2.KİTAP - 6.BÖLÜM : İLK SORU.
Merhaba benim güzel misafirlerimmmm! ^^
NASILSINIZ? :')
Bu sefer bir tık daha kısa bir bölümle geldim diğer bölümlere göre ama merak etmeyin bir sonraki bölümde telafi edeceğim. <3
Bölüm sonunda umarım yine kızmazsınız bana, iyi okumalar dilerim. :')
%20(6).png)
6.BÖLÜM : İLK SORU.
(ELİZ’İN ANLATIMIYLA)
(GÜNLER SONRA)
Bir şey uyandı içimde... Bir şey uyandı.
Kaç saattir, kaç gündür uyuduğumu bile bilmiyordum ama benden önce bir şey uyandı içimde. Gözlerimden önce acım uyandı, bilincimden önce hüznüm geldi, nefesimden önce korkum sardı her yerimi.
İçimde bir yer öyle bir sızladı ki sanki bir şeyler bana varlığını ve yok olabilme ihtimalini hatırlatıyordu. Sonra sesler geldi; uzak, boğuk, suyun altından duyuluyormuş gibi dağılmış sesler... Sonra kokular geldi; ilaç kokusu, kan kokusu, soğuğun o kendine has kokusu, bana kaybetmeyi hatırlatan tüm o kokular...
Sonra karanlığın içinden çıkagelen, parça parça görüntüler belirdi zihnimde. Bir adamın kolları, kar taneleri, far ışıkları, bana bakan korku dolu gözler... Ve Devrim’in o çaresiz sesi.
“Dayan güzelim. Az kaldı, dayan.”
Birinin ağlamamak için boğulan nefesini yanı başımda duyabiliyordum. Belki Deha’nın, belki Demir’in... Ömer’in aceleci emirlerini, Deha’nın korku dolu sorularını, Demir’in yaptığı sakinleştirici açıklamaları hala duyabiliyordum. Ve sonra yine Devrim’in sesini duydum, bu kez daha yakından, daha fısıltılı, daha önce hiç duymadığım kadar çaresiz.
“Ben buradayım. İkinizin de yanındayım.”
Sonra bir uçak sesi duyduğumu anımsadım. Ya da o kısım bir rüya mıydı, bilmiyorum. Motorların uğultusu, başımın üzerinde gidip gelen gölgeler, bir kadının “Basıncı sabit tutun!” deyişi, birinin elimi tutuşu, sonra o elin titremesi...
O el Devrim’in eli miydi?
Devrim Ali Yöner’in eli titrer miydi?
İşte o zaman bunun bir rüya olduğunu düşünür gibi oldum, çünkü Devrim’in elleri titremezdi. Onun elleri titreyemezdi, titrememeliydi...
Sonra bir siren sesi, sonra beyaz bir ışık, sonra yine karanlık ve sonra yine bir aydınlık.
Karanlığın içinde tek bir kelime dönüyordu zihnimde. “Bebek” diyordu biri, bir şeyler söylüyordu ama o kelimeden sonra söylediği her şey birer uğultuya dönüşüyordu yalnızca. Öncesini de duymuyordu kulaklarım, sonrasını da. Yalnızca o kelimeyi duyuyor, gerisini yok sayıyordu beynim.
Bebek...
Benim bebeğim...
Devrim’in bebeği...
Bizim bebeğimiz.
Ne olmuştu ona?
Bu düşünce zihnime değer değmez bütün bedenim yerinden fırlamak istedi ama kıpırdayamadım. Sanki üzerime görünmez taşlar koymuşlardı. O kelimeyi her duyduğumda dayanağım olan zemin sarsılıyor ama üzerimdeki taşlar bir gram kıpırdamıyordu.
Ne olmuştu bebeğe? Ne olmuştu benim bebeğime?
Gözlerimi açmak istedim, açamadım. Ellerimi karnıma götürmek istedim, götüremedim. Nefes almak istedim ama nefes alıp alamadığımın farkına bile varamadım. Sonra acı biraz daha belirginleşti, tam da orada, karnımda...
