2.KİTAP - 7.BÖLÜM : KÜÇÜK MİSAFİR.
Merhaba benim güzel misafirlerimmmm, nasılsınız? ^^
Umarım bölümü çok severek okursunuz, iyi okumalar dilerim. <3
Bol bol yorum yazmayı unutmayın!^^
%20(29.7%20x%2018%20cm).png)
7.BÖLÜM : KÜÇÜK MİSAFİR.
(ELİZ’İN ANLATIMIYLA)
Ben bir kuştum... Ve her seferinde kafesime doğru uçtum. Her seferinde, her bir seferinde, başka hiçbir yolu denemeden, aklımdan bile geçirmeden, doğrudan kafesime uçtum. Özgürlük benim hayatımın kısa bir periyoduydu yalnızca. Annemin yanında kaldığım her an tutsaklıktı, sonrası zaten hep tutsaklık. Şimdi düşünüyorum da belki de asıl özgürlüğümü o zamanlar yaşamıştım. Çocuktum sonuçta, hayal kurabiliyordum.
Kimsenin misafiri değildim, kendi hayal dünyamın ev sahibiydim. Kimsenin tutsağı da değildim, kafesteki kuşu da. Şimdi bir de bir hayat taşıyordum içimde, çocukken düşürmekten çok korktuğum o vazoyu taşıdığım gibi değil, nefesimi ellerimin arasında taşıyormuşum gibi.
İçgüdülerimiz ne garip. Daha iki ay önce bana sorsanız annelik nedir bilmezdim, anlamazdım. Çocuklara bakıp gülümser geçerdim, onları birilerinin bahçelerindeki çiçekler gibi görür, yalnızca haklarında güzel birkaç şey düşünür ve sonrasında unutur giderdim. Aklımda olan tek şey kariyerimdi bundan aylar önce. Annem, arkadaşlarım, işim, eğitimim, hayallerim...
Oysa o küçük misafir karnımda belirdiğinden beri aklım da kalbim de onunla dolu. O vazoyu taşıyan çocuk gibi değilim artık, vazonun içindeki çiçeklerin ne yaparsam yapayım çok da yaşamayacağını biliyorum. Benim ellerimde topraklar var, ve tek yapmam gereken onları düşürmeden tutmak.
Ve şimdi ellerimde topraklarla kalakalmış gibi hissediyorum. Bazı kelimelerin insanı yaralamadan önce idrak edilmesi gerekir ya hani, ellerimde topraklarla durmuş idrak etmeye çalışıyorum duyduklarımı.
“Eşim.” diyor Lale, “Sevgili eşim...” diyor ve dönüyorum gerçekliğe.
Toprak birikintisi kayıp düşüyor elimden, tutamıyorum.
Tutsam da nasıl sulardım zaten, bilmiyorum.
Sulasam bile çiçek açar mıydı ki, sanmıyorum.
Şimdi idrak ettiğim bu kelimeleri sindirmekten başka çarem yok, biliyorum. Toprak önümde, ayaklarımın hemen yanında. Zihnimin içinde üstüne basıp geçiyorum, fiziken hala aynı yerde yatıyorum aslında. Sanki benim dışımda herkes tepki veriyor ne duyduğuma. Önce perde kıpırdıyor, sonra bağlı olduğum monitörün sesi biraz daha keskinleşiyor, sonra Devrim’in bakışları kararıyor ve en sonunda hareket etme sırası bana geliyor.
Gülümsüyorum.
Bir insan aynı anda hem kurşun yarasından hem de az önce duyduğu bir kelimeden kanayabilir miydi? Neyse ki Oya Abla kanamamın durduğunu söylemişti. Kurşun büyük bir hasar vermeden çıkarılmıştı, hayati tehlikem şimdilik geçmişti, bebeğin kalbi zayıf da olsa hala atıyordu ve tüm bunlar az önce duyduğum o kelimeyi unutmam ve hayatıma Devrim Ali Yöner hiç yokmuş gibi devam etmem için birer işaretti, biliyordum.
Bana söylenen her şey, yaşamın tarafında kalmam gerektiğini anlatıyordu ama Lale’nin o iki kelimesi, içimde yaşamaya çalışan ne varsa hepsinin üstüne ağır ve soğuk bir örtü gibi kapanıvermişti.
Gözlerim Devrim’in gözlerine kaydı bir saniyeliğine, belki de inkar etmesini bekliyordum, öfkelenmesini, bağırıp çağırmasını. Belki de hiçbir şey beklemiyordum. Çünkü insan bazen beklemeyi bile bırakacak kadar yoruluyordu ve benim takatim bile kalmamıştı. Bedenim yorulmuştu, kalbim yorulmuştu, karnımdaki küçücük kalbi ayakta tutmaya çalışan bütün varlığım yorulmuştu. Bu yüzden Devrim’in gözlerinde gördüğüm pişmanlığın, öfkenin, çaresizliğin hiçbirine tutunmak istemedim.
Tutunursam yine düşecektim ve düşersem, bu sefer ayaklarımın dibinde toprak vardı, bunu yalnızca ben biliyordum.
