2.KİTAP - 4.BÖLÜM : KARLI GECE.
Merhaba benim güzel misafirlerimmmm, nasılsınız? ^^
Tatiliniz nasıl geçiyor?
Umarım bölümü çok severek okursunuz, iyi okumalar dilerim. <3
Bol bol yorum yazmayı unutmayın!^^
%20(5).png)
4.BÖLÜM : KARLI GECE.
(YAZARIN ANLATIMIYLA)
Evlerin kapıları vardır, duvarları, içeride yaşayanları dış dünyadan soyutlarken aynı zamanda onları dış dünya ile bağlantı halinden tutabilecek pencereleri... Bazı evlerin ise nöbetçileri, kilitleri, demir parmaklıkları, kameraları... Yeraltı dünyası dediklerinin başrolleri hep bu evlerde yaşıyordu işte, onları dış dünyadan soyutlayan evler aslında yeraltı dünyasının birer parçasıydı.
Ivan Vetrov hayatının en huzurlu gecelerinden birini yaşıyordu. Devrim Ali Yöner’in uçağının Rusya’dan ayrıldığına, Türkiye’ye doğru yol aldığına, babasının geçmişini araştırıp ona istediklerini getirmek için geri döndüğüne inanıyordu ülkesinin soğuk havasını penceresinden soluyup kahvesini yudumlarken.
Oysa o sıralarda Rusya’nın soğuk, sisli ve karla örtülmüş bu gecesinde, Balaşov’un dışındaki unutulmuş eski bir av köşkünde ışıklar yanıyordu. Dışarıdan bakıldığında terk edilmiş gibi duran, ahşap duvarları yılların yorgunluğuyla kararmış, çatısında kar birikmiş bu küçük köşk o gece Devrim Ali Yöner’i misafir ediyordu.
İçerideki kimse uyumamıştı, kimse dinlenmiyordu. Dinlenmek denen şey akıllarının ucundan bile geçmiyordu o gece. Ne Devrim, ne kardeşleri, ne Ömer, ne de diğer adamları... Hiçbiri bir saniye bile durmayı düşünmemişti.
Devrim Ali Yöner büyük, eski bir masanın başında ayakta duruyordu. Üzerinde hala aynı siyah kıyafetleri vardı, ceketini bile çıkarmamıştı. Islak karın ceketinin kumaşında bıraktığı izler çoktan kurumuştu ama gecenin soğuğu hala omuzlarındaydı sanki. Gözleri masanın üzerine açılmış planlarda, ekranlarda, işaretlenmiş noktalarda geziniyordu ama zihninin bir kısmı hala Vetrov Malikanesi’nin üçüncü katındaydı. Ömer’in o odayı tarif ederkenki kelimeleri hala zihninde dönüp duruyordu.
“Üçüncü kat,
kuzey kanadı,
kapı önünde iki adam,
iki iç kamera,
banyo, giyinme odası, pencere...”
Eliz oradaydı.
Ömer masanın diğer ucunda oturmuş, önündeki bilgisayarda Ivan’ın evine ait eski çizimleri ve az önce e-kitap okuyucudan aktardıkları verileri üst üste getiriyordu. Ivan’ın yaşadığı ev o kadar uzun yıllardır, neredeyse yüz yıllardır buradaydı ki evin arşivlerde kalan satılık duyurularından evle ilgili mimari çizimlere kadar ulaşabilmişlerdi internetin derinliklerinden. Ekranda çizgiler değişiyor, noktalar kayıyor, bazı alanlar kırmızı, bazıları soluk maviyle işaretleniyordu. Her yeni eşleşmede Ömer’in yüzündeki ifade biraz daha sertleşiyordu.
Demir’in önündeki belgeler, fotoğraflar, uydu görüntüleri ve çevrimiçi kayıtlardan derlenmiş isimlerle doluydu. Deha ise bir köşede ayakta duruyor, elleri göğsünde bağlı halde durmadan aynı noktaya bakıyordu. Bir süredir konuşmuyordu çünkü ne zaman konuşsa Eliz’in o evde gördükleri ekrandaki solgun yüzü aklına geliyor ve boğazına bir şey düğümleniyordu. Ama gözleri hep Devrim’deydi. Ağabeyinin yüzündeki soğuk kararlılığı izliyor, bunun iyiye mi yoksa kötüye mi işaret olduğunu anlamaya çalışıyordu.
Devrim sonunda başını kaldırdı.
“Kaç saatimiz kaldı?” diye sordu.
Ömer saate baktı.
“Uçağın Türkiye sahasına girmiş görünmesine kırk dakika var. Kırk dakika sonra sistemlerine haber düşecektir, Ivan da haber gittiği an gevşeyip iyice rahatlayacaktır diye düşünüyorum abi.”
“Gevşemeyecektir,” dedi Demir, “O kadar aptal değildir.”
Devrim’in gözleri Demir’e döndü.
“Aptal değil,” dedi Devrim, “Kibirli.”
