2.KİTAP - 9,10,11 VE 12.BÖLÜMLER
Selam aşklarımmm, nasılsınız? ^^
İyi okumalar diliyorum, bol bol yorum yapmayı unutmayın!

9.BÖLÜM : KIYILARIM.
Oradan nasıl uzaklaştığımı tam olarak hatırlamıyordum.
Hatırladığım tek şey, sabahın o soluk ve acımasız ışığının Aziz Ata Yener’in evinin bahçesine giden demir kapılarının üzerine vurduğu, sabaha karşının bütün karanlığını dağıtmak yerine daha görünür hale getirdiğiydi. Herkesin yorgunluğunun, herkesin uykusuzluğunun, herkesin saklamaya çalıştığı duyguların daha da görünürleştiği o saatlerde, Dünya Can’ın artık sesini yükseltmeden ama tartışmaya da izin vermeyen bir kararlılıkla beni arabaya yönlendirmesi, Berfu’nun koluma girmiş halde “Bir kahve içeceğiz, yalnızca bir kahve, sonra yine döneriz, söz veriyorum,” diye tekrarlamaları ve Baran’ın tek kelime etmeden, yalnızca yanımızda, dikkatli, gergin ve bana istemeden fazla yaklaşmamaya çalışan bir halde yürümesi olmuştu.
Bir süre sonra kendimi, boğazdan birkaç sokak içeride, sabahın ilk müşterilerini yeni yeni kabul etmeye başlayan küçük ama şık bir kafede buldum. İçeri girer girmez yüzüme vuran sıcak hava, dışarıdaki sabah ayazından sonra neredeyse başımı döndürecek kadar ağır geldi bana. Kahve çekirdeklerinin kokusu, fırından yeni çıkmış kruvasanların ve tereyağlı bir şeylerin havaya yayılan sıcak kokusuyla birbirine karışıyordu ama ben o kokuların hiçbirine gerçekten ulaşamıyordum. Sanki burnum tüm o kokuları alıyor, zihnim ise onları arzulamayı reddediyordu. Kardeşim kayıpken bir şeyler yiyip içmek, acıkmak, susamak... Tüm bu sıradanlıklardan bile utanıyordum.
“Günaydın,” diyen çalışan bizi masalardan birine yönlendirirken bir yandan da yeni çıkan ürünlerini anlatıyordu, “Kruvasanlar az önce çıktı, böreklerimizin de birkaç dakikası var...”
Cam kenarındaki masalardan birine oturmuştuk. Dünya Can ve Berfu benim karşıma, Baran ise yanıma geçmişti. Orada, arabasının yanında benim gidişime bakakalan Aziz Ata ne haldeydi bilmiyordum. Bildiğim tek şey, önümde duran menüye bile bakmadığım, masanın üzerindeki küçük cam vazoda duran beyaz çiçekleri donuk gözlerle seyrettiğimdi.
“Evet,” diye mırıldandığını duydum Dünya Can’ın, “Kaç tane kruvasan yesem? Siz ne yiyorsunuz, herkes kruvasan mı? Derin?”
“Bana fark etmez.” diye mırıldandım donuk bir sesle.
Dışarıda arabalar geçiyor, insanlar ellerinde kahvelerle bir yerlere yetişiyor, birileri birilerine “günaydın” diyordu. Ve bütün bunlar bana korkunç derecede yanlış geliyordu. Gün nasıl aymış olabilirdi ki? Benim kız kardeşim nerede, nasıl, üşüyor mu, tok mu bilinmezken, gün nasıl aymış olabilirdi?
Bütün bunların ağırlığı üzerime öyle çok çöküyordu ki omuzlarımı dimdik tutmaya çalışsam da sırtımın giderek içe kıvrıldığını hissediyordum. Dünya Can menüyü eline alıp garsona hızlı hızlı bir şeyler söylemeye başladığında ne sipariş verdiğini bile duymadım. Berfu önümde duran peçeteyi düzeltip kahve fincanlarının geleceği alanı açarken yüzüme baktı.
“Bir şey yemen lazım.” dedi doğrudan.
Başımı iki yana salladım.
“Aç değilim ki.”
“Açsın Derin.” dedi Berfu bu kez daha sert bir sesle, “Saatlerdir dışarıdayız, doğru düzgün hiçbir şey yemedin, ağladın, yoruldun… Bayılmanı mı bekleyelim?”
“Bayılmayacağım, merak etmeyin.”
Dünya Can başını kaldırmadan araya girdi.
“İçimizi baya bir rahatlattın şu an.” dedi, “Bayılmayacağını haber verdiğin için teşekkürler Derin.”
Ona bakmadım bile.
Normalde cevabına gülerdim belki, ama şu an değil. Şu an her şey fazlasıyla uzaktı bana. Berfu da nasıl bir çıkmazın içinde olduğumu yüz ifademden anlamış olacak ki bir an sustu. Baran ise o ana kadar tek kelime etmemişti. Yanımda oturuyor, kahverengi ahşap masanın kenarına hafifçe yaslanmış halde beni izlememeye çalışıyor, ama yine de bakışlarını tamamen kaçırmayı da beceremiyordu. Aklında ne olduğunu anlamak için çok zeki olmam gerekmiyordu. Aziz Ata’yla ne konuştuğumuzu, ona tokat atmama sebep olacak ne söylediğini merak ediyordu. Yalnızca o da değil elbette, Dünya Can ve Berfu da oradan ayrıldığımızdan beri bundan başka bir şey düşünmüyordu ama kimse bana bunu sormaya cesaret edemiyordu.
Baran’ın bana dönüp konuşmaya başlamak üzere olduğunu hissettiğim an ben ondan hızlı davrandım.
“Sorma Baran.” dedim.
Sesim yorgundu ama o kadar netti ki masa bir anda ölüm sessizliğine büründü.
Gözlerimi ilk kez masanın üzerinden kaldırıp sırayla yüzlerine baktım.
“Aziz’le ne konuştuk, bana ne dedi, ne oldu…” dedim, “Bunları anlatmayacağım. Anlatmak da istemiyorum.”
Dünya Can hemen başını salladı ve teslim olur gibi ellerini kaldırdı.
“Tamam,” dedi, “Sakinleşelim Derin’ciğim!”
Berfu konuşmaya cesaret edemezken Baran bana birkaç saniye baktıktan sonra gözlerindeki hayal kırıklığı dolu kabullenişle başını salladı.
“Tamam.” dedi o da sonunda, “Sen nasıl istersen... ne zaman anlatmak istersen...”