Lale’nin eli hala Devrim’in omzundaydı.
O el bana Devrim’in kendisinden daha çok şey söylüyordu. Odanın içinde Lale’nin varlığı bile başlı başına bir açıklamaydı zaten. Topuklu ayakkabılarının sesi, yüzündeki o nefret dolu gülümseme, gözlerinin beni hasta yatağında bile ölçüp biçen o soğuk parıltısı...
Ben olan biteni şaşkınlık göstermeden karşılamaya çalışırken bir asır gibi süren birkaç dakikanın sonunda Devrim ayağa kalktı. Kalkışıyla Lale’nin eli de omzundan düşmüştü ama bu benim umurumda bile değildi.
“Lale.” dedi Devrim.
Sesi bir uyarı gibiydi, ama ben onun uyarılarını sevmiyordum artık. Çünkü Devrim’in uyarıları hep bir şey olduktan sonra geliyordu. Bir kapı kapandıktan sonra, bir kabahat işlendikten sonra, iş işten geçtikten sonra, her şey için çok geç olduktan sonra...
“Ne oldu?” diye sordu Lale, “Yanlış bir şey mi söyledim?”
Devrim’in çenesi kasıldı.
“Dışarı çık.”
“Geçmiş olsun demek istedim yalnızca.”
“Dedin.”
“Devrim,” dedi Lale, adını o kadar yumuşak söylemişti ki midem bulandı, “Bu kadar gergin olmana gerek yok, misafirimizi ziyaret etmek istedim sadece.”
Misafirimiz.
O an içimde bir şey daha kırıldı. Misafir kelimesi benim lanetim gibiydi artık. Ve artık onların misafiri miydim? İkisinin?
Devrim bir adım daha attı.
“Çık, Lale.” dedi soğuk bir netlikle.
Lale bu kez birkaç saniye sessiz kaldığı sırada gözleri Devrim’den bana kaydı. Bende bir şey arıyordu sanki, kırıldığımı görmek istiyordu, hüsranımı hissetmek istiyordu. Aradığı hisler buldurmuş muydu ona kendini bilmiyorum, çünkü o an tüm bunlar olurken yüzümün ne halde olduğunu da bilmiyordum.
“Tamam,” dedi sonunda nazik tutmaya çalıştığı ses tonuyla, “Çıkıyorum.”
Kapıya doğru yürüdü, ama tabi ki hiçbir şey söylemeden çıkmayacaktı. Kapının yanında durup bana baktı ve sahte bir gülümsemeyle başını eğdi.
“Tekrar geçmiş olsun Eliz,” dedi, “Umarım bu kez daha iyi ağırlayabiliriz seni.”
Devrim’in sesi sertleşti.
“Lale.” dedi yalnızca.
Devrim öfkeyle Lale’nin çıkışını izlerken bu kez yalnızca kalbimin kırılışını değil, karnımın gerildiğini de hissettim. Sanki içimde taşıdığım küçük misafir bile saklanmak istiyordu tüm bu olan biteni duymamak için. Elimi istemsizce karnıma götürdüm onun kulaklarını kapatır gibi. Bandajların üzerinden, ağrımın üzerinden, korkumun üzerinden ona dokundum.
“Küçük misafirim...” diye geçirdim içimden, “Biz iyi olacağız.”
Lale’nin çıkışının ardından kapı kapanırken Devrim anında bana döndü.
“Eliz.” Sesindeki telaşı duyabiliyordum.
Başımı çevirdim ama ona bakmaya tenezzül bile etmedim. Çünkü ona bakarsam öfkeden ağlayacaktım ve ağlarsam onun hala canımı yakabildiğini kabul etmiş olacaktım. Oysa ben artık buna izin vermek istemiyordum. Ne Devrim Ali Yöner’e, ne de kaderin beni sürekli bir kapının iç tarafına koyan o acımasız eline boyun eğmek istemiyordum.
“Eliz,” dedi Devrim, “Bana bak. Lütfen.”
Bakmadım. Elini çeneme doğru götürüyordu ki öfkeyle başımı çevirerek kurtardım yüzümü onun o kirli ellerinden.
“Hiçbir şey sandığın gibi değil.” dedi çaresiz bir sesle, neredeyse inanacaktım. Eğer aptal olsaydım tabi.
“Hangisi?” diye sordum gözlerimi kaçırarak, “Hangisi sandığım gibi değil Devrim?”
Cevap veremedi, bu soruyu beklemiyordu.
“Bu kaçıncı sandığım gibi olmayan şey?” dedim hayal kırıklığı içinde, “Kaçıncı?”
“İzin ver açıklayayım.” diyebildi yalnızca.
“Hayır.”
Bu kelime ağzımdan o kadar hızlı çıktı ki, Devrim bile bir an durdu.
“Hayır,” dedim yeniden, bu kez daha yavaş, daha netti sesim, “Ben açıklama falan istemiyorum.”
“Ama ben açıklamak istiyorum Eliz.”
“Hayır,” dedim, “İstemiyorum!”
“Böyle düşünmene izin veremem.”
Yavaşça ona döndüm.
