2.KİTAP - 15.BÖLÜM : BABASI.
Merhaba benim güzel misafirlerimmmm, nasılsınız? ^^
Öncelikle bölümü okumadan önce bir önceki bölümün sonuna tekrar bir göz gezdirin isterseniz, tam olarak nerede kaldığımızı hatırlamış olursunuz.:’)
Umarım bölümü çok severek okursunuz, iyi okumalar dilerim. <3
Bol bol yorum yazmayı unutmayın!^^
.png)
“Ben sende misafirdim,
evimi niye ellerinle yaktın?”
(FELİS NOX, Misafiriz Birbirimize)
-
15.BÖLÜM: BABASI.
(ELİZ’İN ANLATIMIYLA)
Eski fotoğraflara bakıp eski günleri anarak geçen bir günün sonunda odaya döndüğümde sosyalleşmek beni o kadar yormuştu ki gözlerim ben yatağa yatar yatmaz kapanmıştı. Sabah ışıkları misafir odamı doldururken gözlerimi araladığımda ellerim doğrudan karnıma gitti.
“Günaydın,” diye mırıldandım sessizce, “Günaydın Küçük Misafirim.”
Odamın kapısı uyanmamla paralel bir şekilde çalınınca kaşlarımı çatıp kapıya baktım.
“Girin.” dedim soran gözlerle.
Oya Abla gülümseyen bir yüzle kapıyı araladığında her zamankinden farklı görünüyordu. Sanki her zamankinden daha süslü giyinmiş, her an dışarı çıkabilirmiş gibi bir halde girmişti içeri. Altında kumtaşı renginde bir keten pantolon, üzerinde beyaz bir bluz ve onun da üzerinde siyah bir ceket vardı.
“Günaydın!” dedi bana gülümseyerek, “Sonunda uyandın.”
“Günaydın, Oya Abla. Geç mi uyandım? Saat kaç ki?”
“Saat 11’i biraz geçiyor, bir saat önce de geldim ama o kadar derin uyuyordun ki hiç dokunmayayım dedim.”
“İyi yapmışsın,” dedim bir yandan esnerken, “Uzun uzun uyumak o kadar iyi geldi ki...”
“Tahmin ettim,” derken yüzündeki gülümseme her zaman gördüğüm klasik gülümsemesinden farklıydı; sanki bir şey söyleyecekti ama söylemeden önce benim bunu nasıl karşılayacağımı tahmin etmeye çalışıyordu.
“Bir şey mi oldu Oya Abla?” diye sordum merakla, “Bir şey söyleyecek gibisin.”
Oya Abla gülümseyerek başını salladı.
“Evet ama önce kalkıp hazırlanmanı istesem...”
“Aşağı mı ineceğiz yine?”
O daha sorumu bile yanıtlayamadan kapı tıklatıldı. Oya Abla sanki beklediği kişiler nihayet gelmiş gibi bir ifadeyle uzanıp kapıyı açınca kapının hemen dışında Deha ile Demir’i gördüm. İkisi de yağmurluk giyiyordu, Deha elindeki anahtarlığı parmağında çeviriyor, Demir ise sabırsızca Oya Abla’ya bakıyordu.
“Söyledin mi?” diye sordu Demir.
“Daha söylemedim.”
“Ne söylemedin?” dedim bu kez biraz daha tedirgin bir sesle, “Biriniz açıklayabilir mi artık?”
Deha hiç beklemeden yatağımın karşısına geçti.
“Seni dışarı çıkarıyoruz.” dedi bir anda.
Birkaç saniye boyunca anlamayarak yüzüne baktım.
“Bahçeye mi?”
“Gerçek dışarıya, Eliz.” dedi Deha, “Kapının dışına.”
“Nasıl yani?” diye sordum bir kez daha anlamayarak.
“Alışveriş merkezine gidiyoruz!” diyerek söze girdi Oya Abla en sonunda, kendi söylediğine kendisi benden daha çok sevinmiş gibiydi, “Bebek alışverişine.”
Bakışlarım Oya Abla’ya döndüğünde şaka yapıp yapmadıklarını anlamaya çalışıyordum ama üçünün de yüzündeki ifade son derece ciddiydi, üçü de fazlasıyla özgüvenli ve mutlu görünüyorlardı.
“Nasıl yani?” diye mırıldandım, “Alışveriş merkezine mi gideceğiz?”
Oya Abla gelip yanıma oturdu.
“Kısa bir gezinti yapabiliriz diye düşündük.” dedi, “Sıkıldığını biliyoruz güzel kızım... Biraz gezmek sana çok iyi gelecek, hem korumalar da bizimle olacak. Yorulduğunda oturacağız, fazla dolaşmadan da geri döneceğiz. Tamam mı?”
Dışarı çıkmak… Bu bana o kadar yabancı gelmişti ki o an ne tepki vereceğimi bile bilmiyordum. Bu odanın dışında olmak, bu evden çıkmak, hatta arabaya binip bir süreliğine de olsa bu kasvetten uzaklaşmak bana o kadar gerçek dışı gelmişti ki öylece bakakalmıştım onlara.
