2.KİTAP - 3.BÖLÜM : DAVETSİZ MİSAFİR.
Merhaba benim güzel misafirlerimmmm, nasılsınız? ^^
Karneleriniz nasıl geldiiii?
Umarım çok severek okursunuz, iyi okumalar dilerim. <3
Bol bol yorum yazmayı unutmayın!^^
%20(3)%20(1).png)
3.BÖLÜM : DAVETSİZ MİSAFİR.
(ELİZ’İN ANLATIMIYLA)
Beklemenin esaretin en acı yanı olduğunu Vetrov Malikanesi’ndeki odamda, pencerenin yanında durmuş dışarıdaki karanlığı izlerken öğrendim. Kapılar kilitliydi, pencereler açılmıyordu, kapımın önünde iki adam bekliyordu, ama beni esaret altında hissettiren asıl şeyler bunlar değildi. İnsan en çok, ne olacağını bilmediği anların içinde sıkışıp kalıyormuş.
Devrim gelmişti, bunu biliyordum.
Ivan’ın yüzündeki o küçük, soğuk, zafer gibi duran gülümsemeyi gözlerimin önüne getirebiliyordum. Koridorda hızlanan adımlardan, telsizlerden gelen cızırtılardan, dışarıdan duyduğum motor seslerinden anlayabiliyordum Devrim Ali Yöner’in buraya gelişinin ne kadar büyük bir olay olduğunu.
Pencerenin yanında duran berjere tutunmuş, dışarıyı izliyordum. Parmaklarım berjerin koyu renk kumaşına öyle sıkı tutunmuştu ki tırnaklarım acıyordu. O an beni ayakta tutan şey bacaklarım değil de o berjere tutunuşummuş gibi hissediyordum. Ağır perdelerin arasından dışarıya bakıyor, bahçenin karanlık noktalarında bir hareket görmeye çalışıyordum. Bir gölge, bir far ışığı, bir siluet, tanıdık bir yüz... Bana onun geldiğini, gerçekten geldiğini kanıtlayacak herhangi bir şey.
Ama hiçbir şey göremiyordum... Yalnızca kar vardı dışarıda, karanlık vardı. Ve benim göğsümün içinde delicesine atan kalbim vardı.
Onu görmek istemiyordum aslında, çünkü görürsem kalbimin ne denli bir acıyla dolacağını biliyordum. Ama aynı zamanda görmek de istiyordum onu, çünkü görmezsem dağılırdım... İnsanın kalbi bazen iki zıt şeye aynı anda inanabiliyordu. Benimki uzun zamandır bunu yapıyordu zaten. Devrim’den hem nefret ettiğime, hem de onu hala sevdiğime aynı anda inanıyordu. Ona asla dönmeyeceğime ama yine de o geldiğinde içimde bir yerlerin ayağa kalkacağına aynı anda inanıyordu. Bu bebeği ondan saklamam gerektiğine ve bu yükü onunla paylaşmam gerektiğine aynı anda inanıyordu.
Kalp ne aptal bir organdı ama... Keşke yalnızca kan pompalasaydı.
Elim yine karnıma gitmek istedi ama tuttum kendimi. Kameralar, Ivan’ın adamları, bu evin beni izliyor olabilecek tüm gözleri, bütün bunları unutamazdım. Bu yüzden parmaklarımı berjerin kumaşına daha sert bastırdım. İçimdeki o küçücük sırra dokunamıyordum ama en azından kendimi tutabiliyordum.
“Korkma.” demek istiyordum ona yalnızca.
Elbette diyemedim. Zira bu evde fısıltılar bile ele verebilirdi insanı.
Ne kadar zaman geçti bilmiyordum. Dakikalar mı, saatler mi... Bu evde zamanın akışı bile kasvetliydi sanki, zaman bile akarken tutukluk yapıyordu adeta. Dışarıda bir yerlerde birileri konuşuyor, kararlar alıyor, benim hakkımda pazarlık yapıyor olabilirdi ama ben burada, odanın içinde, öylece bekliyordum.
Sonra bir ses duydum. Kapının dışında bir hareket, koridordan odama yaklaşan adım sesleri, belli belirsiz konuşmalar...
Bir an için kapıya doğru döndüm. Bütün bedenim o tarafa yöneldi sanki kapı açılır açılmaz Devrim’i görecekmişim gibi. Sanki kapının eşiğinde duracak ve hiçbir şey söylemeden bana bakacakmış gibi. Sanki ben de hiçbir şey söylemeden ona bakacak, içimde sakladığım her şeyin o tek bakışta ortaya dökülmesinden korkacakmışım gibi.