“İzin veremez misin?”
Devrim, söylediği şeyin neye benzediğini o an anladı. Gözlerindeki ifade değişti. Hemen konuşmak istedi ama ben ondan önce davrandım.
“Senin neye izin verip neye izin vermediğin kimin umurunda Devrim? Senin benim hayatımda ne gibi bir yerin var?”
“Eliz...”
“Ben senin izinlerinle yaşamıyorum Devrim.”
Sesim çok yüksek değildi, bağırmıyordum. Zaten bağıracak gücüm de yoktu ama bunları bağırarak söylesem de aynı etkiyi yapacaktı zaten. Bazı kelimelerin bağırarak söylenmesi gerekmezdi, fısıldamak bile yeterdi.
“Ben açıklama istemiyorum,” dedim, “Çünkü senin açıklamaların hep benim yıkıldığım yerin üzerine yıkılıyor Devrim. Önce bir şey oluyor, sonra sen bunun neden olduğunu anlatıyorsun. Önce hayatım değişiyor, sonra sen bana neden değiştiğini anlatıyorsun. Önce ben zarar görüyorum, sonra sen beni korumaya çalıştığını söylüyorsun. Önce benim dünyam yıkılıyor, sonra sen elinde o dünyanın yıkılma sebebiyle gelip ‘sandığın gibi değil’ diyorsun. Beni mahvediyorsun sonra da bana neden mahvettiğini açıklamaya çalışıyorsun Devrim.”
Devrim’in yüzü ağır ağır solarken ben devam ettim.
“Ben artık hiçbir şeyi sonradan öğrenmek istemiyorum. Önceden öğrenmek de istemiyorum. Ben artık sana dair, ailene dair, hayatına dair hiçbir şeyi öğrenmek istemiyorum.”
Bu cümleyi söylerken elim karnımdaydı ve ne kastettiğimi tam olarak bilmesini istiyordum. Ben bu bebeği tek başıma öğrenmiştim, onu dünyaya getirmeye de yaşatmaya da tek başıma karar vermiştim ve şimdi bu yolda tek başıma olmak istiyordum.
“Lale’yle...” dedi Devrim çaresizce, “Aramızda düşündüğün gibi bir şey yok.”
“Ne düşünüyor olabilirim Devrim?” dedim öfkeyle, “Evlenmişsiniz!”
“Bir sebebi var,” dedi sonunda, sesi yorgundu, “Sana her şeyi anlatamam ama bir sebebi var.”
“Anlatmanı istemiyorum zaten.” dedim.
“Eliz...”
“Sebep istemiyorum,” dedim, “Ben yoruldum Devrim. Ben artık senin karanlığının içinde mantıklı sebepler aramak istemiyorum.”
Devrim’in gözleri karnımdaki elimdeydi.
“Ben...” dedi, “Eğer sen bana bir şans verseydin... Bir kapı açsaydın...”
Konuşamıyordu, gözleri karnımdaki elimde öylece kalakalmıştı.
“Ben seni seçtim Eliz,” dedi, “Her seferinde seni seçtim.”
“Hayır,” dedim, “Sen beni korumayı seçtin, bana sahip çıkmayı seçtin, beni saklamayı, beni kurtarmayı seçtin ama sen hiçbir zaman beni seçmedin aslında. Kendini kandırma Devrim.”
Gözlerim doldu ama ağlamadım. Ağlamamaya çalıştım çünkü gözümden düşen yaşların ona ait olduğunu sanmasını istemiyordum. Güçsüz görünmek istemiyordum zira ben artık yalnızca kendimi temsil etmiyordum. Elim karnımda biraz daha sıkılaştı o an.
“Benim tek umurumda olan o.” dedim.
Bunu söylerken sesim titremişti ama bu kez titrediği için utanmadım. Başımı önüme eğip, gözlerimi karnımdaki elime dikerek sessizce ekledim.
“Karnımdaki küçük misafir.”
Bu kelimeyi söylerken boğazım düğümlendi. Küçük misafir... Benim rahmime, benim bedenime sığınmış, henüz hiçbir şey bilmeyen, babasının karanlığından da, annesinin yalnızlığından da habersiz olan o küçücük şey.
Bana ait olan tek şey.
Belki de ilk kez gerçekten bana ait olan bir şey.
Bir damla yaş süzüldü gözümden, silmedim. Çünkü elim hala karnımdaydı ve elimi kendi gözyaşlarım için onun üzerinden çekmek istemedim. Bu bile bencillik gibi geldi o an.
O damlayı Devrim’in gördüğünü gözlerim ona kaydığında anladım, yüzündeki bütün ifade dağılmıştı. Sanki bağırmamdan değil de o tek damladan korkmuştu. Çünkü bağıran bir Eliz’e karşı kendini savunabilirdi belki, öfkeli bir Eliz’e cevap verebilirdi, ama sessizce ağlayan, elini karnına koyup başka hiçbir şeyi umursamadığını söyleyen bir Eliz’e karşı elinde hiçbir şey yoktu.
“Ona zarar gelmesine asla izin vermem.” dedi Devrim öfkeyle.
