2.KİTAP - 3, 4 ve 5.Bölümler
Selam aşklarımmmm. Nasılsınız? ^^
Öncelikle önceki bölümü unuttuysanız kısaca Derin'in yeni doğan kız kardeşiyle tanıştığını, o sırada Aziz Ata'nın annesinin yeni doğan ünitesine gelip olay çıkardığını, Derin'in de kadının ağzının payını verip hastaneden ayrıldığını hatırlayalım ahsahdbfdsjfsdfsd
Şimdi 3, 4 ve 5.bölümleri okuyacaksınıııız, umarım çok seversiniz, iyi okumalar dilerim.

3.BÖLÜM : DERİN MAVİ BİR DENİZ.
Koridor boyunca yürürken başımı yerden hiç kaldırmadım. Berfu bir şeyler söylüyordu, Dünya Can arada bana bakıyordu ama dışarıya dair her şey bulanıktı benim için. Sanki suyun altındaydım, kelimeler havaya karışıyor ama bana ulaşması gereken hiçbir şey zihnimi bulamıyordu.
Duyduğum tek şey kendi içimde büyüyen uğultuydu.
Öfkemin, utancımın ve çaresizliğimin birbirine çarpıp çıkardığı o uğultu...
Hastanenin asansörüne bindiğimizde yüzümü metal kapıya çevirdim. Yansımam o kadar silik görünüyordu ki bir an için yansımam kadar silik hissetmiştim ben de. Sanki bütün var oluşumu, bütün renklerimi, bütün yaşama tutunma sebeplerimi orada, kardeşimin yanında bırakıp çıkmıştım.
“Derin…” dedi Berfu sonunda, sesi bu kez daha dikkatliydi, sanki en ufak yanlış kelimede kırılacağımdan korkuyordu, “İyisin, değil mi? Çıkıp biraz temiz hava aldığımızda daha iyi hissedeceksin, merak etme.”
Sinir bozukluğu içinde tebessüm ettim kendi kendime.
“Bence bana şu an temiz havadan çok başka bir şey lazım.”
Dünya Can iç çekti.
“Ben ne lazım olduğunu biliyorum.” dedi, “Karbonhidrat.”
Berfu hemen ona döndü.
“Şu an gerçekten sırası mı Dünya?”
“Tam sırası,” dedi Dünya Can ciddi bir ifadeyle, “İnsanlığın yarısı travmalarını ağlayarak, diğer yarısı yemek yiyerek atlatıyor. Derin ikisini birden yapabilir. Ağlayarak pizza yiyebiliriz!”
Başımı hafifçe yana çevirdim. Asansör ışıkları yüzüne vuruyordu, gözlerinin altında yorgunluk vardı ama yine de beni her zamanki neşesiyle ayağa kaldırmaya çalışan o çocukluk arkadaşım duruyordu karşımda. O an, istemesem de ağzımın kenarı çok hafif oynadı.
“Bak,” dedi hemen Dünya Can, “Gördün mü? Güldü. Demek ki o da pizza istiyor!”
“Gülmedim.” dedim, “Ama acıktım, evet...”
Asansörün kapıları açıldığında üçümüz de sustuk. Hastanenin çıkışına doğru yürürken, floresan ışıklarının yerini gecenin donuk laciverti alıverdi. Dışarı çıktığımız anda yüzüme vuran serin hava bana iyi gelmek yerine içimdeki öfkenin sıcaklığını harlarken hızlı adımlarla Dünya Can’ın arabasına doğru ilerledim.
Arabanın arka koltuğuna geçip Berfu ve Dünya Can’ın ön koltuklara yerleşmesini beklerken başımı da cama yasladım ve üşüyen kollarımı kendime sarıp gözlerimi kapattım. İstanbul her zamanki gibi bir gece yaşıyordu dışarıda; eczane tabelaları, boş duraklar, hastane önünde bekleyen taksiler… Bizim yaşadığımız sarsıcı travmalar İstanbul’u hiç değiştirmemişti, her birimiz bu şehir için küçücük birer detaydık yalnızca. Değişen bizdik, yalnızca biz.
Araba bir süre boyunca sessizce ilerledikten sonra Berfu radyodan rastgele bir kanal açtı ve bana doğru dönüp kucağında duran hırkasını uzattı.
“İyi misin?” dedi hırkasını üzerime örterken, “Üşüdün, değil mi?”
“İyi değilim,” dedim yorgun bir sesle, “Ama bunun bir önemi de yok...”
“Neyin önemi var Derin?” dedi Berfu, “Bizim için senin, benim, bizim bir önemimiz yoksa neyin önemi var?”
Gözlerimi camdan ayırmadan cevap verdim.
“Onun...” diye fısıldadım hüzünle, “İsmi bile olmayan o bebeğin... Bizim bildiklerimizi bilmeyen, dünyaya etrafındaki çirkinlikten habersizce gelen kız kardeşimin...”
İkisi de sustu.
Sözümü kesmeden sessizce dinlediler beni.
“Onu gördüm.” dedim tutmaya çalıştığım gözyaşlarımın inadına rağmen, “Bana elini uzattı, parmaklarıma tutundu...”
Boğazım düğüm düğümdü. Camdaki yansımama baktığımda gözlerimin gözyaşlarımı tutarken ne kadar zorlandığını görebiliyordum.
“Ama...” dedim titreyen sesimle, “Kimse beni kardeşimden uzak tutamayacak. Kimse... Ne o kadın, ne Deha Yener, ne de...” Sustum.
Dünya Can dikiz aynasından bana baktı.
“Ne de Aziz Ata?” dedi dikkatle sorar gibi.
Adını duymak içimde başka bir kapıyı araladı o an, başımı yavaşça çevirdim.
“Gerekirse o da.” diye mırıldandım sessiz bir kararlılık içinde.
Bu cümle arabada ağır bir sis bulutu gibi asılı kaldı kısa bir süreliğine.
Berfu derin bir nefes aldı.
“Bence…” dedi kelimelerini seçmeye çalışarak, “Aziz yalnızca seni korumaya çalıştı.”
Gözlerimi kapattım.
“Evet.” dedim göz kapaklarımın karanlığının arasında, “Ama birini korumakla onu dışarıda bırakmak arasında çok ince bir çizgi var ve bir ayağı o çizginin tam üzerindeydi...”
“Seni dışarıda bırakmak isteseydi kardeşini görmeni sağlamazdı Derin, belki de Aziz olmasaydı onu hiç göremeyecektin...”
“Ama mesafe de koymak zorunda.” diye ekledi Dünya Can, “Annesi sorunlu bir kadın... Ağabeyi de öyle. Ve kabul etmen lazım Derin, onlar da zor bir zamandan geçiyorlar.”
Söyledikleri cümleler bana hem çok doğru geliyordu hem de içimi daha çok acıtıyordu. Çünkü evet, Aziz Ata olmasaydı kardeşimi görmem bu kadar kolay olmayacaktı ama yine evet, sınırlarımı bilmem gerektiğini bana yeterince hissettirmişti.
Geçmişinden gelen sebepleri olduğunu bilmeme rağmen bunu ona yüklemek adil miydi bilmiyordum ama insanın canı yanarken adalet duygusuna bazen fazlasıyla yabancılaşabiliyordu.
Arabamız sonunda dar bir sokağa girdiğinde başımı kaldırdım. Berfu ve Dünya Can’ın anneleri cezaevine girdikten sonra yeni bir hayat planı yapıp birlikte yaşamak için tuttukları daire eski ama gösterişli bir apartmanın üçüncü katındaydı.
Daha kapının önüne geldiğimiz anda buranın “ev” olmayı seçmiş iki yaralı insanın sığınağı olduğunu hissettim.
“İşte evimiz...” dedi Berfu, “Evimiz derken, senin de evin yani.”