Bu yanıt ikisi arasında kısa bir sessizlik yarattı. Çünkü doğruydu, Ivan Vetrov aptal değildi ama kendinden o kadar emindi ki bu onu hata yapmaya itebilirdi. Devrim’in Eliz için boyun eğeceğine, Edmon Yöner’in geçmişini bulmak için İstanbul’a dönmek zorunda kalacağına inanmıştı. Çünkü onun gözünde Devrim artık tahmin edilebilir bir adamdı. Eliz’i elinde tuttuğu sürece, Devrim’in dizginleri de elindeydi, en azından o böyle sanıyordu.
“Resmi uçuş kaydı hazırlandı.” dedi Ömer, “Kırk beş dakika sonra Rusya hava sahasından çıktığımıza dair bir bilgi düşecek sistemlerine.”
Deha kaşlarını çattı.
“Ya Ivan görüntü isterse? Uçaktan indiğine dair bir şeyler görmek isterse?”
Ömer cevap vermeden önce Devrim konuştu.
“İstemeyecek.”
“Nasıl bu kadar emin olabiliyorsun?”
Devrim’in gözleri Deha’ya döndü.
“Çünkü onu tanıyorum Deha. Onun da, babasının da, tüm adamlarının da içini biliyorum ben.”
Devrim masanın üzerindeki çizime eğildiğinde Ömer parmağıyla plan üzerinde birkaç noktayı gösterdi.
“Dış güvenlik iki saatlik döngülerle değişiyor, ana kapıda sabit altı adam var, servis yolunda dört. Kuzey kanadı daha yoğun çünkü Eliz orada. Ama Ivan’ın en zayıf noktası da aslında burası.” Parmaklarından biri haritadaki soluk çizginin üzerinde durdu, “Eski garaj hattı. Kullanılmıyor gibi görünüyor ama içeriden hala evin içindeki bir koridora bağlı. Muhtemelen orada da birkaç adamı var ama onları sessizce etkisiz hale getirebiliriz gibi duruyor. En zor mesele yukarı çıkmak...”
Ömer netleşmeye başlayan planlarını anlatırken dışarıdaki rüzgar eski camlara vurdu o an. Av köşkünün ahşap duvarları rüzgarla birlikte hafifçe sarsıldı, sanki gecenin kendisi bile konuşulanları duyuyor, birazdan olacakları biliyordu. Devrim eliyle planın üzerindeki üçüncü katı işaret etti.
“Eliz’in olduğu katta kimse ateş etmeyecek. Kimse. Bunu dışarıdaki herkese ezberlet.”
Ömer başını salladı.
“Söyledim. Tekrar söylerim.”
“Tekrar söyleme,” dedi Devrim, “Ezberlet.”
“Tamam abi.”
“Öncelik Eliz. Ivan ikinci önceliğimiz, sonrasında kim varsa, ne varsa... Hepsi sonraya kalacak.”
Demir başını kaldırdı.
“Peki Eliz’i çıkarınca?”
Devrim birkaç saniyeliğine sustu çünkü bu soru planın en karanlık kısmıydı. Eliz’i çıkarmak ilk adımdı ama Ivan o evde kalırsa veya ellerinden kaçarsa bu savaş bitmeyecekti çünkü her daim peşlerinde olacaktı.
“Eliz’i oradan çıkardıktan sonra,” dedi sonunda, “Siz onu alıp uzaklaştırırken Ivan’ın çaresine ben bakacağım. Siz Eliz’i buradan uzaklaştırmaya bakın.”
Ömer’in yüzü gerildi o an.
“Abi...”
“Ömer...” dedi Devrim, “Dediğimi duydun. Sizden tek istediğim Eliz’i sağ salim götürmeniz. Siz hepsini oyalarken onu odasından ben alırım, size getirip teslim eder ve Ivan’ın peşine düşerim. Siz benim peşimden gelmeyeceksiniz, anladınız mı?”
Herkes planı onaylarken Devrim masadaki silahını aldı, kontrol etti ve beline yerleştirdi. Sonra ceketini düzeltti, derin bir nefes aldı ve gözlerini pencereye çevirdi. Hareketleri sakindi, fazlasıyla sakin... Bir insanın fırtınadan hemen önce bütün pencerelerini kapatması gibi.
“Hazırlanın,” dedi Devrim Ali Yöner, “Misafirliğe gidiyoruz.”
Devrim, Ömer, Deha ve Demir onları takip eden adamlarıyla birlikte kapıya doğru ilerlerken Rusya’nın karanlığı onları bir kez daha bekliyordu, üstelik bu kez davetli bile değillerdi.
Aynı dakikalarda Vetrov Malikanesinde gece ağır ağır ilerliyordu. Ivan Vetrov çalışma odasında oturmuş, büyük, koyu renkli masanın arkasında, deri koltuğuna yaslanmıştı. Odanın içi loştu, şöminede yanan ateş duvarlara titrek gölgeler düşürüyor, masanın üzerinde duran kristal kadehin içindeki koyu renk içki ateşin ışığıyla parlıyordu. Birkaç saattir uyanık kalabilmek için saat başı kahve içen Ivan Vetrov artık rahatlayacağı bir kadeh içkiye transfer olabilmişti nihayet.