İnsan aynı yerinden kaç kere vurulabilirdi? İnsan en büyük acısının daha büyüğünü yaşamayı nasıl kaldırabilirdi? Hayat bir insanı hep aynı yerinden yaralayınca bunun adı tesadüf mü olurdu, kader mi, lanet mi? Neyin lanetiydi bu, kimin?
Aynı cümle belki de bininci kez dönüyordu zihnimde, bebeğe ne olmuştu?
Bebeğe ne olmuştu?
Ne olmuştu?
Beni Devrim Ali Yöner’le tanıştıran o gece, o sandığın içinde kendi kanımda boğulurken neremden yanıyorsa canım hayat tam da oradan yakıyordu şimdi yine beni. Oysa bu kez bu yalnızca benim acım değildi, bu kez yalnızca ben yoktum. Bu acı artık iki kişilik bir acıydı, benim ve karnımdaki bebeğin...
İşte o an, bunun farkındalığını yaşadığım an öyle bir sarsıldım ki üzerimdeki görünmez taşların hepsi dökülüverdi üzerimden ve açtım açılmaz denilen gözlerimi!
Önce beyaz bir tavan gördüm, çok beyaz... O kadar beyazdı ki ilk birkaç saniye bunun gerçek mi yoksa bir halüsinasyon mu olduğunu algılayamadım. Sonra tavana gömülü ışıklar seçildi gözlerimde, bir monitörden gelen düzenli, ince bir ses vardı yanı başımda.
“Kalp atışlarım...” diye düşündüm bir an.
Bunlar benim kalbimin atış sesleriydi fakat içimde taşıdığım o küçük kalp neredeydi peki, onunki de atıyor muydu benimki gibi? Bunu düşünürken karnımın alt tarafında, derinlere yerleşmiş yakıcı ve boğucu bir ağrı keşfettim. Kımıldamaya çalıştığım an o ağrı bütün bedenime yayıldı, dudaklarımın arasından istemsiz bir inilti çıktı ve tam o an bir el, elimde kıpırdadı.
O zaman fark ettim, biri elimi tutuyordu...
Parmaklarımın arasına geçmiş, benim elimden daha sıcak ama daha yorgun bir el sarmıştı elimi. Bakışlarımı yavaşça aşağı indirdim, elimin üzerine takılmış bir serum vardı, kolumda morluklar... Diğer elim ise onun elindeydi, Devrim Ali Yöner’in.
Yatağın yanında bir sandalyenin üzerinde oturuyordu, daha doğrusu oturmakla yıkılmak arasında bir yerdeydi. Gözlerinin altı kararmıştı, saçları dağılmıştı, yüzünde günlerdir uyumadığını belli eden bir yorgunluk vardı...
Üzerine temiz bir siyah gömlek giymişti oysa ben onu kanlar içinde hatırlıyordum. Ben onun ellerini karnımda, tir tir titrerken hatırlıyordum, yüzünü korkuyla yıkanmış o ifadesiyle hatırlıyordum ve sesini en son duymamın üzerinden ne kadar geçmişti, neler olmuştu hiç ama hiç bilmiyordum.
Tek hissettiğim korkuydu, hem içimde hem de Devrim’in ayaklarının altındaki zemine bakan gözlerinde görebiliyordum korkuyu ama nihayet gözleri benim gözlerimi bulduğu an bütün yüzü değişti. Sanki saatlerdir, belki de günlerdir yalnızca bu an için nefes alıyordu ve sonunda o an verebilmişti içinde tuttuğu tüm nefesi.
“Eliz!” dedi inanamayarak, “Uyandın.” Sesi paramparçaydı.
Bir şey söylemek istedim ama boğazımdan yalnızca kuru bir nefes çıkabildi, ben boğazımı temizlemeye çalışırken Devrim hemen eğildi ve diğer eliyle masanın üzerindeki suya uzandı ama bardağı dudaklarıma götürmeden önce durdu.
“Çok az,” dedi, “Oya Abla biraz içebileceğini söyledi!”
“Oya Abla?” diye fısıldadım anlam veremeyerek.
