2.KİTAP - 16,17 VE 18.BÖLÜMLER
Merhaba aşklarım nasılsınııız? ^^
Görüşmeyeli neredeyse 2 hafta oldu ama bu hafta tüm bölümlerimizi toparlayıp paylaşacağım merak etmeyin.
İyi okumalar dilerim.^^
Yorum yapmayı unutmayııııın! <3

16.BÖLÜM : BİZİM SIRRIMIZ.
Ben tekli koltukta uyuklarken Aziz artık derin uykuya geçen Deniz’i beşiğine yatırmış, benim üzerime ise bu gece üçüncü kez battaniye örtüp mutfağa geçmişti. O odadan çıkar çıkmaz telefonumun ekranından saate baktım. Saat gece 2’ye yaklaşmıştı. Üzerimdeki battaniyeyi kenara itip koltuktan kalktım ve uykulu gözlerle mutfağa doğru yürüdüm.
Mutfakta loş bir ışık yanıyordu. Tezgahın üstünde açık mama kutusu, yarısı kullanılmış biberon, bir küçük havlu ve çalışır halde bir su ısıtıcısı vardı. Mutfak masasındaki sandalyelerden birine oturmuş kahve içen Aziz Ata da en az benim kadar yorgun görünüyordu.
Beni ben sandalyelerden birini çekene kadar fark etmedi bile. Beni fark ettiği an ise gözlerindeki şaşkınlığı görebilmiştim.
“Uyumuyor muydun?” diye sordu merakla.
“Tam dalmamıştım...” dedim.
“Kahve içer misin?” diye sordu ayaklanırken, “Filtre kahve var.”
“Olur.”
Aziz Ata bana da bir fincan filtre kahve koyduktan sonra tam karşımdaki mutfak sandalyesine geri döndü. Bir süre boyunca sessizce oturduk o mutfak masasında. Ne o konuştu, ne ben. Yalnızca düşünüyorduk ve aynı şeyleri düşündüğümüzden adım kadar emindim.
“Bu böyle ne kadar sürecek?” dedim sonunda.
Neyi kastettiğimi açıklamama gerek yoktu. Deniz’i, evi, bu yalanı, hepsini soruyordum işte...
Aziz ellerini masanın üstünde birleştirdi.
“Bilmiyorum.” dedi net bir sesle.
“Daha iyi bir cevap bulmalısın.”
“Daha iyi bir cevabım yok.”
Başımı eğdim. Gözlerim masanın deseninde dolaşırken derin bir nefes aldım.
“Bak...” dedim ona, başını kaldırdığında neyi nasıl söyleyeceğimi bilmiyordum.
Bir süre söyleyeceklerimi kafamda toparlayıp tasarladıktan sonra zor da olsa konuşmaya başladım.
“Eğer istersen, bu işin içinden sıyrılıp gidebilirsin, Aziz Ata.” dedim ona.
Anlamamış gibi baktı yüzüme.
“Yani...” diye mırıldandım, “Bırak ben kardeşini korumak için her yolu göze almış bir abla olarak buraya getirdiğin planı üstleneyim. Deniz’i kaçıran da saklayan da ben olayım. Sen çıkıp git bu planın içinden, git hayatına devam et.”
Aziz Ata dalga geçiyormuşum gibi güldü bana.
“Sen yatıp uyu istersen.” dedi, “Mantıklı düşünememeye başladın.”
“İnan bana,” diye mırıldandım kendinden emin bir sesle, “En mantıklı yok bu. Deniz’i ve beni bir daha kimsenin bulamaması için her şeyi yaparım. Annemin ne kadar parası olduğunu, ondan bana ne kadar para geçtiğini biliyorsun... Sen de hayatını mahvetmemiş olursun böylece.”
“Derin-“
“Ciddiyim. O benim kardeşim, ben onun için hayatımı mahvetmeye de varım ve senin buna ortak olmana gerek yok.”
“Benim de yeğenim.” dedi Aziz Ata üstü kapalı bir öfkeyle, “Ve ben ne onu, ne de seni bırakacağım Derin.”
Gözlerindeki yorgunluğu görebiliyordum. Onunla aynı duvara farklı açılardan bakıyor gibiydik.
İçimde büyüyen şey korkudan çok çaresizlikti. İnsan bazen tehlikeden değil, çözüm bulamamaktan korkardı. Ben de tam olarak bunu hissediyordum. Ne Aziz’in yaptığı şeyi savunabiliyordum ne de onu haksız görebiliyordum. İkisinin ortasında, ince bir ipin üzerinde durmuş, dengemi arıyor gibiydim. Bir tarafa düşsem vicdanım, diğer tarafa düşsem kalbim parçalanacaktı.
Ve belki de en korkuncu şuydu, Aziz’le aynı tarafta olmak istemiyordum ama artık aynı taraftaydık. Biz artık onunla suç ortağıydık!
Bu düşünce içime yavaşça, zehir gibi yayıldı.
Onun gibi düşünmek istemiyordum. Onun yöntemlerine hak vermek istemiyordum. Onun karanlığının bir parçası olmak istemiyordum ama Deniz içeride uyurken, o yalnızca burada güvendeyken, onun nefesi bu sessizliğin içinde yükselip alçalırken ben artık dışarıda kalan biri olamazdım.
Bu sır yalnızca Aziz Ata’nın sırrı değildi artık. Bu yükü onunla birlikte ben de taşıyordum.
“Ne yapacağız?” diye sordum bir kez daha, “Madem sen de kalmak istiyorsun... O zaman ne yapacağız?”
Aziz başını hafifçe eğdi.
