2.KİTAP - 2.Bölüm : SAVAŞ.

Beyza Alkoç
0

2.BÖLÜM : SAVAŞ.

“Hoş geldin Derin.”

Aziz’in dudaklarından çıkan o iki kelime koridorun floresan ışıkları altında yankılanıp içime düştü, bana “Derin.” deyişi kafamın içinde dönüp dolaştı, kalbimin yolunu buldu ve oraya geçici bir sızı olarak yerleşip kaldı.

Aziz’in bakışları onu bıraktığım gün nasılsa, şimdi de öyleydi. İnsanı olduğu yere çivileyen, içinden geçenleri görüyormuş gibi hissettiren bakışlardı onunkiler.

Sanki gözlerimin içine değil de, içimde saklamaya çalıştığım bütün duygulara bakıyordu. Ne o konuşabiliyordu, ne ben. Sanki konuşursam bu an dağılacak, aylar sonra ilk kez karşı karşıya gelişimizin ağırlığı yere dökülüp kırılacak, kırıklar ise elbet birinin canını yakacaktı.

Tam o an bir sedye tekerlekleri gıcırdayarak geçti yanımızdan, uzaktan bir bebeğin ağlama sesi duyuldu... Telsizlerden gelen cızırtılı konuşmalar, ayak sesleri, kapıların açılıp kapanması… Burası bir doğum katı mıydı yoksa bir cezaevi miydi belli değildi.

Oysa o an bunların hiçbiri bana ulaşmıyordu, aklımda sadece Aziz Ata vardı. Bakışları aynı kalsa da değişen çok şey olmuştu... Aylar önce bıraktığım haliyle aynı değildi Aziz Ata. Saçları biraz daha uzamıştı, sakalları birkaç gecelik uykusuzluğun bıraktığı bir gölge gibi yüzüne yayılmıştı. Beyaz gömleğinin yakası hafifçe buruşmuştu, kollarını dirseklerine kadar sıvamış, yorgun bir halde bana bakıyordu. Sanki bu hastanenin bütün yükü onun omuzlarına bırakılmıştı, sanki ben gittikten sonra üzerine binen yük kat ve kat artmıştı.

“Sana...” diye mırıldandı, “Gelmeden avukatla konuşman gerektiğini söyledim Derin.”

Sesi sakin çıkıyordu ama ben o sakinliğin altında ne kadar çok şey saklandığını biliyordum. Onu yeterince tanıyordum artık. Aziz Ata Yener hiçbir zaman duygularını bağırarak yaşayan biri değildi. Onun duyguları sessizdi.

“Doğru...” dedim sessizce, “İnsan bir anda cezaevindeki annesinin doğum yaptığını öğrenince detayları unutabiliyor.”

Aziz başını hafifçe eğdi. Gözleri bir anlığına yere kaydı, sonra tekrar bana döndü.

“Hiç öğrenmeyebilirdin.” dedi.

Cümlesi beni gerçekliğe çekti o an. Başımı salladım.

“Haklısın. Dünya ve Berfu öğrenene kadar öğrenmeyebilirdim, ya da annem bana haber yollamaya çalışana kadar... Haber verdiğin için teşekkür ederim. Peki şimdi bebeği görebilir miyim?”

Aziz Ata’nın kaşları çok hafif çatıldı ama sesinde yine o alıştığım temkinli ton vardı.

“Derin, burası mahkum katı.” dedi alçak bir sesle. “Kurallar burada biraz daha farklı işliyor.”

Ben bunu bilmiyormuşum gibi koridorun öteki ucunda duran polisleri gösterdi başıyla.

“Avukat gelmeden seni içeri almaları zor.”

“Ben annemi görmek için gelmedim.” dedim hemen.

Sözlerim ağzımdan çıkarken içimde bir şey sızladı sanki. Aziz bunu duyunca birkaç saniyeliğine bana baktı anlam vermeye çalışarak.

“Ben yalnızca bebeği görmek istiyorum ve bildiğim kadarıyla bebek tutuklu değil.” dedim daha sessiz bir sesle, “Yani en son tutuklu değildi... Hala suç işlemediyse.”

Aziz’in yüzünde anlaşılması zor bir ifade belirdi o an. Kaşları hafifçe gerildi ama dudaklarını da gülmemek için birbirine bastırıyormuş gibiydi.

Sonra başını yavaşça salladı.

“Doğru,” dedi, “Bebek tutuklu değil. Bu belki işimize yarayabilir...”

“Peki o... sağlıklı mı?” diye sordum çekinerek.

“Doktorlar iyi göründüğünü söylüyor.” dedi Aziz Ata.

Sanki bu bebeğe karşı ben ne kadar mesafeli hissediyorsam o da öyle hissediyor gibiydi. Ne benim kardeşimden bahsediyorduk sanki ne de onun yeğeninden.

Aziz’in gözleri yüzümde dolaşıyordu. Sanki ben söylemeden ne düşündüğümü anlamaya çalışıyordu.

“Deha?” diye sordum.

Aziz başını hafifçe çevirdi.

“Burada.” dedi.

Yalnızca tek kelime. Sonra öyle bir devam etti ki cümleye, kalbim uzun zaman sonra ilk kez titredi sanki.

“Burada,” dedi Aziz Ata, “Kızının başında...”

