2.KİTAP - 5.BÖLÜM : SOĞUK GECE.
Merhaba benim güzel misafirlerimmmm, nasılsınız? ^^
Ben ara ara fazlasıyla duygulanarak yazdım bu bölümü, bir de regl dönemimdeyim o açıdan duygusal olarak çok zorladı beni. :’)
Umarım bölümü çok severek okursunuz, iyi okumalar dilerim. <3
Bol bol yorum yazmayı unutmayın!^^
%20(6).png)
5.BÖLÜM : SOĞUK GECE.
(YAZARIN ANLATIMIYLA)
Yollar her zaman bir yere götürmez, bazı yollar yalnızca uzaklaştırır. Bir evden, bir odadan, bir sesten, bir ihtimalden uzaklaştırır... Kilometreler her zaman haritada iki noktanın arasına çizilmiş bir çizgiden ibaret değildir, yollar bazen bir insanın sevdiği kadını kollarında taşırken aklını kaybetmemek için geçmesi gereken karanlıklardır...
Devrim Ali Yöner bir yolun uzunluğunun insanın acısıyla doğru orantılı olabileceğini o gece öğrenmişti. Her yolu kolayca aşmaya alışıktı o. Gitmek istediği yere giderdi, almak istediğini alırdı. Önüne bir kapı çıkarsa açtırır, duvar çıkarsa yıktırırdı. Yollar, onun dünyasında yalnızca aşılması gereken küçük engellerdi. Para, güç, itibar, bunların hepsi onun için yolları kısaltmaya da, kapıları açtırmaya da, duvarları yıktırmaya da yeterdi.
Ama o gece hiçbir şey yetmiyordu... Ne gücü, ne öfkesi, ne parası, ne itibarı, ne de içinde taşıdığı o korkunç karanlık.
Devrim Ali Yöner o gece Eliz’i kan revan içinde kollarına aldığında bütün kapılar yüzüne kapanmış, bütün duvarlar üzerine yıkılmıştı adeta. Koridorlar boyunca koşarken, Devrim etrafındaki hiçbir şeyi tam olarak görmüyordu. Duvarlar geçiyordu yanından, koyu renk tablolar, kırılmış kapılar, yere yığılmış adamlar, gölgeler, sesler... Ama Devrim’in dünyası, kollarının arasındaki halsiz bedenden ibaretti o gece.
Eliz’in başı göğsüne düşmüştü.
Saçları kanla ve terle yüzüne yapışmış, dudakları renksizdi. Kirpikleri titremiyor, gözleri açılmıyordu. Devrim bir koluyla onu sıkıca tutuyor, diğer eliyle karnındaki yaraya bastırıyordu. Bastırdıkça Eliz’in bedeni acıyla kasılıyor ama hiç sesi çıkmıyordu. Keşke sesi çıksaydı, keşke bağırsa, ağlasa, ona kızsa, “Bırak beni!” diye haykırsa, yüzüne nefretle baksa, ondan iğrense, onu suçlasaydı... Keşke ne yaparsa yapsa ama sessiz kalmasaydı. Çünkü Eliz’in sessizliği Devrim’i öldürüyordu, onun acı içinde kasılmış yüzü, titremeyen kirpikleri Devrim’i mahvediyordu.
“Dayan,” dedi Devrim, nefesi kesik kesikti, “Dayan Eliz. Dayan güzelim. Biraz daha dayan...”
Bunu kaçıncı kez söylediğini bilmiyordu. Ağzından çıkan her “dayan” kelimesi, Eliz’le birlikte kendisine de söylediği bir emir gibiydi aslında. Yalnızca Eliz’e değil, dünyaya söylüyordu bunu sanki. Zamana, evrene, geceye...
“Abi!” Deha’nın merdivenlerin başından duyulan bağırışı Devrim’in kulaklarında yankılandığında durmadı.
“ABİ NE OLDU?”
Deha koşarak yanlarına geldiğinde yüzündeki kan anında çekildi. Gözleri Eliz’in yüzüne takıldı önce, sonra Devrim’in eline, sonra Eliz’in karnını ve kıyafetini bulayan kana... Devrim’in parmaklarının arasından sızan, siyah kıyafetlerine yayılan kan birikintisi Deha’yı dehşet içinde bıraktığında çaresizce peşinden koşturuyordu abisinin.