Ivan’ın yüzünde sakin bir memnuniyet vardı, o gece ilk kez gerçekten rahatlamıştı. Devrim Ali Yöner gelmişti ve ona boyun eğip gitmişti. Bir adamı öldürmek basitti, ama Ivan Devrim’i öldürmek istemiyordu, ona acı çektirmek istiyordu ve bir adamı öfke içinde ayaklarına kadar getirip ona “dur” diyebilmek onu öldürmekten daha büyük bir zaferdi.
Ivan için bu gece tam olarak buydu... Zafer.
Kapı tıklatıldığında Ivan içeceğinden bir yudum alıp iyice arkasına yaslandı.
“Gir.” dedi Rusça.
Kapı açıldığında içeri Ivan’ın Türk çalışanlarından biri girdi. Orta yaşlarda, koyu renk takım elbiseli, yüzünde sakin bir ifade olan naif bir adamdı bu. Ivan onu özellikle yanında tutardı, çünkü ne kadar Türkçe bilirse bilsin bazı noktalarda zorlandığında onun adına Türkiye ile olan işleri yürütecek birine ihtiyacı vardı.
Adam birkaç adım içeri girdikten sonra masanın tam önünde durdu.
“Beyim,” dedi Türkçe.
Ivan başını hafifçe kaldırdı.
“Söyle.”
“Uçakları Rusya’dan çıktı beyim,” dedi adam, “Artık Türkiye sahasındalar.”
Ivan’ın yüzündeki memnuniyet belirginleşti.
“Emin misin?”
“Resmi kayıtlar öyle gösteriyor, İstanbul yönünde ilerliyorlar. Pistteki adamlarımızdan biri hepsinin uçağa bindiğini doğruladı.”
Ivan keyifle arkasına yaslandı. Bir an için hiçbir şey söyleyemedi, sadece gülümsedi. Çok küçük, çok sakin, ama içinde karanlık bir zaferin coşkusunu taşıyan bir gülümsemeydi bu. Kadehini eline aldı ve pencerenin karanlığına doğru tuttu.
“Devrim Ali Yöner,” dedi neşeyle, “Sonunda diz çökmeyi öğrendin demek.”
Ivan kadehini dudaklarına götürdü, bir yudum aldı ve sonra ayağa kalkıp odadaki geniş pencereye doğru yürüdü. Dışarıda kar yağıyordu ve bahçe her zamanki gibi sessizdi. Lambalar yanıyor, nöbetçiler yerlerinde duruyordu, her şey olması gerektiği gibiydi... Her şey onun kontrolündeydi.
“Misafirimiz yemek yedi mi?” diye sordu.
Çalışan bir an duraksadı.
“Biraz yemiş, beyim.”
“Yemesi gerekiyor.” dedi, “O bana lazım. Git başka bir şey isteyip istemediğini sor.”
“Emredersiniz efendim.”
Çalışanı odadan çıkarken Ivan yeniden masasına döndü. İçinde artık hiçbir telaş yoktu, önünde sessizlik içinde geçirebileceği bir hafta vardı. Devrim Ali Yöner’in babasının saklı geçmişine dair her şeyi ortaya çıkarıp getirmesi için bir hafta.
Bir hafta uzun bir süreydi aslında, bir insanı kendi içinden yenmek için yeterince uzundu. Belki Eliz’in karnındaki bebek bir haftada olsa olsa milimlerle büyüyecekti ama Devrim Ali Yöner’in içindeki sızı o bir haftada kapanması zor bir hale gelebilirdi.
Ivan tam yerine oturmuştu ki dışarıdan dikkat çekici bir ses geldi o an. Önce önemsemedi, bu kadar büyük ve eski bir malikanede yaşarken evin her yerinden her türlü sesi duymaya alışıyordu insan. Rüzgar ahşaplara vurur, kar çatılardan kayar, uzak koridorlarda ayak sesleri yankılanırdı.
“Neyse,” dedi kendi kendine anadilinde, “Keyfimize bakalım.”
Rahatlıkla arkasına yaslanmıştı ki dışarıdan bir ses daha geldi ama ses bu kez daha netti. Kısa, boğuk bir ses, sanki bir şeylerin bir yere yığılmasının sesi gibiydi bu.
Ivan’ın eli masanın kenarında durduğunda kapının önündeki korumalardan biri kapıyı tıklattı ve hiç beklemeden kapıyı açtı.
“Efendim,” dedi Rusça, “İyi misiniz? Ses sizden mi geldi?”
Ivan cevap vermek yerine birkaç saniye boyunca gelen sesleri dinledi. Sonra koridordaki korumalardan birinin belinde duran telsizden kesik bir cızırtı yükseldi. Telsizden dışarıdaki güvenliklerden birinin sesi geldi ama anlaşılmıyordu, kelimeler birbirine karışıyor, rüzgar adamın konuşmasını sansürlüyordu adeta. Ardından kısa bir sessizlik oldu ve sonra başka bir ses daha...
Ivan’ın yüzündeki memnuniyet yavaşça silindi.
“Telsizi bana getir.” dedi.
Çalışan hemen kapıya yöneldi ama koridora varamadan dışarıdaki ayak seslerini duyduğunda odaya Ivan’ın alt kattaki adamlarından biri girdi. Adamın yüzü bembeyazdı.