Gözlerim hızla dolarken bakışlarım önce koridorun diğer köşesinden bizi izleyen Berfu ve Dünya Can’a kaydı, sonra karşımda duran Aziz Ata’ya baktım. Sanki doğan bebeğin kardeşim olduğunu, artık bir kız kardeşim olduğunu yeni yeni idrak ediyor gibiydim.

“İsmi...” diye mırıldandım titreyen sesimle, “İsmi ne oldu?”

Aziz dudaklarını araladı ama cevap veremedi, birkaç saniye boyunca bana baktı ve sonra çok sakin bir sesle konuştu.

“Henüz ismi yok.” dedi.

Acı içinde başımı salladım. Ne ablasının ne de annesinin ismi hakkında bile söz hakkı sahibi olamayacağı bir bebekti o.

“Umarım...” diye mırıldandım elimle göz yaşımı silerken, “Umarım güzel bir seçim yaparsınız.”

Öyle garip bir durumun ortasında kalmıştım ki, kardeşimi görmeye gelmiştim ama benim kardeşim başka bir ailenin bebeğiydi ve benim onun üzerinde tek bir söz hakkım bile olamayacaktı. Annesiz büyüyecek, annesine düşman olarak yetiştirilecek bir bebekti o.

Çünkü annesi, halasının katiliydi aslında.

Gözlerim istemsizce koridorun ucuna kaydı. Polisler hala oradaydı. Berfu ve Dünya biraz ileride, endişeli gözlerle bizi izlemeye devam ediyordu. Ben hüzünlü bakışlarla oraya bakmayı sürdürürken Aziz de onların baktığı yöne baktı.

“Yeniden bir arada olmanıza sevindim...” dedi, “O da gelecek mi?” diye sordu sonra.

“Kim?”

“Baran.”

Burnumdan öfke dolu bir gülümseme sesi çıkarken ona döndüm.

“Baran’ın nerede olduğunu da nasıl olduğunu da bilmiyorum.” dedim, “Üstelik birini ziyarete gelecekse seni ziyarete gelmesi lazım. Onun asıl arkadaşı sensin Aziz Ata, unuttun mu?”

Kalbim öfkeden hızlı hızlı atıyordu, ellerim hala titriyordu ve ben bu hastanenin ortasında ne hissettiğimi de en çok neye öfkelendiğimi de tam olarak anlayamıyordum.

Aziz içinde bulunduğum duygusal durumu fark etmiş gibi bir anlığına sustu, sonra telefonuna gelen bildirimle cebinden çıkardığı telefonun ekranına baktı ve bana dönerek alçak bir sesle ekledi.

“Seni birazdan götüreceğim.” dedi birinden haber almış gibi.

“Nereye?”

Önce birkaç saniyeliğine tereddütle etrafına baktı, sonra gözlerini gözlerime sabitledi ve kendinden emin bir sesle yanıtladı.

“Kardeşini görmeye.”

O ana kadar sanki zihnim kendini korumak için gerçeği bulanıklaştırmıştı. Bir bebek vardı, evet. Ama o bebek sanki soyut bir fikir gibiydi; bir cümle, bir haber, bir ihtimal…

Şimdi ise birkaç metre ötede, bu hastanenin içinde gerçekten nefes alan küçük bir insan vardı.

Benim kardeşim.

Aziz Ata bir anda gözlerini benden ayırdı. Telefonunun titrediğini fark etmiş gibi elini cebine attı ve ekranına baktığı an bakışları bir saniyeliğine sertleşti, sonra telefonu kulağına götürdü.

“Evet.” dedi yalnızca, sesi bir anda değişmişti.

Az önce benimle konuşan o temkinli, yorgun adam gitmişti sanki. Yerine daha soğuk, daha kontrol sahibi biri gelmişti.

“Buradayım.” dedi kısa bir sessizlikten sonra ve gözlerini üzerimde gezdirirken ekledi, “Tamam siz gidin, ben buradayım...”

Koridorun ucundaki polisleri süzdü o sırada, bakışları ağır ağır onların üzerinde dolaştı ve “Hayır.” dedi sonra, “Sorun olmayacak. Ben hallederim.”

Karşı taraftaki kişinin ne söylediğini duyamıyordum ama Aziz’in yüzündeki ifade değişmiyordu, sonunda telefonu kapatıp cebine koyduğunda parmakları bir an diğer cebine dokundu ve sonra o cebinden cüzdanını çıkardı.

“Benimle gel.” dedi Aziz Ata temkinli bir sesle.

Gözlerimi ondan ayırmadan başımı salladım, Aziz Ata birkaç adım önümde yürürken ayak sesleri koridorun taş zemininde ağır ağır yankılanıyordu. Sanki o birkaç adım, bu akşamın bütün yönünü değiştirecekmiş gibi hissettirdi bana.

Polislerin yanına geldiğinde durduk, biz durduğumuz an Dünya Can ve Berfu da soran gözlerle yanı başımda bitiverdi.

“Ne oldu?” diye fısıldadı Berfu, “Girebilecek misin?”

“Sanırım...” diye mırıldandığım sırada Aziz Ata cüzdanını açmış polise bir kart gösteriyordu. Polis kartı aldı ve önce karta baktı, sonra Aziz Ata’ya, ve en sonunda bana.