Berfu anahtarı çevirip kapıyı açtığında tanıdık bir koku sardı etrafı; lavanta. Koltuklara atılmış battaniyeler, orta sehpanın üzerinde kalmış bardaklar, duvara asılmış içi boş bir çerçeve… Burası birkaç ay boyunca onların yaşadıklarıyla mücadele ettikleri ev olmuştu belli ki, kendi şahsi savaşlarından çıkıp burada toparlanmaya çalışmışlardı.
“İkimiz de ailelerimizden hiçbir şey getirmedik,” diye söze girdi Berfu, “Hiçbir şeylerini görmek istemedik.”
Dönüp ona baktım, sanki aklımdan geçeni duymuş gibi konuşmaya devam etti.
“Getiremezdik de zaten...” dedi bu kez, “Etrafımızda bize annelerimizi hatırlatan herhangi bir eşya olsaydı asla çıkamazdık bu buhranın içinden.”
Dünya Can anahtarlarını masaya bıraktı.
“Ben arabada yaşayacaktım aslında.” dedi gülerek, “Sonra Berfu mantıklı bir öneriyle geldi.”
Hüzünle güldüm.
“Hem kiranızı hem travmalarınızı bölüştünüz yani...” diye mırıldandım.
“Aynen öyle,” dedi Berfu, “Ama dağınığız biraz...”
“Hangimiz dağılmadık ki?” dedim sessizce.
Berfu yanıma yaklaşıp koluma girdi, beni nazikçe çekiştirerek koltuğa oturttu.
“Artık sen de burada olduğuna göre...” diye mırıldandı tereddütle, “Birbirimizi toplarız, değil mi? Yani artık buradasın, değil mi? İspanya’ya dönmüyorsun?”
Derin bir iç çektim.
“Bilmiyorum...” dedim, “Şimdilik buradayım, evet. Ama sonra ne olur gerçekten bilmiyorum.”
“Tamam.” dedi Dünya Can, “Sonrasını sonra düşünürüz! Ben pizza söylüyorum.”
“Gel,” dedi Berfu ayaklanarak, “Fazladan bir oturma odamız vardı, ben orada kalırım. Sana kendi odamı vereyim. Üzerini değiştir de rahat et.”
“Hayır, hayır.” dedim mahçup bir sesle, “Oturma odasında kalırım ben, saçmalama!”
“Asıl sen saçmalama! Hadi, yürü bakayım...”
Berfu beni zorla kendi odasına sokup bana hızlıca neyin nerede olduğunu anlattıktan sonra üzerimi değiştirip biraz yalnız kalabilmem için odanın kapısını kapatıp çıktı. Berfu’nun renkli ve maksimalist diyebileceğimiz kadar çok eşyalı odasına göz atıp derin bir iç çektikten sonra yatağına oturdum.
Dizlerimi kendime doğru çektiğimde bedenim sanki ilk kez bugün olan her şeyi idrak etmeye başladı. Hastanenin soğuk ışıkları, koridorlar, Asu Yener’in sesi, söyledikleri, bebek ağlamaları, Aziz Ata’nın gözleri…
Hepsi yeniden ve yeniden canlandı zihnimde. Berfu’nun yatağında uzandığım sürenin sonuna doğru elim endişeli bir merakla telefonuma gitti. Mesaj sayfama girip Aziz Ata’nın ismine tıkladığımda bir şeyler yazmaya gidecek gibi oldu parmaklarım ama ne zaman bir harfe bassam silmek zorunda kaldım.
Ne diyecektim ki? Ne yazacaktım?
Aklım bebekte kalmıştı ve onu sormak, onunla ilgili bilgi almak benim en büyük hakkımdı ama Aziz Ata’dan benim için daha fazlasını yapmasını da bekleyemezdim, sonuçta ben onun ablasının katilinin kızıydım.
“Allah kahretsin...” diye fısıldadım kendi kendime ve öfkeden dolan gözlerime aldırmadan ayağa kalkıp Berfu’nun benim için çıkardığı eşofman takımını üzerime geçirmek için üzerimdeki elbiseyi hızlıca çıkardım.
Tam o an telefonumun titrediğini fark ettim. Gelen mesajın Aziz Ata’dan olması umuduyla telefonumu heyecanla elime almıştım ki yazanın Rafael olduğunu gördüğüm an istemsizce hayal kırıklığına uğradım.
“KİMDEN : RAFAEL – MADRID”
“Derin, iyi geceler... Seni merak ediyorum, lütfen yaz bana.”
Bana mesaj yazarken çeviri uygulamasını kullandığını hayal edince onun yazmasından hayal kırıklığı duyduğum için kendimden utandım bir anlığına. Fakat ona cevap yazabilecek kadar bile enerjim yoktu.
Telefonumun ekranını kapatıp Berfu’nun eşofman takımını üzerime geçirdim ve saçıma özensiz bir depresyon topuzu yapıp odadan çıktım.
“Pizzalar geldi!” diye seslendiğini duydum Dünya Can’ın.
“Geliyorum.” diye mırıldandığım sırada Berfu’nun mutfaktaki sesi duyuldu.
“Siz başlayın ben içecek getiriyorum.”
Karton kutular sehpanın üzerindeydi, Dünya Can pizza kutularını açarken, Berfu peçete ve içeceklerle içeri girdiğinde ben buraya bile yabancı hissediyordum kendimi. Koltuğa geçip oturmuş, onları izliyordum halsizce.
“Zencefilli gazoz,” dedi Berfu, “Eskiden çok içerdik... Sen bugün bir şeyler yedin mi Derin? Yüzün bembeyaz.”
Başımı salladım.
“Bir ara atıştırdım...” diye mırıldandım, “Sanırım.”
Dünya Can elindeki dilimi bana uzatırken sordu.
“Sanırım mı?”
“Tam hatırlamıyorum ama bir ara atıştırmış olmalıyım...” diye geçiştirdikten sonra pizza dilimimden bir ısırık aldım.
“Neyse şimdi fazlasıyla doyacaksın,” dedi Dünya Can, “Hem özlemişsindir Türk yemeklerini.”
“Türk yemeği... Pizza mı?” diye sordum, “Margarita?”
Berfu ufak bir kahkaha attı.
“Dünya, ne olur sus ya!” dedi Berfu gülerek, “Sus ve pizzanı ye! Kızı da rahat bırak da kafasını dinleyerek yemeğini yesin.”
Bir süre sessizce yedik. Sonra Dünya Can içeceğini masaya bırakıp nihayet vakti gelmiş gibi bana baktı.
“Şimdi anlat.” dedi.
“Ne anlatayım?”
“Kafanın içinden geçenleri...”
Gözlerimi sehpadan kaldırdığımda bu sefer ikisi de bana bakıyordu, kaçacak yerim yoktu ama bir şeyler yaşayan tek kişi de ben değildim.
“Biraz da siz anlatın.” dedim, “En azından bugün benim berbat hayatıma tanık oldunuz yeterince. Ben sizin bir süredir ne durumda olduğunuzu bilmiyorum...”
Sonra yutkundum ve itiraf etmekte zorlandığım suçluluk hissiyle ekledim,
“Öyle büyük bir bunalımdaydım ki sizi burada bırakıp gittikten sonra ne halde olduğunuzu bir kere bile sormadım, biliyorum... Düşünmedim değil, hep düşündüm ama soramadım işte... Soramadım...”
“Saçmalama!” dedi Berfu, “Biz de senden farklı bir durumda değildik ki kızım! Biz de aylardır iyileşmeye çalışıyoruz işte, annelerimizin bizi altında bıraktığı enkazdan kurtulmaya çalışıyoruz.”
“Ama senin durumun daha kötü,” diye söze girdi Dünya Can, “Ortada bir bebek var, hem de o ailenin bebeği! O bebeği benim annem doğursaydı şu an aklımı kaçırmıştım!”
Berfu Dünya Can’ı koluyla dürterken başımı salladım.
“Ben…” dedim yavaşça, “Hastaneden çıktığımdan beri tek bir şeyi düşünüyorum.”
“Neyi?” dedi Berfu.
Gözlerim sehpanın üzerindeki karton kutulara kaydı. Sonra kendi ellerime. Söyleyeceğim şeyin yaşanma ihtimali beni öyle çok korkutuyordu ki dilim varmıyordu bu cümleleri kurmaya.