“Uyusak?” dedi sessizce, “Uyusak olmaz mı Derin? Bunları şimdi konuşmasak ve yalnızca uyusak...”
O kadar güzel bir teklifti ki bu, uyku akan gözlerim anında onaylamıştı teklifini. Salona geçtiğimizde ne o bana odalardan birini işaret etti ne de ben ona nerede kalacağımı sordum. Bunlar konuşulamayacak kadar tuhaf ayrıntılardı. Salondaki iki kanepeye baktık önce. Sonra Deniz’in bulunduğu köşeye yakın olan büyük kanepeye ben oturdum. Aziz de karşı tarafa geçecek sandım ama geçmedi. Bir süre ayakta durdu, sonra beşiğe baktı, ardından aynı kanepenin diğer ucuna, mesafeyi koruyarak oturdu.
Kimsenin bunu tartışacak hali yoktu, ne o yeğenine uzak olmak istiyordu ne de ben kardeşime. Aziz Ata tekli koltuktaki battaniyeye uzanıp battaniyeyi bana uzattığında esniyordum.
“Sen uzan istersen...” dedi bana koltuğu göstererek, “Ben kenarda otururum. Ağlarsa diye...”
Salonun loş ışığı giderek uykumu getiriyordu. Dışarıdaki yağmur sesi tüylerini ürpertirken geniş ince battaniyeyi üzerime çekip yattım ve Aziz Ata’ya baktım.
“Sen de yat.” dedim, “Ayaklarını ayaklarıma denk getirirsin aynı battaniyeyi kullanabiliriz.”
“Ben başka bir şey alırım...”
“Gerek yok, seninle temas etmeye ben de meraklı değilim ama kalkıp içeri gidip gelmen bile gürültü olup Deniz’i uyandırabilir. Yat işte!”
Aziz Ata’nın yüzündeki ifadeyi okuduğumda benim gerçekten ne düşündüğümü, ne istediğimi anlamaya çalıştığını görebiliyordum ama sonunda o da yorgunluğuna yenik düştü ve koltuğun diğer ucuna uzandı. Onun başı geniş koltuğun bir ucunda, benimki ise diğer ucundaydı. Ayaklarımız ortada buluşmuş olsalar da temas etmiyorlardı. Yine de aynı battaniyenin içinde, aynı çatının altındaydık ve aylar sonra bu bile fazlasıyla garip hissettiriyordu.
“İyi geceler...” diye fısıldadım ona, “Ağlarsa ve uyanmazsam beni de uyandır, olur mu?”
“Olur,” dedi Aziz Ata, “İyi geceler.”
Beşiğin üstündeki küçük oyuncak hafifçe sallanıyordu. Dışarıdan gelen yağmur sesi uyanık kalmamı zorlaştırırken gözlerimi artık açık tutamıyordum.
“Derin,” dedi o sırada, sesi neredeyse fısıltı kadar alçaktı.
“Efendim?”
“Kapı kilitli. Pencerelerde alarm var. Endişen olmasın.”
Gözlerimi açıp ona baktım. Karanlıkta yüzü tam seçilmiyordu. Yalnızca başını koltuğun arkasına yaslamış siluetini görüyordum.
“Tamam...” diye mırıldandım ne diyeceğimi bilemeyerek.
“Yine de bir şey olursa beni uyandırmaktan çekinme,” dedi Aziz Ata, “Ne olursa.”
Bu kez cevap vermedim. Gözlerim tekrar Deniz’in beşiğine kaydı. Küçücük bedeni battaniyenin altında belli belirsiz hareket ediyordu. Nefes alıp veriyor, ara ara iç çekiyordu. Buradaydı ve bütün gece boyunca değişmeyecek tek gerçek buydu.
Başımı tekrar kanepeye yasladım.
Yorgunluk bu kez beni daha kolay buldu. Gözlerim kapanırken son düşündüğüm şey, yanı başımda uzanan adama duyduğum karmaşık duygular değildi. Ne öfkem tamdı ona karşı, ne de özlemim. Daha çok bir mecburiyetin yavaşça kader kılığına bürünmesini izler gibiydim kendi zihnimde.
Aziz’le aynı yolda yürümek istememiştim ben. Onu hayatımdan çıkaralı aylar olmuştu ve bunun bir milat olduğunu düşünmüştüm. Ama bazı yollar seçilemiyordu işte, insan kendini o yollarda bir anda buluveriyordu.
O gece, o evde, Deniz’in nefesiyle dalmaya çalıştığım o uyku hayatımın en bölük pörçük uykularından biriydi çünkü kendimi hiç beklemediğim bir anda saklaması zor bir sırrın içinde bulmuştum.
Bu sır artık yalnızca onun değil, benim de sırrımdı.
%20(1).png)
17.BÖLÜM : YİNE DE BULURDUM.
Bir insanın aynı anda iki hayatı taşımaya çalışması, iki ayrı bedende yaşamaya benziyormuş meğer. Biri dışarıdan görünen, konuşan, gülen, ağlayan, sohbet eden, sorulara cevap veren, birileriyle kahve içen, mesajlara dönmeye çalışan o tanıdık beden. Diğeriyse hep tetikte olan, hep saate bakan, hep telefona uzanan, aklının bir yarısını başka bir evin içinde bırakan o görünmez beden.
Son birkaç gündür ben tam olarak böyleydim işte. Dışarıda yürüyen bendim belki ama içimde sürekli başka bir yere doğru koşmak isteyen bir başkası vardı.