“Hayır,” dediğinde sesi bir çocuk sesi gibiydi, “Hayır, hayır...”
Demir hemen arkalarındaydı, elindeki silah hazır haldeydi ama Eliz’i gördüğü an yüzündeki bütün sertlik dağılıvermiş, dehşet içinde bakakalmıştı. Ne de olsa Eliz yalnızca abisinin misafiri değil, onların da arkadaşıydı artık ve arkadaşlarını böyle kanlar içinde görmek ikisini de mahvetmişti.
“Arabaya,” dedi Demir kendini anında toparlayarak, “Hemen arabaya.”
Ömer koridorun diğer ucundan koşarak geldi. Bir yandan telefonuna bakıyor, bir yandan dışarıdaki adamlara emir veriyordu.
“Çıkış hattı açık!” diye bağırdı, “Ama çok kısa süremiz var abi! Hemen çıkmamız lazım!”
Devrim ona baktı.
Bakışı oradaydı ama sanki Ömer’i görmüyordu. Gözleri açıktı, yüzü kan içindeydi, Eliz’i tutan kolları kasılmıştı ama Devrim’in bir yanı hala o odadaydı. Ivan’ın ona kurduğu o cümlede, Eliz’in “Sana söyleyecektim,” deyişinde, karnına inen gözlerinde...
Eliz hamileydi ve Devrim bunu biliyordu artık.
En acı şekilde, olabilecek en büyük geç kalmışlık içinde öğrenmişti bunu. Oysa insan bir mucizeyi bu şekilde öğrenmemeliydi. O mucizeye böylesine geç kalmışken, o mucizeyi kaybetmek üzereyken ve karanlığın bu kadar derinine dalmışken...
“Abi!” dedi Ömer daha sert bir sesle, “Araba hazır!”
Bahçeye ne ara çıkmışlardı, kar fırtınası ne zaman yüzlerine vurmaya başlamıştı hatırlamıyordu hiçbiri. O gece kar bile beyaz görünmüyordu, her şey simsiyahtı. Devrim’in kollarından damlayan kan, taş merdivenlerin üstünde kırmızı izler bırakıyor, sonra karın üzerine düşüp dağılıyordu.
Deha’nın bu manzaraya bakınca nefessiz kaldığını gören Demir onu kolundan tutup çekti.
“Bakma,” dedi.
“Nasıl bakmayayım?” dedi Deha, sesi titriyordu.
Arabanın kapısı açıldığında Devrim Eliz’i arka koltuğa yatırmaya çalışmadı. Onu bırakmadı, bırakamadı. Sanki onu koltuğa yatırırsa, onu kendi bedeninden biraz olsun uzaklaştırırsa ölüm o araya girip onu elinden alacakmış gibi hissediyordu Devrim, korkuyordu. Eliz’i kucağında tutarak arka koltuğa geçti ve karnına bastırdığı titreyen elini sabitlemeye çalıştı Ömer yanına otururken.
Deha ve Demir diğer koltuklara geçerlerken arabanın içinde akıl almaz bir sessizlik vardı.
“Takip eden var mı?” diye sordu Demir şoföre dönerek.
“Henüz yok,” dedi adam, “Ama peşimize düşeceklerdir.”
“Düşsünler,” dedi Demir, “Önce bize yetişmeleri gerek.”
Araba hızını arttırdığında Vetrov Malikanesi karanlıkta kalırken Devrim ilk kez o gece Eliz’in ağırlığını gerçekten hissetti. Eliz’in ona söyleyemediği o gerçeğin ağırlığı şimdi kucağında onunla beraber eriyordu. Korkularının, suskunluğunun, ondan sakladığı mucizenin ağırlığı şimdi Devrim’in kollarının arasında giderek bir kayboluş ihtimaline dönüşüyordu.
“Ömer,” dedi Devrim.
Sesi kendisine ait değil gibiydi. Ömer Devrim’in ne söyleyeceğini biliyordu ve çoktan araştırmalarına başlamıştı.
“Doktor.” diyebildi Devrim yalnızca.
“Buluyorum abi.”
Ömer’in parmakları ekranın üzerinde hızla hareket ediyordu. Haritalar, isimler, numaralar, eski bağlantılar... Her şey birbirine karışmıştı ama Ömer’in zihni hala açıktı, açık olmak zorundaydı çünkü Devrim’in bütün aklı Eliz’in kirpiklerinde, dudaklarının renginde, nefesinin azalıp azalmadığında, avuçlarının altındaki kanın durup durmadığındaydı.