“Ya bebek onlara...” dedim tereddütle, “Bebek ya onlara kızlarının ölümünü hatırlatırsa? Ya bebeğe baktıkları her an kızlarının nasıl öldüğünü hatırlayıp ondan nefret ederlerse, ona bu sebeple kin duyarlarsa? Ya o bebeği annem yerine koyarlarsa?”
“Saçmalama Derin.” dedi Berfu hemen, “Sonuçta bebek onların da bebeği!”
“Doğru söylüyorsun, ama hiçbirinin psikolojisi normal değil, siz de biliyorsunuz... Onların acıları da büyük.”
“Derin...” dedi Berfu uyarır gibi, “Biri bebeğin babası, biri babaannesi. Aziz Ata da amcası. Zarar görmesini isterler mi?”
Dünya Can başını salladı.
“Yine de bebeğe hala bir isim vermemeleri...” diye mırıldandım sessizce, “Sanki umurlarında değilmiş gibi.”
“Umurlarında olmasa hastanede ne işleri var?” diye sordu Berfu.
“Ben veya annem bebeği göremesin diye işte...” dedim, “Bize acı çektirmek için belki de...”
Çok hafif bir nefes verdim o an, gözlerim yine dolmuştu.
“Onu gördüğümden beri...” dedim daha kısık sesle, “İçimde bir yer sızlıyor. Bana benziyordu, değil mi? Gözleri…” Yutkundum. “Saçları...”
Berfu elini elimin üstüne koydu.
“Sana benziyor.” dedi anlayışlı bir sesle, “Çünkü sen onun ablasısın Derin, ve inan bana, sensiz büyümeyecek...”
Durdum ve bir anlığına gözlerimi kapattım. Çok yorgundum, öyle böyle değildi yorgunluğumun ağırlığı. Sırtımın üstünde bir ton ağırlık vardı adeta. Uzattığım elim Berfu’nun elini tutarken başım Dünya Can’ın omzuna yaslandı.
Biz, üç çocukluk arkadaşı, üç suç ortağının çocuklarıydık ve her şeye rağmen hala yan yanaydık... Ne yaşarsak yaşayalım, ne kadar eksilirsek eksilelim hep bulacaktık birbirimizi, her zaman...
O gecenin devamını Berfu’nun odasında, onun yatağında geçirdim. Günün yorgunluğunu bir an önce uyuyarak atmak istediğimi söylesem de tek yaptığım yatağın içinde uzanmak ve düşünmekti. Gözyaşlarım başımın altındaki yastığa sessizce akarken aklımın bir yarısı kız kardeşimle, bir diğer yarısı ise Aziz Ata’nın bakışlarıyla doluydu.
Ben telefon galerimdeki fotoğraflara bakarken telefonumun medya oynatıcısından çalan Sena Gül şarkısı “Olmazdı zaten,” diyordu, “Olmazdı zaten biraz parçalanmadan...”
Aylar önce burayı bırakıp İspanya’ya kaçarcasına gittiğimde arkamda bir savaş alanı bırakmıştım aslında. Bir savaşı terk etmiş, cephemi bomboş bırakıp kaçıp gitmiştim.
Oysa insanın savaşa yeniden girebilmesi için önce bir noktada yenilebileceğini de kabullenmesi gerekiyordu. Ben artık bunun farkındaydım, ama şundan da emindim, yenildiğim nokta kardeşim olmayacaktı. Annemin suçu yüzünden ablasını bilmeyen, tanımayan bir bebek büyütemeyeceklerdi. Buna asla izin vermeyecektim.
Bir sağa bir sola döndüğüm gecenin devamında aklımdaki sorulara ve kalbimdeki endişelere yenik düşmüş, telefonumun başına geçmiştim. Aziz Ata’ya yazmak üzere olduğum mesajın ilk kelimesini defalarca yazıp defalarca da sildikten sonra nihayet kararlı bir adım attım ve silmemek üzere devam ettirdim cümlemi.
“KİME : AZİZ ATA YENER.”
“Bu saatte yazdığım için özür dilerim ama aklımdaki sorulara daha fazla dayanamadım. Bebek iyi mi? Hastaneden ne zaman çıkacak? Bir problem olursa bana haber verir misin? İsim koydunuz mu?”
Endişe sancıları içinde kıvransam da mesajın cevabı gece boyunca bir türlü gelmedi. Kendimi bir pencerenin önünde buluyordum, bir aynanın karşısında, bir yatakta... O gece o odayı belki de yüzlerce kez turlamıştım ama sonunda sabaha kadar bir cevap alamayacağımı anladığımda yorgunluktan uyuya kalmak üzereydim, fakat aklımda daha zor, daha endişe verici bir soru vardı artık...
Aziz Ata sabah olduğunda cevap verecek miydi? Yoksa bugün yaşananlardan sonra bir daha benimle iletişim kurmamayı, bebek ve benim arama gerçekten de bir sınır çizmeyi mi deneyecekti?
-
Sabah gözlerimi açtığımda aklıma gelen ilk şey gece boyunca o kabustan bu kabusa doğru ilerlerken gördüğüm tek şeydi. Ellerim yatağın içinde telaşla telefonumu ararken kalbim bir cevap gelmediyse ne yaparım endişesiyle çarpıyordu. Nihayet telefonumu bulup ekranını açtığımda ise ilk gördüğüm mesaj bana yazmasını hiç ummadığım birinden geliyordu.
Baran’dan...
“KİMDEN : BARAN BAĞCI.”
“Türkiye’ye geldiğini duydum. Keşke bana da haber verseydin Derin, seni aylardır ne kadar merak ettiğimi...” Mesajı okumayı yarıda kesip çıktığım gibi tüm mesajların olduğu sayfaya geçtim ve nihayet o ismi orada gördüm.
Aziz Ata Yener...
Yazmıştı, hem de sabah 06.32’de, belli ki uyanır uyanmaz bana yazmıştı.
“KİMDEN : AZİZ ATA YENER.”
“Bebek iyi.” yazıyordu ilk mesajında.
“Yarın hastaneden çıkıyoruz.”
Ve son bir mesaj vardı en altta, beni önce bir güzel sarsacak, sonra hüngür hüngür ağlatacak bir mesaj...
“İsmi Deniz oldu. Deniz Yener.”
Kız kardeşimin ismini öğrendiğim ilk an, derin bir denizin içinde kaybolmuştum sanki. Ben Derin Mavi’siydim bu hayatın, artık o da Deniz’iydi. Birbirimizin sularında boğulmadan ulaşabilecek miydik birbirimize, bulabilecek miydik birbirimizi?
Telefonu göğsüme bastırdım.
Gözlerimi kapattım.
“Hoş geldin Deniz...” diye fısıldadım gözyaşları içinde kendi kendime, “Hoş geldin...”
“Ben buradayım.” diye fısıldadım bu kez daha sessiz, daha kararlı bir sesle, “Ve seni her zaman bulacağım. Her zaman...”
Çünkü bazı insanlar birbirini seçmezdi.
Bazıları birbirine doğardı.
Ve, hayat ne kadar zor olursa olsun, derin mavi bir denizin içinde kaybetmeyecektik birbirimizi.
Bir gün, bir yerde, bir şekilde…
Derin mutlaka Deniz’i bulacaktı.
%20(2).png)
4.BÖLÜM : GEÇMİŞE DOĞRU.
Telefonu bir süre daha göğsüme bastırdım. Kalbimin atışı yavaş yavaş normale dönerken aklımda yalnızca tek bir kelime dönüp duruyordu. Bir insanın hayatına girmeden önce bile bu kadar yer kaplayabileceğini bilmiyordum bir ismin.
“Deniz.”
Benim küçük kız kardeşim.
Bir süre yatağın içinde oturur halde kaldım öylece. Odanın penceresinden süzülen sabah ışığı Berfu’nun odasını yavaş yavaş aydınlatıyordu ve Deniz’in hayatıma girişiyle ben de yavaş yavaş aydınlanmaya başlamıştım.