Koridorun ışıkları kartın yüzeyinde kısa bir an parladığında bile üzerinde ne yazdığını görememiştim ama polisin yüzündeki ifade birkaç saniye içinde değişmişti. Az önce beni kapının önünde durduran o sert, mesafeli adam gitmişti ve yerine neredeyse saygılı denebilecek bir ifade gelmişti.

“Kusura bakmayın efendim.” dedi polis bana doğru.

Ona sessizce başımı salladığım sırada Aziz Ata bize döndü ve eliyle doğum katına açılan büyük camlı kapıyı gösterdi. Bakışları önce bana, sonra Berfu’ya ve Dünya Can’a değdi.

“Gelin.” dedi yalnızca.

“Biz de mi?” diye sordu Dünya Can şaşkınlıkla.

“Sorgulama, yürü işte...” dediğini duydum Berfu’nun, o sırada çoktan Aziz Ata’nın peşine takılmış yürüyorduk.

Koridorun içinde ilerlerken her şey daha da sessizleşmiş gibi geldi bana. Floresan lambaların beyaz ışığı duvarlara sert gölgeler düşürüyordu. Bir odanın kapısı aralandığında içeriden hemşirelerin aceleci sesleri duyuldu, bir başka odadan yeni doğmuş bir bebeğin ince ağlayışı yükseliyordu, açılan her kapıya giden gözlerimin annemi görmeyi beklediğini biliyordum.

“Aziz Ata…” dedim yürürken.

Adımlarını yavaşlattı ama durmadı.

“Efendim?”

“Polislere ne gösterdin?” diye sordum merakla.

Aziz başını hafifçe yana çevirdiğinde gözleri bir saniyeliğine benimkilerle buluştu. O bakışta yine aynı şey vardı, söylenemeyen bir sürü şeyin karışımı. Sonra tekrar önüne döndü ve önemsizce mırıldandı.

“İşe yarayan bir şey.” dedi.

Sorumu cevaplamış gibi görünüyordu ama aslında hiçbir şey söylememişti. Aramıza giren aylar Aziz Ata’yı daha mesafeli, daha soğuk birine dönüştürmüştü belli ki. Beni dönüştürdüğü gibi...

Bir süre daha koridor boyunca yürüdükten sonra koridorun sonundaki camlı kapının önünde durduğumuzda gözlerim kapının üzerinde asılı duran küçük tabelaya kaydı.

“YENİDOĞAN BÖLÜMÜ.”

O kelimeleri gördüğüm anda içimde bir şey düğümlendi. Nasıl isterdim ama henüz yeni doğan bir bebek olmayı... Yeniden doğmayı değil ama, en baştan, sıfırdan başlamayı...

Aziz kapının önünde durdu ve elini kapının metal koluna koydu, kapının kolunu tam çevirecekti ki bir anda tereddütle bana döndü. Bakışları bu sefer daha yumuşaktı, sanki az önceki o sert adam gitmiş, yerine aylar önce tanıdığım Aziz Ata Yener gelivermişti.

“Hazır mısın?” diye sordu bana.

Bu soru beklediğimden daha ağır geldi o an. Hazır mıydım? O bebeği görmeye… Kendi kardeşimi… Ama aynı zamanda annemin geçmişini, bütün o karanlığı da yeniden görmeye hazır mıydım gerçekten?

Boğazımdaki düğümü yutmaya çalıştım, derin bir nefes aldım ve başımı yavaşça salladım.

“Hazırım...” diye fısıldadım titreyen sesimle,

“Hazırım.”

Aziz Ata anında kapıyı açtı, ve içeriye doğru bir adım atarken büyük bir farkındalık yaşadım o an... Ben hayatımda ilk kez bir abla olmak üzereydim.

Hayatım boyunca içten içe dilediğim o kardeşe sahip olmak üzereydim ve belki de bir daha hiç göremeyeceğim kız kardeşimle tanışmak üzereydim...

İçeriye adım attığımda yan yana dizilmiş şeffaf beşiklerde yatan bebeklerin üzerinde dolaştı gözlerim. Öyle garip bir duyguydu ki bu, içlerinden biri benim kardeşimdi ama neye benzediğini, hangi beşikte yattığını bile bilmiyordum.

“Hoş geldiniz Aziz Bey,” diye mırıldandığını duydum hemşirelerden birinin, o an benim için her şey bulanıktı, “Sizinki uyuyor.”

“Teşekkür ederiz, hızlıca ziyaret edip çıkacağız.” dedi Aziz Ata ve bize dönüp “Gelin.” diye fısıldadı.

Birkaç adım attıktan sonra ünitenin en sonuna, duvar kenarındaki beşiğe kadar ilerleyip durdu. Ben ise onun birkaç adım gerisinde kalakalmıştım. Görmeye hazır mıydım, onu gördüğüm zaman ne hissedecektim bilmiyordum. Buradan, durduğum açıdan gördüğüm tek şey toz pembe bir battaniyeye sarılı olduğuydu ve yalnızca bunu görmek bile içimi sızlatmıştı.

Berfu’nun kolumu sıvazlayan eli bana güç verirken dolu gözlerime rağmen ağır ağır birkaç adım daha attım ve orada, tam önünde durdum... kardeşimin.

Bu kelime zihnimin içinde yankılanmış ama dudaklarımın arasından çıkamamıştı. Sanki o sözcüğü yüksek sesle söylersem üzerinde yürüdüğüm cam zemin kırılacaktı. Çünkü bu beşik, bu battaniye, bu küçücük nefes… hepsi fazlasıyla tanıdık ama aynı zamanda fazlasıyla da yabancıydı.