“Eliz?” dedi Deha, yüzümü daha iyi görebilmek için biraz eğilerek, “Beğenmedin mi sürprizi?”
“Beğendim, ama…” diyerek elimi yavaşça karnıma götürdüm.
“Ama falan yok o zaman!” dedi Demir, “Yeğenimizin ilk alışverişini bizsiz yapacak değildiniz herhalde.”
Oya Abla bebekle ilgili endişelerimi bildiği ve bana hak da verdiği için elini koluma götürdü ve bana anlayışla baktı.
“Bir şey almak zorunda değiliz,” dedi, “Almak istemezsen yalnızca bakarız. Hem biraz evden çıkmış olursun.”
“Evet,” diye ekledi Demir, “Belki bir de tatlı yeriz.”
Deha ona döndü.
“O benim repliğimdi.” dedi bozulmuş gibi, “Ben söyleyecektim.”
“Artık benim repliğim.” diye yanıtladı Demir.
“Tamam,” dedim sessizce, “Madem öyle diyorsunuz... O zaman gidelim...”
Gülümsemeye çalıştım. Başımı eğip bileğime sardığım küçük sarı fulara baktığımda derin bir iç çektim. Ona ait olan bir şeyi yanımda taşıyabiliyordum artık ama bir mağazaya girip gelecekte giyeceği kıyafetleri seçmek başka bir şeydi.
Elime aldığım her parçayla birlikte onun gelişini biraz daha hayal etmem gerekecekti; bugün alacağımız kıyafetlerden birini ona giydirdiğim bir sabahı, üstünü kirlettiği bir öğleden sonrayı, uyumadan önce değiştirdiğim pijamalarını… Henüz kendime ait yarınlardan bile emin değilken onun aylar sonrasını düşünmek beni korkutuyordu.
“O zaman biz aşağıda bekliyoruz hanımlar!” dedi Deha heyecanla, “Çok bekletmeyin.”
Onlar odadan ayrılırken Oya Abla dolabın kapaklarını açmıştı bile. Ben de yatağın kenarına tutunarak kalkıp yanına gittiğimde bir süre yalnızca askılara baktım. Günlerdir üstümdekileri yalnızca rahat olup olmadıklarına göre seçiyordum; ilk kez bir kıyafeti elime alıp dışarıda nasıl görüneceğimi düşünerek seçmek bile beni heyecanlandırmıştı.
Bol siyah bir pantolon, ince krem rengi bir kazak ve üzerime giymek için de uzun siyah bir kaban seçtim. Oya Abla hazırlanırken yardım etmeye çalışıyor, ben ise dikiş yerim hala acımasına rağmen her şeyi kendim yapabilmek için gereğinden fazla inat ediyordum. Sonunda ayakkabılarımı giyerken yorulduğumu fark edip yatağın kenarına oturduğumda hiçbir şey söylemeden yanıma geldi.
“Her şeyi tek başına yapmak zorunda değilsin.” dedi ayaklarıma doğru eğilirken.
“Biliyorum.”
“Pek biliyormuş gibi davranmıyorsun ama.”
Başımı eğip ona baktığımda yüzünde hiçbir kızgınlık yoktu, o tanıdık sabırlı ifadesiyle bana bakıyor ve gülümsüyordu.
“Tamam,” dedi son bağcığımı da bağlarken, “Şimdi oldu.”
Koridora çıktığımızda Deha ile Demir söylediklerinin aksine merdivenlerin başında bekliyorlardı, hazırlanmamız uzun sürerse bizi kontrol etmeye gelebilmek için mi aşağı inmemişlerdi bilmiyordum ama bizi görür görmez doğruldular. Oya Abla çantasını omzuna yerleştirirken ben de onlara doğru birkaç adım attım ama tam o an arkamızda kalan çalışma odasının kapısı açılınca istemsizce yavaşladım.
Bakışlarım heyecanla oraya döndüğünde Devrim, elindeki telefona bakarak odadan çıkmıştı. Ömer de hemen arkasındaydı ve inceledikleri bir şey hakkında konuşmaya devam ediyorlardı. Devrim başını kaldırıp bizi gördüğünde gözleri önce üzerimdeki kabana, sonra yüzüme kaydı.
“Hazırlanmışsınız.” dedi tekdüze bir sesle.
Deha özgüvenle merdiven korkuluğuna yaslandı ve abisine baktı.
“Sana onu ikna ederim demiştim,” dedi, “Bebek alışverişine gidiyoruz.”
Devrim’in bakışları bir kez daha beni bulduğunda gözleri yine anında karnıma kaydı.
“Fazla kalmayacağız,” dedi Oya Abla, “Biraz gezer döneriz diye düşündük. Eliz’i çok yormasak iyi olur...”