Kapı açıldığında elim stres içinde kalbime gitti ama gelen o değildi, Ivan Vetrov’du.
Bunu gördüğüm an yüzümdeki ifadeyi toparlamak için kendimi zorladım. Hayal kırıklığı, korku, umut, öfke... Hepsi yüzümden geçmek için sıraya girmiş gibiydi ve ben hepsini aynı anda geri göndermeye çalıştım çünkü Ivan’ın bunu görmesini istemiyordum. Onun, Devrim’in benim üzerimde hala ne kadar etkisi olduğunu anlamasını istemiyordum.
Zaten yeterince şey anlamıştı, daha fazlasını veremezdim ona. Zayıf görünmek istemiyordum, beni Devrim’e karşı istediği gibi kullanabileceğini düşünmesini istemiyordum.
Ivan içeri girdiğinde yüzünde o tanıdık sakinlik vardı. Kapıyı arkasındaki güvenliklerden biri kapattı, bu kez içeri girerken güvenlikleri içeri almamıştı, yalnızdı. Olduğu yerde durup bana baktı.
“Ne oldu?” diye sordum Devrim’den bahsetmesini beklediğimi anlamaması için mücadele ederek.
Ivan birkaç adım atıp odanın ortasında durdu. Gözleri pencereye, sonra tuttuğum berjerin koluna, sonra yüzüme kaydı.
“Bekliyordun.” dedi keyifle.
“Burada başka yapacak pek bir şeyim yok.” dedim, “Geldiğimden beri buradan kurtulmayı bekliyorum.”
“Hayır,” dedi Ivan, “Onu bekliyordun.”
Omuz silktim. Bunu umursamaz görünmek için yapsam da o an omuzlarımın ne kadar gergin olduğunu kendim bile hissettim.
“Kimi?” diye sorduğumda Ivan’ın dudaklarının kenarı kıpırdadı.
Bu soruma inanmamıştı, elbette inanmamıştı. Neredeyse kahkahalarla gülecekti bana.
“Devrim Ali Yöner’i.” dedi.
Adını duyduğumda yüzümde hiçbir şey değişmesin istedim. Kaşım bile oynamasın, nefesim değişmesin, parmaklarım berjerin kumaşına daha sert tutunmasın. Ama bedenim benden nefret ediyor olmalıydı çünkü berjeri tutan parmaklarım neredeyse kırılmak üzereydi.
“Kimseyi beklemiyordum,” dedim, “Dediğim gibi, yalnızca buradan gitmeyi bekliyorum.”
“Yalan söylemekte iyi değilsin.”
“Sen de ev sahipliğinde iyi değilsin ama yine de deniyorsun.”
Ivan bir kez daha gülümsedi. Kısa, rahatsız edici bir gülümsemeydi bu. Benimle alay ettiği o kadar açıktı ki kendimi sakin tutmakta zorlanıyordum.
“Gitti,” dedi bir anda keyifle, “Arabasına bindi ve gitti!”
“Kim?” diye sordum aynı alaycı tavırla.
Ivan’ın gözleri yüzümdeydi.
“Devrim Ali Yöner.” dedi bir kez daha, “Geldi, misafirim oldu ve gitti.”
Sakin görünmeye çalışsam da içimde bir şeylerin yer değiştirdiğini hissedebiliyordum. Midem mi, kalbim mi, içimdeki o küçücük canlının etrafına sardığım umudum mu? Bir an için dünya çok sessizleşti, o kadar sessizleşti ki kendi nefesimi bile duyamadım.
Devrim gitmişti. Gerçekten gitmişti.
“Ne demek gitti?” diye sordum bir anda, bunu sormayacaktım, sormamalıydım. Bu kadar zayıf görünmemeliydim.
Umursamıyormuş gibi davranmalıydım. “İyi olmuş,” demeliydim belki de. “Zaten gelmesini istememiştim,” demeliydim. Ivan’ın yüzüne bakıp hiçbir şey hissetmemiş gibi durmalıydım ama o cümle ağzımdan çoktan çıkmıştı bile.
Ivan’ın yüzündeki o ince memnuniyet derinleşti.
“Sessiz sedasız ayrıldı,” dedi, “Geldi, konuştuk, anlaştık. Sonra da gitti.”
Konuştuk.
Anlaştık.
Gitti.
Bu üç kelime bir araya geldiğinde içimdeki bütün dengeler yerinden oynadı. Devrim benim için gelmişti, Ivan’la konuşmuştu, anlaşmıştı... Ve gitmişti.
Beni görmeden mi? Beni almadan mı, bana bir kez bile ulaşmaya çalışmadan mı?