“Efendim...” dedi adam Rusça, nefes nefeseydi.
Ivan’ın gözleri ona döndüğünde odadaki gerginlik bütün evi yıkacak kadar güçlüydü.
“Ne oluyor?” dedi Ivan endişesini belli etmemeye çalışarak.
Adam Rusça hızlı hızlı bir şeyler söyledi ama Ivan duyduklarından hiçbir şey anlamamıştı.
“Dur, dur! Tekrar et!” dedi öfkeyle, “Konuşmayı mı unuttun lan?”
Adam yutkundu ve daha net konuşabilmek için nefes almaya çalıştı.
“Bu akşamki misafirleriniz,” dedi adam Rusça, “Neredeyse bir ordu kalabalığıyla... evi her yerinden sardılar efendim.”
Ivan yavaşça ayağa kalktı.
“Yalan söylüyorsun.” dedi dehşet içinde.
Adam korkuyla patronuna bakıyordu ama bakışlarından yalan söylemediği net bir şekilde okunuyordu. Ivan da bu gerçeğin farkındaydı ama buna inanmak istemiyordu.
“İmkansız,” dedi Ivan, “Hani gitmişlerdi ulan?” diyerek bozuk Türkçesiyle Türk çalışanının yakasına yapıştı bir anda.
“Bana öyle söylediler beyim!” dedi zavallı adam, “Uçağa binerken gördüklerini söylediler!”
Dışarıdan bu kez daha büyük bir ses geldi. Uzak bir koridordan, sanki ağır bir kapı kırılmış gibi. Ardından alarm sesleri çalmaya başladığında Ivan’ın gözleri çalışma odasının duvarındaki güvenlik ekranlarına kaydı.
Önce bir ekran karardı.
Sonra bir diğeri.
Sonra bir diğeri daha...
Ivan’ın parmakları yavaşça masanın kenarına kapandı ve öfkeden titreyen çenesini durdurmaya çalışarak konuştu.
“Hepsini,” dedi adamlarına doğru, “Hepsini getireceksiniz bana! HEPSİNİ!”
Ivan’ın karanlık gözleri pencereye döndü, az önce bomboş olduğunu sandığı bahçede lambaların erişemediği yerlerden, karın içinden, malikanenin kör noktalarından insanlar çıkıyordu. Önce bir gölgeyle başladı her şey, sonra bir gölge daha ve sonra bir gölge daha...
Ivan’ın nefesi bir anlığına durdu. Devrim Ali Yöner bu gece bu evden gitmişti, evet ama artık çok daha büyük bir kalabalıkla birlikte buradaydı.
Ivan masanın çekmecesini açtı ve silahını aldı. Yüzündeki ifade artık tamamen değişmişti. Memnuniyet gitmiş, yerine ilk kez gerçek bir dehşet yerleşmişti ve o an, Vetrov Malikanesi’nin sahibi ilk kez kendi evinde gerçekten güvende hissetmiyordu, çünkü davetsiz misafirleri vardı...
-
(ELİZ’İN ANLATIMIYLA)
Uyuduğumu sanmıştım. Oysa bedenim yatakta uzanırken zihnim hala odanın içinde dolaşıp duruyordu. Önce kapının önünde bekliyor, sonra pencerenin yanına gidiyor, sonra berjerin yanında yere çöktüğüm o anı tekrar tekrar yaşıyordu. Ivan’ın sesi kulaklarımda dönüp duruyordu. Devrim’in gittiğini söyleyişi, bunu yaparken gözlerimde kırılacak bir yer araması, sonra da en sonunda, kapıdan çıkmadan önce beni tam kalbimden değil, daha derinden vurduğu o cümle...
“Karnındaki bebek için.”
Bir insan bir cümleyi kaç kere duyabilirdi zihninin içinde? Kaç kere sarsılabilirdi aynı yerinden? Ne zaman gözlerimi kapatsam Ivan’ın o cümlesi karanlığın içinden çıkıp bana doğru geliyordu ve her seferinde aynı çaresizliğin içinde bırakıyordu beni.
Kalbim Devrim’in gitmediğine inanmak istiyordu, ama zihnim onun gerçek yüzünü görebilmem için tekrar tekrar haykırıyordu bana. Devrim’in gittiğine inanmak istemiyordum ama gidebileceğini biliyordum. Beni korumak ve beni yaşatmak için benim adıma bir karar daha verdiğine inanarak gidebileceğini biliyordum. Belki de en çok bu yüzden yanıyordu canım. Çünkü Devrim beni bırakıp gitmişse, bunu beni bırakmak için değil, beni koruduğunu sandığı için yapmış olmalıydı ve ben artık onun tarafından korunmak istemiyordum. Ona karşı bir koz olarak kullanılmak, onun hayatında yer almak, ona dair herhangi bir şey duymak bile istemiyordum.
Gözlerim ne zaman kapandı bilmiyorum. Uykuyla baygınlık arasında, yorgunlukla ağlamaktan tükenmişlik arasında bir yerde kendimden geçmiştim. Rüyamda ne gördüğümü hatırlamıyorum, belki de cezaevini görmüştüm yine. Belki Bakü’deki o yağmurlu sokağı, belki Devrim’in yüzünü, belki hayallerimde karnıma giden ellerini...