Aziz Ata ve ben, artık dikkat çekmemek için bu suç ortaklığını dönüşümlü olarak devam ettirmeye karar vermiştik. Gündüzleri ben gidiyordum, geceleri ise o. O gündüzleri ailesinin yanında olup Deniz’in kaybından dolayı ailesini teselli ediyor gibi görünürken Deniz’e bütün gün ben bakıyordum, geceleri ise ben Berfu’lara dönüyordum, Aziz Ata kendi evine geçtiği yalanını söyleyerek Deniz’in yanına geliyordu.
Sabahları Berfu’yla aynı masada kahvaltı ederken aklım saatte oluyordu. Dünya Can’la bir konuda sohbet ederken o sohbete katılıyor gibi görünüyordum ama zihnimde Aziz’in attığı mesajlar dönüyordu. Deniz iyi miydi, uyumuş muydu, Aziz onun gazını çıkarabilmiş miydi, yalnızca bunları düşünebiliyordum.
Baran beni her gün ısrarla arıyor, nasıl olduğumu sormaya devam ediyor, emniyette çalışan tanıdığından öğrendiği bilgileri aktarıyordu. Rafael ise benden beklediği gibi bir ilgi göremeyince Madrid’e dönmek zorunda kalmıştı ama her gün hala yazıyor, Deniz ile ilgili bir haber olup olmadığını soruyordu.
Gündüzleri tüm günümü Deniz’in yanında geçirirken Berfu ve Dünya Can’a araştırma yaptığımı, Deniz’i bulmak için uğraştığımı, bazen Aziz Ata’nın yanında olduğumu söylüyordum. Geceleri eve döndüğümde ise omuzlarım sanki yalnızca günün yorgunluğunu değil, iki ayrı dünyanın ağırlığını taşıyordu.
Beni asıl yoran şey ise yaşadıklarımdan da çok onları saklamaya çalışmamdı.
Bunu ilk fark eden de Berfu oldu galiba. Berfu bazı şeyleri kelimelere dökmekte acele etmezdi ama değişen havayı hemen hissederdi. Dünya Can da olan bitenleri, gizli saklı bir şeyler döndüğünü fark etmişti belki ama bunu şakaya vurarak anlamaya çalışıyordu. İkisi de bana bir şey olduğunu, sakladığım bir şeyler olduğunu görüyordu ve ben de bunu bakışlarından anlayabiliyordum.
O sabah mutfakta kahvaltı masasına oturduğumda saçlarımı düzgünce toplamaya bile uğraşmamıştım. Gözlerimin altı yorgunluktan şişmişti, tükenmişliğim her halimden belliydi.
Berfu önümdeki tabağa peynir koyarken bana uzun uzun baktı.
“İyi misin sen?” diye sordu endişeyle.
Çatalı elime alırken başımı kaldırdım.
“İyiyim.”
Dünya Can hemen burnundan kısa bir ses çıkardı.
“Yalan söylüyor,” dedi Berfu’ya, “Biliyorsun, değil mi?”
“Niye yalan söyleyeyim?”
“Derin üç gündür ya çok dalgınsın ya çok gerginsin ya da telefonunu sanki devlet sırrı taşıyormuş gibi saklıyorsun bizden.”
İstemeden elim telefona gitti o an, sonra fark edip geri çektim. Bu bile tek başına suç itirafı gibi gelmiş olmalıydı onlara.
Berfu daha yumuşak bir sesle, “Bir şey mi oldu?” diye sordu, “Deniz’le ilgili bir haber mi var?”
“Hayır.” dedim, “Deniz’den hala bir haber yok.”
“Başka biriyle mi ilgili?” dedi Dünya Can, “Aziz Ata ile mi ilgili mesela?”
“Hayır.” dedim, “Bir mesele yok çocuklar. Nasıl olmamı bekliyorsunuz ki? Kız kardeşim hala ortada yok, nasıl iyi görünmemi bekliyorsunuz?”
İkisi de sustu. Beni haklı bulduklarını ama buna rağmen bir şeyler gizlediğimden şüphe etmeye devam ettiklerini görebiliyordum.
Onların sessizliğini fırsat bilip masadan ilk ben kalktım.
“Benim çıkmam lazım.” diye mırıldandım kendi tabağımı ve fincanımı bulaşık makinesine yerleştirirken.
“Yine mi?” dedi Dünya Can.
Arkamı döndüm.
“Evet, yine.” dedim.
“Bu sefer nereye?” Berfu’nun şüphe dolu sesini duyduğumda mutfak kapısına ulaşmıştım.
“Bu sefer...” dedim sessizce, “Özel bir işimi halletmem lazım.”
Beni daha fazla sorgulayamamaları için gerekli cevabı verdikten sonra hızla Berfu’nun odasına geçtim ve üzerime bir kot pantolon bir de kazak geçirdikten sonra çantamı alıp kapıya yöneldim. Onlara daha fazla sorgulanmamak için kapıdan seslenmek zorunda kaldım.
“Ben çıkıyorum! Akşam görüşürüz...”
Ben kapıyı arkamdan kapatıp çıktığımda telefonum çantamın içinde hafifçe titredi. O titreşim artık ses olmaktan çıkmış, sinir sistemimin bir parçasına dönüşmüştü. Bazen çalmadığı halde bile çaldığını sanıyordum. Merdivenlere yönelir yönelmez, ilk basamakta durduğum gibi çıkarıp ekrana baktım.
KİMDEN : AZİZ ATA YENER
Uyandı. Mamasını çok içmedi. Biraz da ateşi var gibi. Doktoru mu arasak?
Kalbim bir anda hızlandı ve parmaklarım hızla ekrana gitti.