Beşiğin içine baktım dolu gözlerle ve dünya bir anlığına sustu. Orada, toz pembe battaniyenin içinde küçücük bir yüz vardı. O kadar küçüktü ki sanki biri onu iki avucunun arasına alsa dünyadan saklayabilecekmiş gibi görünüyordu. Minicik burnu battaniyenin kenarına değmişti. Dudakları neredeyse görünmeyecek kadar inceydi. Gözleri kapalıydı ve kirpikleri o kadar narindi ki sanki bir nefes fazla alsam titreyeceklerdi.

Kalbim göğsümün içinde o kadar sıkışıktı ki neredeyse kasılıyordu.

“Bu…” diye mırıldandım ama cümlemin devamı gelmedi. Çünkü o anda fark ettiğim şey nefesimi kesmişti.

Saçları vardı, incecik, yumuşacık, koyu renkli, benim saçlarıma benzeyen saçlar. Elim istemsizce beşiğin kenarına gitti ama dokunmaya cesaret edemedim. Sanki dokunsam her şey bozulacak, onu burada bırakıp gidemeyecekmişim gibi hissediyordum.

“İnanamıyorum…” diye fısıldadım sonunda. Sesim neredeyse yok gibiydi.

Berfu’nun nefesini hemen yanımda hissettim. Dünya Can ise birkaç adım gerimizde durmuş sessizce izliyordu. Ama o an hiçbiri gerçek değil gibiydi, gerçek olan tek şey o beşikteki küçücük yüzdü.

Benim kardeşimin yüzü.

Bir an için gözlerim doldu ama ağlamadım. Ağlamak bile fazla sert bir hareket gibi geliyordu bu küçücük mucizenin yanında.

“Çok küçük…” diyebildim yalnızca.

Aziz Ata’nın sesi arkamdan geldi.

“İki buçuk kilo...” diye mırıldandı, “Biraz fazla beslenmesi gerekecek.”

Sesindeki ton farklıydı. Sert değildi, yumuşak da değildi. Sanki o da bu anın içinde nasıl duracağını tam olarak bilmiyordu. Gözlerim tekrar o küçük yüze kaydı ve sonra bir şey fark ettim. Kaşları... Çok hafif çatılmış gibiydi. Sanki rüyasında bir şey düşünüyormuş gibi.

“Sinirli görünüyor.” diye mırıldandım.

Berfu hafifçe güldü.

“Dünya Can’ı getirmemize sinirlenmiş olabilir.”

O sırada Dünya Can bir adım atıp öne doğru eğildi ve dikkatlice baktı, eline beşiğin yanında asılı duran bilgi kartını aldı ve “BEBEK YENER” yazısını okuduktan sonra geri çekildi.

“Benimle ilgisi yok,” dedi sessizce, “Kızın adını Yener koymuşsunuz, o yüzden sinirlenmiş olabilir.”

“Geri zekalı,” dedi Berfu anında, “Soyadı o!”

“Doğru ya! Pardon!”

Başımı salladım, “Yaklaşmış olabilirsin ama...” dedim gözlerimi bebekten ayırmadan, “Hala ismi olmadığı için sinirlenmiş olabilir.”

Aziz Ata birkaç saniye sessiz kaldı, lafımın ona olduğunu biliyordu. Sonra çok hafif bir nefes verdi ve söze girdi.

“Bence Yener ailesine yakışır bir ifade var yüzünde.” dedi beklenmedik bir şekilde, “İsmi de ona yakışır bir isim olacak.”

Bu cümle içime tuhaf bir şekilde oturdu, sanki bir sınır çizer gibiydi. Bu bebek o aileye aitti ve ben ise yalnızca bir ziyaretçiydim. Kardeşimi görmeme yardımcı olmuştu ama sınırları aşmama izin vermeyecekti Aziz Ata. Bu bebek onun ailesine aitti, ve öyle kalacaktı.

Boğazımda bir düğüm oluştu o an, elimi yavaşça beşiğin kenarına koyduğumda bir anda kendi çocukluğum geldi aklıma. Annemin dikiş makinesinin sesi, masaya yayılmış kumaşlar, iplikler, küçük makaslar, annemin elleri... Henüz ismi bile konulmamış kardeşim hiçbir zaman yaşayamayacaktı bunları, hiçbir zaman tanıyamayacaktı annesini.

Ben canımı acıtan düşüncelerimin arasında savrulurken önümüzde uyuyan bebek bir anda kıpırdanmaya başladı, yumruk yaptığı eli yüzüne giderken ağır ağır esnedi ve bir mucizeye daha tanık olduk o an... Kardeşim uykudan uyandı ve koyu kahverengi gözlerini kocaman açarak şaşkın bakışlarla bize baktı! O an içimde kopan fırtınaları heyecanımın arkasına saklamaya çalışarak dudaklarımı araladım.

“Merhaba…” diye fısıldadım beşiğe doğru eğilerek. Sesim titriyordu.

“Merhaba ufaklık...”

“Gözlerine bakın!” dedi Berfu ağlamaklı sesiyle, “Derin aynı senin gözlerin!”

“Nasıl bakıyor baksanıza, şoka girdi!” dedi Dünya Can heyecanla, “Öfkeli bir şok yaşıyor! Kusura bakma Yener bebek, uyandırdık!”  