Devrim elini yaraya bastırdığında Eliz’in bedeni hafifçe kasıldı.
“Özür dilerim,” dedi Devrim hemen, “Özür dilerim, biliyorum, canın yanıyor. Biliyorum güzelim, biliyorum ama bırakmamam lazım. Bırakırsam...”
Cümlesini bitiremedi, bırakırsam ölürsün diyemedi. Bırakırsam seni kaybederim diyemedi Devrim, tek kelime edemedi.
Deha karşılarındaki koltukta çaresizce oturmuş Eliz’in yüzüne bakıyordu. Ellerini bir an için uzatsa da elleri havada kalmıştı, ona dokunmak ve yardımcı olmak istiyor ama nereye dokunacağını bilemiyordu. Eliz’in eline mi, saçına mı, kan olmayan bir yerine mi dokunmalıydı destek olabilmek için?
Sonunda parmakları Eliz’in elini buldu, buz gibiydi.
“Abi...” dedi kısık bir sesle.
Devrim cevap vermedi.
“Abi, eli çok soğuk.”
Devrim donmuş gibiydi, bunu bile Deha söyleyene kadar fark etmemişti. Bir koluyla Eliz’in sırtını sarmış, bir eliyle yarasına bastırmış halde çaresiz gözlerle etrafına bakınırken Demir anında üzerindeki ceketi çıkardı ve Eliz’in üzerine örttü.
“Abi...” dedi Deha yeniden.
Gözleri abisinin eline kaydı. Devrim’in yaraya baskı yapan eli, Eliz’i tutan kolu, parmakları titriyordu. Devrim Ali Yöner’in elleri hayatında ilk kez titriyordu.
Deha’nın sesi daha dudaklarının arasından çıkarken kırıldı.
“Abi... titriyorsun.”
Arabanın içindeki herkes sustu. Ömer’in parmakları telefon ekranında dondu, Demir telsizden gelen sesi dinlemeyi bıraktı, Deha öylece bakakaldı Devrim’in ellerine. Devrim ise önce hiçbir şey söyleyemedi, tek kelime bile edemedi. Sonra gözlerini Eliz’den ayırmadan konuştu.
“Çünkü kollarımda ölüyor Deha.” dedi tek nefeste.
Bu cevap arabadaki herkesin nefesini kesmeye yetti.
“Abi...”
“Çünkü ne yapacağımı bilmiyorum,” dedi Devrim. Sesi alçaktı ama her kelime, boğazından cam kırıklarıyla çıkıyor gibiydi, “Çünkü ona bakıyorum ve onun bu hale gelmesinin tek sebebinin ben olduğumu biliyorum ama onu kurtarmak için ne yapacağımı bilmiyorum Deha. Bilmiyorum.”
Sustu... Ama suskunluğun devamında öyle bir cümle kurdu ki arabadaki sessizlik kat ve kat arttı.
“Çünkü ben onu koruyamadım...” dedi Devrim Ali Yöner.
Sessizlik nasıl artardı ki? Sessizlik sessizlikti işte, sesin yokluğuydu ve çıt çıkmayan bir arabada sessizlik nasıl daha da derinleşirdi her saniye? Nasıl daha da can yakardı?
Deha ağlamamak için dudaklarını ısırdığında Demir söze girdi.
“Ölmüyor,” dedi, “Duydun mu beni abi? Ölmeyecek. Neler yaşadığını, neler atlattığını biliyorsun abi. Yine atlatacak.”
Devrim gözlerini ilk kez Demir’e çevirdi o an. Demir’in kendisine mi, çevresindekilere mi, yoksa kollarında baygın yatan Eliz’e mi yalan söylediği belli değildi o an. Ama Devrim bu yalana tutunmak istedi ve belki de Eliz de o yalanı işitip inanmış olacak ki dudakları hafifçe aralandı.
“Ben...” dedi sayıklar gibi güçsüz bir sesle.
Devrim hemen eğildi.
“Eliz!”
Çok kısık bir ses çıktı Eliz’in dudaklarının arasından.
“Sana...”
Devrim’in kalbi paramparça oluyordu o konuşmaya çalıştıkça.