Benim tanıdığım Devrim böyle yapmazdı. Benim tanıdığım Devrim bu evi Ivan’ın başına yıkardı. Benim tanıdığım Devrim beni almadan buradan asla gitmezdi, asla. Belki de onu yeterince tanımıyordum.
Yutkundum, boğazımın yutkunmama bile zorluk çıkaracak kadar acıdığını hissettim o an.
“Güzel.” dedim.
Ivan’ın kaşları hafifçe kalktı.
“Güzel?” diye sordu beni tekrar ederek.
“Evet,” dedim, sesimi sakin tutmaya çalışarak, “Zaten gelmesini istemiyordum.”
Ivan birkaç saniye bana baktı.
“Öyle mi?”
“Öyle.”
“Az önce ‘ne demek gitti’ diye sorduğunda hiç de öyle görünmüyordun.”
“Yalnızca şaşırdım,” dedim, “Sessiz sedasız çekip gitmek pek de Devrim Ali Yöner’lik bir davranış değil çünkü.”
Ivan bana doğru birkaç adım attı, başını hafifçe yana eğdi ve dikkatlice yüzüme baktı.
“Onu çok iyi tanıdığını sanıyordun, değil mi?”
“Artık sanmıyorum.”
Bu doğruydu... Çok acı bir şekilde doğruydu hem de. Ivan bu cevabımı birkaç saniye düşündü. Sonra odanın içinde ağır ağır yürümeye başladı sanki korkularımın üzerinde yürüyormuş gibi.
“Devrim Ali Yöner zeki bir adam,” dedi, “Öfkeli ama zeki. Sana zarar gelmesini istemiyorsa, bana istediğimi getirmesi gerektiğini anladı.”
“Ne istedin ondan?” diye sordum meraksız görünmeye çalışarak.
Ivan bana döndü.
“Bunu onun bilmesi yeterli.” dedi.
Sonra bana doğru bir adım daha attı ve aramızda yalnızca bir adımlık bir mesafe kaldığında durdu ve fısıldadı.
“Belki de düşündüğün kadar vazgeçilmez değilsindir.”
İşte bunu bilerek yaptı. Cümlenin beni nereden, ne denli kıracağını bilerek seçti. Benim içimde hangi yaraya gideceğini, hangi kapıyı açacağını, hangi korkuyu uyandıracağını bilerek söyledi. Çünkü bazı insanlar silah kullanmadan da nereye ateş edeceklerini bilirdi.
Gülümsedim.
Gülümsemem o kadar sahteydi ki yüzümde bir maske gibi duruyordu.
“Ben ondan vazgeçeli çok oldu.” dedim.
“Güzel,” dedi, “O zaman hayal kırıklığın da daha az olmuştur.”
“Hayal kırıklığına uğramadım.”
“Hayır,” dedi Ivan alaycı bir tavırla, “Tabii ki uğramadın.”
O an ona vurmak istedim, ama gerçekten istedim. Yüzündeki o sakin ifadenin tam ortasına bir tokat atmak, sesindeki o alaycı tonu susturmak, ona birinin duygularıyla bu kadar rahat oynayamayacağını göstermek istedim ama yapamadım. Tek başıma olsaydım karşılığının ne olacağını dahi umursamadan yapardım bunu ama artık öfkem bile yalnızca bana ait değildi, artık bir sorumluluğum vardı.
Ivan kapıya doğru yürürken yüzüme bakmadan konuşmaya başladı.
“Dinlen,” dedi, “Zor bir gündü.”
“Ben zor günlere alışkınım.”
Cevabımı duyunca kapının yanında durdu ve bana baktı. Bir an için yüzünde küçük bir değişim oldu. Çok kısa.
“Yemek birazdan gelecek,” dedi, “Yemeni tavsiye ederim.”
“Devrim gitti diye sana itaat edeceğimi sanıyorsan yanılıyorsun.”
Ivan’ın yüzünde yine o küçük gülümseme belirdi, sanki onunla inatlaşmamdan hoşlanmaya başlamış gibiydi.
“Devrim gitti diye değil,” dedi, “Yaşamak istediğin için yiyeceksin.”
Kapıdan çıkmadan önce son kez bana baktı. Ve işte o an, duymaktan deliler gibi korktuğum o cümleyi söyledi.
“Ve sen, Eliz Sonay, yaşamak istiyorsun,” dedi, “Karnındaki bebek için.”
Kapı kapandı.
Birkaç saniye boyunca olduğum yerde kaldım. Beynim de kalbim de alev alevdi. Doğru mu duymuştum? Söylediği şeyi doğru mu duymuştum? Nefes almadım, gözlerimi bile kırpmadım. İstesem de yapamazdım çünkü biliyordu!