KİME : AZİZ ATA YENER.
Ateşi çok mu? Hiç kustu mu? Nefesi normal mi?
Cevap hemen geldi.
KİMDEN : AZİZ ATA YENER.
Ateşi çok değil ama biraz kustu, biraz da huysuz bugün.
Merdivenlerden telaşla inerken bir yandan da yazıyordum.
KİME : AZİZ ATA YENER.
Gazı mı var acaba? Yola çıktım ben, bir saate orada olurum. Bir değişiklik olursa haber ver.
Evden çıktığımda hava griydi, belli ki yine yağmurlu bir döneme girmiştik zira birkaç gündür aralıksız yağıyordu hava. Caddeye iner inmez bir taksiye atlayıp yola çıktığımda aklım hala Deniz’deydi. İçimde ona iyi bakamayacağımıza dair öyle büyük bir korku vardı ki en ufacık bir hapşırığı bile endişelendiriyordu bizi.
Artık Aziz Ata ile diyaloglarımız da suskunluklar ya da yarım kalmış hesap sormalar etrafında dönmüyordu sadece. Biberon başlığı, mama sıcaklığı, gaz çıkarma taktikleri, ateş ölçer pili, yedek tulum gibi kelimeler de girmişti lügatımıza. Sanki bir felaketin ortasına gündelik bir yaşam kurmuş gibiydik.
Gizli eve vardığımda kapıyı yine Aziz Ata açtı. Göz göze geldiğimiz an aramızda söylenmeyen şeyler olduğunu bir kez daha hissetmiştim ama artık onların üstüne günlük mecburiyetler örtülüyordu. O gün de öyle bir gündü.
“Ateşi düştü mü?” diye sordum içeri girer girmez.
“Biraz daha iyi gibi...”
“Nerede şu an?”
“Markete gitti.”
Aziz Ata’nın cevabıyla olduğu yerde kaldığımda bana sessizce güldü.
“Beşiğinde,” dedi, “Uyuyor. En fazla ne kadar uzaklaşmış olabilir ki?”
Ona gözlerimi devirip çantamı çıkardıktan sonra kendimi soluk soluğa beşiğin başında buldum. Deniz parmağını ağzına götürmüş, derin bir uykuda gibi görünüyordu.
“Çok mu ağladı?” diye sordum yanı başımda beliren Aziz Ata’ya.
“Sabah biraz.”
Konuşmalarımız artık evli bir çiftin konuşmalarını andırıyordu ama içindeki gerilim de hiç kaybolmuyordu. Bir süre beşiğin başında öylece izledik onu. Sonra Aziz’in telefonunun titrediğini duyunca başımı kaldırdım.
“Senin...” diye fısıldadım, “Çıkman gerekmiyor mu?”
“Biraz daha kalabilirim.” dedi sessizce, “Kahve demledim. İçer misin?”
Gözlerim endişeyle Deniz’e kaydığı sırada Aziz Ata’nın bakışlarının üzerimde kaldığını hissedebiliyordum.
“Uyuyor zaten,” dedi, “Bir süre uyanmaz.”
Başımı salladım. İstemeye istemeye doğrulduktan sonra peşinden mutfağa ilerledim. Bu gerçeği öğrendiğim ilk gün dışında Aziz Ata ile burada neredeyse hiç baş başa kalmamıştım. Ben geldiğimde o çıkıyordu, o geldiğinde ise ben çıkıyordum.
Aziz iki fincan çıkarıp kahveleri doldururken ben mutfak masasının sandalyelerinden birine geçtim. Masa mutfak penceresinin yanında olduğu için dışarıdaki yağmuru net bir şekilde duyabiliyordum.
Aziz Ata bana kahvemi uzattıktan ve kendi kahvesini alıp tam karşıma geçtikten sonra uzun bir sessizlik oldu aramızda. O da ben de bu sessizliğin altında ezilirken onun bir şeyler söylemek için doğru zamanı aradığını hisseder gibiydim ve o an doğru zamanı bulmuş gibi başını kaldırdı. Hiç tereddüt etmeden, doğrudan sordu sorusunu.
“Neden gittin, Derin?” dedi bir anda.
Bu soruyu günü geldiğinde ondan duyacağımı biliyordum ve sanırım artık zamanı gelmişti.
“Başka çarem yoktu.” diye mırıldandığım sırada parmaklarım çaresizce kahve fincanımı sarıyordu.
“Biliyorum,” dedi Aziz Ata, “Yaşadıkların kolay şeyler değildi ama hiçbirimiz için kolay değildi... Ne senin için, ne benim için, ne de diğerleri için. Ama bir tek sen gittin.”
Başımı sallayarak uzaklara daldım. Gözlerim mutfak penceresinden yağan yağmuru izlerken sol göz kapağımın seğirdiğini hissedebiliyordum.
“Sen peki...” dedim kırgınlıklarla dolu bir sesle, “Sen neden hiç beni bulmaya çalışmadın?”
Başını kaldırdığında onun da benden bu soruyu duyacağını bildiğini hissettim.
“Seni elbette bulacaktım, Derin.” dedi bana kendinden emin bir sesle, “Sana yalnızca biraz zaman tanımak istedim. Nerede olduğunu, neler yaptığını, iyi olup olmadığını, her şeyi biliyordum... Ama sana bu sessizliği borçluydum, toparlanmana izin vermek zorundaydım.”
Gözlerimden birer damla yaş akarken bunu gizlemek için kahve fincanımı ağzıma götürdüm ve kahvemi pencereye dönerek yudumladım. O da bunu fark etmiş gibi hiç bakmadı yüzüme, başını masadaki fincanına eğdi ve zaman tanıdı bana.