Devrim başını salladı, çok ilgilenmiyormuş gibi görünmeye çalışarak Ömer’in elindeki dosyayı aldıktan sonra kenara çekilerek geçebileceğimiz bir boşluk bıraktı.
“İyi gezmeler.” dedi yalnızca. Tek kelime daha etmedi.
Tam olarak nereye gideceğimizi, hangi mağazaları gezip ne alacağımızı, ya da bir şeyler alıp almayacağımızı, ne kadar kalacağımızı, yanımızda kimlerin olacağını sormadı. Belli ki bunları önceden öğrenmişti ama bebek alışverişi kısmını duyunca yüzünde beliren o hüznü anında görmüştüm. Söylemek istediği bir şey olduğunu biliyordum ama asla söylemeyecekti, bunu da biliyordum.
Merdivenlere doğru bir adım attığım sırada kendime engel olamayarak durdum ve Devrim’e göz ucuyla bakarak sessizce konuştum.
“İstersen...” diye mırıldandım, “İstersen sen de gelebilirsin.”
Sesim koridorda beklediğimden daha net duyulunca Deha ile Demir’in aynı anda sustuğunu fark ettim. Devrim elindeki dosyadan gözlerini kaldırıp bana baktığında söylediğim şeyi yanlış anlamamak için yüzümde başka bir açıklama arıyordu sanki.
“Ben sizin planınızı bozmayayım...” dedi.
“Bozmuyorsun.” dedim ve yutkunup benim için kurması çok zor olan o cümleyi kurarak ekledim, “Sen de onun babasısın sonuçta.”
Devrim’in yüzündeki ifade anında değişti. Çok küçük bir gölgenin gözlerinden geçtiğini anında gördüm. Elindeki dosyayı tutan parmakları durdu, gözleri bileğimdeki sarı fulara kaydı ve yeniden bana döndüğünde artık biraz daha dikkatli bakıyordu.
Bunu bir barışma teklifi gibi anlamasını istemiyordum, bunu bir zeytin dalı gibi görmesini ise hiç ama hiç istemiyordum. Onunla ilgili düşüncelerimi geri alıyor değildim, aramızda hiçbir şey olmamış gibi davranmayı da kabul etmiyordum. Yalnızca bebeğimize bir şeyler seçerken onun da orada bulunmasını istiyordum, çünkü söylediğim gibi, o da onun babasıydı...
Devrim elindeki dosyayı tereddüt etmeden Ömer’e geri uzattı.
“Dönünce bakarız.” dedi anında.
Ömer başını salladı.
“Tamam abi. Benim de gelmemi ister misiniz?”
“Sen kal,” dedi Devrim, “Bir gelişme olursa ara.”
Sonra bana döndü ve başıyla çalışma odasını gösterdi.
“Ceketimi alayım.”
Odasına doğru yürürken Deha’nın yüzündeki gülümsemeyi görmemek için gözlerimi merdivenlere çevirsem de yüzünün ne hale geldiğini tahmin edebiliyordum. Yine de ne Deha, ne Demir, ne de Oya Abla hiçbir şey söylemedi. Bu sessizlikleri ise maalesef araya sokabilecekleri bütün şakalardan daha fazla utandırıyordu beni.
“Acaba kendime de mi bir şeyler baksam?” diye mırıldandı Deha.
“Bu günü bebek alışverişi için ayırdık,” dedi Demir, “Yeğeninin gününü bari çalmaya çalışma ya!”
Devrim birkaç dakika sonra yanımıza geldiğinde ceketini giymiş, telefonunu cebine koymuştu. Her zamanki gibi siyahlar içindeydi ama elinde dosya ya da çanta yoktu artık. Benimle aynı merdiven basamağına yönelirken bir an aramızda ne kadar boşluk bıraktığına baktım. Sözünü tutuyordu, yaklaşmıyordu. Mesafesini koruyordu ama buna rağmen geliyordu benimle... Yaklaşmıyorduk ama uzak da kalamıyorduk birbirimizden; çünkü artık ondan, benden, bizden ve geçmişimizden çok daha önemli bir meselemiz vardı. Karnımdaki küçük misafir...
“Eliz kapüşonunu kapat,” dediğini duydum birkaç basamak geriden gelen Oya Abla’nın, “Hava rüzgarlı gibi.”
Başımı sallayarak kapüşonumu kapattığımda malikanenin açılan kapısından yüzüme vuran serin hava, bahçede otururken hissettirdiklerinden farklı şeyler hissettiriyordu şimdi bana. Belki hava aynı havaydı ama bu kez kapının önündeki arabalardan birine binecek ve bu bahçenin yüksek duvarlarının arasından nihayet çıkacaktım. Hafif çiseleyen yağmur tenime değerken içimi ürpertiyor, kalbimde tanıdık hisler uyandırıyordu.
“Yağmur da varmış...” diye mırıldandım kapüşonumun altına iyice gömüldüğümde.
