2.KİTAP - 14.BÖLÜM : KORİDOR.

Beyza Alkoç
0

Merhaba benim güzel misafirlerimmmm, nasılsınız? ^^

Öncelikle bölümü okumadan önce bir önceki bölümün sonuna tekrar birgöz gezdirin isterseniz, tam olarak nerede kaldığımızı hatırlamış olursunuz. :’)

Umarım bölümü çok severek okursunuz, iyi okumalar dilerim. <3

Bol bol yorum yazmayı unutmayın!^^

14.BÖLÜM : KORİDOR.

(ELİZ’İN ANLATIMIYLA)

Sabah banyoya girdiğimde gözlerim aynadaki yansımamdan kaçıyordu adeta. Yine de yüzümü yıkarken ellerimin arasından bir saniyeliğine de olsa bakmak zorunda kaldığımda karşımda her zamankinden daha yorgun bir yüz vardı; gözlerimin altındaki morluklar, uykusuzluktan şişmiş göz kapaklarım, ağlamaktan kızarmış bir burun... Yüzüm dün gecenin pişmanlıklarını taşırken zihnim dün geceye dair hatıralarla doluydu.

“Hatırlama şunları, hatırlama, hatırlama...” diye söylenerek suyu daha çok açtım.

Yüzümü kendime gelebilmek için uzun uzun yıkayıp kuruladıktan sonra saçlarımı taramak için açtığımda parmaklarım saçlarımın arasından yavaşça geçerken elim bir an durdu. Devrim’in parmaklarının gece aynı yerlerden geçtiğini hatırladım o an; saçlarımın arasına giren parmaklarını, yüzüme dokunurkenki tedirginliğini, sonra her şeyden bir anda vazgeçip benden uzaklaştığı o anı...

Tarağı lavabonun kenarına bıraktıktan sonra saçlarımı topladım. Zihnim aynı düşüncelere tutunmaktan vazgeçmiyordu, yüzüme son kez baktığında gözlerinde gördüğüm o pişmanlığı hatırlamak beni istemesem de üzüyordu. Beni öptüğü için kendisinden nefret ediyor gibiydi ve ben onu kendime çeken ellerimden söz bile edemeden arkasından öylece bakakalmıştım.

İçimde hissettiğim büyük sıkışmışlık hissiyle banyodan çıktığım sırada kapının tıklatıldığını duydum. Yatağıma doğru ilerliyordum ki durup kapıya doğru döndüm.

“Girin.” dedim merakla.

Oya Abla kapıyı açıp içeri girdiğinde beni yatağımda değil, ayakta ve hazırlanmış bir halde görünce şaşırmıştı. Üzerimde siyah, bol bir eşofman ve ince bir kazak vardı; saçlarımı taramış, düzgün bir at kuyruğu yapmış ve bebeğimin küçük sarı fularını da bileğime bağlamıştım.

“Günaydın,” dedi Oya Abla gülümseyerek, “Bugün erkencisin.”

“Uyuyamadım.”

“Bir şeyin yok, değil mi?” dedi merakla, “Nasıl hissediyorsun?”

“İyiyim.”

Yüzüme biraz daha dikkatli bakınca gözlerimin altındaki uykusuzluğu fark etmiş olacak ki elindeki çantayı yatağın yanına bıraktı.

“Hiç mi uyuyamadın?” diye sordu endişeyle, “Gözlerin şişmiş...”

“Neredeyse hiç.” dedim sessizce.

Yorgun bir halde yatağın kenarına oturduğumda Oya Abla tansiyonumu ölçerken gözlerimin benden izinsizce kapıyı izlediklerini fark ettim. Koridordan birilerinin konuşmaları geliyor, arada ayak sesleri duyuluyordu ama beklediğim o tok ses bir türlü diğerlerine karışmıyordu.

“O çıktı mı?” diye sordum bir anda.

Oya Abla gözlerini cihazdan kaldırdı.

“Kim?”

“Devrim...” dedim sesimin duyulmaması için olabildiğince sessizce.

“Hayır, çalışma odasında. Neden?”

“Hiç... Dün erken çıkmıştı ya...” dedim, ne demek istediğimi kendim de bilmeyerek, “Yine işi vardır diye düşündüm.”

“Olabilir. Az önce bana uğradı ama dışarı çıkacağından bahsetmedi.”