“Hiçbir zaman.” dedim net bir sesle, “Hiçbir zaman.”
Masaya kısa süreli bir sessizlik çöktü. Garson kahveleri ve kruvasanları önümüze bırakırken sessizlik biraz bozulsa da herkes yemek yemeye başladıktan sonra daha da derin bir sessizlikle devam etti her şey.
Önüme bırakılan kruvasana boş gözlerle baktım. Bir ısırık alsam kusacakmışım gibi hissediyordum. Gözlerim öyle çok yanıyordu ki kırpmadan duramıyordum.
Berfu önümdeki tabağı biraz daha bana doğru ittirdi o sırada.
“En azından yarısını ye.” Dedi.
“Elimi sürmek bile istemiyorum.”
“Derin... Bak gerçekten bayılıp kalacaksın birazdan!”
“İstemiyorum Berfu, yiyebilsem yerim herhalde.”
Berfu sıkıntılı bir nefes verirken Dünya Can ellerini kahve fincanına dolamış, beni dikkatle izliyordu. Sanki hangimizin ne zaman patlayacağını tahmin etmeye çalışır gibiydi.
Sonunda o konuştu.
“Peki.” dedi sakin bir sesle, “Yemiyorsan yeme ama bari kahveni iç.”
Fincanı elime alıp kahveden bir yudum aldığımda boğazımın ne kadar kuruduğunu fark ettim. Kahvenin sıcağı boğazımı yakarken en azından bir şey hissetmek, hiçbir şey hissetmemekten daha iyi geldi o anda. Gözlerimi fincanın içindeki koyu renge dikip konuşmaya başladım.
“Benim tek derdim o.” dedim bir anda.
Masada çık çıkmadı. Kimse “Kim?” diye sormadı çünkü herkes kimden bahsettiğimi biliyordu.
“Başka hiçbir şey düşünemiyorum.” dedim daha kısık bir sesle, “Ne açlığımı, ne sağlığımı, ne Aziz Ata’yı, ne Madrid’i, ne burayı, ne kim ne dedi, ne kim ne düşündü… hiçbirini. Aklımda yalnızca Deniz var.”
Boğazım o ismi söylerken yine düğümlenmişti ama ağlamamak için verdiğim çaba işe yarıyordu. Zaten gözyaşlarım da artık tükenmiş olmalıydı... Fincanı yavaşça tabağına bıraktım.
“Şu an bir yerde.” dedim, “Bir yerde, altı günlük bir bebek olarak, annesiz, babasız, bensiz, kim bilir kimin elinde… Ve niye? Neden yani, neden?”
Cümlem bitmedi. Bitiremedim. Çünkü devam ettirirsem gözümün önüne ihtimaller gelecekti ve ben şu an ihtimalleri kaldırabilecek halde değildim.
Berfu uzanıp elimi tuttu.
“Bulacaklar onu...” dedi, “Her şey iyi olacak Derin, söz veriyorum sana.”
Başımı ona çevirdim. Gözlerine baktığımda söylediklerinden onun da çok emin olmadığını görebiliyordum. Buna inanmamı istiyordu ama o bile tam olarak inanmıyordu söylediklerine.
Dünya Can dudaklarını birbirine bastırıp önündeki tabağa baktı, dünyanın en iştahlı insanlarından biri olarak onun bile iştahı kaçmıştı. Onun da yüzünde o çaresiz öfke vardı işte; bir şey yapmak isteyip yapamamanın verdiği o çaresiz öfke.
Tam o sırada Baran derin bir nefes aldı. Belli ki bir süredir söylemeyi düşündüğü şeyi artık saklayamıyordu.
“Ben birini arayabilirim.” dedi.
Masadaki üç bakış aynı anda ona döndü.
Baran omuzlarını hafifçe dikleştirdi. Sanki bir anda kendi içine kapanmış o sessiz adam gitmiş, yerine çözüm üretmek zorunda hisseden daha net biri gelmişti.
“Amcamın,” dedi, “Emniyet müdürlüğünde üst düzey çalışan bir tanıdığı var.”
Bu cümle bende anında bir hareket yarattı. Sırtımı biraz doğrulttum. İlk kez birkaç dakikadır masaya değil de gerçekten birine bakıyordum.
“Çok yakın değiller ama birbirlerini tanıyorlar.” diyerek devam etti Baran, “Birkaç işte beraber çalıştıkları olmuştu. Adamla ben bile tanışmıştım bir ara...” dedi, sonra bakışlarını bana çevirdi, “İstersen amcam üzerinden ona ulaşabilirim. Doğrudan soruşturmanın göbeğine giremeyiz belki ama en azından haberleri, resmi olarak söylenmeyen gelişmeleri, işin hangi aşamada olduğunu ondan öğrenebiliriz. Yani belli ki sen artık Aziz Ata’yı görmek bile istemiyorsun...”
Baran’ın söyledikleri içimde bir nebze olsun umut ışığı yakarken bir yanım kötü bir haber almanın korkusuyla kasılıyordu. Son birkaç saatte çok fazla şeye tutunup elim boş kalmıştı.
“Ciddi misin?” diye sordum halsiz bir merakla.
Baran’ın yüzündeki ifade değişti o an. Sanki benim sonunda onunla gerçekten konuşuyor oluşum onu hem sevindirmiş hem de daha dikkatli olmaya zorlamıştı.
“Ciddiyim.” dedi, “Şu an ararım hatta. Gerekirse amcamı da uyandırırım.”
Dünya Can hemen öne eğildi.
“Kardeşim madem böyle şeylerin vardı niye söylemiyorsun?”
Baran ona kısaca baktı ve mahcup bir ifadeyle gülümsedi.
“Gelir gelmez söyleyemedim,” dedi basitçe, “Haberleri Aziz Ata’dan alıyorsunuz sanıyordum... Ve ortamın sakinleşmesini bekledim.”
“Ara.” dedim hemen.
Sesim bu kez daha canlı çıkmıştı.
Baran başını salladı.
“Arayacağım.” dedi, “Şimdi ararım hatta. Merak etmeyin, amcam bir şekilde bilgi alır.”
“Amcan ne iş yapıyor ki senin?” diye sordu Dünya Can merakla.
“Kulak burun boğaz doktoru.”
Dünya Can, Baran’ın cevabını duyunca yüzünde dumura uğramış bir ifade oluştu.
“Ne alaka peki?” diye sordu boş gözlerle.