Ömer, araçların hazır olduğundan emin olmak için bizimle aşağıya kadar gelmişti. Bizi kapıda siyah, koyu camları içeriyi tamamen saklayan iri gövdeli bir araç bekliyordu. Devrim şoförün yanına otururken Oya Abla’yla ben orta sıraya, Demir ile Deha da arkamızdaki koltuklara yerleştiler. Korumaların bineceği diğer araç ise birkaç metre gerimizde bekliyordu.
Gözlerim arabanın camlarına vuran yağmur damlalarını izlerken dışarıda olduğum için heyecanlı olsam da hala özgür değildim. İstediğim bir sokağın başında inip yürümeye başlayamazdım, kimseye haber vermeden dilediğim caddeye girip yağmurun altında yürüyemezdim. Yine de bahçenin o büyük demir kapısı açılmaya başladığında kendimi heyecanlanmaktan alıkoyamadım.
Resmen dışarı çıkıyordum. Hem de haftalar sonra ilk kez...
Araç hareket edip bahçenin büyük sürgülü kapılarının arasından dışarı çıktığında gözlerimi yoldan ayıramadım. Birkaç sokak sonra kaldırımda yürüyen insanları görmeye başladım; kolunda market poşetleri taşıyan bir kadın, elindeki telefona bakarak otobüs bekleyen bir adam, bir dükkanın önünde yerde uzanan kedinin başını okşamak için eğilen küçük bir çocuk… Hiçbiri ne kadar şanslı olduklarını bilmiyorlardı.
Bazı insanlar yalnızca sıradan hayatlar yaşayabildikleri için şanslılardı ve bunun farkında bile değillerdi.
“Camı biraz indirsem rahatsız olur musun Oya Abla?” diye sordum sessizce.
Oya Abla başını salladı.
“Çok açma ama, yağmur üşütmesin seni.”
Düğmeye bastığımda içeri giren yağmur kokusuyla birlikte başımı koltuğa yaslayıp gözlerimi bir an kapattım ve ön koltuktan Devrim’in sesinin geldiğini duydum.
“Yağmur yağıyor,” dedi bana göz ucuyla bakarken, “Üşüyeceksin.”
Gözlerimi açtım ve ona birkaç saniye boyunca baktıktan sonra yalnızca tek bir kelime çıktı dudaklarımın arasından.
“Üşümüyorum.”
Ne o, ne de ben başka hiçbir şey söylemedik. Gözlerimi yeniden kapattığımda dışarıdan gelen yağmur sesi şoförün açtığı radyodaki şarkı sesiyle karışınca şarkının sözlerindeki tesadüfi tanıdıklık beni bambaşka diyarlara götürür gibi oldu.
“Senden kaçtığım her yerde biraz daha sana rastladım,” diyordu şarkının sözleri ve şöyle devam ediyordu,
“Ben sende misafirdim,
Evimi niye ellerinle yaktın?
Beni kurtarmaya geldiğini sandım,
Oysa en çok sen yaraladın.
Şimdi git desen gidemem,
kal desen kalmak daha zor.”
Şarkı devam ederken gözlerimi araladığım an Devrim’in önündeki aynaya denk gelen yansımamdan beni izlediğini fark etmem zor olmadı. Gözlerini anında kaçırdığında ise bir gök gürledi dışarıda, hem şarkının sesini bastırdı, hem benim kalbimi.
Öyle bir çaresizlikti ki içine düştüğüm, hem gitmek istiyordum hem de kaçmak istediğim adamın bebeğini taşıyordum karnımda. Hem tutsaktım yanında, hem de mecburdum ona. Kalbim ne onu bu bebekten uzak tutmaya elveriyordu, ne de kendimi onun yakınında tutmaya.
Alışveriş merkezine ulaştığımızda ayağımı otoparkta yere bastığım an etrafıma baktım, o kadar uzun zaman olmuştu ki kendimi bir alışveriş merkezinin otoparkında bulmayalı, buna bile sevinecek kadar acınası bir haldeydim artık.
“Bebek mağazalarının hepsi ikinci kattaymış!” dedi Deha heyecanla, sonra cebinden bir not kağıdı çıkardı, “Mağazaların isimleri bunlar, yanına yıldız koyduklarım en kaliteli malzemeleri kullananlarmış.”
Deha’nın elindeki kağıda uzandığımda şaşkınlıkla güldüm.
“Bunu yapmış olamazsın,” dedim gülerek, “Oturup mağaza listesi mi çıkardın?”
“Benim yeğenim öyle her şeyi giyemez,” dedi Deha gülerek, “Tenine uygun olması lazım.”
Devrim ciddi bir yüz ifadesiyle ilerlerken bir an için durup göz ucuyla elimdeki kağıda baktı. Kağıdı izlediğini fark edince ona uzattım ve başımı salladım.
“Alabilirsin,” dedim, “Bakmak istersen.”