Ivan Vetrov hamile olduğumu biliyordu!
Elim berjerin tutunduğum noktasından kayıp giderken kendimi yerde, dizlerimin üstünde oturur halde buldum. Ellerim titriyordu, ağzımın içi bir anda kurumuştu, boğazımda kocaman bir taş vardı adeta. Elim kalbimde bir halde nefes almaya çalıştım ama olmadı. Bir kez daha denedim, yine olmadı.
Biliyordu... Ivan Vetrov karnımda bir bebek olduğunu biliyordu!
Elimi ağzıma kapattım, ses çıkarmamalıydım. Kameralar varsa, beni izliyorlarsa, Ivan bu görüntüyü tekrar tekrar seyredecekse, ona ağladığımı göstermemeliydim, ona bu zevki yaşatmamalıydım ama ayağa kalkıp toparlanacak gücü kendimde bulamıyordum.
Artık bu küçük sırrım onu en çok bilmemesi gereken adam tarafından biliniyordu ve Devrim’in gidişiyle burada karnımdaki bebeğimle tek başıma kalmıştım.
İlk gözyaşım elime düştü o an, sonra bir tane daha ve sonra bir tane daha. Dudaklarımı dişlerimin arasına bastırdım. Hıçkırıklarımı içime gömmeye çalıştım ama gömülecek yer kalmamıştı içimde. Her yer doluydu. Korkuyla, öfkeyle, özlemle, Devrim’le, onun gidişiyle, onun gitmiş olma ihtimaliyle...
Nasıl giderdi?
Nasıl yapardı bunu bana?
Devrim’in gittiğine inanmak istemiyordum, Ivan’ın sırrımı bildiğine inanmak istemiyordum ama ikisi de doğruydu işte!
Yavaşça, çok yavaşça, sanki kendi bedenime bile yakalanmak istemiyormuşum gibi elimi karnıma götürdüm. Parmaklarım titreyerek karnımın üzerinde durdu. Dışarıdan bakıldığında hiçbir şey yoktu, hiçbir belirti, hiçbir yuvarlaklık, hiçbir iz. Ama ben orada olduğunu biliyordum.
“Özür dilerim,” diye fısıldadım.
Sesim o kadar kısıktı ki belki ben bile duymadım.
“Özür dilerim.”
Gözyaşlarım durmuyordu. Berjerin kenarında iki büklüm oturmuş, bir elim ağzımda, diğer elim karnımdaydı. Hıçkırıklarım avucumun içinde boğuluyor, omuzlarım sessizce sarsılıyordu. Kafamın içinde dönüp duran iki sarsıcı gerçek beni buraya, bu odanın zeminine gömmüştü adeta.
Devrim gitmişti ve Ivan her şeyi biliyordu.
Orada, o berjerin kenarında ne kadar ağlamıştım bilmiyordum. Bir ara birinin odaya girip bir tepsi yemek bırakıp çıktığını hatırlıyordum ama onun üzerinden ne kadar zaman geçtiğini de bilmiyordum. Zaman yine kaybolmuştu benim için. Odanın ışığı değişmedi, perdelerin ardındaki karanlık değişmedi, kapının arkasındaki sessizlik değişmedi. Sadece içimde bir yer bomboştu artık, ne bu evdeyken saklamam gereken bir sır kalmıştı ne de tutunabileceğim bir umut.
Sonunda elimi ağzımdan çektim ve nefes aldım. Zar zor, kesik kesik, acıyarak. Karnımdaki elim hala oradaydı ama bu kez çekmedim, bıraktım. “Eğer izliyorlarsa izlesinler,” diye düşündüm bir an.
Gözyaşlarımı kolumun tersiyle sildim. Titreyen bacaklarıma rağmen ayağa kalktım ve pencereye doğru yürüdüm. Perdelerin arasından dışarı baktım. Bahçede artık hiçbir hareket yoktu, arabaların ışıkları yoktu, insanların gölgeleri yoktu. Yalnızca kar vardı. Ve kar, her şeyi örtmekte çok iyiydi.
Gidişleri de, kalışları da.
Kendi yansımam pencere camında belirdiğinde solgun yüzüm, kırmızı gözlerim ve dağılmış saçlarım camın ardındaki karanlıktan daha karanlık geldi gözüme.
“Geçecek.” diye fısıldadım hem kendime, hem de ona.
Bu kendi kendime söylediğim bir yalan mıydı, yoksa tutunmak zorunda olduğum son gerçek mi bilmiyordum ama kendi söylediğime inanmaktan başka çarem yoktu o an...