“Sorgulama kanka.” dedi Baran, “Ben de bilmiyorum.”
Dünya Can kendini tutamayıp gülerken Berfu her zamanki gibi koluna vurup susturdu onu. Benim aklım ise yalnızca Baran’ın bir şekilde Deniz’den haber alabilecek olmasındaydı. Baran telefonu eline alırken ben gözlerimi bir anlığına kapattım.
Aziz Ata’nın sabaha karşı ışığıyla aydınlatılmış yüzü geldi aklıma istemsizce. Öfkeyle kıskançlık arasında sıkışmış o bakışı, arsız konuşmaları, pişman oluşu...
Sonra Deniz geldi gözlerimin önüne. Onu yalnızca bir kere görebilmiş olsam da o güzel yüzü hiç gözümün önünden gitmiyordu. Parmağımı tutan o minicik eli...
Bildiğim tek bir şey vardı o an. Ne olursa olsun, bugün bana beni bu buhrandan kurtaracak bir yol açılmalıydı.
Kim açarsa açsın, nasıl açılırsa açılsın, artık bir yolu olmalıydı...
%20(2).png)
10.BÖLÜM : SICAK AYAZ.
Kafedeki sıcak hava, dışarıdaki sabah ayazından daha yorucuydu sanki. İnsan donarken en azından neyle savaştığını biliyordu ama böyle yerlerde, insanların normal bir güne başlıyormuş gibi alçak sesle konuşmaları arasında umutsuzluk içinde otururken, dünyanın geri kalanının hiçbir şey olmamış gibi davranması insanın canını çok daha derinden yakıyordu.
Ben de tam olarak bunu hissediyordum işte; masanın başında oturuyordum ama sanki bedenim burada, ruhum bilinmez yerlerdeydi.
Baran telefonunu eline almış, amcası üzerinden ulaşabileceği o emniyet bağlantısını nasıl devreye sokacağını düşünür gibi ekranına bakıyordu. Dünya Can kahvesini içiyor ama içtiğini bile fark etmiyor gibiydi. Berfu ise benim önümde duran tabağa bakıp bakıp iç geçiriyor, bir şeyler yemem için doğru anı kolluyordu. Masadaki hava, biraz önceye göre daha umutluydu belki; en azından elimizde küçük de olsa bir ihtimal vardı artık. Ama buna rağmen göğsümdeki taş yerinden oynamıyordu.
“Amcama mesaj attım,” dedi Baran, “Uyanınca beni aramasını söyledim.”
“Güçlü polis bağlantıları olan kulak burun boğaz doktoru bir amca...” dedi Dünya Can uzaklara bakarken, “Herkesin hayalindeki amca, yemin ederim.”
“Sen hala orada mısın?” diye sordu Berfu, “Farklı mesleklerden yakın arkadaşları olamaz mı insanların?”
“Olur da beraber çalışmışlar ya bir dönem... Oraya takıldım ben.”
Berfu sinir bozukluğuyla güldü.
“Amcamın hastalarından birini yakalamaya çalışıyorlardı, o yüzden amcamla işbirliği yapmıştı teşkilat... Adam muayeneye geldiğinde yakalandı.”
“Vay be,” dedi Dünya Can, “Ne amcalar var ya.”
Onlar ortamı biraz daha normalleştirmek için sohbet ederken ben ikinci kahvemi içiyordum. Bir şeyler yemesem de en azından bir şeyler içmek zorundaydım yoksa başka türlü ayakta kalamayacaktım. Kahvemden bir yudum daha almıştım ki tam o sırada telefonum titredi.
Refleksle elim ceketimin cebine gitti. Ekranı önüne çevirdiğim an kalbim bir anlığına durur gibi oldu çünkü ekranda onun ismi yazıyordu.
AZİZ ATA YENER.
O an, o saniye yüzümde ne değiştiyse, üçü de fark etti. Özellikle Baran. Onlar bana merakla bakarken ben hiçbirine açıklama yapmadan anında mesajı açtım ve merak içinde okumaya başladım.
“Seninle konuşmak için arabanızı park ettiğiniz yere geldim, gitmişsiniz. Eve geçmişsinizdir diye çıkıp Berfu’nun evine geldim, kimse yok. Neredesin?”
Bir süre boyunca ekrana bakmayı sürdürdüm. Mesajdaki her bir kelime bana birkaç saat önce yaşanan konuşmamızı, kalbimi nasıl kırdığını hatırlatıyordu. O bakışı, özrü, kolumdan tutuşu, arkamda kalışı... içimden onunla konuşmam gerektiğini söyleyen bir ses yükselir gibi oldu o an ama ben o sesi hemen bastırdım.
Çünkü ne yaparsa yapsın, ne kadar peşimden gelirse gelsin, ne kadar pişman olursa olsun artık hiçbiri benim derdim değildi. Benim kardeşim kayıptı ve onunla olan hesaplarımızın, kişisel sancılarımızın, kıskançlıklarının, özürlerinin arasında ezilip kalmayacaktım.
Telefonun ekranını kapatıp masaya yüzü aşağı gelecek şekilde bıraktım.
“Kimdi?” diye sormadı Berfu. Sormasına gerek yoktu zaten. Masadaki sessizlik birkaç saniye uzayınca Dünya Can başını hafifçe yana eğdi.
“Aziz mi?”
Başımı salladım.
“Ne yazmış?” dedi bu kez Baran, olabildiğince nötr görünmeye çalışarak.
Gözlerimi fincanıma diktim.
“Bizi bulmaya çalışmış.” dedim düz bir sesle, “Arabayı park ettiğimiz yere gitmiş, sonra da Berfu’ların evine gitmiş. Nerede olduğumu soruyor.”
Bu cümle masanın üzerine sessizce bırakılmış ama ağırlığı asla dağılmayacak bir kasvet bulutu gibi kaldı. Baran’ın yüzündeki ifade çok hafif değişmiş, Dünya Can ise Berfu’ya imalı bakışlar atmaya başlamıştı bile. Berfu ise hemen, tepkisini benden önce organize etmiş gibi konuştu.
“Cevap verme.”
Başımı ona çevirdim.
“Vermeyeceğim zaten.”
Ve gerçekten de vermeyecektim. İçimde ne kadar karmaşa olursa olsun, bir yanım onun ne diyeceğini merak etse de, bir yanım o mesajın altındaki aciliyeti okumaya çalışsa da, şu an cevap vermek istemiyordum.
Bana çizdiği sınır, bizim bitiş çizgimiz olacaktı.