“Sen izin vermediğin halde çok şey oluyor.” diye yanıtladım.
“Onu her şeyimle koruyacağım.” dedi Devrim yemin eder gibi, “Seni de her şeyimle koruyacağım Eliz.”
“Buna ihtiyacım yok.”
Devrim gözlerini kapattı. Ne derse desin, ne yaparsa yapsın gardımı indirmeyeceğimi biliyordu. Kısa bir an öylece kaldıktan sonra yeniden açtı gözlerini.
“Benden ne istiyorsun, söyle.” dedi.
“Benden uzak durmanı istiyorum.”
Bunu söylediğim an odanın içindeki hava değişti. Devrim’in yüzü önce kaskatı oldu, sonra o sertliğin altından çok daha zayıf ve çok daha derin bir acı çıktı.
“Bunu gerçekten istiyor musun?” diye sordu.
Cevap vermeden önce bir an durdum. Gerçekten istiyor muydum? Devrim’in bu odadan çıkmasını, beni bu evden göndermesini, hayatımdan tamamen uzaklaşmasını gerçekten istiyor muydum?
İnsan kendisini yaralayan birine hala ihtiyaç duyduğunu fark ettiğinde kendinden utanır mıydı? Ben utanıyordum. Devrim’in varlığı canımı yakıyordu ama yokluğu da içimde başka bir yerin çökmesine neden oluyordu. Ama artık kendi kalbimin çelişkileriyle değil, karnımdaki küçük kalbin ihtiyaçlarıyla hareket etmek zorundaydım.
“Evet.” dedim, “Bunu gerçekten istiyorum.”
Devrim’in nefesi kesildi neredeyse.
“Eliz,” dedi yalvarır gibi, “Bunu yapamayacağımı sen de biliyorsun.”
“Ben bu evde kalamam Devrim,” dedim, “Senin ve Lale’nin evinde, sizin misafiriniz olarak mı bekleyeceğim iyileşmeyi? Burada mı büyüteceğim bebeğimi?”
“Bu evde güvendesin.” dedi Devrim tam bir aptal gibi.
“Ben bu evde hiçbir zaman güvende hissetmedim ki.”
Cümlem odanın ortasına düştü. Devrim’in gözlerinde eski bir gece geçti sanki o an. Her şeyi başlatan o karanlık yaz gecesi...
“Lale’yi...” dedi Devrim sayıklar gibi, “Lale’yi göndereceğim. Burada kalmamasını sağlayacağım.”
“Karını mı göndereceksin?” diye sordum sakin bir öfkeyle.
“Eliz...”
“Gidecek olan benim Devrim. Başkası değil.”
Karnımdaki ağrı o an ince bir çizgi gibi yeniden belirdi. Önce çok küçük bir sızıydı, cümlelerimin arasına girdi, nefesimin arkasına saklandı ve ben de önemsemedim. Aralardan bir yerden geçecek, canımı yakıp sonra da gidecek sandım.
Devrim bir adım attı.
“Tamam,” dedi Devrim, “Nereye gitmek istersen oraya gidelim...”
“Biz değil,” dedim, “Ben gideceğim.”
Durdu. Bana çaresiz gözlerle bakarken ona anlayabilmesi için bir kez daha söyledim.
“Biz yok Devrim.” dedim, “Biz değil, ben gideceğim.”
İçimdeki bebek, bu cümleyi yalanlayan tek gerçekti. Çünkü istesem de istemesem de bir “biz” vardı artık. Devrim’le benim aramda, kanla, kurşunla, sırla, korkuyla karışmış ama yine de var olan bir bağ oluşmuştu. Onu silemezdim ama bu bağın beni yeniden onun kararlarının içine hapsetmesine de izin veremezdim.
“Benimle gelmeni istemiyorum,” dedim, “Benim için karar vermeni istemiyorum. Onun için karar vermeni de istemiyorum.”
Devrim’in sesi çok alçak çıktı.
“O...” dedi kelimelerini dikkatlice seçmek ister gibi, “Benim de bebeğim... Ve ben onu korumak zorundayım.”
“Sen beni de korumak istiyordun.” dedim, “Bana en büyük zararı böyle verdin.”
Sadece bakakaldı, sanki hayatı boyunca elinde tuttuğu tek silahı, yani koruma dürtüsü, ilk kez ellerinde işe yaramaz bir hale gelmişti.
“Eliz...” dedi bir kez daha, “O benim de bebeğim. Eğer hayatta kalırsa...”
“Devrim,” dedim öfkeyle, “Eğer bir daha bu cümleyi kurarsan... Eğer bir daha...”
Tam o an önce küçük ve keskin bir iğne gibi battı az önce şöyle bir uğrayıp gideceğini sandığım o sancı. Karnımın altından içeri doğru ilerledi ve sonra büyüdü. Sanki görünmez bir el dikişlerimin altından tutup bütün bedenimi kendine doğru çekti ve nefesim kesildi. Gözlerim istemsizce büyüdüğünde elim acı içinde karnıma bastırırken Devrim’in yüzü bir anda değişti.
“Eliz?”
Cevap veremedim.