Dün gece gözüme karmaşık ve yabancı görünen bu oda, sabahın ışığında daha sakin, daha yaşanmış görünüyordu. Çoraplarım yerde duruyordu, saç tokam yatağın yanındaki komodinde... Hayat bir şekilde devam ediyordu.
Yatağın kenarına doğru kayıp ayaklarımı yere bastığımda parkenin soğukluğu ayak tabanlarımdan yukarı doğru tırmanırken içimdeki düşünceler de yavaş yavaş toparlanmaya başladı. Berfu’ya ve Dünya Can’a kardeşimin artık bir ismi olduğunu söylemek için sabırsızlanıyordum.
Saçımı hızlıca topladıktan sonra yüzümü ellerimle ovuşturdum ve odanın kapısını açtım ama koridora adım attığım anda durdum. Mutfaktan gelen sesler ve kokular bana birini hatırlatmıştı. Taze demlenmiş çayın yeni pişmiş krep ile karışmış kokusu...
Bir an için olduğum yerde kaldım. Bu evde dün gece pizza kutularından başka bir şey görmemiştim. Berfu ve Dünya Can’ın sabahın köründe kalkıp kahvaltı hazırlayacak insanlar olmadığını da gayet iyi biliyordum.
Kaşlarımı hafifçe çatarak mutfağa doğru yürüdüğümde bu sefer bir kadın sesiyle duraksadı ayaklarım. Anında dolan gözlerim mutfağın kapısından içeriye doğru yöneldiğinde onu gördüm.
Ocağın başında bir kadın duruyordu. Sırtı bana dönüktü ve kendi kendine mırıldanarak önündeki tavada pişen krebi ters çeviriyordu ve ben dolu gözlerimle onu izlerken ne diyeceğimi bilemez bir haldeydim.
“Mahperi… abla?” diye fısıldadım titreyen sesimle.
Göz göze geldiğimiz anda yüzündeki ifade değişti.
“Derin…” dedi aylardır görmediği kızını görmüş gibi.
“Kızım…” dedi titreyen bir sesle ve aramızdaki mesafeyi birkaç adımda kapatıp bana sıkıca sarıldı.
Başımı omzuna gömdüğümde ne hissedeceğimi bilemiyordum. Mahperi Abla’yı aylar sonra görmek bana evimi hatırlatmıştı, annemi, her zamanki sabahlarımızı, eski hayatımı...
Mahperi Abla saçlarımı okşarken sesi titriyordu.
“Ah benim güzel kızım…” dedi, “Nerelerdeydin sen?”
Boğazım düğüm düğümdü. Onu görmenin bana böyle hissettireceğini bilmiyordum ama insan hayatından koparılınca ona hayatını hatırlatan her şeye karşı böyle hassaslaşıyordu işte.
“Mahperi Abla…” diyebildim yalnızca, “Sen... nereden öğrendin... nasıl?”
Gözyaşlarım sessizce yanaklarımdan akarken beni biraz geri çekip yüzüme baktı. İki elini yanaklarıma koyup uzun uzun baktı bana. Sanki aradan geçen ayları yüzümden okumaya, nasıl olduğumu anlamaya çalışıyordu.
“Çok zayıflamışsın.” dedi yavaşça, “Yüzün solmuş.”
Gülümsemeye çalıştım ama beceremedim.
“Hayat bu aralar biraz şey…” dedim ama devam edemedim. Mahperi Abla başını salladı.
“Biliyorum.” dedi, “Her şeyi biliyorum.”
O sırada mutfaktan balkona çıkan kapıda iki tanıdık yüz belirdi, balkondan içeri giren Berfu ve Dünya Can gülerek bize bakıyorlardı.
“Kavuşmuşsunuz!” dedi Berfu.
Dünya Can da başını sallayarak söze girdi.
“Seni asıl mutlu edecek kavuşmanın bu olduğunu biliyordum.”
“Dün gece haber verdik.” dedi Berfu, “Sabah bir baktık kapı çalıyor! Kahvaltı alışverişi yapıp gelmiş bir de... İnanılmaz bir kadınsın Mahperi Abla ya!”
Mahperi Abla tekrar bana döndü.
“Dayanamadım.” dedi, “Kızım gelmiş...”
Sonra masayı işaret etti, “Hadi,” dedi, “Hadi geçin bakalım.”
Masadaki beyaz peynir, domates, zeytin, kızarmış ekmekler, krepler ve doldurulmayı bekleyen çay bardakları bile evimi hatırlatmıştı bana.
Bir an için içimde tuhaf bir his belirdi o an. Sanki eski hayatım beni çağırıyordu, ben ne kadar Mavi olmaya çalışırsam çalışayım, Derin beni hep çağıracaktı...
“Mahperi Abla sen var ya cennetliksin ya.” dedi Dünya Can masaya geçerken.
Hüzünle gülümsedim. Mahperi Abla çayları doldururken sanki birazdan annem içeri girecek, saçları dağınık halde masaya oturacak ve hayat tüm bu kabuslardan önceki haliyle devam edecekmiş gibi hissettim bir anlığına. Oysa bazı şeyler yalnızca geçmişi hatırlatabilirdi bana, geçmişi geri getirme gibi bir lüksüm yoktu.
“Bol bol ye!” dedi Mahperi Abla tabağıma krep koyarken, “Yüzünün rengi yerine gelsin.”
Hüzünle gülümseyerek sessizce başımı salladım. Çayın sıcaklığını parmak uçlarımda hissetmek, bardağın ince camına dokunmak, tabağımdaki krebin ucunu çatalla kesmek... Bunların hepsi öyle sıradan, öyle tanıdık hareketlerdi ki sıradanlığı ne kadar özleyebileceğini kestiremiyordu insan.
Mahperi Abla konuşuyordu. Berfu bir şeyler anlatıyor, Dünya Can araya girip her zamanki gibi her şeyi şakaya vuruyordu. Balkondan gelen hafif sabah serinliğiyle çayın sıcak buharı birbirine karışmış, mutfağın içi hakkı verilmiş bir sabah gibi dolmuştu.
“Ben diyorum ki,” dedi Dünya Can ağzında bir lokmayla, “Mahperi Abla da ev arkadaşımız olsun. Böyle dördümüz yaşayıp gideriz, ne olur ki?”
Berfu hemen ona döndü.
“Seni kovup biz beraber yaşasak güzel olabilir.”
Mahperi Abla, Berfu ve Dünya Can’ın atışmalarına gülerken bile gözü hep benim üzerimdeydi. Bir şekilde bir şeyler atıştırıyor, birkaç yudum çay içiyordum ama aklım burada değildi tam olarak. Sesleri duyuyordum, evet. Hatta bazı yerlerde istemsizce dudaklarımın kenarı kıpırdıyordu, farkında olmadan gülümsüyordum söylenenlere. Fakat içimde hala o hastanenin soğuk beyazı, yenidoğan ünitesinin camı, o küçücük el, o ağlayış... ve telefon ekranımda sabaha karşı beliren o isim vardı.
Deniz.
Deniz Yener...
Mahperi Abla tabağıma bir krep daha koymak ister gibi elini uzatınca hemen başımı salladım.
“Yok,” dedim kısık bir sesle, “Teşekkürler Mahperi Abla. Çok bile yedim.”
“Nasıl çok bile yedin kızım?” dedi, “Küçücüktü o krep...”
“İnan bana, son birkaç aydır nasıl beslendiğimi görsen bu yediklerim sana da çok gelirdi Mahperi Abla. Biraz daha yersem bana kolonya koklatmak zorunda kalabilirsin! Ama çay içmeye devam edeceğim, söz.”
Çayımın son yudumunu alırken Berfu bir anda bana döndü. Çatalını tabağın kenarına bıraktı ve sanki az önce aklına sormakta tereddüt ettiği bir şey gelmiş gibi başını bana çevirdi.
“Bu arada...” dedi sessizce.