Sonra bir ses duydum. Uzak, boğuk, duvarların arasında kalmış bir ses. Önce bu sesi rüyamda duyduğumu sansam da sonra bir ses daha geldi. Bu kez daha yakındı üstelik, bir şey sertçe kapanmış ya da devrilmiş gibiydi. Gözlerimi araladığımda oda hala aynıydı. Loş, sessiz ve yabancı... Hiçbir şey değişmiş gibi görünmüyordu. Perdelerin arasından sızan soluk ışık, odanın içindeki her şeyi bir rüyanın devamıymış gibi gösteriyordu bana.
Ama bu bir rüya değildi. Ben hala burada, Ivan’ın evindeydim. Karnımda kimsenin bilmemesi gereken ama artık en yanlış adam tarafından bilinen bir sır vardı ve bunların hepsi gerçekti.
Yatağın içinde yavaşça doğrulduğum sırada başım dönüyordu ama aldırmadım. Kulaklarımı kapıya çevirdiğimde koridordan gelen sesler olduğunu fark ettim ve bakışlarımı merakla kapıya çevirdim. Normalde sessiz bir evdi burası, kapıda bekleyen adamlar bile fısıltıyla konuşuyorlardı sanki ama şimdi telaşlı adımlar, kesik kesik gelen konuşmalar, uzaktan gelen boğuk bir çarpma sesi doldurmuştu kapının hemen ardındaki koridoru ve bu hiç de hayra alamet değildi!
Kalbim hızlandığında bir şeyler olduğunu anlar gibi oldum ve o an içimde bir ihtimal kıpırdadı, küçük, tehlikeli, aptalca bir ihtimal.
Yatağın kenarına oturup ayaklarımı yere bastırarak ayağa kalktım ama bacaklarım bir anlığına titredi. Kendimi toparlamak için yatağın başlığına tutunduğumda kapının dışından bir ses daha geldi, ses bu kez daha yakındı.
Bir erkek sesi duyduğuma emindim ama ne dediğini anlayamamıştım. Ardından bir şey yere düştü sanki ve sonra sessizlik. İşte o sessizlik, o an bütün seslerden daha korkutucuydu benim için çünkü başıma gelmek üzere olan şeyin ne olduğuna dair hiçbir fikrim yoktu.
Kapıya doğru bir adım attım.
“Kim var orada?” demek istedim ama sesim boğazımdan çıkamadı, belki de sessiz kalıp saklanmalıydım?
Ben henüz ne yapacağıma karar verememişken her şey o kadar hızlı ilerliyordu ki kapı kolu oynamaya başladı. Kendimi iki adım geri çektiğim an kollarımı da istemsizce karnıma sardım. Nefesimi tutmuş bir halde korkuyla kapıya bakıyordum ki işte o an kapının kolu yavaşça aşağı doğru döndü.
Ve kapı açıldı...
Bir an, gerçekten bir an, gördüğüm şeyin gerçek olduğuna inanamadım.
Kapının kolu aşağı doğru döndüğünde ve kapı aralandığında içeriye girebilecek herkesi, olabilecek her ihtimali düşünmüştüm ama hala rüyada mıydım bilmiyordum. Çünkü ben o gece onu çok beklemiş, sonra gittiğine inandırılmış, sonra da kendi kendimi “geçecek” diye teselli etmiştim saatlerce ve şimdi o, tüm o şahit olmadığı tesellileri ardında bırakmış, tüm o inandırılmışlıkların üzerine basarak gelmiş ve tam önümde duruyordu.
Devrim Ali Yöner.
O buradaydı!
Tam karşımda.
Baştan aşağı simsiyahtı. Saçları dağılmıştı, yüzü yorgundu, gözleri... Gözleri öyle mahcuptu ki, içimde ona karşı kurduğum bütün duvarlar bir anlığına çatırdar gibi oldu. O gözlerde yalnızca mahcubiyet yoktu, öfke vardı, korku vardı, pişmanlık vardı. Beni bulmuş olmanın rahatlığı değil, beni bu halde görmüş olmanın dehşeti vardı. Ve ben onu karşımda görüyor olmamın verdiği şoku yaşıyordum!
Birkaç saniye boyunca ikimiz de kıpırdayamadık. Sanki bütün dünya kapının eşiğinde durmuş, hangimizin önce konuşacağını görmeyi bekliyordu.
“Sen...” dedim titreyen çeneme rağmen.
Sesim düşündüğümden daha kısık çıkmıştı. Daha kırık.
Devrim bir adım attı ama hemen durdu. Sanki bana yaklaşmaya hakkı olup olmadığını bilmiyordu artık. Sanki bu odanın içinde bile, aramızdaki mesafeye benim karar vermemi bekliyordu.
“Ben,” dedi o her zamanki tok sesiyle, “Ben geldim Eliz.”
Cümlesi içimde bir yere dokunurken koridordaki sessizlik beni giderek geriyordu ve onun burada olmasına hala inanamıyordum, resmen nutkum tutulmuştu!