Baran elini fincanının etrafında dolaştırdı ama hiçbir şey söylemedi. Sanki söylemek istediği şeyler vardı ama bu kez yerini biliyordu. Tam o anda kafedeki televizyonun sesi biraz yükseldi.
Başta dikkat etmedim. Tezgahın üst köşesine asılmış ekranlardan birinde açık haber kanalı, sessiz bir fondan çok daha fazlası olmaktan çıktı bir anda çünkü spikerin sesi netleşti ve o tanıdık kelimeler kulağıma çarptı.
“Kayıp bebek Deniz Yener…”
Başımı istemsizce kaldırdığımda ekranda yine o görüntüler vardı. Yenerlerin villası, polis şeritleri, demir kapılar, muhabirin telaşlı yüzü... Ve ekranın bir köşesinde, küçücük bir karede, benim yalnızca kısa bir süreliğine tanıyabildiğim kız kardeşimin fotoğrafı.
Nefesim anında sıkıştı. Sanki biri göğsümün tam ortasına bastırmıştı. Dünyanın geri kalanı sessizleşirken, spikerin dudaklarından dökülen her kelime ayrı ayrı kalbime batıyordu.
“Altı günlük,” diyordu bir yerde, tam olarak dinleyemesem de bazı kelimeleri beynimin içinde yankılanıyordu, “kaçırılma ihtimali”, “polis seferber”, “İstanbul İl Emniyet Müdürü’nün bebeği...”
Deniz’in varlığı bu cümlelerin içinde öyle korkunç bir soğukluğa indirgeniyordu ki, dayanamadım, tam ağzımı açmıştım ki Baran benden hızlı davrandı.
Sandalyeyi hafifçe geri itti, anında ayağa kalktı ve tezgaha doğru yürüdü. Garsona yaklaşırken sesini alçak tuttu ama yüzündeki ciddiyet öyle belirgindi ki ne dediğini duymama bile gerek kalmadı.
Garson önce ekrana baktı, sonra Baran’a, sonra da bizim masaya doğru göz gezdirdi. Herhalde bizim o haberin içinde bir yerimiz olduğunu yüzlerimizden anlamış olacak ki hiç itiraz etmeden kumandayı aldı ve birkaç saniye sonra kanal değişti.
Ekranda bir sabah programı açıldı, bir kadın gülümseyerek bir tarif anlatıyordu. Hayat bazen insanı o kadar acımasız bir hızla farklı görüntüler arasına atıyordu ki mideniz bulanıyordu. Daha iki saniye önce kayıp bir bebek, şimdi üzerine pudra şekeri serpilen bir dilim kek...
İnsan buna nasıl dayanırdı bilmiyordum.
Baran geri dönüp yerine oturduğunda bana bakmadan söylenmeye başladı,
“Saçmalık,” dedi yalnızca, “İnsanlar şuraya kafa dağıtmaya geliyor, haber kanalı açmışlar...”
Cevap veremedim çünkü boğazım yine düğümlenmişti. Berfu elini masanın üzerinden benim elime doğru uzattı ama tam dokunmadan durdu, belki de bu sabah çok fazla şeyin canımı yaktığını gördüğü için artık neye nasıl tepki vereceğimi kestiremiyordu.
Masadaki sessizlik birkaç saniye daha sürdükten sonra Dünya Can, her zaman yaptığı gibi, en zor konuşmayı en düz yerden başlattı.
“Eee…” dedi fincanını tabağına bırakırken, “Şimdi ne yapacağız?”
Bu soru masanın üstüne bırakılınca, hepimiz fark ettik ki gerçekten de bunu hiç konuşmamıştık. Çünkü o ana kadar yalnızca yangının içinde hareket etmiştik, yangından nasıl çıkacağımızı hiç düşünmemiştik. Kafeye gelmek bile bir plan değil, geçici bir sürüklenmeydi.
Ben hiç düşünmeden cevap verdim.
“Geri gideceğiz.”
Berfu anında başını iki yana salladı.
“Bir faydası yok ki Derin, zaten onlardan bilgi alamayacağız.”
“Berfu...”
“Hayır Derin.” dedi bu kez daha net bir sesle, “Şu haline bak. Perişan oldun!”
“Halimin önemi yok.”
“Var.” dedi, “Tabi ki var!”
Gözlerimi ona diktim. Yorulmuştum, fiziksel olarak da, duygusal olarak da, zihinsel olarak da öyle yorulmuştum ki cevap verebilecek kadar bile halim yoktu.
“Kardeşim kayıp.” dedim, “Benim perişan olmamın da bir önemi yok.”
Berfu’nun yüzünde o tanıdığım, yumuşak ama geri adım atmayan ifade belirdi o an. Beni kırmak istemeyen ama söylediklerinden de vazgeçmeyecek olan haliydi bu.
“Hasta olacaksın.” dedi, “Geceyi arabada geçirdin, hiçbir şey yemedin, yüzün bembeyaz. Ellerine baksana Derin, elin titriyor. Bu böyle devam ederse, kendini toparlamak yerine daha da perişan edersen kardeşin için hiçbir işe yaramayacaksın.”
“Ben iyiyim.”
“Değilsin.” dedi Dünya Can bu kez çok sakin bir sesle, “Hiç iyi değilsin.”
Bir şey söylemek istedim ama Baran da ilk kez bu meselede yorum yapma hakkını görmüştü kendine, o konuşmaya başlayınca ben susmak zorunda kaldım.
“Bir süreliğine eve dönsen, dinlenip toparlansan Derin... Ben de o sırada amcamla konuşmuş olurum, ne gelişme varsa hemen öğreniriz.”
Berfu hemen devam etti, sesindeki ton iyice yumuşamıştı.
“Bak.” dedi, “Eve gideriz. Sen duş alırsın, bir şeyler yersin, biraz uzanırsın. İstersen akşam yine gideriz. Eğer Baran’ın amcası işimize yaramazsa da söz veriyorum ben Deha’yı ya da Aziz Ata’yı bizzat kendim arayacağım. Söz veriyorum bak!”
Hiçbir şey diyemedim. Berfu ise gözlerimin içine bakarak son cümlesini daha dikkatli bir şekilde kurarak son kozunu oynadı.
“İstersen akşam gidip yine evin önünde sabahlarız.” dedi, “Gerçekten. Akşam yine gider, yine bekleriz. Ama şu an bu halinle devam edersen hasta olacaksın Derin. İnan bana, hiç iyi görünmüyorsun.”