“Konuşma.” dedi yalvarır gibi, “Konuşmaya çalışma, yalvarırım sana, yalnızca nefes al Eliz... Yalnızca nefes al.”
“Sana...” dedi Eliz bir kez daha güçlük içinde son nefesini verir gibi, “Sana söyleyecektim...”
Devrim’in nefesi durmuştu.
“Yorma kendini güzelim, yalvarıyorum sana....”
Oysa Eliz konuşmaya devam etmek istiyordu, son gücüyle de olsa o kelimeyi söylemek istiyordu.
“Bebek...” dedi kesik bir nefes gibi.
Bu kelime, arabanın tam ortasına bir çığ gibi düştü. Ömer dehşet içinde gözlerini kapattığında Deha’nın eli Eliz’in elinde dondu kaldı. Demir şok içinde Eliz’e bakarken Devrim gözyaşlarıyla eğildi ve alnını Eliz’in saçlarına değdirdi. Kanlı eli hala karnındaki yarayı tutarken diğer koluyla onu kendine daha sıkı bastırdı.
“İkiniz de buradasınız.” dedi, sesi titriyordu artık, saklayamıyordu.
“Duyuyor musun beni? İkiniz de buradasınız. İkiniz de benimlesiniz.”
Eliz cevap veremedi, bütün gücünü o birkaç kelime için harcamış ve tüketmişti. Devrim’in sesi biraz daha titredi o an.
“Sizi bırakmayacağım.” dedi sessizce.
Bunu söylerken gerçek yüzüne bir tokat gibi çarptı. Eliz’in karnında bir zamanlar imkansız denilen bir ihtimal vardı. Yaşadıkları tüm imkansızlıklara meydan okur gibi gelmişti ve Devrim bunu, o hayatın yok olma ihtimalinin tam ortasında öğrenmişti.
“Bilmiyordum,” dedi bir anda Devrim.
Kimse ona bir şey sormamıştı ama o açıklamak zorunda olduğunu biliyordu.
“Bilmiyordum.”
Ömer’in yüzü acıyla gerildiğinde Devrim gözlerini Eliz’den ayırmadan devam etti.
“Ben... bilmiyordum.”
Deha fısıltıyla konuştu.
“Bunu...” dedi hüzünle, “Saklamış mı?”
Devrim başını salladı. Eliz bu sırla haftalarca tek başına başa çıkmış, tek başına mücadele etmişti. Kendisi için seçtiği sığınakta, Bakü’de. Yabancı bir şehirde, yağmurlu sokaklarda, tanıdık olmayan duvarların arasında... Gece uyanıp elini karnına götürdüğünde, telefonuna bakıp aramaları cevapsız bıraktığında, Devrim’in adını her aklından geçirdiğinde bir başınaydı.
Tek başına...
“Biz...” dedi Deha yutkunmaya çalışarak, “Biz... amca mı oluyoruz şimdi?”
Demir onu dirseğiyle dürttü. Sonra Devrim’e doğru eğildi ve acısına teselli vermek istercesine dizine dokundu.
“Geçecek abi...” dedi Demir dolu gözleriyle sessizce, “Her şey düzelecek.”
Devrim gözlerini kapattı. Bir saniyeliğine, yalnızca bir saniyeliğine nefret etti kendisinden. Kendine olan nefreti saniyeler geçtikçe arttı, arttıkça Eliz’in yarasına uyguladığı baskıyı arttırdı eli. Onu kurtarmak zorundaydı, onu kurtarmaktan başka çaresi yoktu çünkü Eliz’i kurtaramazsa geriye hiçbir şey kalmayacaktı Devrim Ali Yöner’den.
Bir zamanlar evinde misafir ettiği bu kadın, artık onun her şeyiydi.
Deha gözyaşlarını tutamıyordu artık. Demir üzüntüsünü gizlemeye çalışırken Deha gözyaşlarını yutarak konuşuyordu.
“Eliz, duyuyor musun?” derken Eliz’in elini iki avucunun arasına aldı ve devam etti, “Eliz,” dedi, “Uyanırsan sana söz veriyorum, Demir’in bütün çocukluk rezilliklerini anlatacağım sana. Hatta Ömer’in de. Hatta Devrim abimin de... O ne kadar kızarsa kızsın anlatacağım, söz veriyorum sana.”