Ben ona döndüğümde Berfu tereddütle yüzüme bakıyordu.
“Aziz Ata’dan haber var mı?” diye sordu dikkatli bir sesle, “Hastaneden? Bebekten?”
Mutfaktaki bütün sıcaklık sanki o soruyla birlikte daha ağır bir şeye dönüştü. Gözlerim farkında olmadan masadaki çay bardağına kaydı ve parmak uçlarımla bardağın kenarını okşadım bilinçsizce. Çayın yüzeyi titremiyordu ama benim içim titriyordu.
“Var.” dedim sonunda.
Berfu biraz öne eğildi.
“Ne dedi?” diye sordu merakla.
Yutkundum. Bebeğin ismini sesli bir şekilde dile getirmek bile zor olacaktı benim için.
“Bebek iyiymiş.” diye mırıldandım önce, “Yarın hastaneden çıkacaklarmış.”
Mahperi Abla sessizce “Çok şükür...” dedi.
Asıl söylemem gereken şey hala içimdeydi. Üçü de bekliyordu çünkü bir şey daha söylemem gerektiği her halimden belliydi. Ben ise boğazıma düğümlenen o kelimeyi çıkarmaya, dile getirmeye çalışıyordum.
Sonunda başımı kaldırdım.
“Bir de...” dedim, sesim iyice incelmişti, “İsmini koymuşlar.”
Berfu’nun gözleri büyüdü.
“Ne koymuşlar?” dedi heyecanla.
“Deniz.” dedim titreyen sesimle.
“Deniz Yener.”
Bunu söyler söylemez içimde bir şeyler çözüldü. Sanki üzerimdeki yüklerden biri hafiflemişti ama hafiflemekle birlikte acısı da büyümüştü. Çünkü isimsizken yalnızca bir bebekti o. Şimdi ise Deniz’di. Benim kız kardeşimdi.
“Deniz...” diye tekrarladı Mahperi Abla gözleri dolarak, “Çok güzel bir isim.”
Berfu heyecanla tekrar etti ismini mutfağın sessizliğinin içinde.
“Deniz...”
Sonra bana baktı. Öyle bir baktı ki gözlerim yeniden doldu. Çünkü yüzünde yalnızca şaşkınlık yoktu. Bir şey daha vardı. Sanki o da benimle aynı şeyi düşünmüştü.
“Derin...” dedi yavaşça, “Deniz.”
Başımı ona çevirdiğimde birbirimize gülümsedik ve Dünya Can bizi duygulandıran isim benzerliğini anlayınca söze girdi.
“Hayat bize bazen fazla şiirsel davranıyor.” dedi.
Hüzünle gülümsedim, doğru söylüyordu. Mahperi Abla’nın gözlerinden birkaç damla yaş aktı bu kez.
“Ah benim yavrum...” diye mırıldandı, “Umarım bahtı güzel olur.”
“Olacak tabi Mahperi Abla!” dedi Berfu, “En kötü ihtimalle biz varız, biz bakarız ona!”
Berfu’nun söyledikleri beni duygulandırırken boğazımı temizleyebilmek için çayımdan bir yudum daha aldım, gece boyunca düşünüp durmak başımı öyle çok ağrıtmıştı ki kendimi hasta gibi hissediyordum.
“Peki var mı bir planın?” diye sordu Dünya Can, “Yani Aziz’le başka bir şey konuştunuz mu? Hastane çıkışına gidecek misin, İspanya’ya dönmeden bebeği tekrar görebilecek misin?”
Berfu anında araya girdi.
“Daha da önemlisi... İspanya’ya dönecek misin? Karar verdin mi?”
Başımı kaldırıp mutfağın penceresinden içeri süzülen sabah ışığına baktım. İstanbul çoktan uyanmıştı. Sokaklardan araba sesleri geliyor, bir yerlerde insanlar işe gidiyor, bir yerlerde başka bebekler doğuyor, bir yerlerde birileri bir şeylerin hüznünü aşmaya çalışıyordu.
Peki benim planım neydi? Ne olmalıydı?
Kaybolduğum açık ve netti ama en azından yalnız değildim. Kararlarım vardı, evet. Kız kardeşimin beni bilmeden, tanımadan, benimle vakit geçirmeden büyümesine asla izin vermeyecektim ama bu temelli burada kalmak demek miydi? Yoksa İspanya’da kurmaya çalıştığım hayatıma dönüp arada sırada kız kardeşimi ve arkadaşlarımı ziyaret etmek için buraya döneceğim bir hayat mı yaşamalıydım?
Şimdi bulmam gereken en önemli şey yönümdü. Yönümü bulmadan yerimi de bulamayacaktım...
%20(1).png)
5.BÖLÜM : DENİZDEN ÇALINAN MAVİ.
Mahperi Abla ile özlem giderip bol bol sohbet ettiğimiz birkaç saatin sonunda onu vedalaşarak yolcu ettikten sonra ayakkabılarımı giydim. Biraz yalnız kalmaya, biraz yürümeye, biraz da kendi içimde neyin nereye oturduğunu anlamaya ihtiyacım vardı.
“Çok uzaklaşma bari.” dedi Berfu kapının önünde kollarını göğsünde kavuşturmuş halde.
“Kaybolursam ararım.” dedim.
Dünya Can anında araya girdi.
“Bulamayabiliriz.” dedi, “Biz de yeni taşındık sayılır buraya sonuçta.”
Berfu Dünya Can’ı dirseğiyle dürterken istemeden gülümsedim.
“Ben sizi bir şekilde bulurum,” dedim, “Merak etmeyin beni.”
Onları arkamda bırakıp merdivenlere yöneldiğimde apartman boşluğundaki sessizlik yüzüme vurdu önce. Aşağı inerken merdivenlerde kendi ayak seslerimi dinlediğimde fark ettim ki insan bazen yalnızca kendi ayak seslerini duymak istiyordu.
Sokağa adım attığım anda hava yüzüme çarptı. Ne tam soğuktu ne de tam sıcak. İstanbul’un kendine has, biraz yorgun, biraz dengesiz bir havası oluyordu bu dönemlerde. Herkes her zamanki gibi telaşla koşuşturuyor, bir yerlere yetişmeye çalışıyordu.
Sokakta yürümeye başladığımda telefonumu cebimden çıkardım. Parmaklarım bir an tereddüt etse de Aziz Ata’nın ismine tıkladığım gibi aklımdan geçen soruyu direkt yazdım.
“KİME : AZİZ ATA YENER.”
“Deniz’i ne zaman görebilirim?”
Kısa, sade ve doğrudan bir soruydu bu. Aynı şekilde de bir cevap bekliyordum ondan, kısa, sade ve doğrudan bir cevap. Şu gün, şu saatte ve şurada.
Göndere bastıktan sonra ekrana bakmayı sürdürmedim. Mesajı ne zaman göreceğini, ne zaman cevap vereceğini düşünsem yürüyüş yapıp kafa dağıtmamın hiçbir anlamı kalmayacaktı. Telefonu tekrar cebime koydum ve kulaklığımı taktım.
Şu an ihtiyacım olan tek şey biraz müzik ve biraz da yürüyüştü. Kulaklıkları kulağıma yerleştirip ilk şarkıyı açtığımda dünya biraz daha yavaşladı sanki, zihnimdeki düşüncelerin karmaşıklığı anında sessizleşti ve zihnim sakinleşirken Şişli sokaklarında yürümeye başladım.
İnsanların yanından geçiyor, vitrinlerin camına yansıyıp hızla kayboluyor, kırmızı ışıklarda kısa kısa duruyordum ama içimde bambaşka bir şeyler akıp gidiyordu.
Bir yandan Aziz Ata ve Deniz’den bir haber bekliyor, bir yandan Rafael ve Baran’ın mesajlarına cevap vermediğimi düşünüp kendime kızıyordum.
Telefonum kot ceketimin cebinde titrediğinde tam da bir kırmızı ışıkta durmuş, karşıdan karşıya geçmeyi bekliyordum. Telefonumu cebimden çıkarıp ekranına baktığımda ise AZİZ ATA YENER isminin ardında görünen yansımamdan bile belli oluyordu kafa karışıklığım.