Bir süre hiçbir şey söyleyemedim. Sadece ona baktım. Baktım ve baktıkça içimde bir şeyler daha çözülmeye başladı. Bu bebeğin hiçbir şeyden haberi yoktu. Ne annesinin suçundan, ne halasının ölümünden, ne de büyük bir nefretin ortasına doğduğundan...

O yalnızca nefes alıyordu.

Ve bu kadar masum bir şeyin varlığı içimde bir yerleri sızım sızım sızlatıyordu.

“Bak.” dedi Berfu bir anda, “Bak bu senin ablan güzelim, senin ablan!”

O an bir damla yaş battaniyenin kenarına düşmeden önce yanağımdan kayıp gitti. Bebek kendisine söylenileni anlamış gibi kıpırdanmaya başladı ve minicik dudakları büzüştü adeta ve sonra o küçücük ellerinden biri battaniyenin içinden çıktı.

“Elini çıkardı!” dedi Dünya Can heyecanla maç anlatan bir spiker gibi.

Parmakları… O kadar küçüktü ki sanki gerçek değillerdi. İstemeden eğildim, parmağımı uzattım ona. Dokunmayacaktım aslında, sadece yaklaştıracaktım ama o minik el bir anda parmağımı yakaladı! Ve kalbim durdu. Size yemin ederim, gerçekten durdu.

Çünkü o küçücük parmaklar beklemediğim bir güçle parmağıma sarılmıştı. Kız kardeşim benim parmağımı tutuyordu! Bir an için nefes almayı unuttum ve farkında bile olmadan “Aziz…” diye fısıldadım.

Sesim neredeyse duyulmuyordu.

“Parmağımı tutuyor.”

Aziz Ata merakla öne doğru eğildi ve omzunun varlığını hemen yanımda hissettim. Onun da gözleri dolmuş gibiydi. Sessizce gülümsediği sırada elini bir anlığına belime koyduğunu, sonra hızlıca fark edip geri çektiğini hissettim.

“Parmağını tutuyor...” diye tekrar etti Aziz Ata fısıldayarak.

“Ben ağlayacağım galiba...” dediğini duydum Dünya Can’ın.  

“Çabuk poz verin, hemen!” dedi Berfu heyecanla ve ön kamerasını açıp bu anı ölümsüzleştirmek için fotoğrafımızı çekti.

Fotoğrafta bebek yüzündeki öfkeli ifadeyle benim elimi tutuyor, Aziz Ata heyecanla bebeğe bakıyor, Dünya Can gözyaşlarını siliyor ve Berfu sırıtıyordu!

Ben ise şoka girmiş gibiydim ama mutlu görünüyordum... İlginç bir şekilde çok mutlu görünüyordum hem de.

O küçücük el benim parmağımı tutuyordu. Sanki onu bırakmamı istemiyormuş gibi. Sanki… Sanki beni tanıyormuş gibi. Boğazımdaki düğüm çözülür gibi oldu o an. Bir damla daha gözyaşı düştü yanaklarıma doğru.

“Ben buradayım.” diye fısıldadım ona, “Merak etme… ben buradayım.”

Ve o an anladım. Ben buraya yalnızca onu görmeye gelmemiştim.

Ben buraya… Yeniden bağlanmaya gelmiştim.

Kendime, ona, ve hayata...

“Bir fotoğraf daha, bir fotoğraf daha!” dediğini duydum Berfu’nun heyecanla, “Bu sefer minik kızımızı ablası ile baş başa çekeyim, siz yanıma gelin.”

Gülerek poz veriyordum Berfu’ya, ne olursa olsun bu bebek benim kardeşimdi ve onunla birlikte büyüyemeyecek olsak bile onunla anılarımız olmalıydı. Ben ona, o da bana görünmez iplerle bağlıydık ve bunu kimse koparamazdı.

“Birbirinize bakın!” dedi Berfu heyecanla.

“Berfu bebek komutları henüz anlamıyor.” dedi Dünya Can gözlerini devirerek.

“Sen karışma!” dedi Berfu ve devam etti konuşmaya yanında duran Aziz Ata bizi hayranlıkla izlerken, “Şimdi Derin sen de öfkeli mi baksan acaba, aynı pozu vermiş olursunuz!” derken bebek ünitesinin girişinden gelen sesler Aziz Ata’yı bir anlığına gerginliğe sürükler gibi oldu.

Yüzündeki o kısacık değişimi görmemek imkansızdı. Az önce bebeğe bakarken yumuşayan çizgileri bir anda sertleşmiş, çenesi gerilmişti. Sanki birkaç saniye önce burada duran adamla şimdi kapıya bakan adam aynı kişi değildi.

“Siz burada kalın,” dedi Aziz Ata gergin bir sesle, “Ben geliyorum.”

Ben önce soran gözlerle izledim, sonra ise o sesi duydum, topuk seslerini...

Sert, hızlı ve öfkeli topuk sesleri.

Yeni doğan ünitesinin steril sessizliğini bölen, floresan ışıklarının altında yankılanan, daha gelmeden kimin geldiğini haber veren topuk sesleri… Her adımda içimdeki huzur paramparça olmuşu o an. Az önce kız kardeşimin parmakları benim parmağıma dolanmışken kurduğum o küçücük dünya, o seslerle birlikte bölünmeye başlamıştı bile.