Devrim’in yüzü acıyla eğilirken Eliz öksürmeye çalışır gibi bir ses çıkardı, bir an için nefesi kesilir gibi oldu ve o an her şey yeniden ciddileşti.
“Ömer,” dedi Devrim telaşla.
“Kırk kilometre...” dedi Ömer, “Bizim adamlardan biri bir doktor ayarladı abi. Balaşov’un kuzeyinde eski bir çiftlik var. Sahibi Pavel Sokolov diye bir adam, eski askeri cerrah. Resmi olarak emekli ama pratikte hala kurşun yarası, bıçak yarası, bu gibi şeyler için kayıt dışı ameliyatlar yapıyor... Yeraltı doktoru gibi. Yeterli ekipmanı varmış dediler, Vetrov’larla bir bağlantısı da yokmuş. Bizim Kenan da diğer arabada, o biraz Rusça biliyor, aramızdaki iletişimi o sağlayacak.”
Devrim’in sesi öldürücü derecede sakindi.
“Yaşatabilir mi?”
Ömer cevap vermek için bir saniye bekledi ama bu bir saniye bile fazlaydı. Aynı soruyu bir kez daha sorarken Devrim’in gözleri karardı.
“Yaşatabilir mi dedim.”
Ömer yutkundu.
“En iyi ihtimalimiz o.”
“İhtimal istemiyorum.” dedi Devrim.
“Abi...”
“İhtimal istemiyorum Ömer!” dedi Devrim öfkeyle. Eliz’in bedeni hafifçe kıpırdayınca Devrim anında sustu ve başını ona eğdi, “Tamam. Tamam, bağırmıyorum. Buradayım. Korkma.”
Ve sonra bir kez de sessizce fısıldadı.
“Korkma.”
Eliz’in bedeni sakinleşirken Devrim bir kez daha Ömer’e döndü.
“Oraya vardığımızda doktora söyle,” dedi Devrim kendinden emin bir sesle, “Yaşamak istiyorsa onun ölmesine izin vermeyecek. Eğer onu yaşatamazsa...” dedi öfkeyle, “Bedelini canıyla öder.”
Devrim’in gözleri şoföre kaydı.
“Adresi aldı mı?” diye sordu Ömer’e, “Ne kadar sürede gideceğiz?”
“Normalde bir saat efendim.” dedi şoför ön koltuktan, devam edecekti ki Deha öfkeyle öne dönüp adamın sözünü kesti.
“Sence normal bir zamanda mıyız Zülfikar?”
Şoför hiçbir şey söylemedi, araba karlı yolda bütün can güvenliklerini hiçe sayarak kayarcasına hızlanırken dışarıdaki kar farların önünde uçuşuyor, camlara çarpıp eriyordu. Yol karanlıktı, orman iki yanlarından akıyor, çıplak ağaçlar siyah çizgiler gibi geçip gidiyordu. Görüşleri sisin içinde bazen kayboluyor, bazen tekrar beliriyordu.
Kilometrelerce yolu arşınlayıp varmaya çalıştıkları eski çiftliğin demir kapısı gece yarısında, karla yağmurun birbirine karıştığı bir havada göründüğünde burası bir doktorun evi gibi durmuyordu. Daha çok dünyanın unuttuğu eski bir savaş sığınağına benziyordu. Uzun çam ağaçlarının arasında, karla örtülü geniş bir arazinin ortasında eski bir taş ev, yanında ahır gibi duran çevrili bir alan, biraz ileride paslı bir rüzgar gülü ve yalnızca bir pencereden sızan zayıf sarı ışık...
Yol bitmişti ama her şey yeni başlıyordu.
Araba durduğu anda Ömer kapıyı açıp dışarı fırladı, adamlardan biri Devrim’in kapısını açarken Deha ve Demir de inmiş etrafı kolaçan ediyorlardı. Devrim Eliz’in siyah bir cekete sarılı, kanlar içindeki zayıf bedenini kollarına aldığı gibi arabadan indi.
Hepsi karlı yolda ilerlerken Ömer evin kapısını yumrukluyordu.
“Doktor!” diye bağırdı Ömer, “Kapıyı aç!”