“Nasıl oldu bu?” diye sordum Devrim arkasındaki kapıyı kapatıp kilitlerken, “Sen... gitmiştin.”
“Hiç gitmedim.” dedi Devrim.
“Ama Ivan...” dediğim sırada yatağın yanındaki ağır komodini kapının arkasına iterken sözümü kesti.
“Seni bırakıp gidebilir miydim Eliz?”
“Öyle mi?” dedim, acı bir gülümsemeyle, “Bunun bedeli ne olacak peki? Daha önce beni kurtarmanın bedelini çok ağır ödemiştim.”
Onu gördüğüm an içimde aynı anda o kadar çok şey hareket etmişti ki hangisi öfkemdi, hangisi kırgınlığım, hangisi korkum, hangisi özlemimdi ayırt edemiyordum ama belki de burası bunları konuşmak için doğru bir yer bile değildi!
Devrim bana yaklaşırken elimi ona doğru kaldırdım.
“Yaklaşma.” dedim.
Devrim olduğu yerde durdu.
“Tamam.” dedi, “Biliyorum, benden nefret ediyorsun Eliz. Yemin ederim ki inanıyorum buna! Ama izin ver de kurtarayım seni, izin ver de alıp götüreyim seni buradan! Çok fazla vaktimiz yok, sen de biliyorsun. Buradan çıkmamız lazım. Bana izin vermezsen bile... Zorla da olsa alıp götüreceğim seni!”
Gözleri yüzümde gezindi. Saçlarımda, şişmiş gözlerimde, solgun yanaklarımda, titreyen ellerimde... Sonra bakışları bir an zayıflamış vücuduma kaydığında yüzünde eski bir acı belirdi.
“Tamam.” dedim güçsüz bir sesle, “Tamam... Nasıl yapacağız? Nasıl çıkacağız buradan? Burası camdan atlamak için çok yüksek.”
“Camın önündeki demirliklere halat bağlattım...” dedi Devrim pencereye doğru ilerlerken, “Aşağıdaki adamların hepsini esir aldılar, endişelenme. Eğer kollarını boynuma dolarsan beş dakika içinde aşağıda olacağız.”
“Tamam.” dedim sessizce, ona evet demekten başka çarem yoktu, her zaman olduğu gibi kurtarıcım yine Devrim Ali Yöner’den başkası olamayacaktı.
Ama belki de dışarı işler onun sandığı gibi ilerlemiyordu, zira kapının önünden gelen sesle Devrim’in bütün bedeni bir anda değişti. Bir saniye önce karşımda telaşlı, suçlu, kırgın, yorgun bir adam vardı. Sonra o adam gitti, yerine tehlikeyi bütün hücreleriyle duyan biri geldi. Başını kapıya çevirdiği sırada elini beline götürdü ama silahını çekmedi.
“Geldiler mi?” dedim telaş içinde.
Devrim cevap vermedi. Eli belinde bir halde ağır bir adım attı. Ben istemsizce geri çekildiğim sırada bir an için her şeyin yine elimden kayıp gittiğini hissettim. Devrim tereddütle bana baktı o an.
“O halatla tek başına aşağı inebilir misin?” diye sordu hızlıca, “Bahçenin dışında bizim arabalarımız var, inip oraya koşman lazım Eliz, ben onları meşgul ederim!”
“Seni burada bırakayım mı yani?” dedim hiç düşünmeden.
Teklifini anında kabul etseydim bile artık her şey için çok geçti, kapının kilidine doğru sıkılan silahın sesi kulaklarımızı doldururken Devrim kendini önüme siper ettiğinde ben ne olup bittiğini anlayamadan kapı açılmış, ve Ivan Vetrov odaya girmişti. Ve işte o an, üzerine ışık doğan inancımın yerini yine karanlık aldı.
Ivan Vetrov elindeki silahını bize doğrulturken Devrim önüme siper olmuş kendi silahını Ivan’a doğru tutuyordu.
“Davetsiz misafirlik,” dedi Ivan, sesi hala alaycıydı ama nefesi bu kez eskisi kadar sakin değildi, “Sana çok yakıştı Devrim Ali Yöner.”
Devrim’in sesi buz gibiydi.
“Bitti Ivan.” dedi, “Adamlarım evin her yerinde.”
Ivan huzursuzca güldü.
“Benim adamlarım da evin her yerinde Devrim Ali Yöner, şimdi ne yapacağız?” dedi alay eder gibi.
“Artık senin evin değil burası.” dedi Devrim, “Birazdan bir ev bile kalmayacak ortada.”
Ivan’ın gözleri bana kaydı o an, beni nasıl gördüğünü anlayabiliyordum bakışlarından. Beni bir hedef gibi, bir anahtar gibi, açık bir yara gibi görüyordu. Devrim beni ısrarla arkasında tutmaya çalışırken gözlerim kolunun kenarından olup bitenleri izliyordu ve onun benim için kendisini feda etmesi istediğim son şeydi.
“Dikkatli ol Devrim,” dedi Ivan bana bakarak, “Sana göre bu evdeki en önemli şey hala evin içinde. Tam arkanda duruyor.”
Devrim arkasında tutup bir adım atacak gibi oldu ama Ivan silahını biraz daha kaldırdı.