-
%20(1500%20x%20650%20piksel)%20(5).png)
(YAZARIN ANLATIMIYLA)
Devrim Ali Yöner o gece Vetrov Malikanesi’nden en büyük düşmanına teslim olarak, ona boyun eğerek çıktı.
Malikanenin büyük kapıları arkalarından kapanırken çıkan ses sanki hepsinin göğsüne kilit vurmuştu. Deha birkaç kez arkasına bakmak istedi ama bakamadı, Demir ise öfkeden delirmek üzereydi. Ömer’in yüzü her zamanki gibi sakindi ama beyninde binlerce teori dönüp duruyordu.
Devrim ise yürüyordu.
Hiç arkasına bakmadan.
Çünkü arkasına bakarsa gözlerinin Eliz’i arayacağını biliyordu. Pencerelerden birinde onu görmeye çalışacağını, gördüğü anda bütün planın, bütün soğukkanlılığın, bütün o teslimiyetin paramparça olacağını biliyordu. Bu yüzden başını çevirmedi. Ivan’ın adamlarından biri kapıyı açtığında, hiçbir şey söylemeden karlı merdivenlerden indi.
Kar hâlâ yağıyordu.
İnce, sessiz, soğuk. Bir o kadar da yakıcıydı...
Malikanenin bahçesine yayılan sarı ışık kar tanelerinin üzerine düşüyor, onları birkaç saniyeliğine görünür kılıyor sonra karanlığın içine bırakıyordu. Tıpkı Eliz’in ekrandaki görüntüsü gibi. Birkaç saniyeliğine görünmüş, sonra Ivan’ın tek bir işaretiyle siyaha gömülmüştü.
Devrim’in zihninde hâlâ o görüntü vardı. Pencerenin yanında duran Eliz’in solgun yüzü, yorgunluğu, korkusu... Ama başka bir şey daha vardı.
Devrim o başka şeyin ne olduğunu bilmiyordu. Henüz bilmiyordu ama Eliz’i tanıyordu. Onun korkusunu, öfkesini, dik durmaya çalışırken nasıl kırıldığını, kırılırken bile nasıl kimseye belli etmemeye çalıştığını biliyordu.
Ekrandaki Eliz yalnızca korkmuyordu, bir şey saklıyordu ve Devrim bunu görmüştü ama buna rağmen Ivan’ın karşısında durup yalnızca bakmak zorunda kalmıştı sevdiği kadına. Ve sonra “Tamam,” demişti.
Teslim olmuştu düşmanına, boyun eğmişti...
Arabaların yanına geldiklerinde kapılar açılır açılmaz arka koltuğa geçti Devrim. Ömer hemen yanına, Deha ve Demir ise karşı koltuğa oturdular. Dışarıdaki adamlar araçlara dağılır dağılmaz konvoy ağır ağır hareket etti ve Vetrov Malikanesi arkalarında kalmaya başladı.
Deha daha fazla dayanamadı.
“Abi...” dedi.
“Bir şey söyleme.” dedi Devrim.
Deha sustu ama yalnızca birkaç saniye dayanabildi.
“Gerçekten gidiyor muyuz?”
Arabanın içinde kısa bir sessizlik oldu. Demir, Deha ve Ömer, üçü de Devrim’e bakıyorlardı umutsuzca. Devrim’in yüzü camdaki yansımasında görünüyordu. Soğuktu, yorgundu ama dağılmış değildi.
Ve sonunda konuştu.
“Hiçbir yere gitmiyoruz.” dedi Devrim Ali Yöner.
Deha’nın kaşları çatıldı.
“Nasıl yani?”
Devrim yavaşça başını çevirdi. Gözlerindeki karanlık, malikanenin kapısından çıkarken bıraktıkları karanlıktan daha koyuydu.
“Ivan, İstanbul’a döneceğimi sanıyor,” dedi, “Babamın geçmişini karıştıracağımı, onun istediği dosyaları bulup bir hafta sonra kuzu gibi kapısına geleceğimi...”
Ömer alçak bir sesle devam etti.
“Ama gitmiyoruz?”
“Hayır,” dedi Devrim, “Gitmiyoruz.”
Deha birkaç saniye ağabeyine baktı, sonra nefesini verdi. Sanki göğsünde tuttuğu bir şey biraz olsun gevşemişti ama tamamen değil. Bu yalnızca savaşın başladığı anlamına geliyordu.
“Peki nereye gidiyoruz?” diye sordu Demir.