Devrim kağıdı elimden alırken alışveriş merkezinin içine girdiğimizde ilk dikkatimi çeken şey ışık oldu. Her yer fazlasıyla aydınlıktı; vitrinler, yerler, yürüyen merdivenlerin metal kenarları… Her yer inanılmaz aydınlıktı ve inanılmaz gürültülüydü! İnsanların konuşmaları müziğe karışıyor, yanından geçtiğimiz kafelerden kahve kokuları geliyordu.
“Alışveriş merkezlerini pek de özlememişim...” diye mırıldandım gülerek.
“Çok da özlenecek yerler değiller.” dedi Demir.
“Sevgilinle buluşmak için alışveriş merkezine gelen bir liseli değilsen tabi...” dedi Deha gülerek, “Burada Helin’le ne buluşurdum ama! Her hafta sonu beş saat mağaza gezerdim onun peşinde.”
“Helin mi?” dedim, “O kim? Eski sevgilin mi?”
“İlk gerçek aşkım,” dedi Deha, “Sıla Abla’nın kardeşiydi, yani abimin şeyinin...”
Devrim dönüp Deha’ya uyaran bir bakış attığı an bahsedilen Sıla’nın Devrim’le bir ilgisi olduğunu anında anladım.
“Abinin kız arkadaşının kardeşiydi yani.” dedim anında.
Deha bunu söylediğine anında pişman olmuş gibi baktı abisinin yüzüne.
“Eski kız arkadaşımın,” diye ekledi Devrim sanki çok umurumdaymış gibi, “Çok eski bir kız arkadaşımın kardeşiydi.”
Yutkundum. Konuyu umursamadığım belli olsun diye konuşmayı kesince Oya Abla büyük bir adım atıp koluma girdi.
“Önce şu mağazaya bakalım,” dedi, “Baya güzel şeyler var gibi!”
Ben Oya Abla’nın kolunda yürürken Deha ile Demir önümüzde, Devrim ise onların yanında yürüyordu. Oya Abla’nın gösterdiği bebek mağazasının önüne geldiğimizde adımlarım kendiliğinden durdu ve o ana kadar konuştuğumuz her şey uçup gitti zihnimden.
Vitrinde küçücük kıyafetler vardı. Açık renk bir tulum, katlanıp yanına bırakılmış ince mavi bir battaniye, bir çift pembe çorap… İçerideki raflara baktığımda bunların onlarcasıyla doluydu tüm mağaza, küçük askılarda asılı duran küçük kıyafetler, yan yana dizilmiş kutular, kocaman oyuncak hayvanlar… Bileğimdeki küçük sarı fular dışında bunların hiçbirine hazırlıklı değildim. Üstelik Devrim de benimle aynı şekilde olduğu yerde kalmış, nutku tutulmuş gibi bakıyordu tüm o kıyafetlere.
Oya Abla koluma hafifçe dokundu.
“Girelim mi?”
Başımı salladım ama hemen hareket edemedim. Bileğimdeki küçük fulara baktıktan sonra derin bir nefes alıp onunla birlikte içeri girdiğim sırada Deha ve Demir de abilerini dürtüp içeri sokmuşlar gibi görünüyordu.
“Merhaba efendim, hoş geldiniz! Nasıl yardımcı olabilirim?”
Bir görevli bizi karşılayarak yardımcı olup olamayacağını sorduğunda ne diyeceğimi bilemedim. Ne aradığımızı bile bilmiyordum ki… Bebeğimin daha cinsiyetini bile bilmiyordum. Hangi bedene bakmalıydık, bir tulum nasıl seçilirdi, bir çorabın küçük gelme ihtimali var mıydı?
“Biraz bakacağız,” dedi Oya Abla yüzümdeki kararsızlığı fark ederek, “Bir sorumuz olursa size sorarız.”
Görevli gülümseyip bize kıyafetlerin bulunduğu bölümü gösterdiğinde biz oraya doğru ilerlerken Deha çoktan yan taraftaki bir askıdan küçük bir tulum almıştı bile.
“Eliz, buna bak! Abi, baksanıza!”
Deha’nın elinde tuttuğu tulumun üzerinde kocaman bir aslan resmi vardı. Devrim de ben de Deha’nın elindeki tuluma donmuş gibi bakıyorduk. Bebeğimiz doğduğunda bu tulumun içine girecek kadar küçük mü olacaktı gerçekten?
Demir hemen kardeşinin elindekine baktı.
“Oğlum bu iki yaş tulumu, bizimki daha doğmadı bile!” Demir Deha’nın elindeki tulumu alırken kendi kendime güldüm.
“Ben de bunun içine girecek kadar küçük mü olacak diyordum.” diye mırıldandım gülerek, “Daha da küçük olacakmış...”
O an Devrim’in gözlerinin bana çevrildiğini fark ettim. Bakışlarına karşılık verdiğimde gözlerinin dolu olduğunu görmek beni anında sarsmıştı, gözlerimi ondan bir an önce kaçırıp dikkatimi dağıtmam gerektiğinin farkındaydım.
“Peki bu?” diye sordu Deha pötikareli bir bebek gömleği gösterirken.