Ve o an bütün taşlar yerine oturdu. Odadaki tanıdık eşyalar, beni ambulansla karşılayan o kadının sesi, ara ara anımsadığım tüm o görüntüler, Deha ve Demir’in ziyaretleri, duvarın rengindeki o tanıdık ton... İstanbul’daydım! Devrim’in evinde, her şeyi başlatan o evde, o misafir odasındaydım!
Oysa aklımı meşgul eden asıl soru bunların hiçbiri değildi, cehennemin ortasında da uyansam tek bir şeyi merak edecektim, biliyordum.
“Bebek...” dedim zar zor.
Devrim’in yüzündeki bütün kan çekildi o an, elimi tutan eli titredi.
“Bebek...” dedim yeniden acı içinde, bu kez daha çaresizdim, “Devrim... Bebek...”
Devrim’in dudakları aralandı ama cevap veremedi. Gözleri yüzümden karnıma, karnımdan yeniden gözlerime geldi. O kadar çok şey söylemek ister gibi bakıyordu ki gözleri, buna rağmen hiçbirini söyleyemedi ve onun cevap verememesi beni yaşadığım bütün o kabustan daha çok korkuttu o an.
“Hayır...” diye fısıldadım o susmaya devam ederken, “Hayır, hayır...”
Ben telaş içinde Devrim’in cevabını beklerken kapıyı aralayıp içeri giren Doktor Oya koşar adım yanımda bitti ve heyecanla baktı yüzüme. Onu gördüğüm an içimde eski bir anı kıpırdadı. Bir zamanlar Devrim’in evinde yine bu yatakta uzanırken, bana anne olamayacağımı söyleyen Oya Abla yine karşımdaydı şimdi. Beyaz önlüğü, yorgun ama heyecanlı gözleri ve elindeki dosyalarla... Ve ben bir kez daha onun ağzından çıkacak bir cümlenin kaderimi ikiye bölmesini bekliyordum.
Oya Abla yanı başımızda durduğunda Devrim hala elimi tutuyordu.
“Eliz,” dedi Doktor Oya heyecanlı bir sesle, “Bugün uyanacağını hissetmiştim, sabahtan beri herkese söylüyorum bunu!”
“Bebek...” dedim o bana heyecanını anlatırken, “Bebek, Oya Abla... Yaşıyor mu?”
Oya Abla’nın yüzünde çok küçük bir şey değişti o an ve ben bunu görebildim. Devrim’e attığı bir saniyelik bakış kalbimi hızlandırırken nefesimi tutmuş bir cevap duyabilmeyi bekliyordum. Hayatınız bir doktorun yüzündeki milimlik değişime bağlı olduğunda, o milimi görmeyi öğrenmek zorunda kalabiliyordunuz.
“Oya Abla...” dedim halsiz bir sesle yalvarır gibi, “Cevap ver bana... Bebek yaşıyor mu?”
“Şu an yaşıyor.” dedi sonunda.
Ben nefesimi tutmuş elimi kalbime götürürken Devrim’in başı hafifçe öne eğildi.
“Ama ikiniz de çok hassas bir noktadasınız Eliz...” diye devam etti Oya Abla, “Kurşun büyük bir hasar vermeden çıkarılmış, ama bedenin çok yoruldu. Geldiğinde çok kan kaybetmiştin. Bebek...” dedi ve bir an durup zar zor devam etti, “Bebek de çok zorlandı. Kalp atımını aldık ama zayıf. Önümüzdeki günler çok önemli.”
Kurduğu bütün cümleler bana bebeğin durumunun ne kadar riskli olduğunu anlatsa da benim duyduğum tek bir şey vardı, tek bir kelime.
“Yaşıyor,” dedim inanamayarak, “O hala yaşıyor!”
Gözlerim Devrim’in gözleriyle buluştu o an, dolu dolu bakıyordu gözlerime. Umutsuz olduğunu her halinden okuyabiliyordum, öyle bir bakıyordu ki bana sanki acısını çoktan çekmiş, yasını çoktan tutmuş gibiydi.
Oya Abla başını salladı.
“Şu an bizimle, evet... Fakat...”