“Elli kilometre kadar uzaklaşalım,” dedi Devrim, “Ivan Vetrov huzur içinde bir hafta geçireceğine ikna olsun.”
Ömer tabletini açtı. Ivan’ın adamları telefonları, kulaklıkları ve açıkça görünen cihazları almıştı ama yedek hatlardan biri çoktan başka bir kanala geçmişti.
Ömer gözlerini Deha’ya çevirdi.
“E-kitap okuyucun nerede?”
Deha bir an anlamadı.
“Ne?”
“Cebindeki okuyucu.”
Deha iç cebine uzanıp cihazı çıkardı.
“Şaka mı yapıyorsun? Şu an kitap mı okuyacağız?”
Ömer derin bir nefes alırken Devrim araya girdi.
“Kitap okumayacağız geri zekalı, hala anlamadın mı?”
Deha cihazı elinde tutup bir ona, bir Devrim’e baktı.
“Benim kitap okuyucuma ne yaptınız siz?”
“Hayatını kurtaracak hale getirdim,” dedi Ömer sakince.
Cihazı açtığında ekranda sıradan bir kitap arayüzü belirdi önce. Sonra parmağını kenardaki küçük bir noktaya birkaç saniye basılı tuttu. Ekran karardı ve ardından siyah zemin üzerinde ince çizgiler, küçük noktalar ve sinyal göstergeleri belirdi.
Deha’nın ağzı hafifçe aralandı.
“Ben onunla dün gece gerçekten kitap okumuştum.”
“Okuyabilirsin,” dedi Ömer, “O kısmı da çalışıyor.”
Demir, istemsizce kısa bir nefes verdi.
“Ne okudun?” diye sordu Demir ortamı yumuşatmak için.
“Anna Karenina.” dedi Deha, “Umarım devamını da oradan okuyabilirim. Daha sadece Anna Karenina 1 ve Anna Karenina 2’yi okumuştum. Anna Karenina 3’ü okumadım.”
“Art arda bu kadar çok Anna Karenina demesen mi acaba?” diye sordu Demir.
“Ömer.” dedi Devrim ciddileşerek.
Ömer başını sallayarak anlatmaya başladı.
“Kitap okuyucu biz içeri girdiğimiz andan itibaren pasif tarama yaptı. Kayıt almıyor, aktif sinyal göndermiyor. Bu yüzden yakalanma ihtimali düşüktü. Ama yakındaki ağları, kamera sinyallerini, kısa mesafeli bağlantıları ve sinyal yoğunluklarını topladı.”
Devrim öne eğildi.
“Eliz’in odası?”
“Kesin değil,” dedi Ömer, “Ama elimizde bir tahmin var.”
Devrim’in bakışları sertleşti.
“Tahmin değil. Yer istiyorum.”
“Az kaldı abi.”
“Şu an ne biliyoruz?”
Ömer ekrandaki küçük planı büyüttü.
“Kesin değil,” dedi Ömer. “Ama malikanenin iç ağından yakaladığımız cihaz adları ve sinyal yoğunlukları bize kuzey kanadında, üçüncü kata denk gelen bir oda gösteriyor. İki kamera aynı ağa bağlı görünüyor. Kapı önünde de sürekli hareket eden iki güvenlik sinyali var.”
“O oda...” diye mırıldandı Demir.
“Büyük ihtimalle Eliz’in tutulduğu oda.” dedi Ömer.
Devrim’in parmakları dizinin üzerinde kapandı. Üçüncü kat, kuzey kanadı, kapı önünde iki adam, iki iç kamera, banyo, giyinme odası, pencere... Eliz’in dünyası birkaç çizgiye, birkaç sinyal noktasına, birkaç güvenlik bilgisine dönüşmüştü. Bu bile Devrim’in içindeki öfkeyi binlerce kez katlamaya yetti. Çünkü Ivan yalnızca Eliz’i alıkoymamıştı. Onu izliyordu. Nefesini, adımlarını, korkusunu, yalnızlığını izliyordu.
Devrim’in sesi buz gibiydi.
“Kameraların her birini devre dışı bıraktıracağız.”
“Evet,” dedi Ömer, “Ama hemen yapmamalıyız...”
Devrim ona bakar bakmaz Ömer devam etti.
“Hemen kapatırsak fark ederler. Ivan, bizim içeriden bir veri aldığımızı anlar. Önce bir günlüğüne bile olsa izlememiz gerekiyor. Güvenlik değişim saatleri, yemek servisi, kapıdaki adamların rutini... Her şeyi bilmemiz gerekiyor.”
Devrim Ömer’in söylediklerini, her cümlesinde haklı olduğunu biliyordu ama öfkesine yenik düşmemek onun için o kadar zordu ki nefesinin daraldığını hissediyordu. Sonra şoföre döndü.