Başımı salladım. O da benim gibi erkenden kalkmıştı, hatta belki o da benim gibi tüm gece uyanık kalmıştı. Oya Abla’ya sabah sabah gidip ne sormuştu acaba? Durumumu sormuş olabilir miydi? Gece yaşananlardan sonra iyi hissetmeyebileceğimi mi düşünmüştü? Belki de yalnızca bebeğin durumunu öğrenmek istemiş, sonra da çalışma odasına dönmüştü.

Oya Abla cihazı kolumdan çıkarırken düşüncelerimi yüzümden okumaya çalışıyormuş gibi bakıyordu gözlerime, ama tek bir şey bile sormadan ultrason cihazına doğru ilerlediğinde her sabah olduğu gibi yatağa uzandım ve karnımı açtım. Bu sabah kendimi o kalp atışının duygusallığına bırakmak istemiyordum, biraz daha kontrollü olmaya çalışıyordum çünkü kalp atışlarını dinlerken duygulanıp bir de dün gece yaşananları hatırlarsam iki duygunun harmanlanmış haliyle hüngür hüngür ağlamaya başlayabilirdim.

“Her şey iyi görünüyor,” diye mırıldandı Oya Abla, “Tehlike hala sürüyor tabi, dikkatli olmaya devam etmemiz lazım ama şimdilik her şey yolunda.”

Oya Abla bana hızlıca kalp atışlarını da dinletip kontrolünü tamamladıktan sonra bebeğin yeni ultrason fotoğrafını ellerime uzattığında bütün dikkatimi o küçücük kağıda vermeye ama olabildiğince kontrollü olmaya çalıştım.

“Cinsiyeti ne zaman belli olacak acaba?” diye mırıldandım elimdeki ultrason fotoğrafına bakarken.

“Bence en az üç haftası daha var.” dedi Oya Abla, “Önünü de hiç dönmüyor bu arada, nasıl göreceğiz bilmiyorum!”

Oya Abla’nın söylediği cümleye hüzünle gülümsediğimde gözlerimi bir kez daha ultrason fotoğrafına çevirdim ve arkasının dönük olduğunu görüntüye bakarak anlamaya çalıştım ama hiçbir şey anlayamıyordum.

Yine de her yeni fotoğrafı uzun uzun inceliyor, Oya Abla’nın bana gösterdiği önemli noktaları kaybetmemeye çalışıyordum. O, artık bebeğin nerede olduğunu kendiliğinden seçebildiğimi sanıyordu; ben ise bazen yanlış bir gölgeye bakıp o gölgeyi bebeğim sanıp parmağımla okşuyordum!

“Burada, değil mi?” diye sordum parmağımla göstererek.

Oya Abla hafifçe gülümsedi.

“Evet, orada.” dedi, “Öğrendin artık!”

Küçük misafirim yerindeydi, en azından onunla ilgili her şey yolundaydı. Ben fotoğrafı dikkatlice komodindeki fular kutusunun yanına bırakırken, Oya Abla kahvaltının birazdan geleceğini söylediğinde Lale ve Züleyha Hanım’ın bu sabah evde olduklarını anlamıştım, aksi takdirde Deha ve Demir çoktan beni odamdan çıkarmak için buraya damlamışlardı bile.

“Tamam Oya Abla,” diye mırıldandım sessizce, “Görüşürüz.”

Oya Abla çıktıktan sonra kapının kapanmasını yatakta oturduğum yerden izledim. Vücudumun enerjisi yerine geldikçe bütün gün yatmak giderek zorlaşıyordu benim için. Yataktan kalkıp pencerenin yanındaki berjere geçtikten sonra uzun zamandır yapmadığım bir şeyi yapıp televizyon kumandasını elime aldım ve televizyonu açtım. Karşıma çıkan rastgele bir magazin programını yalnızca ses olsun diyerek açık bıraktığım sırada aklım hala dün gece yaşananlardaydı.

Devrim de dün geceyi düşünüyor muydu acaba? O da kendine işkence etmeye devam ediyor muydu?

“Hangi ünlü gençlik dizisinin dört başrolü birlikte görüntülendi?” diyen magazin sunucusu öyle heyecanlı sunuyordu ki bu haberi, karşısında oturmuş bomboş gözlerle ekrana bakıyor ve sunucunun heyecanına anlam vermeye çalışıyordum.