“Kıpırdama.” dediğinde Devrim durdu.
“Hayır!” dedim korkuyla. Bir an için onun Devrim’i vuracağını sanmıştım ama Devrim beni rahatlatmak ister gibi başını hafifçe bana çevirdi.
“Arkamdan ayrılma, Eliz.” dedi gözlerini Ivan’ın üzerinden ayırmadan.
“Ne kadar güzel,” dedi Ivan yine aynı alaycı tavırla, “O senden nefret ediyor ama sen onu korumaya devam ediyorsun... Ne romantik!”
“Sen beni istiyordun Ivan,” dedi Devrim, “Bırak Eliz gitsin, ben burada karşındayım işte!”
Ivan’ın dudaklarının kenarı kıpırdadı.
“Eksik geldin.” dedi, “İstediğim şeyleri getirmedin. Üstelik davetsiz misafirleri hiç sevmem! O yüzden canını yakmaktan başka bir yol bırakmadın bana, Devrim Ali Yöner. Ve canının en çok nereden yanacağını biliyorum.”
Bu cümleyi duyduğum an içimde bir şey kıpırdadı. Korkudan daha tanıdık, daha ilkel bir şey. Bedenimin zihnimden önce anladığı bir tehlike. Ivan’ın silahı Devrim’e doğrultulmuştu ama gözleri benim üzerime gidip geliyordu ve ben bunun ne anlama geldiğini biliyordum. Asıl zarar vermek istediği bendim.
“Senden babanın sakladıklarını bana getirmeni istedim...” dedi Ivan unutulmayacak bir final konuşması yapar gibi ama Devrim konuşmaya devam etmesine izin vermedi.
“Vurmak istiyorsan vur beni Ivan! Ben de anında seni vururum! Bu iş de burada biter.”
Parmaklarım istemsizce karnımın üzerine gitti, zihnimin içinde hesap ardına hesap yapıyor, plan üstüne plan yapıyordum. Buradan çıkabilmemin tek yolu Devrim’in arkasına saklanıp camdaki halattan aşağı inmekti ama bu Devrim’i geride bırakmak demekti ve bunu yaparsam kendimi hiç affetmezdim.
“Eliz...” diye fısıldadı Devrim gözlerini Ivan’dan ayırmadan, “Ben seni koruyorum, ne yapman gerektiğini biliyorsun!”
“Seni burada bırakamam Devrim...”
“Bana ne olduğu umurumda bile değil Eliz. Seni buradan çıkaramazsam öleyim daha iyi.”
“Şşş,” diyerek araya girdi Ivan, “Aranızda konuşmayı kesin. Ne oldu hani adamların evin her yanını sarmıştı, hiçbiri gelemedi. Öldüler mi acaba?”
“Seninkileri teker teker temizlemekle meşguller.” dedi Devrim.
Ben tereddütle arkamda kalan pencereye bakarken bunu yapmayı düşünmemin tek sebebi karnımdaki küçük sırrımdı. Eğer burada tek başıma olsaydım bana ne olacağı umurumda bile olmazdı ama şimdi korumam gereken bir ufaklık vardı içimde.
“Eliz,” dedi Devrim, “Hadi!”
Ve o an, kendimi hiç affetmeyeceğimi bilsem de Devrim’in arkasından pencereye doğru bir adım attım. Devrim zafer kazanmış gibi bir nefes alırken Ivan pencereye çıktığımı görmemişti bile.
Ya da biz öyle sanıyorduk.
“Harika,” dedi bir anda Ivan, “Tam tahmin ettiğim gibi...”
O cümle kulaklarıma ulaştığında her şey bir anda hızlandı... Pencereye adım attığım anda tam karşımda, aşağıdaki bahçenin pencereye bakan kısmında bana doğrultulmuş bir silah gördüm önce.
Devrim’in dehşet içinde bana döndüğünü fark ettiğim an her şey için çok geçti. Adımı haykırmak için ağzını açtığını gördüm ama yetişemedi.
Bahçeden bana doğrultulan o silah, çoktan patlamıştı.
Yalnızca ses vardı. Bütün odayı sarsan, bütün duvarlara çarpıp içime dolan korkunç bir ses. Yüzümde neye uğradığımın bilinçsizliğiyle sağa sola bakınan o ifade ile karnıma doğru inen gözlerim görmemek için yalvarıyordu beynime. Ayaklarım pencerenin pervazında güçsüzleşirken bedenim önce öne, bahçeye doğru gitse de kendimi son bir güç ile arkaya, Devrim’in kollarına doğru bıraktım.
“Hayır, hayır, hayır!” dediğini duydu Devrim’in, “Eliz, HAYIR!”
Sonra Devrim’in yüzünü gördüm, daha önce hiç görmediğim bir ifade vardı yüzünde. Sanki bütün dünya gözlerinin önünde bir anda yok olmuştu. Artık koruması gereken birisi yoktu bedeninin arkasında, önüne siper olacağı kimse kalmamıştı ayakta. Bilincim yavaş yavaş bulanıklaşıyordu ki sonra bir sıcaklık hissettim karnımda.