“Durdur arabayı.” dedi.
Ömer başını kaldırdı.
“Abi?”
“Durdur.”
Şoför tereddüt etmedi. Konvoy yavaşladı, öndeki araçlar birkaç metre ileride durduğunda arkadakiler mesafeyi kapattı. Issız, karla kaplı yolun kenarında bütün araçlar sessizce beklemeye başladı.
Devrim kapıyı açıp indi.
Soğuk içeri dolduğunda Deha ve Demir birbirlerine baktı. Ömer tabletini kapatmadan arkasından indikten sonra Deha da indi, ardından Demir son olarak kapıyı kapatıp onların peşinden yürüdü. Üçü de hem Eliz için hem de Devrim için fazlasıyla endişelilerdi.
Gece fazla sessizdi.
Vetrov Malikanesi artık görünmüyordu ama varlığını hissettiriyordu. Sanki karanlığın bir yerinde, ağaçların arkasında, demir kapıların ardında hala onlara bakıyordu o evin tüm gözleri. Eliz de oradaydı üstelik, görünmüyordu ama oradaydı.
Devrim yolun kenarında durdu ve cebinden sigara paketini çıkardı. Rüzgar ilk çakmak alevini söndürdü önce, ikincisini de. Üçüncüde sigaranın ucunu yakmayı başardı ve dumanı içine çekti.
Hiçbir plan ona yeterli gelmiyordu. Hiçbir sinyal, hiçbir harita, hiçbir çıkış yolu, hiçbir teknik veri Eliz’in o evde olduğu gerçeğini değiştirmiyordu.
Bir plan vardı, evet ama Eliz de hala oradaydı ve onun zarar görme ihtimalini göze alıp o evi yakıp yıkamıyordu. Devrim birkaç adım attı, sonra yol kenarındaki kar birikintisinin yanına çöktü. Sanki bacakları bütün o sakinliğin ağırlığını daha fazla taşıyamamış gibi karların üzerine oturdu.
Ömer, Deha ve Demir bunu sessizce izlerken Devrim Ali Yöner’i böyle görmenin üçü için de ne kadar zor olduğu her hallerinden belliydi.
Devrim Ali Yöner karların üzerinde oturmuş, sigarasından önce bir nefes, sonra bir nefes daha alıyordu. Omuzlarına düşen kar taneleri erimiyor, siyah ceketinin üzerinde birikiyordu. Elleri titremiyordu artık ama içindeki bir yerin titrediği, yüzüne bakıldığında bile anlaşılabiliyordu.
Deha dayanamadı.
“Abi...” dedi.
Devrim cevap vermeyince Ömer yaklaştı ve yanına oturdu Devrim’in, karların üzerine... Sonra Deha ve sonra da Demir yaptı aynısını. Ve şimdi dördü birden, soğuk bir Rus kasabasında bilmedikleri bir yolun kenarında bir kar birikintisinin üzerinde oturuyorlardı öylece.
“Planımız var,” dedi Ömer, “Onu çıkaracağız.”
Devrim sigarasına baktı.
“Biliyorum.”
“Bunu bilerek çıktın o evden.” diye ekledi Ömer.
“Biliyorum.”
“Abi...” dedi Demir elini ağabeyinin omzuna koyarken.
“Yapamayacağım.” dedi Devrim.
Hepsi sustu, yalnızca onun sigarasının dumanını ve çaresizliğini izliyorlardı.
Devrim’in sesi geceden bile daha sessizdi.
“Onu orada bırakıp gerçekten gidemem.” dedi.
Ömer derin bir nefes aldı.
“Gitmiyoruz, sadece uzaklaşıyoruz ve en fazla bir günlüğüne...”
“Biliyorum,” dedi Devrim yeniden, “Aklım her şeyi biliyor, planı biliyor, Ivan’ın bizi izlediğini biliyor, benim döndüğümü sanması gerektiğini biliyor, oraya şimdi saldırırsam Eliz’i tehlikeye atacağımı biliyor.”
Sigarasından bir nefes daha aldı.
“Ben her şeyi biliyorum Ömer.”
Sonra başını kaldırdı.
“Ama bildiğim hiçbir şey onu o odada bırakmış olduğum gerçeğini değiştirmiyor.”
Bu cümle karanlığın içine ağır ağır yayıldı.
Ömer gözlerini kaçırdı, Deha ve Demir için ise ağabeylerini böyle görmek hayatlarının en zor anlarından biriydi.