Söylediklerinin farkındaydım, bana “bırak” demiyordu, bana yalnızca “birkaç saatliğine kendini toparla” diyordu ve belki de buna gerçekten ihtiyacım vardı. Biraz sessizliğe, gözlerimi kapatmaya, umut etmeye...
Masadaki fincanıma baktım, kahvem artık buz gibiydi. Telefonum sessizdi, ne ben Aziz’e cevap vermiştim ne de o bana bir daha yazmıştı. Ve itiraf etmek çok zor olsa da ben gerçekten de bitmiş bir haldeydim. Biraz daha ayakta kalmaya çalışırsam artık hareket etmek için sürünmem gerekecekti.
“Akşam gideceğiz ama...” dedim sessizce.
Berfu hiç düşünmeden başını salladı.
“Evet,” dedi, “Tabii ki gideceğiz.”
Baran bana bakarak, daha düşük bir sesle konuştu.
“Sen birkaç saat uyu Derin, eğer bir gelişme olur da öğrenebilirsem anında haber vereceğim sana.”
Bu cümle biraz olsun içimi rahatlatmıştı. Çünkü eve dönmek, boşluğa dönmek olmayacaktı en azından. Hala bir bekleyişim, bir haber alma ihtimalim olacaktı en azından.
Derin bir nefes aldım, istemeye istemeye, içimdeki o sert düğümü biraz daha sıkarak başımı salladım.
“Tamam.” dedim, “Tamam... gidelim.”
Bu “tamam” bir kabulleniş değildi. Bir teslimiyet hiç değildi. Yalnızca kısa bir geri çekilişti. Yalnızca birkaç saatliğine bedenimi de bu savaşın içinde tutabilecek kadar toparlamaya çalışacaktım.
Berfu bunu duyar duymaz gözle görülür biçimde rahatladı.
“Güzel.” dedi, “Bari kruvasanını da ye de öyle gidelim.”
“Yemek kısmı için söz vermedim,” dedim, “Midem almıyor Berfu...”
Dünya Can hafifçe gülümsedi.
“Allah’ım bendeki iştahı birkaç günlüğüne şu kıza ver ya...”
“Tamam. Hadi,” dedi Berfu hızlı bir kabullenişle, “Kalkıp gidelim de dinlenelim o zaman bari. Madem illa yemeyeceğim diyorsun...”
Başımı salladım. Tekliflerini kabul ettiğim andan beri sırtımdaki ağırlık artmış gibiydi. Şimdi bir an önce eve dönmek, uzun uzun uyumak ve güzel haberlere uyanmaktı tek dileğim.
Artık derdim değildi ne Mavi ne de Derin, karanlık bir denizin içinde önümü görmeden yüzüyordum bir belirsizliğe doğru.
Su öylesine koyu, öylesine dipsizdi ki bazen gerçekten ilerliyor muydum, yoksa aynı karanlığın içinde kendi etrafımda dönüp duruyor muydum, onu bile ayırt edemiyordum.
Önümü göremiyordum; ne kıyı seçiliyordu uzakta ne de beni çağıran bir ışık vardı. Yalnızca soğuk vardı, ağırlık vardı, bir de içime usul usul çöken o tarifsiz yorgunluk.
Durup dinlenmek benim de hakkımdı ama kim durup dinlenirdi ki bir okyanusun en karanlık noktasında?
%20(1).png)
11.BÖLÜM : MİSAFİR.
Berfu ve Dünya Can’ın beni eve dönmeye ikna etmeleri kadar kolay olmamıştı ama şunun da farkındaydım, insan bazen en çok karşı çıktığı şeyi, aslında çok ihtiyacı olduğu için reddederdi.
Eve dönmek istemiyordum çünkü durduğum an dibe batmaktan korkuyordum. Yener’lerin villasının önünde, o demir kapıların karşısında, polis ışıklarının altında ayakta kaldığım sürece kendimi hala bir şey yapıyormuş gibi hissedebiliyordum. Orada beklerken hiçbir şey yapmasam bile kardeşim için çabalıyormuş gibi hissedebiliyordum. En azından onun için kendimi yoruyordum, onun için perişan ediyordum kendimi ve başka türlüsünün bana iyi hissettirmesi mümkün değildi.
Oysa Berfu’nun odasına girip kapıyı kapattığım an, bütün o yapay dayanıklılığın üzerimden döküleceğini, bedenimin de zihnimin de artık rol yapamayacağını biliyordum.
Ve öyle de oldu.
Berfu’nun odasına girer girmez ilk fark ettiğim şey sessizlikti. Sabah aceleyle çıkarken her şey ne kadar dağınık göründüyse, şimdi aynı dağınıklık bana tuhaf bir sığınak hissi veriyordu. Yatağın üzerine gelişi güzel bırakılmış yastıklar, makyaj masasının üzerinde açık unutulmuş bir ruj, sandalyenin arkasına üst üste asılmış hırkalar... İnsan bazen bir başkasının dağınıklığında kendi içindeki dağınıklığa daha az yabancı hissediyordu.
Kapıyı arkamdan kapattım.
Hiçbir kıyafetimi çıkarmadan, yalnızca kendimi yatağın kenarına bırakacak kadar güç bularak oturdum önce. Sonra yavaşça geriye doğru kaydım ve başımı yastığa koydum. Vücudumun her yeri aynı anda ağırlaştı sanki. Boynum hala arabadaki uykunun tutulmasını taşıyordu. Göz kapaklarım kum dolu gibiydi. Saç diplerim bile acıyordu ama bütün bunların ötesinde, en çok da kalbim ağrıyordu.
Bir süre boş gözlerle tavana baktım ve hiçbir şey düşünmemeye çalıştım ama elbette başaramadım, iki gündür yaşanan her şey bir bir gözümün önünden geçerken resmen kıvranıyordum.
Telefonum hala üzerimdeki ceketimin cebindeydi. Ceketi üzerimden çıkarmaya bile üşenmiştim. Elimi cebime götürüp telefonu çıkardım ve bir an bile düşünmeden ekranı açtım. Sanki zaten neye bakacağımı biliyormuşum gibi doğrudan mesajlara girdim.
AZİZ ATA YENER.
Mesaj hala oradaydı.
“Seninle konuşmak için arabanızı park ettiğiniz yere geldim, gitmişsiniz. Eve geçmişsinizdir diye çıkıp Berfu’nun evine geldim, kimse yok. Neredesin?”