Sancı ikinci kez geldiğinde bu kez daha kuvvetliydi. Belimden karnıma, karnımdan bacaklarıma yayıldı. İçimde bir şey öyle bir kasıldı ki bir daha asla gevşeyemeyecekti sanki! Yatağın çarşafını avuçladığım sırada dudaklarımın arasından kesik, boğuk bir ses çıktı. Devrim koruma içgüdüsüyle bana doğru bir adım attığında elimi ona doğru tutmamla durdu.
“Yaklaşma!” dedim.
Yaklaşmak istiyordu. Ellerini bana uzatmak, beni tutmak, karnımdaki ağrıyı kendi bedenine çekmek istiyordu ama durdu. Ben izin vermediğim için durdu. Bu, canımı hem daha çok yakmış hem de beni daha çok öfkelendirmişti.
Devrim’in yüzündeki bütün renk çekilmişti, acı içindeki inlemelerim karşısında ne yapacağını bilemez bir halde kapıya döndü.
“ÖMER!” diye bağırdı.
Sesi odanın duvarlarına çarpıp bana dönerken hissettiğim acı en ağrılı regl sancımın bile onlarca katı gibiydi.
“ÖMER!”
Kapı hemen açıldı. Ömer içeri girdiğinde arkasında Oya Abla vardı. Oya Abla’nın yüzü beni gördüğü an değişti. Bir doktorun yüzündeki o değişimi tanıyordum artık; özellikle de Doktor Oya’nın her mimiğini ezbere biliyordum.
“Eliz?” dedi Oya Abla dehşet içinde.
Sancı yeniden geldiğinde cevap veremedim. Neredeyse doğuruyor gibiydim oysa yalnızca birkaç haftalık bir hamilelikti bu! Oya Abla hemen yatağın yanına geldiğinde nefes nefese bir halde üzerimdeki örtüyü çekiştirdi.
“Çekil Devrim.” dedi.
Devrim nutku tutulmuş bir halde kıpırdamayınca Oya Abla öfkeyle yineledi.
“Çekil dedim!”
Bu kez Devrim bir adım geri gitti ama odadan çıkmadı. Oya Abla ellerini karnımın üzerine koydu. Bandajların çevresini kontrol etti, sonra nabzıma baktı. Ömer kapının yanında durmuş, ne yapacağını bilmez bir halde bize bakarken Devrim dehşet içindeydi.
“Derin nefes al Eliz,” dedi Oya Abla, “Önce bir sakinleşmeye çalışalım, tamam mı?”
“Bebek...” dedim.
“Şimdi panik yapmayalım, bak nabzın çok yükselmiş güzel kızım, önce nabzını düşürelim!”
“Bebek...” dedim bir kez daha, bu kez ağlayarak, “Oya Abla, çok sancım var! Bebeğe bir şey mi oluyor?”
Oya Abla’nın yüzü bir saniyeliğine gerildi. Sonra hemen kendini toparladı.
“Bunu anlamak için önce seni sakinleştirmem gerekiyor Eliz, tamam mı? Güven bana!”
“Ben sakinim!” dedim ama sesim bile bunun yalan olduğunu ele veriyordu.
Sakin değildim, bütün bedenim korkudan kasılmıştı. Hayatımda ilk defa böyle bir sancı çekiyordum ve acıdan aklımı kaybetmek üzereydim. Ben acıdan inlerken Oya Abla birine seslendi ve kapının yanında beliren kadın hızla içeri girdi. Oya Abla içeri giren kadına kısa kısa emirler verirken serum askısı hareket etti. Bir iğne, biraz pamuk, birkaç bant, küçük bir flakon... Her şey gözümün önünde bulanık bir telaşla ilerliyordu.
Devrim ise hala odadaydı.
Gözleri hala üzerimdeydi ve ben o bakışın altında nefes alamıyordum çünkü ona bakmak ve onun da bana bakıyor olduğunu bilmek içinden geçmeye çalıştığım bütün o korkunç gerçekleri yüzüme vurarak acımı arttırıyordu.
Aşk, acı, kurtuluş, esaret, suçluluk, bana tüm bu karanlık duyguları aynı anda tattırıyordu ve bu, o an dahil olmak isteyeceğim en son duygu karmaşasıydı!
“Oya Abla...” dedim, acıdan dişlerimi sıkıyordum, “Söyle ona...”
Devrim bana döndü.
“Eliz...”
“Söyle ona gitsin buradan!”
Oda bir anda sustu. Ömer’in bile nefesini tuttuğunu hissettim. Ben kan ter içinde acımı dindirebilmek için nefes alıp vermeye çalışırken Devrim’in yüzü öyle bir dağıldı ki, bir an kendi cümlemden ben bile korktum.
“Hayır,” dedi Devrim, “Gitmiyorum.”
“Git,” dedim.
“Eliz, gidemem işte anlamıyor musun!”
“Git dedim!”
Sancı bir kez daha geldiğinde bu kez acıdan iki büklüm olmuştum, Oya Abla hemen elimi tuttu.
“Nefes al. Eliz, bana bak! Devrim’e değil, bana bak ve nefes al! Sakinleşmek zorundasın!”