Adamın birkaç kelime Türkçe bildiğini ona bu ismi veren kaynaklarından öğrenmişti. İçeriden bir ışık daha yandı o an ve birkaç saniye sonra ağır adımlar duyuldu. Kapı açıldığında karşılarında altmışlarının sonunda, geniş omuzlu, beyaz saçlı, yüzünde yılların ve savaşın çizgileri olan bir adam belirdi. Üzerinde kalın bir kazak vardı, gözleri uykulu değildi ama her an kötü haberlerle kapısına gelinmesine alışıkmış gibi bakıyordu.
Rus doktor önce Ömer’e baktı, sonra Deha ile Demir’e, sonra Devrim’in kollarındaki Eliz’e ve arkadaki onlarca ceketli adama. Yanlarında az çok Rusça bilen bir adamları da vardı, doktora olan biteni açıkladıktan sonra adamın bakışları sertleşti ve neredeyse kapıyı kapatacak gibi oldu bir an.
“Ne diyor?” dedi Devrim.
Doktorla Rusça konuşan adamları Kenan’ın yüzü gerilmiş gibiydi.
“Artık ameliyat yapmadığını söylüyor beyim.” dedi.
Devrim kapıya doğru bir adım attı.
“Yapacak.” dedi kendinden emin bir sesle, “Ona de ki, yaşamak istiyorsa yaşatmak zorunda.”
Kenan patronunun söylediklerini aynen çevirirken doktor stres içinde sıkıntılı bir nefes aldı. Gözleri Devrim’e döndü. Kanlar içindeki bu adamı, kollarındaki kadını, Devrim’in gözlerindeki delirmiş korkuyu süzdü. Sonra hiçbir şey söylemeden, mecburi bir kabullenişle kapıyı açtı onlara.
“İçeri.” dedi adam bozuk bir Türkçeyle, “Masaya yatırın.”
Devrim kucağındaki Eliz’le birlikte içeri daldığında kendini doktorun peşinde buldu, eski salonu geçip koridordaki odalardan birine girdiklerinde buranın küçük bir ameliyat odası olduğunu gördü. Eliz’i hem tereddütle hem de telaşla ameliyat masasına bırakırken ona sessizce fısıldadı.
“Buradayım,” dedi, “Hiçbir yere gitmiyorum, yanındayım.”
Hayatında yaptığı en zor şeylerden biri, Eliz’i kollarından ayırıp o soğuk masanın üzerine bırakmaktı. Sanki onu kendi bedeninin korumasından çıkarıp ölümün önüne koyuyormuş gibi hissetti o an ama yanından bir saniye bile ayrılmayacaktı. Eliz’in saçlarını yüzünden çekmek için ellerini uzattı ama elleri kan içindeydi, dokunamadı. Eliz’in o güzel yüzüne kan bulaştıramazdı... Sevdiği kadının yüzüne bile dokunamıyordu çünkü elleri sevdiği kadının kanıyla adeta yıkanmıştı.
Oda eski cihazlarla, cam dolaplara dizili tıbbi malzemelerle ve serum askılarıyla doluydu. Doktor eldivenlerini takarken Deha, Demir ve Ömer de içeri dalmış, kapının hemen yanında olan biteni izliyorlardı. Onlara çeviri konusunda yardımcı olan Kenan da Devrim’in hemen yanında almıştı soluğu.
Doktor yaraya bakmak için Eliz’in üzerindeki ceketi çekip kıyafetini tam kanamanın olduğu bölgeden hızlıca yırtarken çeviri görevini yerine getiren Kenan doktora Eliz’in daha önce de bir yaralanma yaşadığını ve şimdiki hamilelik durumunu anlattı. Doktor yarayı görür görmez yüzünü buruşturup bir şeyler söylediğinde Devrim endişeli gözlerle Kenan’a döndü.
“Kurşun içeride olabilir diyor beyim, kanama ciddiymiş. Hemen müdahale etmesi gerekiyor.”
“Etsin o zaman.” dedi Devrim sabrı taşar gibi.
Doktor başını kaldırıp Devrim’e baktı ve kapıyı işaret etti. Devrim anlamamış gibi baktığında Kenan alçak bir sesle konuştu.
“Çıkmamız gerekiyor beyim.” dedi.
“Hayır.” dedi Devrim net bir sesle.
“Abi...” dedi Ömer arkadan.
“Hepiniz çıkın.” dedi Devrim, “Ben burada kalıyorum.”
Doktor sertçe bir şey söyledi o an, Kenan stres içinde çevirmeye başladı.
“Burada kalırsan ameliyatı yapmam diyor beyim.”
