrıldı. Bandajlara değmeden, yarama zarar vermeden, karnıma dokunmadan uzandı ve mırlamaya başladı.

“Hoş geldin Adnan...” diye fısıldadım titreyen sesimle, buna hala inanamıyordum.

Gözlerim dolu doluydu. Kendimi haftalar sonra, belki de aylar sonra ilk kez bu kadar iyi hissediyordum. Belki buraya arkadaşlarımdan birini getirseler bile bu kadar iyi hissedemezdim kendimi. Çünkü ister istemez bir sürü soru sıralayacaklardı ardı ardına. Başıma gelen her şeyi, tüm yaşananları tek tek defalarca soracaklardı bana. Adnan ise hiçbir şey sormadı, soramazdı. Bana neler olduğunu sormadı, neden sustuğumu sormadı, neden yemek bile yemediğimi sormadı... Bana tavsiyeler vermeye başlamadı, güçlü olmam gerektiğini söylemedi, iyileşmem gerektiğini, sakin kalmam gerektiğini söylemedi. Sadece yanıma yattı, ve mırladı.

O küçük ses, içimde günlerdir tutunduğum başka bir sesi çağrıştırdı bana. İçimdeki küçük misafir ve yanımdaki bir gecelik misafir aynı anda bana hala hayatta olduğumu hatırlatıyor gibiydi. Biri bedenimin en derininde zayıf ama inatçı bir ritimle, diğeri kolumun hemen yanında uzanmış beni ısıtırken...  

Gözlerim bir kez daha doldu o an ve bu kez tutamadım kendimi. Elimle ağzımı kapatmadım, yastığa dönüp saklanmadım, öylece ağladım.

Devrim’in hala odada olduğunu biliyordum. Kapının yanında durmuş, duvara yaslanmış bize bakıyordu ama yaklaşmıyordu, konuşmuyordu. Bana attığı her bir adımın beni kıracağını anlamıştı artık. Beni teselli etmekten bile korkuyordu çünkü onun her bir tesellisi bende teselli edilmesi gereken yeni bir yara açıyordu.

Yalnızca duruyordu. Orada, öylece, hiçbir şey yapmadan duruyordu. Ve bunu söylemekten nefret ediyorum ama, bu bile iyi geliyordu bana. Onun yalnızca orada durması bile... Uzanıp Adnan’ın tüylerine dokundum dikkatlice, parmaklarım titriyordu. O ise bunu umursamadan, bunu bile sorgulamadan mırlamaya devam ediyordu.

“Demek toka yuttun, seni yaramaz...” dedim gözyaşları içinde gülümsemeye çalışarak.

Devrim’in nefesinin çok hafif değiştiğini duydum. Sanki gülmek ve iç çekmek arasında sıkışmış bir nefes vermişti havaya doğru. Bir süre hiçbirimiz konuşmadık. Ben ağladım, Adnan uyudu, Devrim de sadece bekledi.

Odanın içindeki sessizliğin tonu bile değişivermişti bir anda. Kasvet dağılmıştı sanki, eski hayatıma dair tanıdık bir umut belirmişti içimde, sanki bana beni hatırlatan bir lamba yanmıştı zihnimde.

“Ne kadar kalacak?” diye sordum, “Yarın sabah mı gidecek akşam mı?”

“İstersen sonsuza kadar seninle kalabilir.” dedi Devrim.

“Hayır,” dedim, “Kedimi kaçırmayacaksın Devrim, Leyla’ların yanına geri dönmeli, onsuz yapamazlar...”

“Öyleyse yarın akşama kadar kalsın istersen, en azından biraz daha vakit geçirmiş olursun.” Başımı salladım.

“Asistan?” diye sordum.

“Mecburen o da kalacak. Patronuna bir şey uyduracak artık...”  

Bu kez dudaklarımın kenarı istemsizce kıpırdadı, kendimi tutamayıp gülecektim neredeyse. Veteriner asistanının şu an burada bir odada konakladığını düşünmek inanılmaz geliyordu bana.  

“Güldün mü sen?” diye sordu Devrim bir anda. Başımı çevirdim.

“Hayır,” dedim, “Dudağımın kenarı kaşındı da, hareket ettirdim sadece.”

O an odanın içindeki hava biraz daha değişti. Devrim’in yüzünü görmesem de, onun o küçücük hareketi sanki dünyanın en büyük mucizesi gibi karşıladığını anladım. Belki de günlerdir beklediği şey buydu. Benim gerçekten gülmem değil, iyileşmem değil, onu affetmem hiç değil. Yalnızca yüzümde minicik bir kıpırtı görmek.

“Beni mutlu etmeye çalışma.” dedim yorgun bir sesle.

“Çalışmıyorum. Ben yalnızca sana hatırlatmaya çalışıyorum...”

“Neyi?”

“Bu evden önce de bir hayatın olduğunu.”

Gözlerim bir kez daha doldu o an, acı içinde başımı salladım.

“Hiç unutmadım ki.”

“Biliyorum.”

“Unutmak da istemiyorum.”

“Ben de istemiyorum.” dedi Devrim, “Keşke seni o güne döndürebilsem, keşke yaşanan her şeyi yaşanmamış kılabilsem...”