“Daha fazlasını duymak istemiyorum.” dedim sesim titrerken, elim çoktan karnıma gitmişti.
“Seni çok iyi anlıyorum güzel kızım ama sen buraya geleli neredeyse dört günü geçti, bebeğin kalp ritmi zaman zaman hala düzensiz, hayatta kalmasının çok düşük bir ihtimal olduğunu söylemek zorundayım sana. Çünkü eğer onu hiç beklemediğin bir anda kaybedersen...”
Başımı öfkeyle çevirdim ona, gözlerimden akan birer damla yaş yanaklarıma kayarken bir kez daha konuştum.
“Daha fazlasını duymak istemiyorum dedim Oya Abla. Ve yalnız kalmak istiyorum. Müsaadenizle.”
Devrim Oya Abla’ya başıyla kapıyı işaret etti.
“Sen çık.” dedi.
Oya Abla başını sallayıp kapıya doğru ilerlerken bakışlarım Devrim’e kaydı.
“Yalnız kalmak istiyorum.” diye tekrar ettim, “Tek başıma.”
“Biliyorum.” dedi Devrim yanımdaki berjerde oturmaya devam ederken.
“Ve gitmiyorsun?” dedim beni anlamadığını düşündüğüm gözlerine bakarak.
O ise bana büyük bir suçluluk hissiyle öfkesinin harmanlandığı bir yerden bakıyordu. Ellerini önünde kavuşturmuş, bana doğru eğilmiş acımı dindirmek için neler yapabileceğini hesaplıyordu adeta.
“Gideceğim.” dedi, “Seni kucaklayıp çıktığım o eve, Ivan Vetrov’u kendi ellerimle gömmeye gideceğim Eliz. Sen gözlerini açana kadar bekledim ama ona seni bu hale getirmesinin bedelini ödetmeden dönmeyeceğim.”
“Sana kim ödetecek peki?” diye sordum, “Hayatımı mahvettiğin o gecenin bedelini sana kim ödetecek?”
“Her saniye ödüyorum...” dedi Devrim, “Aldığım her nefeste. Ve artık yalnızca senin için değil...” derken gözlerini karnıma çevirdi.
“Artık onun için de ödeyeceğim yaşanan her şeyin bedelini. Hem ödeyeceğim, hem de ödeteceğim Eliz. Senin için de, onun için de...”
Eli ağır ağır kalktı, karnıma doğru uzanırken buna izin vermeyeceğimi tahmin etmiş olacak ki yarı yolda durdu. Gözleri hala karnımdaydı.
“Eğer bizimle kalmayı seçerse...” dedi zar zor, “Eğer bizimle yaşamayı seçerse...”
Devam edemedi. Gözlerim dolu dolu dinliyordum onu, içimdeki öfke dolup dolup taşıyordu ama hüznüm ağır basıyordu. Titrek bir nefes alıp başımı ondan uzağa, pencereyi kapatan perdelere çevirdim.
“Yaşayacak.” dedim kesik kesik, “Benimle yaşayacak...”
Gözleri gözlerimi buldu o an. Biliyordu, bu bebeğin onun dünyasında olmasına izin vermeyeceğimi, bebeği onun karanlık dünyasından uzak tutmak için elimden geleni yapacağımı biliyordu, eğer yaşamayı seçerse onu böylesine bir dünyanın içinde değil, her şeyden habersiz toz pembe bir dünyanın içinde büyütmek için elimden gelenin de fazlasını yapacağımı biliyordu.
Devrim bir şeyler söylemek için başını kaldırmıştı ki odanın kapısı bir anda açılıverdi. İçeri giren yüz hem öyle tanıdık hem de öyle beklenmedikti ki yaşadığım şaşkınlık bana bir saniyeliğine acımı bile unutturdu.
“Geçmiş olsun!” Sesin sahibi topuklu ayakkabılarıyla bana doğru yürürken Devrim bile şaşkındı.
“Lale...” dedi Devrim çatık kaşlarla ona bakarken.