Derin bir nefes alıp mesajı tekrar tekrar okudum ve tekrar tekrar. Ne söyleyecekti ki bana? Ne söyleyebilirdi? Yeniden mi özür dileyecekti? Yoksa yine kendi içindeki cehennemi bana anlatıp benim anlamamı mı bekleyecekti?
Parmağım mesaj kutusuna gitti ve bir anda yazmaya başladım.
“Berfu’lardayım...”
Sildim.
Bir süre boş boş ekrana baktıktan sonra yeniden yazdım.
“Bana söyleyeceğin şey…”
Onu da sildim.
Dudaklarımı birbirine bastırdım, ne yazarsam yazayım yetersiz, fazla, yanlış ya da zayıf görünecekmiş gibi hissediyordum. Çünkü mesele aslında yalnızca ona cevap verip vermemek değildi. Mesele şuydu, ben yine onun açtığı kapıdan içeri girecek miydim? Yine onun sesi, onun pişmanlığı, onun sertliği ve yumuşaklığı arasında savrulma izni verecek miydim kendime?
Kardeşim kayıptı ve ben hala bunları düşünüyor oluşumdan bile rahatsız oluyordum ama insanın kalbi hep doğru şeyler için atmıyordu işte.
Telefonu göğsümün üzerine bırakıp gözlerimi kapattım. Cevap yazmak istemiyordum ama cevapsız bırakmak da sanki başka bir yük yaratıyordu içimde. Ya gerçekten önemli bir şey söyleyecekse? Ya Deniz’le ilgili bir gelişme varsa ve ben sırf gururumdan ya da kırgınlığımdan dolayı bunu geciktiriyorsam? Bu ihtimal aklıma gelir gelmez telefonu yeniden elime aldım.
Bu kez daha net bir şey yazmaya karar verdim.
“Deniz’le ilgili bir haber varsa-“
Tam o an kapı zilinin çalmaya başlamasıyla yazmayı bıraktım.
O kadar ani, o kadar sıradan ama aynı zamanda o kadar keskin girdi ki o ses odanın içine, parmaklarım mesajı yarım bırakmış, gözlerim kapıya yönelmişti. Cümlem eksik halde duruyordu, ve o an devam etmekten vazgeçip ekranı kapattım. Dünya Can ve Berfu’nun kapıya giden telaşlı sesleri odayı doldururken başımı yastıktan kaldırdım.
Kalbim istemsizce hızlanmıştı, yoksa Deniz’den bir haber mi vardı? Belki de gelen Aziz Ata’ydı?
“Buraya kadar geldim,” diye yazmıştı ve belki yine gelmişti? Belki bu kez gerçekten konuşmak, gerçekten özür dilemek, gerçekten elle tutulur bir şeyler söylemek için kapıdaydı. Saçma olduğunu biliyordum ve bunu düşünmekten nefret ediyordum ama ne söylemek için geldiğini de deli gibi merak ediyordum.
Merakla yataktan doğrulmuştum ki Berfu’nun sesi koridorda yankılandı.
“Derin,” diye seslendi bana, “Bir misafirin var!”
Ben kaşlarımı çatmış kapıya doğru ilerlerken Berfu’nun sesinde hafif bir şaşkınlık olduğunu hissedebiliyordum. Sanki beklenmedik bir şey olmuştu. Berfu’nun sesindeki şaşkınlık gelenin Aziz Ata olduğu anlamına gelebilir miydi?
Saçlarımı elimle geriye doğru ittirdim. Odanın kapısını açtıktan sonra koridora çıktığımda önce kapıdaki kişiye bakan Berfu ve Dünya Can’ı gördüm. Yüzlerinde ciddi anlamda o kadar şaşkın bir ifade vardı ki adımlarımı hızlandırdım.
Kapının önünde bekleyen kişiyi görebileceğim noktaya adım atmıştım ki o an yüzlerindeki şaşkınlığın sebebini çok iyi anladım.
Kapının önünde duran adam Aziz Ata Yener değildi.
Bir an için gerçekten ne gördüğümü anlayamadım, rüyada mıyım ya da nasıl bir gerçekliğin içindeyim bilmiyordum çünkü onu bu kapıda görmeyi bırakın, bu ülkede, bu şehirde görmeyi bile aklımdan geçirmemiştim.
Evet... Gelen oydu.
Rafael.
%20(2).png)
12.BÖLÜM : TESADÜF MAVİSİ.
Kapının hemen önünde, elinde çantasıyla, biraz yorgun, biraz mahcup, biraz da beni nihayet bulmuş olmanın verdiği rahatlıkla duran Rafael ile göz göze geldiğimde şoktaydım.
Bir saniye boyunca beynim bu görüntüyü kabul etmekte zorlandı. Sanki gözlerim tanıyor ama zihnim reddediyordu. Sanki Madrid’teki hayatım benim hayatta olduğum başka bir paralel evrendi ve Rafael o paralel evrene aitti ama şimdi burada, İstanbul’da, Berfu’ların evinin kapısında, elimle dokunsam gerçekliğini anlayabileceğim kadar yakınımdaydı.
Dudaklarım aralandı ama bir süre hiçbir şey çıkmadı.
“Merhaba…” dedi sonunda çekinerek. Sonra bozuk ama sevimli Türkçesiyle ekledi, “Sürpriz oldu, evet?”
Ben hala kapının birkaç adım gerisinde durmuş, gözlerimi ondan ayıramaz haldeydim.
“Rafael…” diyebildim sonunda, “Sen... burayı... nasıl...”
“Sen Türkçeyi unutmak?” dedi Rafael gülerek, sonra anlayışlı bir sesle devam etti, “Ben…” dedi, “Ben sana çok mesaj yazdı ama sen cevap vermedi. Sonra ben merak etti çok. Çok çok.”
Elini göğsüne götürüp stresli bir nefes verdikten sonra devam etti.
“Bir arkadaş… kurstan… senin arkadaşın değil ama seni tanıyan biri… o dedi ki sen Türkiye’ye döndü. Sonra ben düşündü…” Yüzü biraz daha ciddileşti, “Sen iyi değil.”
Berfu kapının kenarında durmuş bizi izliyordu. Dünya Can’ın yüzünde ise “Bu nereden çıktı ki şimdi?” ifadesi vardı.
“Ben...” diyebildim yalnızca, “İyi değilim, evet...” Sonra büyük bir aydınlanma yaşayıp silkinerek kendime geldim, “İçeri gelsene!” dedim, “O kadar şok oldum ki burada böyle kaldım, kusura bakma. Hadi, gel içeri!”