O an ona ilk kez baktım, gerçekten baktım hem de, uzun uzun. Kapının yanında duruyordu, siyah gömleği, uykusuz yüzü, gözlerinde günlerdir biriken o karanlık, elini koyacak yer bulamayan haliyle... Bir zamanlar bu odanın da bu evin de sahibi olduğunu duruşundan bile belli eden adam şimdi kendi evinde elini nereye koyacağını bile bilmeyen biri gibi duruyordu. Bu her ne kadar bana acı verse de bana eski beni hatırlatmaya çalışıyor olması ve yaşanan her şeyi silmek istiyor olması ondan bu zamana kadar duyduğum en bencil olmayan şeydi.

Devrim Ali Yöner ilk kez beni kendi evine ait kılmaya çalışmıyordu. Bu sefer benim gerçek hayatımı bu eve taşımaya çalışıyordu... Adnan’ı, anılarımızı, gülüşümü, bu karanlıktan önceki var oluşumu. Bunu fark etmek ona kızmamı zorlaştırıyordu ama bir şey zihnimin içinde hala çok netti; onu yakınımda istemiyordum. Bu yüzden gözlerimi yeniden Adnan’a indirdim ve dudaklarımı araladım.

“Lütfen git artık.” dedim Devrim’e.

“Tamam.” dedi anında, sessiz bir kabullenişle.

Bu kadar kolay kabul etmesi içimde bir yeri sızlatırken Devrim kapıya doğru döndü. Eli kapı koluna gittiği sırada bir an durdu.

“Bir şey olursa...” dedi.

“Biliyorum.”

“Yanında olmamı istemesen bile hep yakınında olacağım.”

“Biliyorum.”

“Ama eğer bir gün yanında olmamı istersen...”

“İstemeyeceğim, Devrim. Hiçbir zaman istemeyeceğim.”

Bir an yüzünde tarif edemediğim bir ifade belirdi. Acı vardı ama garip bir şekilde, o acının içinde küçük bir rahatlama da vardı. Sanki onun canını yakmak pahasına da olsa biraz açılmış olmam, onunla biraz olsun iletişim kurmuş olmam bile rahatlatmıştı onu.

Kapıyı açtı ve çıkmadan önce Adnan’a baktı. Adnan’a başıyla beni işaret etti ve konuştu.

“Onu yorma.” dedi kediye.

Arkamın ona dönük olduğunu bildiğim için hüzünle gülümsedim. Ben sessizce Adnan’ın patilerini okşarken kapı usulca kapandı ve oda yeniden bana kaldı, ama bu kez yalnız değildim. Adnan yanımdaydı.

Başını koluma yaslamış, mırlamaya devam ediyordu. Elimi karnıma koydum ve önce karnıma, sonra Adnan’a baktım.

“Bak,” diye fısıldadım içimdeki küçük misafire, “Bu bizim kedimiz Adnan. Sen de kedileri sevecek misin? Bence çok seveceksin...”

Onunla konuşurken ilk kez canım yanmadı o an, ilk kez onunla geçireceğim hayata dair bir umut doldu içime. Onu Adnan’ı severken hayal edebiliyordum, arkadaşlarımın kucağında oynarken, anneannesiyle tanışırken... Ben yalnızca o konser gecesinde başına büyük bir felaket gelmiş ve o geceden sonra hayatı mahvolmuş olan o genç kadın değildim.

Ben, Eliz Sonay’dım.

O akşam kendimi, eskiden olduğum insanı, ailemi, dostlarımı, benliğimi, hayallerimi hatırladım. Ve günler sonra ilk kez, tamamen iyi olmasam da tamamen kötü de olmadığımı hissettim. Ben hala buradaydım; artık tutunmam gereken hayatı daha gevşek tutsa da ellerim, hala tutuyorlardı ve bu denemeye değmesi için yeterli bir gerçeklikti...

-

 

Tekrar merhaba aşkımlarrrrr. ^^

O kadar tatlı bir bölümdü ki benim için, Adnan ve Eliz’in kavuşma anı beni aşırı duygulandırdı. :’)

Ve Devrim’in veteriner asistanını evde MİSAFİR etmesi? Dfbdsjfbndsjgadga

Herkesin hayalidir sanırım ya Devrim Ali Yöner’in misafiri olmak?

Bu arada ufak bir şey söyleyeceğim, 2.kitabın bölümlerine baya olaylı başlamıştık özellikle ilk 6 bölüm olmayan şey kalmadı wsbdfdsfsd Son 2 bölümdür de biraz daha durgun, karakterleri dinlendirdiğimiz bir süreçten geçiyoruz çünkü artık biraz durulmaları lazımdı çok fazla şey yaşadılar. Fakat merak etmeyin, yeniden ÇOK FAZLA ŞEY yaşayacağımız bölümler gelecek, bir süre biraz rahatlasınlar fırtına öncesi sessizlik gibi düşünün :’)

Bugünlük benden bu kadar, yorumlarınızı okumak için aşırı heyecanlıyım ve yorumlarınız için aşırı teşekkür ederim şimdiden, Misafir’i arkadaşlarınıza önermeyi unutmayın. ^^

Bu arada Instagram üzerinden misafirkitapresmi sayfasını, benim hesabım olan beyzalkoc hesabını ve beyzaalkockitaplari sayfalarını takip etmeyi de unutmayın. ^^

İyi ki varsınız. :')