Derin bir nefes alıp burnumu çektikten sonra biraz toparlandığımı hissedince dudaklarımı araladım.
“Gerçekleri öğrendiğimde...” dedim, kırılgan bir sesle, “Yalnızca olduğum şehirden değil, kendi bedenimden bile çıkıp gitmek istedim.”
Aziz Ata başını kaldırdı.
“Ben seni bulurdum.” dedi kendinden emin bir sesle.
Başımı eğdim, boğazımdaki düğüm büyürken konuşmaya, anlatmaya devam ettim.
“Kaybolmak istedim. Oradan oraya savrulmak, gerçekten kaybolmak istedim... Nereye gittiğimi ben bile bilmeyeyim, adımı ben bile hatırlamayayım istedim.”
Aziz Ata’nın yüzünde en ufak bir değişim olmadı. Yalnızca gözleri daha da karardı.
“Ben seni yine de bulurdum.” dedi.
Yutkundum.
“Ya ben bulunmak istemeseydim?”
O an dirseklerini masanın üzerine koyup öne doğru eğildi, aramızdaki mesafe azalırken nefes almak daha da zorlaşıyordu.
“O zaman daha uzun sürerdi,” dedi o tanıdık, sert sakinliğiyle, “Ama yine de bulurdum.”
Tam o sırada, o sessizliğin ortasında telefonum çaldı. Telefonumu burnumu çeke çeke cebimden çıkardığımda arayanın Dünya Can olduğunu gördüğümde içimde bir şeylerin gerildiğini hissettim.
“Sessiz ol,” dedim Aziz Ata’ya, “Dünya arıyor.”
Aziz başını sallarken telefonu açıp kulağıma götürdüm.
“Efendim?”
“Neredesin?” diye sorduğunda sesi fazla sakindi.
“Dışarıdayım.”
“Dışarıda derken, nerede?”
“Dışarıdayım işte Dünya, özel bir işim var demişti size, niye soruyorsun?”
“Çünkü bir saattir sana ulaşmaya çalışıyoruz, aramalarımızı açmıyorsun.”
“Duymamışım,” dedim kaşlarımı çatarak, “Yani çekmedi herhalde... Arama gelmiş gibi görünmüyor.”
Bir saniyelik bir sessizlik oldu o an. Sonra Dünya Can çok yavaş, çok tuhaf bir sesle öyle bir şey söyledi ki olduğum yerde kalakaldım.
“Kapıya bak.” dedi, “Kapıdayız.”
Kalbim yerinden fırlayacak sandım o an. Aziz Ata soran gözlerle bana bakarken ne diyeceğimi de ne yapacağımı da bilmiyordum.
Ayağa fırlayıp adımlarımı istemsizce pencereye götürdüm ve perdeyi araladım. Pencerenin baktığı yerin çaprazında, kapının tam önünde iki siluet duruyordu.
Berfu ve Dünya Can.
Beni takip etmişlerdi.
Arkamdan gelen Aziz’in ayak seslerini duyduğumda telaştan ne yapacağımı bilemez bir haldeydim.
“Ne oldu?” diye sordu Aziz Ata.
Cevap veremedim. Perdeyi biraz daha araladığımda Dünya Can başını çevirmiş, doğrudan pencereye bakıyordu. Berfu’nun yüzü seçilmiyordu ama duruşunda bir sarsılmışlık vardı. İçeride onları neyin beklediğini bilmediklerine emindim ama daha şimdiden sarsıldıklarını görebiliyordum.
Kulağımdaki telefondan Dünya Can’ın sesi yeniden geldi. Bu kez çok daha netti.
“Derin...” dedi, “Açacak mısınız artık?”
Kıpırdayamadım, olduğum yerde kalakalmıştım. Üstelik yanımda duran Aziz’in gözleri de benim baktığım yere kaydığında o da onları gördü ve o da çivi gibi kaldı olduğu yerde.
“Derin,” dedi bu kez Berfu’nun sesi, artık telefondan değil, doğrudan kapıdan geliyordu, “Lütfen... Aç kapıyı.”
Nefes alamadığımı hissettim. Aziz Ata’ya çaresiz gözlerle baktığımda o da benden farklı bir durumda değildi.
“Nasıl buldular...” dedi Aziz Ata gergin bir sesle.
Başımı iki yana salladım.
“Bilmiyorum. Beni takip etmiş olmalılar...” dedim, “Açacak mıyız?”
“Mecburuz.” dedi Aziz Ata, “Burada olduğumuzu biliyorlar...”
“Onu saklasak...” dedim gözyaşları içinde beşiği göstererek.
“Artık bir anlamı kalmadı.” dedi Aziz Ata.
Başımı salladım, artık bir anlamı kalmamıştı. Buraya kadar gelmişlerdi, büyük bir sır sakladığımızı anlamışlardı, peşini bırakmayacaklardı.
Kapıya nasıl gittiğimizi, o birkaç dakikanın nasıl geçtiğini anlayamıyordum bile. Elim kapıya giderken son bir kez baktım Aziz Ata’nın yüzüne. Kapıyı açtığımda dışarıdaki serinlik yüzlerimize öyle sert vurdu yüzlerimize, neredeyse birer tokat gibi çarptı geçti bizi.
Dünya Can ve Berfu birkaç adım önümde duruyordu. İkisi de konuşmadı önce.
En çok Berfu’nun gözleri yaktı canımı, çünkü o gözlerde öfkeden çok kırgınlık vardı. Gözlerinin arkamıza baktığını, arkamızda, salonun ortasında duran beşikte olduğunu görebiliyordum.