-
Rafael’in gelişiyle birlikte evin içindeki hava tuhaf bir şekilde değişmişti. Bir saat öncesine kadar yalnızca yorgunluk, kaygı ve belirsizlik taşıyan salon şimdi meraklı gözlerle doluydu ve trajikomik bir andı bu.
Çünkü ben hayatımın belki de en ağır, en engebeli, en acı dönemlerinden birinin ortasındayken, kayıp kız kardeşimin korkusu boğazıma düğümlenmiş halde nefes almaya çalışırken, salonumuz bir şekilde görünmez bir izdivaç programına dönmeyi başarmıştı.
Hepimiz salondaydık, Berfu, Dünya Can, Baran ve Rafael!
Dünya Can yerde, sehpanın önüne yayılmış oturuyordu; bir elinde çay bardağı vardı, diğer eliyle de farkında olmadan halının püsküllerini çekiştiriyordu. Berfu koltuğun köşesinde, bana en yakın noktada oturmuştu, sanki biri dönüp bana gereğinden fazla bakarsa hemen araya girecekmiş gibi tetikteydi.
Baran, koltuğun tekli kısmında, kendini olabildiğince rahat gösterme çabasıyla ama bir o kadar da rahatsız bir halde oturuyor, bardağındaki çaya gerektiğinden uzun bakışlar atıyordu. Rafael ise biraz daha dik oturuyordu; yabancı bir evde, yabancı bir şehirde, yabancı insanlarla aynı salonda olmanın verdiği o hafif gergin nezaket hali üstündeydi ama gözleri her şeye rağmen sık sık bana kayıyordu. Ve ben, onların tam ortasında, elimde çay bardağı, ne içtiğimi bile anlamadan oturuyordum.
Rafael’e Deniz’i anlatmak zorunda kalmıştık. Daha doğrusu tam anlamıyla anlatmak olmasa bile durumu ona özetlemiştik. Çünkü buraya kadar gelmişken, neden evde bu kadar ağır bir hava olduğunu, neden hepimizin yüzünün bu kadar solgun olduğunu, neden benim sanki bir anda birkaç yaş büyümüş gibi göründüğümü bilmeye hakkı vardı.
Dünya Can’ın ve Berfu’nun yardımıyla, arada Rafael’in anlamadığı bazı kelimeleri sadeleştirerek, ona birkaç gündür yaşadığım her şeyi anlatılabilecek en özet haliyle anlattık ve Rafael duyduğu her şeyle daha da çok sarsılmıştı.
Yüzündeki o sıcak, rahat ifade çekilmiş, yerine sarsılmış, ciddi bir yüz gelmişti. Elindeki bardağı iki eliyle birden kavramıştı. Gözleri büyümüş, dudakları aralanmıştı.
“Bebek mi?” demişti önce, inanamayan bir sesle, “Küçük, küçük bebek?”
Sonra, Türkçesi yetmeyince İngilizceye kaymış, “This is horrible,” demişti, “This is really horrible.” Ardından yine bana bakmıştı. Çok daha yumuşak, çok daha üzgün bir bakışla eklemişti, “Derin… I’m so sorry.”
O an ona kızmak, burada oluşunu sorgulamak, gelişini tuhaf bulmak kolay değildi. Çünkü buraya beni gerçekten merak ettiği için gelmişti ve gerçekten üzülmüştü.
“Peki sen...” diye mırıldandım merakla, “Burayı nasıl buldun? Burada olduğumu nereden bildin?”
Rafael’in bakışların Dünya Can’a kaydı o an. Kaşlarımı çatarak soran gözlerle ona döndüm.
“Yalvardı.” dedi Dünya Can, “Ne yapsaydım? Gelme mi deseydim?”
“Benim haberim yoktu.” diyerek aradan sıyrıldı Berfu.
Rafael başını salladı.
“Arkadaşlarını sosyal medyadan takip etmiştim ya...” dedi bozuk Türkçesi ile, “Sonra ben ona şey yaptım... Yani mesaj yazdım.”
Şok içinde Dünya Can’a döndüm.
“İyi de o zaman sen niye kapıda o kadar şaşırdın Rafael’in gelmesine?”
“Ben çok yakışıklı olmasına şaşırdım!” dedi, “Sen gelmesine şaşırdığımı mı sandın?”
Salondaki ortam giderek daha da absürt bir hal alıyordu.
Baran ve Rafael’in ortasında oturmuş şaşkınlıkla olan biteni izliyordum. Baran’ın Rafael’e karşı tavırlı olduğu her halinden belliydi. Rafael de aynı şekilde, Baran’ın kim olduğunu sorgular gibiydi.
Berfu çayından bir yudum aldıktan sonra hafifçe iç çekti.
“Hayat bazen gerçekten zor oluyor.” dedi sessizce.
Dünya Can başını kaldırdı.
“Neden?”
“Sonra konuşuruz Dünya Can, sonra konuşacağız seninle.
Salonun içindeki bu absürt hava, böyle bir dönemde biraz olsun nefes almama yarıyor gibi görünse de aslında canımı da ayrı bir yerden sıkıyordu. Çünkü kardeşimin neyin içinde olduğunu bile bilmiyordum ve burada oturmuş benden hoşlanan iki erkekle beraber çay içiyordum!
Rafael çay bardağının tabağına bıraktı. Sonra dikkatlice bana dönüp, Türkçesini toplayarak konuştu.
“Ben… yardım etmek isterim.” dedi, “Yani… burada nasıl… nasıl yardım olur bilmiyorum ama…” Göğsüne hafifçe dokundu, “Ne yapabilirsem yaparım...”
Bu cümle o kadar Rafael’di ki, istemesem de kalbim bir an yumuşadı. Baran da bunu fark etmiş olmalıydı ki tam o sırada bakışları bana kaydı, sonra hemen başka yere çevrildi.
“Teşekkür ederim.” dedim Rafael’e, “Buraya gelmen bile…”
Cümlem yarım kaldı.
Çünkü tam o anda kapı yeniden çaldı.
Evin içindeki her ses, çay kaşığı sesler, bardakların tabaklara değerken çıkardığı sesler, nefesler... hepsi bir anlığına geri çekildi sanki.
Berfu ilk tepki veren oldu.
“Ben bakarım,” diyecekti muhtemelen ama ortamdan kaçabilmek adına ondan hızlı davrandım.
“Ben bakarım.” dedim anında.