“Bunu bebek için mi beğendin, kendin için mi?” diye sordum gülerek.
“İkimiz için.” dedi Deha, “Bana da bulursak takım giyeriz.”
Oya Abla gülerken Devrim’in elinin askıdaki en küçük tulumlardan birine uzandığını gördüm. Küçücük, beyaz, pamuklu bir tuluma dokunduğunda onun aklından da aynı şeylerin geçtiğini biliyordum. Bu kadar küçük mü olacaktı gerçekten?
Bir anda annemin beni kucağında tuttuğu fotoğraf geldi aklıma; kolumu boynuna dolamıştım, o da beni belimden tutuyordu. Bir gün ben de bebeğimi böyle tutacak mıydım? O da beni kollarıyla saracak mıydı?
Herkes farklı bir köşede tulumlara, elbiselere, pijama takımlarına bakarken benim gözlerim bir çift küçük bebek çorabında takılı kalmıştı. Ellerim o küçücük beyaz çoraplara uzanırken dokunmaktan bile korkuyordum. Bu mağazadaki her şey o kadar ufaktı ki sanki her şeye zarar verebilirmişiz gibi hissediyordum ama o bir çift küçük beyaz çorabı ellerimin arasına aldığımda bebeğimin ayaklarını bu çorapların içinde görür gibi olmuştum.
“Beğendin mi?”
Devrim’in sesiyle başımı kaldırdım. Yanımdaki askılara bakıyordu ama dikkati elimdeki çoraplardaydı.
“Çok ufaklar,” dedim, “Çok güzeller...”
“O zaman bizim olsun.” dedi sessizce.
Sonra gözlerim onun elinde tuttuğu o küçük beyaz tuluma kaydı, az önce uzun uzun baktığı tulumu ellerinin arasında tutuyordu şimdi. Tulumun üzerindeki ayı çizimleri o kadar güzeldi ki hayran olmamak mümkün değildi.
“Sen de onu beğendin sanırım?” dedim merakla.
“Çok ufak,” dedi Devrim hüzünlü bir gülümsemeyle, “Çok güzel...”
“O zaman bizim olsun.” dedim sessizce.
Küçük beyaz bir tulum, ve minik bir çift beyaz çorap bebeğimizin ilk kıyafetleriydi. Onu o tulumun ve çorapların içinde hayal etmek her ne kadar korkutucu olursa olsun bir o kadar da güzeldi.
Oya Abla, Deha ve Demir başka bir köşede durmuş battaniye renkleri konusunda tartışıyorlardı. Gülümseyerek yanlarına doğru ilerlediğimde tartışmanın ne kadar ciddi olduğunu görünce şaşkınlıkla daha çok güldüm.
“Durun,” dedim, “Durun! Battaniye için tartışmanız mantıklı mı sizce?”
“Tamam da kızım baksana Deha’nın ısrarla aldırmak istediği renge...” Oya Abla öfkeli bir sesle Deha’nın ısrarcı olduğu turuncu battaniyeyi önüme sererken kıkırdadım.
“Amcası ama...” dedim, “Herkesin bir eşya seçmeye hakkı var.”
“Deha’ya böyle bir şans verdiğin için pişman olacaksın, Eliz.” dedi Demir, “Ya bebek arabasını seçmeye karar verirse?”
“Battaniyeyi seçmiş işte,” dedim ve sonra Deha’ya döndüm, “Sakın başka bir şey seçeyim deme!”
Deha gözlerini devirerek battaniyeyi katlarken Demir elindeki üçlü emzik paketini havaya kaldırdı.
“Buna ne diyorsunuz?” dedi, “Üzerinde kedi figürleri var.”
“Bayıldım.” dediğimde gözlerimin içi gülüyordu resmen.
Uzun zamandır hiç bu kadar heyecanlı ve mutlu hissetmemiştim kendimi.
“Peki ya bu?” diye sordu Oya Abla elindeki kedi figürlü biberon setini gösterdiğinde.
“Adnan’a benziyor...” diye söze girdi arkamızdan sessizce gelen Devrim, “Yani üstündeki kedi figürü...”
“Gerçekten,” dedim yaşadığım aydınlanmayla, “Gerçekten benziyor.”
Cevabımdan sonra bakışlarım yeniden biberona indi. Bu biberonla mı besleyecektim onu? Bu emzikle mi uyutacaktım? Bu battaniye mi örtecekti üzerini? Her şey fazlasıyla uzun ince bir çizgi hissiyatı veriyordu bana, ya heyecanlandığım ne varsa gerçek olacaktı, ya da korktuğum ne varsa kabusum olacaktı.
O sırada yanımıza gelen görevli Devrim’in elinde tuttuğu tulumla aynı desendeki şapkayı gösterdiğinde hepimiz heyecanla ona döndük.
“Takım olarak da hazırlayabiliriz,” dedi, “Babasının seçtiği tulum buysa şapkayı da yanına koyayım.”