Devrim’in öfkeden gözleri kararırken kendini tutamadı ve adamın yakasına yapıştı. Adamı arkadaki cam dolaba doğru sürükleyip sırtını dolaba sertçe yasladı ve konuşmaya başladı.
“Bana bak ulan!” dedi Devrim, “Ben burada kalıyorum ve sen bu ameliyatı yapıyorsun! Anladın mı? Yoksa birazdan kendini bulacaksın o ameliyat masasında!”
Adam anlamamış gibi korku dolu gözlerle bakarken Kenan arkadan sordu.
“Çevireyim mi beyim?”
“O beni gayet iyi anladı.” dedi Devrim öfkeyle.
Doktorun yakasını bıraktı ve Ömer’lere başıyla kapıyı işaret etti.
“Siz çıkın,” dedi, “Yalnızca ben kalacağım.”
Ömer başını sallayıp herkesi oradan çıkarırken doktor gerçekten de nasıl bir tehlike içinde olduğunu anlamış olacak ki bir itiraz daha etmeyip malzemelerini hazırlamaya başladı.
“Ben buradayım,” dedi Devrim bir kez daha Eliz’in başına döndüğünde, “Hiçbir güç senin yanından ayıramaz beni. Buradayım...”
Devrim harap olmuş bir halde Eliz’in yanı başında elini tutarken aklında Eliz’in hayatta kalmasından daha önde olan bir şey yoktu. Ne bebek, ne başka bir şey... Onun önceliği Eliz’di. Doktorun damar yolu açışını bile izlemeye kıyamadığı Eliz’i bu halde görmek onu mahvediyordu.
Yere, dizlerinin üzerine çökerken başını Eliz’in koluna yasladı Devrim. Neredeyse bir, belki de iki saatini geçirdi orada öylece. Doktorun yaptığı her şeyi işitti ama bakmaya cesaret edemedi. Kendi yarasına dikiş atılırken bile izleyebilirdi ama Eliz’e kıyamıyordu işte.
Bebek de aklındaydı elbette. Eliz her ne kadar önceliği olursa olsun inanamıyordu bu habere, aklı almıyordu! Düşünmek de istemiyordu aslında, hayatta kalıp kalamayacağını bile bilmiyordu ama daldığı anlık hayallerde kollarının arasında görebiliyordu o bebeği ve bu küçük mucizeyi onu kaybetme ihtimalinin tam ortasında öğrenmiş olmak çok yakıyordu canını. Başını eğip ellerine baktı. Parmaklarında kuruyan kırmızılık kalbini paramparça ediyordu, mahvediyordu onu.
Kapının önündeki Deha ve Demir duvara yaslanmış, henüz gelmeyen bir yası paylaşıyorlardı adeta. Ömer dışarıdaki ekibi kontrol ediyor, Ivan’ın adamlarının izini takip ediyor, bir yandan da onları Türkiye’ye geri götürecek özel uçaklarını olabildiğince yakın bir piste getirtmeye çalışıyordu.
“Abi...” demişti o gece Deha hava almak için kapıya çıktıklarında Ömer’e, “Sence bebek yaşar mı?”
“Bilmiyorum,” demişti Ömer sigarasının dumanını nefesiyle beraber verirken, “Bilmiyorum Deha... Bilmiyorum. Dua et de yaşasın. Yoksa ikisini de zor toparlarız.”
(SAATLER SONRA)
Bezlerin hışırtısı, su sesi, makas sesi, bir şeylerin açılıp kapanması... Her ses Devrim’in içinden bir parçayı alıp götürüyordu ameliyat devam ettikçe. Ömer kapıyı açıp yanında Kenan’la sessizce içeri girdiğinde doktor kızacak gibi olup başını kaldırdı ama hemen sonra zoraki bir kabullenişle başını eğip işini yapmaya döndü. Ömer Devrim’in tam yanında durup elini omzuna koyduğunda Kenan da doktorun birkaç adım uzağında durmuş ona ameliyatın gidişatını soruyordu.
“Ne diyor?” diye sordu Ömer.
“Kanamayı durdurmuş,” diye çevirdi Kenan, “Şimdilik Eliz Hanım’ın hayati bir tehlikesi kalmadığını söylüyor.”
“Bebek?” dedi Devrim oturduğu yerden kalkmadan, başını dahi kaldırmadan.