Mesajını huzursuzluk içinde açtım, ve korkarak okumaya başladım.
“KİMDEN : AZİZ ATA YENER.”
“Şu an doğru bir zaman değil Derin.” yazmıştı ilk mesajında ve hemen ardından ikinci mesajı gelmişti.
“Benden haber bekle.”
Bu kadar. Yalnızca bu kadar. Öfkeyle güldükten sonra dudaklarımı birbirlerine bastırdım ve kendimi sakinleştirmeye çalışarak bir cevap yazdım ona.
“Umarım senden beklememi istediğin haber yakın zamanda gelir Aziz Ata Yener. Yoksa annene ikinci bir huzursuzluk yaşatmak zorunda kalabilirim.”
Ve cevap gelmedi.
Ben yürüyüşüme tam iki saat kırk dakika boyunca devam ettim ama ne bir arama ne de bir mesaj geldi Aziz Ata’dan. Beni İspanya’dan Türkiye’ye kardeşimin doğum haberiyle getirtmişti ve şimdi kardeşimi görmek için onun ailesinin iznini mi bekleyecektim?
Öfkem adımlarımı hızlandırıyordu. Şişli’nin kalabalık kaldırımlarında yürürken önümden geçen insanların omuzlarına çarpa çarpa ilerlemek istiyor, içimdeki bu sıkışmışlığı bir şekilde dışarı atmak istiyordum ama olmuyordu.
Aziz Ata’nın o iki mesajı dönüp duruyordu zihnimde; “Şu an doğru bir zaman değil Derin.” ve “Benden haber bekle.” Sanki hayatım boyunca en nefret ettiğim şeyi benden ister gibiydi : beklememi.
Oysa ben zaten yeterince beklemiştim. Annemin gerçeğini öğrenmeyi beklemiştim, hayatımın ne zaman düzeleceğini görmeyi beklemiştim, Aziz Ata’nın suskunluğunun neye dönüşeceğini öğrenmeyi beklemiştim… Şimdi bir de kardeşim için mi bekleyecektim?
Bir vitrinin önünde durup kendi yansımama baktım. Yürümekten yanaklarım kızarmış, saçım rüzgarda iyice dağılmıştı. Gözlerimde ise yalnızca yorgunluk yoktu artık; hırs da vardı.
Kendime baktığım o birkaç saniyede şunu çok net fark ettim : ben artık yalnızca olanları izleyen, başkalarının kararlarının sonucuna katlanan o kız değildim. Aziz Ata benim için işleri kolaylaştırır mıydı, yoksa daha da zorlaştırır mıydı bilmiyordum ama ne onun zamanlamasına ne de onun ailesinin uygun gördüğü sınırlara sığmak gibi bir niyetim yoktu.
Telefonumu yeniden cebime koyup yürümeye devam ettim. İçimde sessiz ama sert bir karar doğmuştu. Aziz Ata’dan haber bekleyecektim, evet… ama sonsuza kadar değil. Eğer o haber bana kısa zamanda gelmezse, Deniz’i görmek için kendi yolumu kendim bulacaktım.
-
(GÜNLER SONRA)
Türkiye’ye geleli günler olmuştu. Öyle büyük, öyle sarsıcı şeyler yaşamıştım ki şimdi hiçbir şey olmadan zamanın normal akması bile tuhaf geliyordu artık bana. Oysa akmıştı işte. Sabahlar olmuş, akşamlar geçmiş, yemekler yenmiş, sohbetler edilmiş, telefon ekranları defalarca kontrol edilmişti... Zaman akıp gitmişti ama benim için hiçbir şey akıp gitmiyordu.
Aziz Ata bana o günden beri tek bir mesaj bile yazmamıştı. Tek bir mesaj bile!
Üstelik ben ona yazmaya devam etmeme rağmen bana tek bir cevap bile vermemişti.
Ben yazdıkça sessizlik büyüyor, o sustukça içimdeki karanlık biraz daha ağırlaşıyordu. Ona ailesi mi engel oluyordu, yoksa bebeği bir kere görmem ona göre de yeterliydi ve artık bir sınır çizmesi gerektiğini düşündüğü için beni görmezden gelmeye mi karar vermişti?
Bunları düşünerek, aklımdaki onlarca soruya cevap arayarak tam dört gün geçirmiştim ruhsal sancılar içinde.
O akşam yine Berfu ve Dünya Can’la salonda oturmuş bir yandan kahve içiyor, bir yandan kendi köşelerimizde vakit geçiriyorduk. Salondaki sarı ışık loştu, televizyon açıktı ama hiçbirimiz izlemiyorduk.
Haber spikerinin sesi odanın içinde bir uğultu gibi dolaşıyor, söylediklerinin hiçbiri tam olarak kulaklarımızı bulmuyordu. Dünya Can yerde, koltuğun önündeki halıya yayılmış halde telefonuyla oynuyordu. Berfu koltuğun köşesine kıvrılmış, dizlerini kendine çekmiş “Karantina” isimli bir kitap okuyordu.
Ben ise koltuğun diğer ucunda, üzerimde battaniye, elimdeki telefonun ekranına boş boş bakmayı sürdürüyordum.
“Hala mı yazmadı?” diye sordu Berfu sessizliği bozarak.
Gözlerimi telefonumdan ayırmadan başımı iki yana salladım.
“Hayır.” diye mırıldandım.
“Sen en son ne zaman yazdın ona?” dedi Dünya Can oturduğu yerden.
“Dün gece.” dedim yorgun bir sesle, “Ondan önceki gece de yazdım. Ondan önce de.”
Berfu iç çekti.
“Görüyor mu bari mesajlarını?”
“Bilmiyorum.” dedim, “Bazen görüldü bile olmuyor. Bazen saatler sonra oluyor. Ama cevap yok...”
“Belki evde bir şeyler oluyordur.” dedi Berfu dikkatli bir sesle, “Yani... belki gerçekten karışıktırlar. Annesinin halini gördün, kadın sinir krizi geçiriyor gibiydi en son.”
“Kaç gündür?” dedim ona dönüp, “Bir aile kaç gün ‘karışık’ olabilir Berfu? Bana iki kelime yazmak bu kadar mı zor? ‘Her şey yolunda’ dese bile yeterdi. Annesi günlerdir sinir krizi geçiriyorsa hastaneye yatırsınlar o zaman!”
Dünya Can başını kaldırdı bu kez.
“Bence burada iki ihtimal var.” dedi, “Ya sana bilerek mesafe koyuyor...”
Cümlesini tamamlayamadı çünkü yüzümdeki ifadeyi görünce sustu.
“Ya da?” dedim.
“Ya da gerçekten çok ciddi bir şey var.” dedi daha alçak bir sesle.
Kalbim o anda sanki görünmez bir el tarafından sıkıldı. Çünkü ben de günlerdir aynı şeyi düşünüyordum ama dile getirmeye cesaret edemiyordum.
“Ciddi ne olabilir?” diye sordum ama sesimdeki sertlik bile o sorunun altında saklanan korkuyu örtemedi.
İkisi de cevap veremedi. Ne diyebilirlerdi ki? Söyleyecekleri her şey beni daha çok endişelendirmekten başka bir işe yaramayacaktı.
Televizyondaki spiker başka bir haberden bahsediyordu o sırada. Alt yazılar akıyor, görüntüler değişiyor, bir yerde trafik kazasından, bir yerde borsadan, bir yerde siyasetçilerin açıklamalarından söz ediliyordu. Hiçbiri bizi ilgilendiren şeyler değildi.
Biz üçümüz, o küçük salonun içinde, kendi uğultumuzun ortasında sıkışıp kalmıştık.
Telefonumu bir kez daha elime aldım o an. Aziz Ata’yla olan mesaj sayfasını açtım. En son attığım mesaj hala cevapsızdı. Parmaklarım ekrana dokunup duruyordu, yeni bir mesaj yazmak istiyordum ama ona da cevap gelmeyeceğini biliyordum.