Bakmaya çalıştım ama gözlerim her seferinde Devrim’e kayıyordu, ısrarla orada durmaya devam ediyordu ve delirmek üzereydim.
“Git,” dedim daha zayıf bir sesle, “Lütfen git!”
Devrim’in dudakları aralandı.
“Bunu benden isteme.” dedi yalvarır gibi.
Bu cümle, sancımdan bile daha acı verici geldi o an.
“Devrim!” dedim dişlerimin arasından, “Kendimi toplamaya çalışıyorum. Yalvarırım git Devrim.”
Oya Abla’nın eli kolumdaydı. Serum damarıma girdiğinde soğuk bir sıvı içime doğru akmaya başladı. Ağrı hemen geçmedi ama bedenimde yavaş yavaş başka bir ağırlık yayılmaya başladı. Tam o an nefes nefese kalan Oya Abla Devrim’e döndü.
“Dışarı çık.” dedi.
“Oya Abla, onu böyle bırakamam.”
“Bırakmıyorsun,” dedi Oya Abla, telaştan sesi titriyordu, “Koridorun sonuna gidip odanda bekle diyorum sana Devrim, eğer biraz hatrım varsa! Allah rızası için! Sen burada oldukça o sakinleşemiyor! Görmüyor musun? İstemiyor seni.”
Devrim bu cümleyle iyice dağılmıştı. Oya Abla’nın bile gözleri dolmuştu ama sesi hala doktor gibi çıkıyordu, hala netti, hala beni hayatta tutmaya çalışıyordu.
“Görüyorsun,” dedi, “Ağrısı var, tansiyonu oynuyor, nabzı hızlandı. Stres kanamayı tetikleyebilir, bebeğin ritmini daha da bozabilir, şu an bile bebek ne durumda bilmiyoruz! Yalvarırım çık Devrim. Durumu kötüye gidiyor, görüyorsun!”
Devrim cevap vermedi.
Oya Abla bir adım daha attı.
“Ne olur çık!” dedi, “Ne olursa olsun gelip sana haber vereceğim, tamam mı? İyi haber olsa da, kötü haber olsa da.”
Ömer kapının yanından yavaşça yaklaştı.
“Abi.” dedi.
Devrim ona bakmadı.
“Dokunma bana.”
“Abi, çıkmamız gerekiyor.”
“Dokunma dedim.”
Ömer’in yüzü acıyla kasıldı ama geri çekilmedi.
“Beni sonra istersen döv istersen küfret abi,” dedi çok alçak bir sesle, “Ama şimdi çıkıyoruz.”
Devrim’in gözleri hala bendeydi. Ben ise hala Oya Abla’nın elleri arasında nefes almaya çalışıyordum. Bir elim karnımdaydı, diğer elim seruma bağlıydı. Bedenim ter içinde kalmış, saçlarım yanaklarıma yapışmıştı. Canım yanıyordu ama en çok da içimdeki küçük kalbin susmasından korkuyordum.
“Git,” dedim son kez.
Bu kez bağırmadım, yalvarmadım, sadece söyledim.
“Git Devrim.”
O kelimeyi duyduğunda yüzü gerçekten değişti. Ömer kolundan tuttuğunda Devrim bir an ona karşı koydu, sonra sanki bütün bedeniyle değil de yalnızca kırılmış bir yeriyle direniyormuş gibi geri çekildi. Ömer onu kapıya doğru götürdüğü sırada Devrim kapının eşiğinde durdu.
“Eliz,” dedi.
Cevap vermedim. Cevap verirsem kal diyeceğimden korktum çünkü.
“Nefes al.” dedi Oya Abla, “İlaç şimdi etkisini gösterecek, hem iğne hem serum, hemen geçirecek ağrını!”
Ve o an kapı kapandı. Devrim artık burada değildi. Odanın içinde yalnızca benim sakinleşmeye çalışan nefeslerim duyuluyordu ki birkaç saniye içinde koridordan korkunç bir ses geldi. Duvara geçirilen bir yumruk sesi. Sert, boğuk, içi öfkeyle, çaresizlikle dolu bir ses.
Bütün bedenim o sesle irkilirken karnım yeniden kasıldı ve Oya Abla hemen elimi sıktı.
“Bak bana,” dedi, “Oraya değil. Bana bak. Burada sadece sen ve ben varız güzel kızım, sen sakinleştiğinde bebeğinin durumunu da göstereceğim sana, tamam mı?”
Hüzünle başımı salladım. Gözyaşlarım yanaklarıma doğru süzülürken nasıl bir kabusun içinde olduğumu idrak etmeye çalışıyordum. Oya Abla başını bile çevirmemişti, bütün dikkati bendeydi ve karnımdaydı.
“Geçecek.” dedi.
“Bilmiyorum.” dedim ağlayarak.
“Geçecek Eliz.”
“Ya ona bir şey olursa?”
“Şimdi bunu düşünmeyeceğiz. Çocuklar ultrason cihazını getiriyor, tansiyonun da birazdan düşecek.”