Ses tonu sert değildi ama boyunu aşan bir hayal kırıklığı taşıyordu.
“Derin...” dedi Berfu gözlerine inanamıyor gibi, “Derin, bu ne?”
Başımı çevirdim. Salon arkamızdaydı, sehpadaki yarım kalmış biberon, koltuktaki battaniyeler, temiz bez paketleri, içinden kıpırdanmalar gelen bir beşik...
“Biz...” dedim titreyen sesimle, ama devam edemedim.
Ne söylesem yetersiz kalacaktı, ne söylesem anlamı olmayacaktı.
Berfu’nun yüzündeki renk yavaşça çekildi beşiği izlerken. Gözleri büyüdü. Sanki zihninde dağınık duran bütün parçalar bir anda birbirine oturdu o an. Son günlerdeki yalanlarım, telefonumu saklamam, sürekli gidip gelmelerim, uykusuzluklarım, yorgun ve tükenmiş olmama rağmen hissedilir bir rahatlama içinde olmam... Bütün o işaretler bir anda korkunç tek bir ihtimale dönüşmüş gibiydi.
Dudakları aralandı.
Ve sonra o soruyu sordu.
“Beşikte yatan...” dedi zar zor, “Deniz mi?”
%20(1).png)
18.BÖLÜM : DÖRT KİŞİ.
Berfu’nun o sorusu havada kaldığında nefes bile alamayacak kadar sarsılmış hissediyordum.
“Beşikte yatan... Deniz mi?”
Bazı sorular insanın yüzüne tokat gibi çarpardı. Bazı sorular insanın içindeki son savunma duvarını da sessizce yıkardı. İçimdeki duvarlar bir bir yıkılırken Aziz Ata da benden farklı bir durumda değildi. Dünya Can’ın bakışları, Berfu’nun titreyen sesi, beşiğe doğru ilerleyen adımları... hepsi tek bir noktada birleşti. Artık geri dönüş yoktu.
Bu sır artık dört kişilikti.
Beşiğin başına geldiklerinde Berfu’nun gözleri bir anda doldu, elleri ağzına kapanırken şok içşinde döndü bana. Dünya Can iki adım önümde, ellerini iki yana açmış halde duruyordu. Yüzündeki ifade öfke, dehşet ve inanamayış arasında gidip geliyordu.
“Yok artık...” dedi Berfu önce, çok kısık bir sesle, “Yok artık gerçekten! Siz ikiniz manyak mısınız?”
Aziz Ata evin kapısını kapatıp kilitlerken Dünya Can söze girdi bu kez.
“Siz...” dedi şok içinde, “Siz delirdiniz mi?”
Aziz’in sesi sert ama kontrollüydü.
“Bağırma Dünya.” dedi, “Çocuğu uyandıracaksın.”
Dünya Can neredeyse sinirden gülecekti.
“Çocuğu mu uyandıracağım... Arkadaşlar mesele de bu ya zaten! Bebek var burada, bebek! Herkesin kayıp olarak aradığı bir bebek!”
“Dünya...” dedim hemen ama sesim çok zayıf kaldı.
Berfu hala bana bakıyordu.
“Derin sen... siz... nasıl yaptınız bunu! Neden?”
Gözlerimi kapatıp açtım. Ne diyeceğimi bilmiyordum. İşte o an ikisinin de yüzü değişti. İlk şok yerini daha somut bir şeye bıraktı, korkuya. Bir şeyleri yavaş yavaş anlamaya başlıyorlardı, gerçekler ihtimal olmaktan çıkmıştı artık, Deniz kanlı canlı bir şekilde uyuyordu karşılarında.
Dünya Can ellerini başına götürdü.
“Ben deliriyorum galiba.” dedi, “Ben hiçbir şey anlamıyorum şu an. Bebeği siz mi kaçırdınız yoksa kaçırıldığı yerde mi buldunuz?”
“Anlatacağız...” dedim sessizce.
Bu cümleyi kurarken boğazım yandı sanki. Zira anlatacaktık anlatmasına ama nasıl anlatacaktık? Ne kadar kolay olacaktı anlatması?
“Oturun.” dedim mahcup bir sesle.
“Kahve içer misiniz?” diye sordu Aziz Ata.
“Yahu ne oturması, ne kahvesi?” Berfu’nun sesi öfkeden delirmek üzere gibi çıkıyordu, “Anlatın artık!”
Orada, o beşiğin başında oldu her şey. Deniz dünyadan habersizce uyumaya devam ederken biz dört yetişkin onun başında durmuş olağan şeylermiş gibi konuşuyorduk her şeyi. Aziz Ata’nın annesini, ona çocukken yaşattıklarını, Deniz’e olan bakışlarını, davranışlarını, Aziz’in korkularını, Deniz’in başına gelebilecek ihtimalleri...
Belki bir saat boyunca konuştuk orada. Biz anlattık, onlar dinledi.
Deniz bir saniye bile uyanmamıştı. Minicik yüzü battaniyenin kıvrımında görünüyordu. Uykuda dudaklarını büzmüş, bir elini yanağına yaklaştırmıştı. O kadar küçük, o kadar habersiz, o kadar korunmasızdı ki onu ilk kez gören her insanın içinde aynı kapı açılıyordu herhalde, şefkat.
Berfu’nun dudakları bile titriyordu öğrendikleri karşısında. Anlatacaklarımız bittiğinde elini ağzına götürdü, gözlerinden yaşlar süzülmeye başladı.