“Neler oluyor?” yazmak istiyordum, “Deniz iyi mi?” diye sormak istiyordum, “Bana bunu yapma Aziz Ata.” demek istiyordum, “Bana bunu yapma...”
Oysa hiçbirini yazamadım. Çünkü içten içe biliyordum bir cevap alamayacağımı, içten içe biliyordum.
Tam o sırada televizyondaki ses bir anda değişti.
Spikerin tonu sertleşti. Ekranın altına kırmızı bir bant iniverdi bir anda ve “SON DAKİKA!” yazısı gözüme ilk kez bu kadar ilgi çekici göründü.
Salonun içindeki uğultu bir anda başka bir şeye dönüştü, Dünya Can telefonu elinden bırakmış televizyonun sesini açarken hepimiz doğrulmuş ve karşımızdaki habere kilitlenmiştik.
“Son dakika gelişmesiyle karşınızdayız...” dedi spiker, sesi bu kez çok daha netti.
“İstanbul İl Emniyet Müdürü Deha Yener’in geçtiğimiz günlerde kucağına aldığı kız bebeği Deniz...”
Spikerin konuşması devam ederken o tanıdık kelimeleri, o tanıdık isimleri duyduğum anda yüklemi duymamak için çok mücadele ettim kendimle. Ama her şey çok hızlıydı, her şey çok sarsıcıydı ve her şey çok kaçınılmazdı.
“Kayıp olarak aranıyor...” dedi spiker bir anda. Kayıp!
Ben nefes alabildiğimi bile hissedemez bir halde ekrana bakarken spiker konuşmayı sürdürüyordu.
“Henüz dört gün önce geldiği Tarabya’daki evlerindeki odasında, beşiğinde uyuyan altı günlük kız bebeği ailesi ve tüm polis teşkilatı bugün sabah saatlerinden beri her yerde arıyor...”
“Ne?” dedi Berfu.
Elimdeki kahve fincanının nasıl kayıp gittiğini, yere hangi ara çarpıp da birkaç parçaya bölündüğünü bile bilmiyordum. Televizyondaki görüntüler değişmişti. Yenerlerin evi ekrandaydı şimdi. Polis arabaları, bariyerler, kameralar, koşuşturan insanlar... Ve ekranın bir köşesinde küçük bir fotoğraf...
Deniz.
Benim kız kardeşim.
Boğazımdan hiç ses çıkmadı önce. Sanki vücudum benden önce haberi almış, benden önce donmuştu. Ellerim buz kesmişti, kalbim öyle sert atıyordu ki kaburgalarım kırılmak üzereydi adeta.
“Hayır...” diye fısıldadım sonunda. Tek söyleyebildiğim buydu.
“Hayır...”
Bilinçsizce kalkıp ekrana biraz daha yaklaştım. Spiker konuşmaya devam ediyordu. “Sabah saatlerinde fark edildi”, “çocuk kaçırma ihtimali”, “emniyet alarmda”, “güvenlik kameraları inceleniyor” gibi cümleler art arda dökülüyordu ama ben yalnızca tek bir şeyi duyuyordum.
Deniz kayboldu.
Deniz kayboldu.
Deniz yoktu.
“Derin...” dedi Dünya Can, ama sesi çok uzaktan geliyordu.
Başımı ona çevirmedim bile, çünkü o an içimde bir şey korkunç bir netlikle ayağa kalkmıştı.
“Aziz Ata’nın günlerdir yazmamasının sebebi...” dedim öfkeden titreyen sesimle, “Sebebi bu!” dediğim sırada Berfu beni sakinleştirmeye, koltuğa oturtmaya çalışıyordu.
“Tamam, gel bir otur Derin, şimdi arayacağım Aziz Ata’yı ben. Ama sen bir otur da sakinleş!”
“Sakinleşemem,” dedim histerik bir ses tonuyla, “Bu çocuk bu sabaha kadar onlarla olsaydı Aziz Ata beni cevapsız bırakmazdı, beni merak içinde bırakmazdı. O bana günlerdir cevap yazmadığına göre Berfu... bu çocuk bu sabah ortadan kaybolmuş olamaz... günlerdir kayıp!”
Aziz Ata’nın günlerdir süren sessizliğinin içindeki felaket buydu.
Ve ben, bütün bu günler boyunca öfkemle boğuşurken, kardeşim... benim küçük kız kardeşim bir yerlerde kayıptı.
Ayağa nasıl kalktığımı hatırlamıyordum bile. Dizlerim titriyordu ama bedenimde öyle sert bir adrenalin dolaşıyordu ki yerimde duramıyordum.
“Ben gidiyorum.” dedim.
İkisi de benim peşimdeydi.
“Nereye?” dedi Berfu aynı endişeli, aynı telaşlı sesle.
“Yener’lerin evine...”
Birbirlerine bakmadılar bile, bir saniye bile düşünmediler. Ben evin kapısını açıp kendimi bilinçsizce merdivenlere yönelttiğimde tek yaptıkları peşimden gelmek oldu.
Dünya’nın arabasıyla Tarabya’ya vardığımızda gece çoktan şehrin üzerine çökmüştü ama Yener’lerin evinin bulunduğu sokak gündüz kadar aydınlıktı. Daha sokağın başından itibaren polis araçlarının kırmızı mavi ışıkları gözlerimi alıyor, bariyerlerin arkasında toplanmış gazeteciler, kameralar, sivil polisler ve mahalleli kalabalığı birbirine karışıyordu.
“Burası mı?” diye sordu Dünya Can gözlerini kısarak.
“Sence?” dedi Berfu öfkeyle polis arabalarını gösterdiğinde.
Yener’lerin evi uzaktan bile kendini belli ediyordu; yüksek duvarların ardına kurulmuş, boğaza bakan gösterişli bir villa… geniş camları, demir kapıları, kusursuz bahçesiyle içeride yaşanan korkuya rağmen hala dimdik duruyordu. Oysa ben duvarlara baktığım anda yalnızca şunu görüyordum : kardeşimi bulamazlarsa o evi başlarına yıkacaktım.
Arabadan iner inmez kapıya doğru yürüdüm. Dünya Can ve Berfu iki yanımdaydı. Bariyerin önünde duran polislerden biri daha ağzımı açmama bile fırsat vermeden elini kaldırdı.
“Buradan sonrası yasak, geri çekilin.”
“Benim...” dedim anında, sesim titriyordu, “Benim... içeri girmem lazım.”
Polis sorgulayan bir ifadeyle yüzüme baktı.
“Hanımefendi, aileden misiniz?”
Soru canımı yaktı o an, bu aileden değildim ama kaybolan bebek benim ailemdi!
“Evet.” dedim dişlerimi sıkarak, “Kaybolan bebeğin ablasıyım ben.”
Polis yüzümde bunu doğrulayacak hiçbir şey bulamamış gibi ifadesizce başını iki yana salladı.
“İsminiz neydi?” Elindeki kağıtlara bakarken.
“Derin Mavi Sezer.” dedim. Hızlıca başını salladı bir kez daha.
“Listede adınız yok. Şu an kimseyi içeri alamıyoruz.”
“Kimseyi mi?” dedim öfkem yükselirken, “Bebeğin ablasıyım dedim, ablasıyım!”
Berfu kolumu tutmaya çalıştı ama çok geçti. Günlerdir içimde biriken korku, öfke ve cevapsızlık o demir kapının önünde bir anda boğazıma kadar yükselmişti.
“Dört günlük bir bebek kayıp!” dedim sesimi alçaltmadan, “Ve siz ablasını içeri almıyor musunuz?”
Polis bu kez daha sert baktı, diğer polislerden biri bana doğru yaklaşırken Dünya Can araya girdi.
“Bakın, olayı büyütmeyelim. Sadece aileden biriyle konuşmak istiyoruz, bu kadar.”
“Beyefendi geri çekilin!” dedi polis bu kez daha sert bir sesle.