“Abi,” dedi Ömer, “Şu an geri dönersen Ivan kazanır. İzin vermemen için geri dönmemen gerekiyor.”
Devrim’in çenesi kasılırken Ömer devam etti.
“Bunu duyduğun için benden nefret edebilirsin ama söyleyeceğim. Biz Eliz’i orada bırakmadık abi. Onu oradan çıkaracağımız yolu bulmak için çıktık. Onu orada terk etmedik.”
“Ama o hala orada.” dedi Devrim acı içinde.
“Şimdilik.” dedi Ömer.
Devrim gözlerini kapattı.
“Şimdilik...”
Devrim sigarasını karın içine bastırdı. Küçük kızıllık beyazlığın içinde söndü.
“Yalnızca bir gece,” dedi Devrim, “Yarın Eliz’i oradan alacağız.”
Ömer başını salladı, bunun ne denli zor olduğunu biliyordu ama bu bir emirdi. Devrim ayağa kalktığında ceketinin üzerindeki karları silkmedi bile. Sanki o soğuk, o kar, o gece üzerine yapışsın istiyordu. Gözleri artık az önceki kadar dağınık değildi.
Dördü birden ayağa kalktıklarında gecenin karanlığını bölen ay ışığının altında son bir sigara yaktı Devrim.
“Rusya’da kalıyoruz.” dedi her şeyi netleştirmek ister gibi, “Ivan benim İstanbul’a döndüğümü sanacak. İstediği dosyaları aradığımı, onun istediği oyunu oynadığımı sanacak.”
Ömer başını salladı.
“Sahte uçuş hazırlatırım. Resmi kayıtlarda dönmüş görünürsün.”
“Dış ekibin tamamı bizimle gelmesin, bu bölgeye dağılsınlar. Malikanenin çevresinde doğrudan görünmesinler. Ivan’ın adamlarına yakalanmayacak kadar uzak, geçişleri takip edecek kadar yakın kalsınlar.”
Ömer hızlıca not aldı.
“Balaşov’un dışında eski sanayi yapıları var abi,” dedi, “Bir de terk edilmiş bir av köşkü görünüyor. Onlardan birini hazırlatayım mı?”
“En ıssız olan hangisiyse onu hazırlat.” dedi Devrim ve Demir’e döndü, “Vetrov Malikanesi’nin gerçek planını istiyorum. Sadece uydu görüntüsü değil. Eski kayıtlar, tadilatlar, bodrum, mahzen, tünel, servis yolu, çalışan geçişleri... Ne varsa.”
Demir başını salladı.
“Sabaha kadar bulmuş olurum.” dedi Demir.
“Babamın bu evle bağlantısını da bulacaksın.”
Demir’in gözleri sertleşti.
“Onu da bulacağım.”
Devrim’in içinden soğuk bir his geçti o an, arabaya doğru yürürken Ömer, Deha ve Demir de arkasından ilerliyorlardı.
Kapı açılmadan önce Devrim son kez durdu. Kar hala yağıyordu, gece hala soğuktu ve Eliz hala o evdeydi. Orada, yağan karın altında kendi kendine bir yemin etti içinden, söz verdi Eliz’e. Bu gece onun esaret altında geçireceği son gece olacaktı...
Arabaya binip koltuğuna yerleştiğinde ise son bir cümle kurdu Ömer, Deha ve Demir’e, ama yalnızca onlara değil, dışarıdaki karanlık geceye de.
“Artık bu topraklarda kimsenin davetlisi değiliz,” dedi geceye doğru kendinden emin bir sesle, “Yarın gece buraya davetsiz geleceğiz.”
Ve o gece Rusya’nın karanlık yollarında, Vetrov Malikanesi’nden uzaklaşan konvoy ancak bu kadar kararlı olabilirdi.
Devrim Ali Yöner yarın gece buradan eli boş dönmeyecekti.
%20(1500%20x%20650%20piksel)%20(4).png)
Tekrar merhaba aşkımlarrrrr. ^^
Veee Ivan Eliz’in hamile olduğunu anladı :’) Zaten bir önceki bölümde anladığını hissedenleriniz de olmuştu. Şimdi ne olacak peki sizce?
Devrim bir sonraki gün Eliz’i o evden alabilecek mi sizce? :’)
Yorumlarınız için aşırı teşekkür ederim, Misafir’i arkadaşlarınıza önermeyi unutmayın. ^^
Bu arada Instagram üzerinden misafirkitapresmi sayfasını, benim hesabım olan beyzalkoc hesabını ve beyzaalkockitaplari sayfalarını takip etmeyi de unutmayın. ^^
İyi ki varsınız. :')
-BEYZA