Başıma gelmek üzere olan şeyin ne olduğunu biliyordum. O buradaydı... Aziz Ata’nın annesi ve Aziz Ata kapıya yönelmek için çok geç kalmıştı, zira annesi artık yanı başımızdaydı.

Yüzündeki ifade insanı geriye iten cinstendi. Kusursuz görünmeye çalışan ama öfkesinden dolayı kusursuz olamayan bir yüz… Dudakları ince bir çizgi halinde birbirine bastırılmıştı. Boynundaki inci kolye hastanenin sert ışığında parlıyordu ama yüzündeki karanlığı aydınlatmaya yetmiyordu. Gözleri doğrudan bana kilitlendiği anda içimde bir şey buz kesti.

Beni burada görmeyi hiç beklemiyordu, hem de hiç.

“Aziz Ata...” dedi kadının titreyen sesi, “Bunun... bunun burada ne işi var!?”

Hemşirelerden biri hemen ona doğru yaklaşıp sesini alçaltmaya çalıştı.

“Hanımefendi lütfen, yenidoğan ünitesindeyiz, bebekler—”

Kadının bakışları hala bendeydi, çevresindeki hiçbir şey umurunda değildi, tek odağı bendim.

“Bunun burada ne işi var?” dedi bir kez daha, bu kez hemşireyi bölerek.

“Bu...” Bana sesleniş şekli buydu.

Aziz Ata hemen öne çıktı. Her şey o kadar hızlı olmuştu ki ben fark etmeden benimle annesinin arasına girmişti. Şimdi kadının bakışları bile bulamıyordu beni.

“Anne.” dedi dişlerini sıkarak, “Kendine gel. Sesini alçalt.”

Kadın bu kez oğluna döndü. Yüzündeki öfke daha da şekillendi, sanki asıl hesap soracağı kişi ben değilmişim gibi bu sefer de oğluna yönlendirdi öfkesini.

“Sesimi mi alçaltayım?” dedi kısa, inanmayan bir kahkahayla, “Ben sesimi alçaltayım, öyle mi? Sen ağabeyinin metresinin, ablanın katilinin kızını buraya, yeğeninin yanına alırken benim susmamı nasıl beklersin!”

Aziz Ata öfkeli bir nefesle yanıtladı.

“Derin bebeğin ablası.” dedi dişlerini sıkarak, “Onun ablası.”

O kadar gergindi ki ateş hattında kalmış gibiydi.

Berfu’nun az önce neşeyle tuttuğu telefon yavaşça aşağı indi. Dünya Can’ın yüzündeki ifade donmuştu. Ben ise hala beşiğin başında, elim kardeşimin küçücük parmaklarının arasında, olduğum yere çivilenmiş gibiydim. Kaçmak mı istiyordum, kalmak mı istiyordum, ağlamak mı bağırmak mı… hiçbirini bilmiyordum.

“Aziz sen kafayı mı yedin! Onlar bu bebeğin hiçbir şeyi anladın mı, hiçbir şeyi! Onu buraya nasıl alırsın?”

Sonra sola doğru bir adım atıp parmağını sallayarak bağırmaya başladı bana.

“Sen de, o or*spu annen de uzak duracak bebekten! Anladınız mı? Bu bebek bizim! Anladın mı!”

Ona karşılık vermek, sesimi çıkarmak, bağırıp çağırmak istiyordum ama yanı başımda duran kardeşim buna engeldi. O anda kadının ağzından çıkan her kelime, beşiğin üzerine eğilmiş halde duran beni görünmez bir suçluya dönüştürüyordu. Sanki yalnızca bakışlarım bile zarar verebilirmiş gibi.

Aziz Ata ise hiç geri çekilmedi.

“Sus artık anne, yeter!” dedi öfkeyle ve annesini kolundan tuttuğu gibi ünitenin kapısına doğru çekiştirmeye başladı.

“Ağabeyin bunu öğrendiğinde ne olacak sanıyorsun?” diyordu annesi zorla yürütülürken, “Ben ne diyeceğim? Sen ne anlatacaksın? O kadının bize yaptığı kötülükler yetmedi mi! Şimdi de kızını mı getireceksin başımıza?”

Vücudumdaki bütün kaslar öyle çok gerilmişti ki kaslarım beni boğuyordu sanki. O an parmağımı tutan minik elin sahibi huzursuzca kıpırdandı. Önce minicik dudakları büzüldü, sonra yüzü buruştu ve sonra da o ince, kırılgan, yeni doğmuş ağlayışı ünitenin sessizliğini paramparça etti.

Sesini duyduğum an kalbim göğsümün içinde sarsıldı.

“Hayır…” diye fısıldadım istemsizce, “Ağlama lütfen... hayır...”

Az önce parmağıma tutunan, bana bakarken kahverengi gözlerini kocaman açan o küçücük mucize şimdi ağlıyordu. Hemşireler bir anda harekete geçti. Biri hızlı adımlarla beşiğe yaklaştı, diğeri ise sertçe yanı başımızda durdu.

“Lütfen hanımefendi, sizi dışarı alalım, burası yenidoğan ünitesi...”