“Ben...” dedim anlayamayarak, “Ben... vuruldum... mu?”
Ellerim karnıma, karnımdaki kana giderken tir tir titriyordum ve Ivan Vetrov tüm bunları bir tiyatro oyunu izler gibi izliyordu tam karşımızda. Yaşananların farkına varamayacak kadar şoktaydım. Tek duyduğum kokulardı o an, soğuk, kar, duman ve Devrim... Bir an için o kokuya tutunmak istedim, çünkü canım yanmaya başlamıştı. Başım dönüyordu, karnımdaki sıcaklık büyüyordu ve ben bunun ne anlama geldiğini düşünmek istemiyordum.
“Hayır,” diyordu Devrim, “Hayır, hayır, hayır... Eliz, bana bak.”
“Devrim...” dedim halsizce, “Bırak beni! Seni de... Seni de öldürecek...”
Gözleri gözlerimdeydi. Ben ona beni bırakıp kendini koruması için yalvarırken Ivan Vetrov’un acımasız sesi duyuldu.
“Hayır,” diye cevapladı beni delirtici bir sakinlikle, “Onu öldürmeme gerek kalmadı. Çünkü zaten öldürdüm onu.”
Sonra bize doğru bir adım attı ve acımasızca ekledi.
“Karnında taşıdığın bebeği öldürerek.”
Devrim’in nefesi kesildi.
Beni tutan kollarından, göğsünün bir anlığına duruşundan, gözlerinin yüzümden karnıma kayışından hissettim bunu. Devrim o an yalnızca vurulduğumu anlamadı, o an ondan sakladığım her şeyi, ama her şeyi anladı.
“Devrim...” dedim gözyaşlarım yanaklarıma doğru süzülürken.
Sesim çok uzaktan geliyormuş gibiydi.
“Konuşma Eliz,” dediğinde sesi paramparçaydı, “Nefes al. Bana bak Eliz, bana bak!”
“Sana... söyleyecektim.” dedim.
Devrim çaresizce etrafına bakınıp silahını ararken Ivan çoktan kapıyı geçmiş ve odadan çıkmıştı.
“Allah kahretsin!” diyordu Devrim beni acı içinde kucaklayıp ayağa kalkarken, “Eliz uyanık kal, beni duyuyor musun Eliz?”
“Devrim...” diye sayıklıyordum hala, “Sana söyleyecektim... Söyleyecektim...”
Tek sayıklayan ben değildim. Beni kollarının arasında tutan, hangi kapılardan geçirip nereye taşıdığını bilmediğim Devrim de çaresizce sayıklıyordu.
“Özür dilerim,” diyordu, “Özür dilerim Eliz... Özür dilerim.”
Dışarıdan sesler geliyordu. Koşuşturmalar, bağırışlar, Demir’in sesi, belki Deha’nın... Hiçbirini tam seçemiyordum. Sesler suyun altından geliyormuş gibi uzaklaşıyordu. Koridorların duvarları kayıyor, ışık bulanıklaşıyor, Devrim’in yüzü bile bazen netleşip bazen dağılıyordu.
“Dayan,” dediğini duydum Devrim’in o karmaşanın arasında, “Dayan güzelim, dayan. Çıkıyoruz buradan.”
Gözlerim kapanmak istiyordu. Kollarım kendini bırakmak, vücudum tamamen salmak istiyordu tüm direncini.
“Uyuma,” dedi Devrim beni taşımaya devam ederken, “Eliz, uyuma, az kaldı, söz veriyorum! Bana bak.”
“Ben...” dedim bilinçsizce, “Sana söyleyecektim...”
“Benimle kal Eliz...” dedi yalnızca, “Benimle kal.”
Bu cümle karanlığın içinden uzanan son şey gibi geldi kulaklarıma. Tutmak istedim ama tutamadım. Gözlerim kapanırken son gördüğüm şey Devrim’in yüzü oldu. Korkmuştu. Benim karanlıktan, kandan, ölümden, hiçbir şeyden korkmaz sandığım adam korkmuştu.
Her şey uzaklaştı benden, o ev, koridorlar, kapılar, bahçenin rüzgarı, Devrim’in kolları, kar, soğuk, her şey...
Hepsi birer birer karanlığa karıştı.
Ve sonra karanlık bile uzaklaştı...
-
%20(1500%20x%20650%20piksel)%20(8).png)
Tekrar merhaba aşkımlarrrrr. ^^
VEEEEE finalden dolayı şoktasınız biliyorum ahshdshhsfds
Muhtemelen bana sövüyorsunuz şu an hahszhdbshfbsafsaf
Ama daha önümüzde birrrr sürü bölüm var, bakalım neler bekliyor bizi. :’)
Bugünlük benden bu kadar, yorumlarınızı okumak için aşırı heyecanlıyım. Yorumlarınız için aşırı teşekkür ederim şimdiden, Misafir’i arkadaşlarınıza önermeyi unutmayın. ^^
Bu arada Instagram üzerinden misafirkitapresmi sayfasını, benim hesabım olan beyzalkoc hesabını ve beyzaalkockitaplari sayfalarını takip etmeyi de unutmayın. ^^
İyi ki varsınız. :')
-BEYZA