“Of...” diye fısıldadı, “Of, Derin...”
O an sesinde bana kızgınlık yoktu, yalnızca bu küçücük şeyin nasıl böyle bir karanlığın ortasına düşmüş olmasına duyulan o derin, kadınsı, korumak isteyen sızı vardı, biliyordum. Dünya Can da aynı hissiyatın babacan tarafından sarsılmıştı, neredeyse ağlayacaktı.
Berfu yavaşça eğilip Deniz’in eline uzandı, parmakları çok hafif, ürkek bir hareketle battaniyenin kenarına dokundu.
“Merhaba...” dedi kısık bir sesle, sanki bir bebeğe değil de bir mucizeye sesleniyordu, “Merhaba küçük şey...”
Deniz uykusunda hafifçe kıpırdandı ama gözlerini bile açmadı. Berfu’nun gözlerinden yaşlar sessizce akmaya devam ederken başını kaldırıp bana baktı. O bakışta bir hesap sorma yoktu artık. Daha ağır bir şey vardı.
“Bu bebek yalnız kalmayacak,” dedi net bir sesle, “Onu bırakamayız.”
İşte o cümle, evin içindeki havayı değiştirdi.
Çünkü o ana kadar bu sır yalnızca korkunun ve yanlışın etrafında dönüyordu. Berfu’nun ağzından çıkan o cümleyle Aziz Ata ve ben de ne kadar haklı olduğumuzu, ne kadar doğru bir sırrın üzerine kapandığımızı anladık.
Biz hala suçun, tehlikenin ve çaresizliğin içindeydik belki ama bir şey çok netleşmişti, Deniz artık dört çift gözün korumasının altındaydı.
Dünya Can burnundan sert bir nefes verdi.
“Ben size hala ayrı ayrı çok kızgınım,” dedi, parmağıyla önce beni sonra Aziz’i işaret ederek, “Nasıl bize haber vermezsiniz, nasıl yardım istemezsiniz diye kavga bile etmek istiyorum hatta sizinle!” derken başını beşiğe çevirdi, “Ama önce bu çocuğun bez durumu ne? Var mı bir ihtiyacı?”
O kadar Dünya Can’dı ki bu cümle, istemeden gözlerim dolu dolu gülümsedim. Berfu da ağlamasının arasında hafifçe güldü. Aziz ise ilk kez o akşam yüzündeki gerginliği bir parça kaybetti.
“Her şeyi tam,” dedi Aziz Ata, “Hiçbir eksiği yok.”
“Var bence eksikleri.” dedi Dünya Can başka bir şeyi ima edercesine.
“Dünya...” dedim uyarır gibi.
“Yok, haklıyım.” Sonra salonun içinde dönüp evi hızlı hızlı taradı, “Tamam. Mama burada, bez burada. Pencere görüş açıları fena değil. Geliş gidiş saatleri sabit olmamalı, her seferinde aynı rota kullanılmamalı. Alışveriş her seferinde farklı marketten yapılmalı, bir gün biri alışveriş yapıyorsa, bir sonraki sefere bir diğerimiz yapmalı.”
Söyledikleri hepimizi şok ederken ona şaşkın şaşkın baktım, böyle şeyler söyleyeceğini değil, bize kızacağını, bizimle tartışacağını düşünmüştüm.
“Sen...” dedim hayretler içinde.
“Ben ne?” dedi omuz silkerek, “Böyle mevzularda çok iyiyimdir, işte o yüzden en başında bize haber vermeliydiniz dedim!”
Berfu gözlerini sildi.
“Ben çocuğun yanında kalırım gerektiğinde. Ne zaman gerekirse... Hatta buraya taşınabilirim bile.”
“Sen zaten duygusal olarak beş dakikada teyze oldun.” dedi Dünya Can.
Berfu ona ters ters baksa da itiraz etmedi. Çünkü gerçekten de öyle olmuştu. Şu an yüzünde yumuşak ama sarsılmış bir korumacılık vardı.
Aziz onların desteğine müteşekkirdi ama yine de ciddiyetini bırakmak istemiyordu. Çünkü herhangi bir hatanın planı mahvedebileceğini biliyordu.
“Bunu bir oyun gibi ele alamayız.” dedi Aziz Ata, “Dikkatli olmak zorundayız.
Dünya Can hemen döndü.
“Bunu senden duymak çok etkileyici gerçekten. Her şeyi oyun gibi ele alan, annelerimizin suçunu ortaya çıkarırken bizi de birer oyuncak gibi kullanan senden...”
Aziz’in yüzü sertleşti ama Dünya’nın haklı olduğunu biliyordu.
“Bebekten bahsediyorum,” dedi, “Gerçekçi olmaya çalışıyorum.”
Birkaç saniyelik bir sessizlik oldu. O sessizlikte hepimiz aynı şeyi biliyorduk, üçümüz de Aziz Ata’ya hala kızgındık ama yaşadıklarımız ne kadar ağır olursa olsun artık bu sırrı birlikte taşıyorduk.
Deniz o anda hafifçe ses çıkardı.
“Uyanıyor mu?” diye sordu Dünya Can heyecanla.
Berfu beşiğe doğru eğildi ve fısıldamaya başladı.
“Tamam, tamam...” dedi sessizce, “Biz mutfağa geçelim, uyusun o.”
Dünya Can hemen fısıldayarak konuşmaya başladı.
“Tamam,” dedi, “Artık yüksek sesle konuşmuyoruz çünkü minik suç ortağımız uyuyor.”
“Onu öyle çağırma,” dedim anında.
Dünya Can ellerini kaldırdı.