Başımı salladım hüzünle. Sanki kendi kardeşimi görmek için gizlice içeri sızmış bir yabancıydım. Sanki o bebekle aramdaki kan bağı, gözlerimizin birbirine benzeyişi, onun parmağıma tutunuşu hiçbir anlam taşımıyordu. Sanki burada bulunmam başlı başına bir taşkınlık, bir küstahlık, bir suçtu.

“Hepinizi dışarı almak zorundayım, lütfen... Yoksa dışarıdaki memurlara haber vermek zorunda kalacağım.”

Hemşire gözlerimin önünde bebeği kucağına almış sakinleştirmeye çalışıyordu. O küçücük yüz kızarmış, gözleri kapanmış, elleri havada telaşla açılıp kapanıyordu. O sesi duydukça içimdeki her şey parçalanıyordu.

“Derin…” dedi Berfu kısık bir sesle koluma dokunarak ve “Çıkalım.” demeye çalıştı yumuşak bir tonda.

Oysa ayaklarım hareket etmiyordu, bakışlarım yalnızca kardeşimdeydi. Kucağa alınmış, ağlayan, küçücük, savunmasız kardeşimde. Annesini kapıdan çıkarmaya çalışan Aziz Ata bir anlığına bana döndü o sırada.

Gözlerinde öfke değil, başka bir şey vardı. Kötü giden bir şeyi durduramamanın çaresizliği. Beni burada tutmak istemesine rağmen artık tutamayacağını bilmenin sertliği.

“Derin.” dedi Aziz Ata kapıdan bana doğru, bu kez daha alçak bir sesle.

Sadece adımı söyledi ama ben o tek kelimenin içine gizlenmiş olan cümleyi duydum.

Aziz Ata bana “Git.” diyemiyordu ama gitmem gerekiyordu. Bunu o kadar açık bir şekilde anlamıştım ki boğazım düğüm düğümdü.

Başımı salladım. Kardeşim ağlamaya devam ederken, hemşireler onu sakinleştirmeye çalışırken ve Aziz Ata annesiyle aramda bir duvar gibi dururken, ben ilk kez gerçekten ne kadar dışarıda kaldığımı hissettim.

Berfu bu kez koluma biraz daha sıkı tutundu.

“Derin…” dedi yeniden, sesi bu kez daha titrek, daha ısrarcıydı, “Hadi.”

Dünya Can yanıma geldi. Yüzünde her zamanki laubalilikten eser yoktu. O bile sessizdi. O bile bu anın ne kadar kırıcı olduğunu anlayacak kadar susmuştu. Ben ise yalnızca bir kez daha kardeşime baktım.

Bir kez daha... Belki de son bir kez daha.

Sanki yenilgiyi kabul ediyormuşum gibi... Sanki yüzünü hafızama kazımam gerekiyormuş gibi... Koyu renkli saçlarını, buruşmuş alın çizgisini, ağlarken titreyen dudaklarını, ve beni birkaç saniye önce bırakmak istemeyen o küçücük elini.

Aziz’in annesi bir şeyler daha söylüyordu o sırada. Sert, keskin, yaralayıcı cümleler… ama artık onun incitici kelimelerini tek tek seçemiyordum. Hepsi birbirine karışmıştı.

Hastanenin antiseptik kokusu, bebeğin ağlayışı, floresan ışıklarının acımasız beyazlığı, Berfu’nun bana yön gösteren aceleci elleri, Aziz’in suskun öfkesi…

Her şey üstüme üstüme geliyordu.

Sonunda kapıya doğru bir adım attım. Bir tane. Sonra bir tane daha. Beşiğin başından uzaklaştığım her santim içimden bir şeyler götürüyordu sanki. Kardeşim artık hemşirenin kollarındaydı, ben ise ünitenin kapısına doğru öfkeyle ilerliyordum.

Bu, benim kabullenilmiş çaresizliğimin öfkesiydi.

“Sakin ol...” diye fısıldadığını duydum Dünya Can’ın.

Berfu ve Dünya Can beni korumak ister gibi iki yanımdan yürürken ayaklarım uyuşmuş gibiydi. Aziz Ata hala annesini kapıdan çıkarmaya çalışıyordu, Asu Yener ise ben onların yanından yürüyüp geçerken bağırıp çağırmaya devam ediyordu.

“İşte böyle gidersin!” diye bağırdığını duydum arkamdan, “Or*spunun kızı... Bir daha görmeyeceğim seni torunumun etrafında! O yalnızca bizim, anladın mı, bizim!”

Tam o an aldığım bütün kararları sorgular gibi durdum olduğum yerde. İçim içimi öyle bir yiyordu ki öfkeden delirmek üzereydim.

Parmağımı kardeşimin elinden ayıran, ona bir isim bile vermeyen, beni annemin geçmişiyle suçlayan, beni kardeşimden uzak tutabileceğini sanan bu hadsiz kadına hiçbir şey söylemeden böylece çekip gidecek miydim buradan?

“Derin, boş ver...” dediğini duydum Berfu’nun yanımdan, “Uzatmaya değmez.”

Kolumu sertçe çektim ve Berfu’nun elinden kurtulup onlara doğru döndüm. Hayatımda ilk kez öfkeden gözüm seğiriyordu.

Aziz Ata ve annesine doğru bir adım attığım sırada Aziz’in öfkeden kıpkırmızı olduğunu görebiliyordum. Annesi ise beni buradan kovabilme hakkını kendinde bulabildiği için zevkten dört köşe olmuş gibiydi.