Sesimdeki acelecilik muhtemelen hepimizin dikkatini çekti. Çünkü aslında hepimiz biliyorduk ki ben gerçekten kapıya bakmak istemiyor, salondan kaçmak istiyordum. Bu garip ortamdan, üzerimde dolaşan anlamsız ilgiden, bana üzülerek bakan gözlerden, susarak yarışan erkeklerden, kendi yorgun bedenimden, hatta birkaç saniyeliğine kendi zihnimden bile kaçmak istiyordum.
Ayağa kalktım.
Kimse itiraz edemeden koridora çıktığım anda salonun o sıkışık havası biraz olsun arkamda kaldı. Kapıya doğru yürürken içimde anlamsız bir gerilim yükselmişti yine. Kapının zili her çaldığında kalbim de endişeyle çarpacaktı her seferinde, çünkü her bir arama, her bir mesaj, her bir zil sesi iyi haber getirebileceği gibi kötü haberler de getirebilirdi.
Elimi kapı koluna koydum, kötü bir haber almamak umuduysa derin bir nefes aldım ve açtım.
Ve evet... Bu sefer gelen gerçekten Aziz Ata’ydı.
Aziz Ata Yener burada, kapımdaydı.
Onu kapının önünde görünce bedenim öyle sert bir şekilde irkildi ki bunu gizleyemedim bile. Üzerinde koyu renk bir ceket vardı bu kez, sanki o sabahki dağınıklığını biraz olsun toparlamaya çalışmış ama başaramamış gibiydi. Saçları hala dağınıktı. Gözlerinin altındaki morluklar daha da belirgindi artık. Yüzü sert değildi, daha çok bitkin görünüyordu ama o bitkinliğin altında her zamanki gibi kendini toplamak için dişlerini sıkan bir adam vardı, bunu görebiliyordum.
Göz göze geldiğimizde ilk birkaç saniye boyunca hiçbir şey söylemeden öylece birbirimize baktık.
Sonra o konuştu.
“Derin,” dedi net bir sesle, “Seninle konuşmam lazım.”
Bu cümleyi duyar duymaz içimde kapıyı yüzüne kapatma isteğiyle, ne söyleyeceğini merak etmenin utancı birbirine çarptı. Ama merak eden tarafımı hemen susturdum. Çünkü onunla konuşmak istemiyordum. En azından şu an. Hele bu evde, bu halde, böyle bir günün içinde hiç istemiyordum.
“Deniz’den bir haber yoksa konuşmamıza da gerek yok Aziz Ata.” dedim en az onunki kadar net bir sesle.
“Sadece beş dakika.” dedi Aziz Ata, “Sadece beş.”
“Benim artık seninle konuşmak istemiyor olmam bir şeyi değiştiriyor mu?”
Aziz’in çenesi hafifçe gerildi.
“Derin.”
“Hayır.” dedim net bir şekilde, “Eğer bir haber vereceksen söyle, aksi halde konuşmak istemiyorum.”
Tam o anda arkamdan bir ayak sesi duyuldu.
Arkamı döndüğümde göz göze geldiğim Rafael muhtemelen banyoya gitmek için koridordan geçiyordu ama o saniyede, orada, onun tam arkamdan görünüyor oluşu Aziz Ata’nın bakışlarını anında değiştirdi.
Gözleri, yüzümden çekilip Rafael’e kaydı. Öyle kısa sürdü ki bu bakış, belki ışıktan da sesten de daha hızlı bir şekilde bana döndü.
Aziz’in yüzü bir anda sertleşti, kaşlarından biri hafifçe kalktı.
“Kim bu eleman?” dedi hesap sorar gibi.
Sesi alçaktı ama tonundaki rahatsızlığı saklayamamıştı.
Ben daha cevap veremeden Rafael durdu ve merakla bize döndü. Ne olup bittiğini tam anlamasa da ortamın gerildiğini hissettiği belliydi.
O an arka tarafta bir gölge daha belirdi.
Baran.
O da koridora kadar gelmişti, muhtemelen sesleri duymuş, mutfağa gitme bahanesiyle boş çay bardağıyla koridora çıkmıştı. Koridorun ucunda göründüğü anda Aziz Ata’nın yüzündeki o gerilim bir kat daha arttı.
Gözleri bu kez bariz bir huzursuzlukla önce Rafael’e, sonra Baran’a, sonra yeniden bana döndü. Ortam giderek daha da absürtleşiyordu!
Baran, sanki bu sahnenin saçmalığının farkında ama yine de geri çekilmeyecekmiş gibi, düz bir sesle konuştu.
“Derin iyi mi diye bakmaya geldim.”
Bu cümle, zaten ince bir ipin üstünde duran Aziz Ata’nın sabrını biraz daha gerdi. Bunu neredeyse fiziksel olarak görebiliyordum artık; omuzları sertleşmiş, dudağının kenarı öfkeyle kasılmıştı.
Aziz bir bana, bir koridordaki iki erkeğe bakarken ne düşüneceğimi de ne hissedeceğimi de bilmiyordum. Her şey o kadar saçma bir hal almıştı ki olanlara inanamıyordum. Kardeşim kayıptı, ben yorgunluktan bitmiştim, evin koridorunda ise biri geçmişimden çıkıp gelmiş, biri Madrid’den buraya kadar uçmuş, biri ise kapının önünde durmuş öfkesiyle yakıp yıkmamak için dayanmaya çalışır halde bana bakıyordu.
Tam o sırada Berfu da göründü koridorun ucunda.
Durumu bir bakışta anladı muhtemelen çünkü yüzüne önce hafif bir şaşkınlık, hemen ardından da o kontrol etmeye çalışan ev sahibi ifadesi beliriverdi.
“Aziz?” dedi soran gözlerle, “Hoş geldin…”
Sonra, sanki kapıda duran şey bir felaket değil de sıradan bir misafirmiş gibi, dünyanın en doğal cümlesini kurdu.
“Çay içer misin?”
Bu cümle o kadar yanlış zamanda, o kadar doğru bir Türk refleksiyle çıktı ki, bir an için hepimiz donduk.
Ve ben ilk kez o gün, bütün o korkunun, öfkenin, kıskançlığın, yorgunluğun ortasında, hayatın ne kadar trajikomik bir deneyim olduğuna bir kez daha emin oldum.

Tekrar merhaba aşklarımmm! <3
Sizce Aziz Ata ne konuda konuşmaya geldi? :')
Ben şimdi heyecanla yorumlarınızı okumaya geçiyorum,
bir sonraki bölümde görüşmek üzere! ^^
-BEYZA