“Düşünmeden duramıyorum Oya Abla.”
Oya Abla’nın gözleri yumuşamıştı ama elleri çalışmaya devam ediyordu. Serumun akışını ayarladı, bandajın kenarını kontrol etti, hemşireden birkaç şey getirmesini istedi ve bana döndü.
“Bana bak,” dedi, “Sen hala buradasın Eliz, hala bizimlesin! Bu yetmez mi?”
“Yetmez Oya Abla, biliyorsun... Eğer onu kaybedersem yapamam...” dedim gözyaşları içinde.
“Yapacaksın.”
“Yapamam...”
Oya Abla’nın sesi biraz daha yumuşadı o an.
“Bu da anneliğin bir parçası güzel kızım, kaybetmek ve yas tutmak da ebeveynliğin bir parçası... Ama sana onu kaybettin demiyorum, belki de hala hayatta?”
Gözlerim karnıma indi. Elim bandajların üzerinde duruyordu. O dayanılmaz ağrı hala oradaydı ama serumun etkisiyle keskinliği biraz azalmaya başlamıştı. Sancı dalga gibi gelip gidiyordu ama artık beni tamamen sürüklemiyordu.
“Korkma,” diye fısıldadım.
Ona söylüyordum, içimdeki küçük misafire.
“Korkma,” dedim yeniden, gözlerimden yaşlar akarken, “Ben buradayım.”
O hala benimle miydi, yoksa çoktan gitmiş miydi bilmiyordum ama ne olursa olsun içimde bir parça hep onunla yaşayacaktı, onu hep içimde yaşatacaktım, biliyordum. İçimdeki küçük misafiri kimsenin karanlığına teslim etmeyecektim. Onu benden alabilecek tek şey onun kendi karanlığı olabilirdi.
Oya Abla odaya giren ultrason makinesini yanıma çektikten hemen sonra serumun akışını kontrol etti ve sonra bana doğru eğildi. Gözleri bir doktor serinkanlılığında bakmaya çalışıyordu ama içinde benim için korkan bir kadın da vardı. Belki de bana bir zamanlar imkansız dediği ihtimalin şimdi içimde bir yerlerde yaşamaya çalışıyor olması, onu da benim kadar sarsıyordu.
“Şimdi...” dedi, “Ultrasonla bakacağım. Tamam mı? Hazır mısın?”
O an bana sorulan hiçbir sorunun cevabını bilmiyordum. Tamam mı? Değildi. Hiçbir şey tamam değildi. Hiçbir şeye hazır da değildim. Bebeğim yaşıyor muydu, bilmiyordum. Bedenim bile bana ait gibi hissettirmiyordu o dakikalarda. Kalbim paramparçaydı, hiçbir şey tamam değildi, hiçbir şey.
Yine de “Hazırım.” dedim çaresizce.
Hazır olmak zorundaydım, toprak yine ellerimdeydi şimdi, onu kırmamaya çalıştığım o vazoyu taşırken gösterdiğim hassasiyetin kat ve kat fazlası bir hassasiyetle taşımak zorundaydım. Ve eğer hayatta tutamadıysam onu, o vazo öyle derinlerde kırılacaktı ki içimde kanamadık yerim kalmayacaktı.
(YAZARIN ANLATIMIYLA)
Doktor Oya Başaran, Eliz’in odasından çıktığında Yöner Malikanesi’nin koridorları her zamankinden daha uzun, daha sessiz ve daha ağır görünüyordu.
Bu evin koridorlarında daha önce de çok şey taşınmıştı. Sırlar, öfkeler, aileden kalma suskunluklar, kapıların ardına saklanan konuşmalar, yarım kalmış tehditler, bastırılmış çığlıklar, davetsiz misafirlikler... Ama Doktor Oya o gece dudaklarının arasında nasıl söyleyeceğini hiç bilmediği bir haber taşıyordu.
Alnı terledikçe elinin tersiyle siliyor, kalbi hızlandıkça nefes almaya çalışıyordu. Koridorda bekleyen korumaların bakışları ona döndüğünde birkaç çalışan duvar kenarında sessizce oturuyordu. Kimse konuşmuyordu, bu evde çalışan herkes, Devrim Ali Yöner’in öfkesinin koridorlarda nasıl yankılandığını duymuştu. Duvara geçirilen o yumruğun sesi evin içindeki bütün insanları da yerinden oynatmıştı.
Doktor Oya yürümeye devam etti. Eliz’in odasından uzaklaştıkça, koridorun sonunda açık duran kapı belirginleşti. Devrim’in odasının kapısı belki de ilk defa sonuna kadar açıktı. İçerideki loş ışık yanıyordu ama oda aydınlık değildi.
Devrim Ali Yöner pencerenin önünde, duvara yakın bir yerde ayakta duruyordu. Sırtı hafifçe eğilmiş, bir eli kanepedeki kolçağa tutunmuştu. Diğer elinin üzeri öyle bir kızarmıştı ki; duvara çarptığı yumruğun izi parmaklarını morartmaya başlamıştı bile.
Ama o bunu hissetmiyordu.