Bir an hiçbirimiz cevap veremedik. Kadın Devrim’e bakarak “babası” dediği an ikimiz de donup kalmıştık resmen. Devrim’in yüzüne baktığımda yüzündeki ifade öyle savunmasızdı ki hemen başka bir tarafa dönmek zorunda kaldım ama satıcı kadın soran gözlerle bana bakmaya devam ediyordu.
“Olur,” dedim, “Evet... Babası onu seçti... Şapkası da olsun.”
Kadın kıyafetleri almak için elini uzattığında Devrim bir saniye daha bekledi. Sonra tulumu dikkatle ona verdi; sanki yanlış tutarsa buruşturacak, kumaşın üzerindeki küçücük ayıya zarar verecekmiş gibi… Sonra tulumu kadına uzattığında onu hiç böyle görmediğimi fark ettim.
Her yerde sözü geçen, bir cümlesiyle her kapıyı açtırabilen bu adam şimdi söz konusu bebeği olduğunda sudan çıkmış bir balık gibi bakıyordu etrafına. Aslında hepimiz sudan çıkmış balıklar gibiydik, Deha ve Demir bile bu amcalık heyecanını o kadar şaşkın bir halde yaşıyorlardı ki bunlar hepimize yeni gelen duygulardı. Hatta bana bazen de ağır gelen duygular...
Gözlerim tüm o bebek eşyalarının üzerinde dolaşırken mağazanın gürültüsü de üstüme üstüme gelince bir süre sonra ayakta durmak yorucu gelmeye başladı ve gözlerim mağazanın girişindeki koltuğa kaydı. Oya Abla’ya seslenecektim ama Devrim bakışımı fark etmişti.
“Oturalım mı?” diye sordu endişeyle.
Bu kez iyi olduğumu söyleyip diretmedim.
“Biraz yoruldum.” diye mırıldandım.
Yüzü hemen ciddileşmişti ama telaşa kapılmadı. Deha ve Demir’le kasa sırasına doğru ilerleyen Oya Abla’ya göz ucuyla baktıktan sonra koltuğun önündeki küçük sehpayı geçmem kolay olsun diye biraz yana çekti.
“Gel,” dedi, “Otur.”
Sonra mağazanın kapısında bekleyen korumalardan birine başıyla karşıdaki dondurma standını işaret etti ve ekledi, “Şuradan su al, gel.”
Benim oturduğumu gören Oya Abla da Deha ve Demir’i kasa sırasında bırakıp soluğu yanımızda aldı ve önümdeki sehpaya oturdu.
“Eliz?” dedi ellerimi tutarak, “İyi misin? Tansiyonun mu düştü? Revire gidelim mi?”
“Hayır, hayır, iyiyim Oya Abla.” dedim, “Yoruldum sadece. Uzun süre ayakta kalmaya alışık değilim.”
“Yeter bu kadar,” dedi Devrim anlık bir öfkeyle, “Biz Eliz’i alıp eve geçelim, Deha ve Demir de ödemeyi yapıp diğer arabayla gelirler.”
“Buna gerçekten gerek yok-“
“Gidelim Eliz,” diyerek sözümü kesti Oya Abla, “Ne olur, ne olmaz... Gidip bir tansiyonunu ölçelim.”
Her ne kadar eve dönmek istemesem de doğru söylüyorlardı, bir anda ayakta duramayacak kadar yorgun hissettiysem eve gidip dinlenmem bebek için en mantıklısı olacaktı. Söz konusu yalnızca kendim olsam suyumu içer ve kalkıp devam ederdim ama artık eskisi kadar gözü kara olamıyordum.
“Tamam,” diye mırıldandım en sonunda, “Gidelim o zaman.”
Oya Abla rahatlamış gibi başını sallarken Devrim de mağazanın kapısındaki korumalara dönüp arabayı hazırlamalarını söyledi. Ben koltuğun iki yanından destek alarak ayağa kalkmaya hazırlanıyordum ki gözlerim mağazanın bulunduğu koridorun kalabalığına takıldı ve o an neden baktığımı bile anlamadan olduğum yerde kalakaldım.
Gözlerim kalabalığın arasından seçtiği tanıdık bir yüzü bir saniyeliğine görüp sonra kaybettiğinde mağazanın kapısına doğru bir adım attım ve çatık kaşlarla kalabalığı süzmeye başladım.
“Eliz,” dedi Oya Abla soran gözlerle, “İyi misin? Birini mi gördün?”
“Ben...” dedim ne diyeceğimi bilemeyerek.
Gözlerim kalabalığı süzmeye devam ederken birkaç metre ileride yürüyen o tanıdık yüz yeniden görüş alanıma girdiğinde bu sefer onu saçlarından tanıdım. Elim panikle kalbime giderken ne yapacağımı bilemeyerek olduğum yerde kalakalmıştım.
“Kimi gördün Eliz?” dedi Oya Abla, Devrim endişeyle bir bana bakıyor bir kalabalığı süzüyordu.