“Peki, peki. Minik... mağdurumuz.”
“Bu daha da kötü.” dedi Berfu gözlerini devirerek.
“Sen en iyisi Deniz de.” dedim Dünya Can’a, “Yalnızca Deniz.”
Berfu’nun yüzünde bu kez istemsiz bir gülümseme oluştu. Hatta ben bile gülmekle ağlamak arasında kalmıştım. Hayat bazen en korkunç anında bile insana saçma bir sıcaklık sunuyordu. İnsan o sıcaklığı kabul ettiği için kendinden utansa da kimse kusursuz değildi işte, böyle anlarda bile gülümsenebiliyordu.
O günden sonra her şey daha hızlı değişti.
Sır artık büyümüştü ve büyüyen her şey, kendi düzenini istemeye başlıyordu. İlk iki gün boyunca dört kişi, iki ev ve bir bebek arasında tuhaf ama işleyen bir sistem kurduk. Dünya Can alışveriş listesini çıkardı. Mama, bez, ıslak mendil, pişik kremi, yedek kıyafetler, bebek deterjanları... Her şeyi öyle detaylı yazmıştı ki Aziz Ata ile benim aklıma asla gelmeyecek ufacık ihtiyaçlar bile vardı listede.
Vardiyalı çalışır gibi işletiyorduk sistemi. Dikkat çekmemek için günü neredeyse dörde bölmüş, sırayla gidip geliyorduk. Dünya Can aramızdaki en panik, en her şeyi abartanımızdı.
“Şunu da ekleyelim,” dedi bir gün yine mutfak masasının üstüne kalemle eğilmişken.
“Neyi?” dedim.
“Uyku yoksunluğunda birbirimizi boğmama kuralını.”
Berfu çayından bir yudum aldı.
“En çok senin ihtiyacın var o kurala.”
“Hayır,” dedi Dünya Can hiç düşünmeden, “En çok Aziz’in ihtiyacı var. Suratında sürekli kanun kaçağı yetişkin sorumluluğu var.”
Berfu gizli evde kalırken Deniz’i en kolay uyutanımız olmuştu, onunla konuşuyor, şarkılar mırıldanıyordu. Onun sesi bu eve başka bir şey getirmişti; kadınsı, yumuşak, şefkat dolu bir hava. Ben Deniz’le vakit geçirirken garip bir temkin duygusuna kapılırken Berfu neredeyse Deniz’in annesi gibi davranmaya başlamıştı.
Bazen Deniz’i kucağına alıp pencerenin önünde sallarken onu izliyordum. Yüzünde öyle bir ifade oluyordu ki sanki kendi çocukluğunu, kendi eksik kalmış korunmuşluk duygusunu bu bebeğe vermek istiyor gibiydi.
Bir keresinde Deniz ağlarken Berfu onu kucağına aldı. Çok sakin, çok doğal bir hareketle göğsüne bastı onu ve “Tamam,” dedi, “Tamam, buradayız.”
O çoğul eki, beni beklemediğim kadar sarstı.
Buradayız.
Çünkü gerçekten de artık tekil değildik. Ne kadar geçici, ne kadar tehlikeli, ne kadar yanlış olursa olsun, o evin içinde kısa süreliğine bir “biz” oluşmuştu. Deniz için kurulmuş bir aileydik adeta.
Dünya Can işin lojistik kısmını neredeyse profesyonelce üstlendi. Hangi marketten ne alınacak, hangi saatte gelinip gidilecek, komşuların dikkatini çekmeyecek hareketler neler olacak, çöpler nasıl çıkarılacak... Bazen onu izlerken bu çocuğu gerçekten bir operasyonun ortasında büyütüyormuşuz gibi hissediyordum.
Onun gelmesi Aziz Ata’yı da rahatlatmıştı, artık ağabeyine daha fazla uğrayabiliyor ve daha az dikkat çekiyordu. Garip bir düzen oturtmuştuk bu evin içinde ama huzurun gölgesi her zaman kısaydı, ne yaparsan yap kalıcı olamıyordu.
Özellikle Aziz Ata ile aramızdaki gerginlikler yüzünden...
Ne ben onu affedebiliyordum, ne de o aramızdaki duvarı yıkmak için bir adım atabiliyordu. Üstelik ben artık bir şeyleri bulmak için kılımı kıpırdatmak istemiyordum, yalnızca bulunmak istiyordum.
Aziz Ata hayatıma ilk girdiğimde beni öyle bir tamamlamıştı ki miladım olmuştu. Bana içimde başka bir Derin olduğunu, içimdeki Mavi’yi de sevmem gerektiğini öğretmişti. Ne olurdu başka bir zamanda, başka bir hayatta, başka bir şekilde bulsaydık birbirimizi?
Ne olurdu başka şekillerde tanısaydım ben onu, ve başka şekillerde bulsaydı o beni, ne olurdu? Yine de bir şekilde bir aradaydık. Buradaydık ve yan yanaydık. Birlikte sakladığımız bir sırrımız vardı artık, ortak bir derdimiz vardı. Bu dert bizi nereye götürürdü bilinmez ama küçüklüğümden hatırladığım, annemin uydurma masallarından bir cümle dolaşıyordu yine zihnimde, “Etrafındaki tüm renkler ne kadar baskın olursa olsun, yine de bulur yolunu mavi...”
Bulacaktım. Ne şekilde, nerede, nasıl, ne zaman bilmiyordum ama bulacaktım...

Hemen yorumlarınızı okumaya geçiyorum heyecanla. Sizi seviyorum. ^^
Instagram : beyzalkoc