“Geri çekilmeyeceğiz.” dedim, “Aziz Ata Yener’i çağırın buraya.”
Bu ismi duyar duymaz bir anlık bir hareketlilik oldu sanki. Polislerden biri kulağındaki telsize dokundu ama tam o sırada içeride hareketlenmeye başlayan bir telaşın sesi geldi. Demir kapının öte yanındaki hareketlilikten birinin bize doğru yaklaştığını hissettim önce. Sonra onu gördüm.
Aziz Ata Yener. Bize doğru geliyordu.
“Çekilin,” dedi öfkeli bir sesle polise doğru, “Bırakın kızı.”
Beyaz gömleğinin kolları yine dirseklerine kadar sıvanmıştı ama bu kez üzerinde günlerdir uyumadığını belli eden başka bir şey daha vardı, yüzü bembeyazdı. Gözlerinin altı koyulaşmış, saçları gelişigüzel dağılmıştı. Bana doğru yürürken bakışları önce polislerin, sonra Berfu ve Dünya Can’ın, en son da benim üzerimde durdu.
Yüzünde şaşkınlıktan çok, kaçınılmaz bir şeyi sonunda karşısında bulmuş olmanın sertliği vardı.
“Derin.” dedi yalnızca.
Adımı onun ağzından duymak bile içimdeki bütün yangını daha çok harladı.
“Beni içeri al.” dedim anında.
Aziz çevresine kısa bir bakış attı. Kameralar biraz uzaktaydı ama burada çıkacak en küçük bir olayın birkaç saniyede büyüyeceğini ikimiz de biliyorduk. Yüzü bu farkındalıkla daha çok gerildi. Sonra bana biraz daha yaklaşarak, alçak ama sert bir sesle konuştu.
“Benimle gel.”
Koluma dokunup beni kapının yanındaki daha karanlık, daha tenha köşeye çektiğinde bunu daha önce de yaşamış olduğumuzu fark ettim, üstelik çok değil, birkaç gün önce. Sanki hayat bizi her seferinde kalabalığın ortasında baş başa kalacağımız bir köşeye sürüklüyordu.
Kolumu onun elinden çektim.
“Bana neden söylemedin?” dedim hınç dolu bir sesle, “Bana neden cevap vermedin? Neden tek bir şey söylemedin? Kardeşimin kaybolduğunu bana neden söylemedin Aziz Ata, neden söylemedin, Allah kahretsin!”
Aziz’in çenesi sertleşmiş, boynu öfkeden kıpkırmızı olmuştu.
“Bağırma.” dedi.
“Cevap ver bana!”
Bir an için gözlerini kapattı. Sanki başı zonkluyordu da benim sesim acısını daha da arttırıyordu. Sonra gözlerini açıp bana baktı. O bakışta öfke de vardı, yorgunluk da, ama o bakışlardan okuyabildiğim en yoğun duygu suçluluktu.
“Ben burada günlerdir cehennemin içindeyim Derin.” dedi dişlerinin arasından, “Sana ne yazmamı bekliyordun? Ne yazabilirdim? Nasıl söyleyebilirdim bunu?”
O kadar acı içinde konuşuyordu ki sözleri tokat gibi çarptı yüzüme, ama canımı acıtması öfkemi azaltmadı.
“Neyi bekledin Aziz, neyi? Derin’in ve kimsenin haberi olmadan bebeği zaten buluruz dediniz?”
“Ben seni korumaya çalıştım.”
Bu cümle beni sinirden güldürdü. Delirmek üzereydim.
“Yine mi?” dedim, “Beni hep böyle koruyorsun zaten, değil mi Aziz Ata? Bir şeyleri saklayarak. Sessiz kalarak. Beni dışarıda bırakarak.”
Yutkundu. Gözleri bir anlığına yüzümden kayıp ellerime yöneldi, sonra tekrar yüzüme döndü.
“Seni bu cehennemin içine sokmak istemedim...” dedi.
“Yahu sen kimsin de buna benim yerime karar veriyorsun!” dedim öfkeyle, “O bebek benim kardeşim! Onun kaybını benden nasıl saklarsın? Ben onun ablasıyım!”
“Ben de biliyorum!” diye patladı bir anda.
İkimiz de sustuk. Onun sesini ilk kez bu kadar yükselmiş duyuyordum ve Aziz Ata Yener kolay kolay sesini yükselten biri değildi. Ama şimdi gözleri kan çanağına dönmüş, nefesi düzensiz, titreyen elleri yumruk olmuş halde karşımda duruyordu.
“Biliyorum.” dedi bu kez daha kısık ama daha ağır bir sesle, “O yüzden sana nasıl söyleyeceğimi bilemedim Derin, anlıyor musun beni?”
Artık ona bağıracak, hesap soracak halim kalmamıştı. Ben ne kadar perişansam o da bir o kadar perişan haldeydi karşımda.
“Nasıl...” dedim titreyen sesimle, “Nasıl kayboldu Aziz? Hastaneden çıkıp eve geldikten sonra mı?”
Aziz Ata bu soruyla birlikte benden ilk kez gerçekten uzaklaştı sanki. Yüzüne bir gölge düşer gibi oldu, sanki bunu anlatmaktan çekiniyordu. Bakışları sertleşti, omuzları tekrar gerildi ve o andan sonra karşımda yalnızca yorgun bir adam değil, bir şeyleri kontrol altında tutmaya çalışan bir adam vardı artık.
“Bu konuyu burada konuşamayız.” dedi.
Başımı iki yana salladım.
“Hayır. Burada konuşacağız ve şimdi konuşacağız.” dedim, “Buna cevap vermek bu kadar zor mu? Evde mi kayboldu, hastanede mi?”
Aziz Ata tam cevap verecekken içeriden bir bağırış duyuldu önce, sonra telaşlı ayak sesleri... İkimizin de bakışları bir anda evin açık kapısına kaydı. Boynum stres içinde gerilirken Aziz yeniden bana döndüğünde sesi çok daha sertti.
“Git buradan Derin.” dedi, “Arkadaşlarını da al ve gidin buradan.”
Cümlesi kalbimi her yanından yaralarken karşısında ne diyeceğimi bilemez bir halde kalakalmıştım.
“Ne saçmalıyorsun Aziz Ata? Beni buradan kovuyor musun?”
“Bak...” dedi çaresiz ama sert bir sesle, “Sana her şeyi anlatmam gerektiği zaman geleceğim, tamam mı? Burada değil Derin, şimdi değil. Gerektiği zaman.”
Sözleri yüzüme çarpan soğuk bir rüzgar gibiydi. Bir an için yalnızca ona baktım. Gözlerinin altında biriken morluklar, günlerdir uyumamış gibi duran yüzü, omuzlarında taşıdığı görünmez ağırlık... Hepsi gerçekti. Ama bütün bunların gerçek olması canımı daha az yakmıyordu. Tüm bunlar olurken, etrafımda tüm bu kaos yaşanırken sanki dünyanın bir yerinden bana ince, kırılgan bir sesle uzanıyordu minik kız kardeşim, “Bul beni...” diyordu bana.
Oysa ben ona yaklaşmaya çalıştıkça aramıza görünmez duvarlar örülüyor, ona giden her yol suyun altında kayboluyordu. Hangimizin kayıp olduğunu bile ayırt edemiyordum; ben mi denizin içinde silinen maviydim, yoksa deniz mi benden çalınmış bir parçaydı?

Tekrar merhaba sevgili sevgililerim...
BUL BENİ'nin aksiyonunu ve entrikalarını o kadar çok seviyorum ki... İkinci kitabın aksiyonunu bu finalle öğrenmiş olduk! Bu sefer bulmamız gereken kayıp bir bebek. :')
Peki sizce Deniz'e ne oldu? Teorilerinizi okumayı heyecanla bekliyorum!
Bayrama özel olarak 20 Mart Cuma ve 21 Mart Cumartesi günleri art arda yeni bölümlerimiz gelecek, şimdiden iyi bayramlar aşklarım. Haftaya görüşmek üzere! <3