Gelen Lale’ydi, Devrim’in eski nişanlısı, beni bu evden alıp Devrim’in ağabeyine, en büyük düşmanlarından birine götüren Lale.
“Senin burada ne işin var?” dedi Devrim şaşkınlıkla.
O ana kadar bu son birkaç saniye bana yalnızca davetsiz bir misafirin varlığı gibi görünse de bana asıl şoku yaşatacak olan birazdan yaşanacaklar ve birazdan duyacaklarımdı.
“Haberi duydum...” dedi Lale birkaç adımda yanımıza vardığında, “Eski bir misafir geri dönmüş... Ben de yaşananları duyunca bir geçmiş olsun diyeyim dedim...”
Ve sonra durdu, gözleri önce birkaç saniye yüzümde gezindikten sonra elini cüretkarca Devrim’in omzuna koydu, ve ağzında tuttuğu kelimeleri birer birer sıraladı.
“Ne de olsa artık bu evin hanımıyım,” dedi ve ekledi,
“Öyle değil mi, sevgili eşim?”
Gözlerim Devrim’in gözlerini bulduğunda yaşadığım şaşkınlık “Daha ne olabilir ki?” şaşkınlığından öteydi. Şok içindeydim. Öyle bir şok içindeydim ki ilk birkaç saniye doğru duyup duymadığımı bile sorgulamıştım ama yanlış duyduğum tek kelime yoktu.
Devrim’in gözleri bana pişmanlık içinde bakarken ve bir şeyler söyleyebilmek için sessizce yalvarırken ona acı içinde gülümsedim.
“Tebrik ederim,” dedim sessizce, “Geçmiş olsun dilekleriniz için de, beni bir kez daha misafir ettiğiniz için de teşekkür ederim.”
Ve son bir cümle ekledim.
“Ama merak etmeyin, bu kez misafirliğim uzun sürmeyecek...”
Öyle büyük bir şaşkınlığın, öyle derin bir kaybolmuşluğun içindeydim ki neyi neden yaşadığımı bilmiyordum artık. Devrim Ali Yöner ben hayatından çıkar çıkmaz eski nişanlısına dönmüş ve evlenmiş miydi?
Ben gider gitmez hatasını anlayıp eski nişanlısına mı koşmuştu? Hiç beklemeden, bu sefer hiç tereddüt bile etmeden alıp nikah masasına mı götürmüştü onu? Belki de hiç unutmamıştı onu, hiç vazgeçmemişti Lale’den? Olabilir miydi? Benimle birlikte olduğu o gece bile, o gece bile Lale’yi düşünmüş olabilir miydi?
Şimdi burada, aylar önce hayatımı cehenneme çeviren o gece itibariyle misafir edildiğim bu evde, bu odadaydım yeniden. Karnımda yaşam savaşı veren bir bebekle, Devrim’in bebeğiyle ve iyileşmeye çalışan yaralarımın ağrıları içinde aldığım haberi algılamaya çalışıyordum. Oysa önümdeki yol çok netti; uzaklaşmaktan başka bir çarem de başka bir yolum yoktu.
Ayağa kalkabildiğim an gidecektim buradan. Bu sefer bu misafirlik uzun sürmeyecekti...
Bu sefer bu misafirliğin esarete dönüşmesine izin vermeyecektim.
%20(3)%20(1).png)
Tekrar merhaba aşkımlarrrrr. ^^
Umarım bana kızmazsınız demiştim ama düşüncelerinizi şimdiden tahmin edebiliyorum ajajshdfbdsjfnsafs
EVET, ARAMIZA YENİDEN HOŞ GELDİN LALE SHSHBDSHJFBSAF :’)
Bugünlük benden bu kadar, yorumlarınızı okumak için aşırı heyecanlıyım ve yorumlarınız için aşırı teşekkür ederim şimdiden, Misafir’i arkadaşlarınıza önermeyi unutmayın. ^^
Bu arada Instagram üzerinden misafirkitapresmi sayfasını, benim hesabım olan beyzalkoc hesabını ve beyzaalkockitaplari sayfalarını takip etmeyi de unutmayın. ^^
İyi ki varsınız. :')
-BEYZA