“Hamilelik durumuyla ilgili hiçbir şey yapamayacağını, bebeğin yaşayıp yaşamadığını bile bilmediğini söylüyor. Gerekli cihazları yokmuş, hamilelikle ilgili hiçbir bilgisi de yokmuş. Bir şey yapmaya kalkarsa bebek yaşıyorsa bile istemeden hata yapıp ona zarar verebileceğini söylüyor.”
“Ama Eliz yaşayacak, değil mi?” diye sordu Devrim acı içinde başını kaldırmadan.
Kenan aynı soruyu çevirerek doktora yönelttiğinde doktor başını salladı.
“Yaşayacak.” dedi bozuk Türkçesiyle Kenan’ı es geçip doğrudan Devrim’e doğru, “Ama bebek... Bilmiyorum.” diye ekledi çat pat Türkçe konuşmaya çalışarak.
Devrim’in gözleri ameliyat masasının üzerindeydi. Sessizce başını salladı.
“Abi Doktor Oya ile konuştum,” dedi Ömer Devrim’in omzunu sıvazlayarak, “Uçağı da ayarlattım. Eliz’in ameliyatı bittikten sonra hemen yola çıkıp İstanbul’a uçacağız. Oya Abla bizi direkt ambulansın içinde, pistte bekliyor olacak. Biz iner inmez Eliz’i devralacak. Merak etme, her şey yoluna girmek üzere...”
Devrim bir kez daha başını salladı sessizce. Bebek hayatta kalamazsa bunun hesabını Eliz’e nasıl verecekti? Eliz’in yaşaması Devrim için her şeye bedeldi ama Eliz eli karnında sayıklarken bunu ona nasıl söyleyecekti?
Devrim Ali Yöner, ameliyat odasının tam ortasında, ameliyat masasının tam yanındaki soğuk zemine çökmüş oturuyordu resmen. Kanlı elleri dizlerinin üzerindeydi, gözleri boşluğa bakıyordu. Bir zamanlar bütün kapıları açtırabileceğini sanan adam, şimdi beklemekten başka hiçbir şey yapamıyordu... Ve bu onu öldürüyordu.
“Abi...” dedi Ömer Devrim’e destek olmak ister gibi sessizce, “Abi, bu senin suçun değil.”
Devrim acı içinde güldü.
“Benim suçum değil, öyle mi?”
Ömer cevap veremedi, çünkü Devrim bir cevap istemiyordu aslında. Kendi cezasını çoktan vermişti.
Devrim saatler sonra ilk kez gözlerini kapattı, bu kez gerçekten kapattı. Bir saniyeliğine kapkaranlık oldu dünyası, kapkaranlık oldu zihninin her yanı... Ama karanlıkta da Eliz vardı. Kan vardı, karnındaki bebek vardı, “Sana söyleyecektim,” diyen sesi vardı. Dakikalar sonra gözlerini açtı ve titrek bir nefes aldı kendi kendine. Elinde Eliz’in eli, kulağında onun sayıklaması, kalbinde daha adını bile bilmediği bir çocuğun ihtimaliyle beklemeye devam etti.
İlk kez hiçbir şeye hükmedemeden...
İlk kez hiçbir duvarı yıktıramadan...
İlk kez yalnızca bir mucizenin gerçekleşmesini dileyerek bekledi Devrim Ali Yöner.
Ve her şeyden çok iyi bildiği bir şey vardı o gece, o küçük mucize dünyaya gelebilirse eğer, Devrim Ali Yöner onun için dünyayı tersine çevirecekti.
Eliz için yapacağı gibi...
%20(10).png)
Tekrar merhaba aşkımlarrrrr. ^^
Ben şimdi heyecanla yorumlarınızı okumaya geçiyorum,
peki sizce bir sonraki bölümde ne olacak BEBEK YAŞIYOR OLACAK MI? :’)
Bugünlük benden bu kadar, yorumlarınızı okumak için aşırı heyecanlıyım,
ve yorumlarınız için aşırı teşekkür ederim şimdiden, Misafir’i arkadaşlarınıza önermeyi unutmayın. ^^
Bu arada Instagram üzerinden misafirkitapresmi sayfasını,
benim hesabım olan beyzalkoc hesabını ve beyzaalkockitaplari sayfalarını takip etmeyi de unutmayın. ^^
İyi ki varsınız. :')
-BEYZA