Deha, birkaç adım ötede, elleri saçlarının arasında, gözleri kıpkırmızı bir halde ayakta duruyordu. Demir kapının yanındaki duvara yaslanmıştı; yüzü ifadesizdi ama gözleri bir noktaya takılı kalmıştı. Ömer ise Devrim’e en yakın yerde duruyor, ne yaklaşabiliyor ne de uzaklaşabiliyordu. Sanki Devrim bir adım daha dağılırsa onu tutmak için oradaydı ama tuttuğu anda kendisi de parçalanacakmış gibi korkuyordu.
Oya kapının eşiğinde durduğunda odadaki herkes başını kaldırdı.
Önce Ömer baktı ona, sonra Demir, sonra Deha ve en son Devrim. Devrim’in bakışları Oya’nın yüzüne çarptığı an bütün oda nefesini tuttu çünkü o bakışta öfke yoktu artık, tehdit yoktu, plan yoktu, yalnızca büyük bir korku vardı.
İyi bir haber mi duyacaktı, kötü bir haber mi bilememenin korkusu. Bir insanın bütün hayatını tek bir cümlenin ucuna bağlayıp o cümleyi beklemesinin dehşeti sarmıştı her yanını. Devrim Ali Yöner, hayatı boyunca birçok kapının ardında karar vermiş, hüküm vermiş, emir vermişti. Ama o gece ilk kez bir kapının eşiğinde, bir başkasının söyleyeceği birkaç kelimeye muhtaçtı.
“Oya Abla...” dedi. Sesi neredeyse çıkmıyordu bile.
Doktor Oya sessiz kalmayı tercih ederek birkaç adım attı. Devrim’in yanına gelene kadar ne yapacağını, neyi nasıl söyleyeceğini düşünmemişti, kafasında tasarlamamıştı. Belki de doğrudan söylemek en doğrusu olacaktı, böyle bir haber nasıl verilirdi ki?
Odanın içinde ölüm sessizliği vardı. Herkes olduğu yerde durmuş korku içinde ne duyacağını tasarlamaya çalışıyordu. Devrim nefesini tutmuş öylece bakarken Doktor Oya elini kaldırdı.
Avucunda tuttuğu küçük, siyah beyaz görüntüyü Devrim’e uzattı. Devrim önce anlamadı, kağıda baktı, sonra doktora, sonra tekrar kağıda.
Doktor Oya’nın sesi titredi o an.
“Bebeğinin ilk fotoğrafı...” dedi.
Odanın içindeki bütün sesler sustu. Devrim’in nutku tutulmuştu, şoktaydı. Deha, Demir ve Ömer şaşkınlıkla dolu karmakarışık bir heyecanla birbirlerine bakarlarken Devrim kağıdı aldı, daha doğrusu almaya çalıştı çünkü parmakları titriyordu. Öyle dikkatle tuttu ki, sanki o siyah beyaz görüntü kağıt değil de gerçekten avucuna konmuş küçücük, kırılgan bir bebekmiş gibi.
Gözleri görüntünün içindeki belirsiz gölgeye takıldı, hiçbir şey anlamadı önce.
Siyah bir boşluk, beyaz çizgiler, belirsiz bir leke, küçücük bir iz... Bu onun bebeği miydi? Devrim Ali Yöner’in bebeğiydi bu! Devrim’in yüzü yavaş yavaş dağıldı. Kağıdı tutan eli biraz daha titredi ve gözleri Doktor Oya’ya döndü.
Oya başını salladı, gözlerinden yaşlar süzülüyordu artık ama gülümsüyordu ve her şeyi açıklığa kavuşturan o son cümleyi kurdu.
“Yaşıyor Devrim...” dedi, “Bebeğin yaşıyor.”
-
%20(29.7%20x%2018%20cm)%20(29.7%20x%2040%20cm)%20(29.7%20x%2037%20cm).png)
Tekrar merhaba aşkımlarrrrr. ^^
Bu bölüm şu ana kadar 2.kitapta ennnn sevdiğim bölüm oldu çünkü Devrim’i odadan kovmayan azarlamayan kalmadı neredeyse sdhbfdsjgnsdjgnsdgnsdk
Ve evet, bebişimiz yaşıyor. :’) Şimdilik...
Asıl meseleler de bundan sonra başlıyor işte :’)
Lale, bebek, Eliz, Devrim, bir yandan Devrim’in ailesi bir yandan düşmanları derken bakalım neler bekliyor bizi. ^^
Bugünlük benden bu kadar, yorumlarınızı okumak için aşırı heyecanlıyım ve yorumlarınız için aşırı teşekkür ederim şimdiden, Misafir’i arkadaşlarınıza önermeyi unutmayın. ^^
Bu arada Instagram üzerinden misafirkitapresmi sayfasını, benim hesabım olan beyzalkoc hesabını ve beyzaalkockitaplari sayfalarını takip etmeyi de unutmayın. ^^
İyi ki varsınız. :')
AY SON OLARAK SİZE BİR DE ŞAKA GETİRDİM BUYURUN KÜÇÜK MİSAFİR DSHFGNDJGMDSKGDS

-BEYZA ^^