“Sakın,” dedi kadın bana bir kez daha parmağını sallayarak, “Sakın ağzını açıp bir kez daha sinirlerimi bozma benim! Yürümeye devam et!”

Gözlerim son bir kez Aziz Ata’nın gözleriyle buluştu. İçinde o kadar çok şey vardı ki o bakışın… Özür vardı. Öfke vardı. Beni burada tutamamanın çaresizliği vardı. Ve en kötüsü de, hala beni anlıyor oluşu vardı. İşte bu canımı daha çok yaktı. Çünkü o an beni kimse anlamasa daha kolay olurdu belki.

Gözlerimi onun gözlerinden çektim ve annesinin hırs taşan gözlerine çevirdim. Ona bir çift lafım olacaktı, ve söylediklerim hiç ama hiç hoşuna gitmeyecekti.

“Bak,” dedim ona başımla solumuzda kalan cam üniteyi göstererek, “Seninle senin benimle konuştuğun gibi konuşmayacağım Asu Yener. Sen yalnızca ona iyi bak. Yüzüne, saçlarına, gözlerine... İsim bile vermediğin o torununa her baktığında beni göreceksin. Çünkü ben onun ablasıyım, anladın mı? Üstelik ne var biliyor musun, büyüdükçe daha çok göreceksin beni, hem de bu sefer hareketlerinde göreceksin, sesinde, adımlarında... Daha da çok benzeyecek bana, her geçen gün daha çok...”

Onu tir tir titreten bir öfkeyle dinliyordu beni, tansiyonunun zirve yaptığı her halinden belliydi.

“Ve,” diye söze girdim bir kez daha, “Ve onu neyin içine düşürmeye çalıştığınızı biliyorum... Sanki bir anneden doğmamış gibi, bir ablası yokmuş gibi büyütmek istiyorsunuz onu. Sanki yalnızca sizinmiş gibi.”

“Bebek...” dedi öfkeyle dişlerini sıkarken, “Bebek bizim.”

Gülümseyerek başımı salladım, gülümsemem onu daha çok delirtirken sakince devam ettim konuşmaya.

“Size üzücü bir haberim var...” diye mırıldandım, “Ben buradayım...” dedim, “Ben artık buradayım Asu Hanım. Ve kardeşimi sizden almadan hiçbir yere gitmiyorum.”  

Kadın benden duyduğu cümlelerle olduğu yere çakılı kalmış, yerin dibine gömülmemek için çabalıyor gibiydi. Öfkesi yalnızca yüzünden değil, vücudunu saran tüm derisinin kırmızılığından belliydi. Donakalmıştı, dumur olmuştu adeta.

“Tansiyonum...” diye sayıklamaya başladığını duyduğum an tam oradan ayrılacaktım ki Aziz Ata’ya döndüm.

“Aziz Ata,” dedim sakince,

“Annene büyük bir şişe kolonya al,” dedim ona, “Bundan sonra sık sık tansiyonu çıkacak.”

Aziz Ata’nın yüzünde, saniyenin yarısı kadar süren o şaşkınlığı gördüm önce; sonra şaşkınlığın yerini dudaklarının kenarında istemsizce belirip hemen bastırdığı o tehlikeli gülümseme aldı.

Annesi ise söylediğim son cümleyle birlikte sanki bir tokat yemiş gibi irkildi, yüzü daha da gerildi, boynundaki damarlar belirginleşti ama artık onun öfkesi beni korkutmuyordu. Çünkü az önce yeni doğmuş kardeşimin parmakları benim parmağıma dolanmıştı bir kere; insan bir kez böyle bir bağın içinden girince, karşısındaki nefreti de daha net görmeye başlıyordu.

Arkamı döndüğümde ayakkabı sesleri bu kez bana ait bir kararlılıkla çınladı koridorda. Berfu ve Dünya Can hemen yanıma gelirken, yenidoğan ünitesinin kapısının ardından hala kardeşimin ağlayışını duyabiliyordum.

O ses içime işliyor, “Gitme,” der gibi beni durduruyordu ama biliyordum ki bu gidiş bir vazgeçiş değildi artık. Bu gidiş geri çekilip yeniden dönmenin, kendini bulmanın ilk adımıydı yalnızca.

Göğsüm hala dar, gözlerim hala doluydu ama içimde az önce doğan başka bir şey vardı artık: yalnızca acı değil, öfke değil, büyük bir kararlılık vardı içimde.

Ve ben o koridorda yürürken ilk kez bütün kalbimle hissetmiştim bunu; bu hikayede beni dışarıda bırakmaya çalışan ne kadar kapı varsa, ben hepsini tek tek açacaktım.

Bunun için Aziz Ata ile savaşmam gerekse bile... Onunla bile savaşacaktım.

MERHABA SEVGİLİ SEVGİLİLERİM...

Bölümün sonundaki Derin ile aşk yaşayan kaç kişiyiz assbgdsbfdsjfgds

Ben şimdi heyecanla bölüm yorumlarınızı okumaya geçiyorum,
bir de şunu söyleyeceğim,
minik bebeğimizin ismine hep beraber karar verelim istiyorum o yüzden şu an
Instagram'da bir anket açtım, storylerimden ankete katılabilirsiniz. <3

Sizi seviyorum, haftaya Cumartesi günü yeni bölümümüzle görüşmek üzere! ^^

INSTAGRAM : beyzalkoc