“Onu...” dedim tanıdık yüz bize giderek yaklaşırken, “Seren’i...”
Çocukluğumda tanıştığım, tüm hayatımı birlikte geçirdiğim, aylar önce yarım saatliğine evime uğradığımda bile göremediğim arkadaşım Seren... Ama ben daha şaşkınlıktan onun ismini bile zar zor söylemişken Seren’in elini tutan adamı fark ettiğimde beni olduğum yere asıl çivileyen de bu oldu işte.
Çocukluk arkadaşım, en yakın dostum Seren’in elini tutan, en son bıraktığımda bana hala aşık olduğunu sandığım Gurur’un ta kendisiydi. Neye daha fazla şaşırmam gerektiğini bilmiyordum, Seren’i tesadüfen burada gördüğüme mi yoksa Gurur’un elini tutan eline mi?
“Ben...” diye fısıldadım Oya Abla’ya endişeyle, “Gidelim Oya Abla.”
Başımı eğmiş ve Oya Abla’nın koluna girmiştim ama her şey için çok geçti. Seren’in bakışları artık üzerimdeydi... Olduğu yerde durmuş, Gurur’un elini bırakmış ve şok içinde kalakalmıştı. Gözleri yüzümden üzerimdeki kabana, koluna girdiğim Oya Abla’ya, yanımda duran Devrim’e ve etrafımızdaki beş takım elbiseli korumaya kaydığında dehşete kapılır gibi oldu.
Beni görmeyi beklemediği zaten aşikardı ama asıl problem başkaydı... Beni böyle görmeyi beklemiyordu.
“Bizi gördüler.” dedi Oya Abla telaşa kapılır gibi.
Gurur da Seren’in neden durduğunu anlamaya çalışarak başını çevirdiğinde gözleri gözlerimle buluşunca önce şaşkınlıkla bana baktı, sonra bakışları yanımda duran Devrim’e kaydı. Devrim de tam o saniyelerde bakışlarımın yönünü takip etmiş ve sonunda onları görmüştü. O anlamsız kalabalığın ortasında, birbirleriyle asla kesişmemesi gereken iki farklı küme gibi durmuş, hiç kıpırdamadan birbirimize bakıyorduk.
Devrim’in gerildiğini dönüp bakmadan bile hissedebiliyordum ama o an onun gerginliği benim umurumda olan son şeydi. Çünkü gözlerim yeniden Seren’e dönmüştü ve onun gözlerinin özlemle dolduğunu gördüğüm anda, ne kadar yorgun olduğumu tamamen unutup farkında bile olmadan ona doğru bir adım attım.
İkinci adımı atamadan Devrim’in eli elimi buldu.
“Dur.” dedi.
Parmakları elimin etrafına kapanırken beni kendisine çekmedi, yalnızca olduğum yerde durdurdu ve ben şaşkınlıkla ellerimize baktıktan sonra yeniden Seren’e döndüğümde onun gözleri de artık yüzümde değil, Devrim’in tuttuğu elimdeydi.
Tesadüfi karşılaşmalar insanın içinde hangi duyguyu uyandırırsa uyandırsın hepsi eninde sonunda beklenmedikti işte. Ve beklenmedik olan her şey korkutmalıydı insanı. Sebebinden korkmalıydı insan, sonucundan korkmalıydı, hissettirdiklerinden...
Şimdi, bu alışveriş merkezinin kalabalığının ortasında durmuş iki çok yakın arkadaş olarak aylar sonra birbirimize bakarken hayatın ben yokken onun için nasıl aktığını görebiliyordum. Üstelik ne acı ki o da hayatın benim için nasıl aktığını görebiliyordu ve ben başıma gelenleri ne kadar saklamaya çalışırsam çalışayım her şey apaçık ortadaydı.
Nasıl bir karanlığın içine hapsolduğum, nasıl bir yabancılaşmanın içine battığım, nasıl bir çıkmazda sıkıştığım her halimden belliydi. Belki de o an ikimizin de birbirimizin yüzünde gördüğü şey aynıydı; hayatlarımız biz birbirimizi kaybettiğimiz yerde durmamış, ikimizi de bambaşka yönlere sürüklemişti...
Ve beni sürüklediği yer, hiç de iç açıcı görünmüyordu...
.png)
Bugünlük benden bu kadar, yorumlarınızı okumak için aşırı heyecanlıyım ve yorumlarınız için aşırı teşekkür ederim şimdiden, Misafir’i arkadaşlarınıza önermeyi unutmayın. ^^
Bu arada Instagram üzerinden misafirkitapresmi sayfasını, benim hesabım olan beyzalkoc hesabını ve beyzaalkockitaplari sayfalarını takip etmeyi de unutmayın. ^^
İyi ki varsınız. :')
Son olaraaaak 26 Eylül Cumartesi günü 13.00'da İZMİR Kitap Fuarındaki imza günüme beklerim. <3
-BEYZA ^^