“Son dönemlerin en popüler Karadeniz dizisinin setinde büyük olay!”

Magazin sunucusu kendince müthiş heyecanlı magazin haberlerinin başlıklarını sıralarken festival filmlerinin repliksiz geçen upuzun sahnelerindeki sessizliği yaşıyordum kendi içimde. Yine de bir magazin programı izlemek bile bana biraz olsun normal hissettirmişti.

“Bak bebeğim,” dedim sessizce, “Buna magazin deniyor. Umarım sevmezsin...”  

Orada öylece oturduğum saatler boyunca gün o kadar hızlı ilerlemişti ki kahvaltımı ne zaman yaptığımı, ilaçlarımı ne zaman içtiğimi bile hatırlamıyordum. Günler sonra ilk kez televizyon ekranına bakınca, bir de dün gece yaşananları unutabilmek için zihnimin sesini duymayı reddedince saatler akıp gitmişti.

Öğleden sonra Oya Abla beni kontrol etmek için odama geldiğinde televizyon karşısındaki berjerde uyukladığımı görünce kendini tutamayıp halime güldü.

“Yatmaktan sıkıldın, değil mi?” diye sordu, “Ama televizyonu açtığın iyi olmuş... Biraz kafan dağılır.”

“Beynim tamamen eridi,” dedim, “Magazin haberleri kalan son beyin hücrelerimi de eritti.”

Oya Abla ufak bir kahkaha attıktan sonra başıyla kapıyı gösterdi.

“Gel,” dedi, “Züleyha Hanım’lar çıkmış. Aşağı inip birer kahve içelim, havan değişir biraz... Deha ve Demir de alt kattaki küçük salonda bizi bekliyor.”

“Olur.” dedim anında.

Berjerden doğrulup kapıya doğru ilerlerken komodine bıraktığım ultrason fotoğrafını alıp cebime koyduğum sırada Oya Abla bana merakla baktı.

“Onu da mı alıyorsun?” dedi gülerek.

“Görmek isterler belki...” diye mırıldandım, “Deha ve Demir yani...”

“İsterler tabi.”

Odamdan çıktığımız sırada gözlerim önce koridorun diğer ucuna gitti. Devrim’in çalışma odasının kapısı kapalıydı, içeriden herhangi bir ses de gelmiyordu ve ben Oya Abla’nın koluna girmek üzere uzattığım elimi bir an havada unutacak kadar uzun bakmıştım o kapıya.

“Bir şey mi oldu?” diye sordu Oya Abla.

“Hayır.” dedim, “Öyle dalmışım bir an...”

Neyse ki Oya Abla bunu sorgulamayınca yürümeye devam ettik. Merdivenleri inip bir alt kata ulaştığımızda karşımıza çıkan ilk kapı küçük salonun kapısıydı ve sonuna kadar açık bırakılmıştı. Üstelik perdeleri ve pencereleri de açıktı. Bahçeye bakan geniş pencerelerden içeri giren ışık, yıllardır aynı yerde durduğu belli olan koyu renk koltuklara, kitaplarla dolu raflara ve sehpanın üzerindeki çay takımına vuruyordu.

Deha bizi görünce oturduğu yerden kalkıp koltuğun üzerindeki yastıkları düzeltmeye başladığında Demir de elindeki kumandayla televizyonun sesini kıstı.

“Hoş geldiniz kızlar,” dedi Deha, “Bugünkü etkinliğimiz hiçbir şey yapmadan oturmak. Oya Abla itiraz edemesin diye fazla risksiz bir şey seçtik.”

“Senin olduğun yerde ona da itiraz edebilirim Deha’cığım, en son çocukluk arkadaşlarını getirelim de bahçede voleybol oynayalım diyordun Eliz’e!” dedi Oya Abla.

“Tamam,” dedi Deha, “Voleybol kötü bir fikirdi ama arkadaşlarını getirme fikrimin hala arkasındayım.”

Gülerek koltuğa oturduğum sırada Deha sırtıma yastık yerleştirmeye çalışıyordu. En sonunda rahat ettiğimden emin olunca karşımdaki koltuğa geçti ve cebimden çıkarıp elimde tuttuğum fotoğrafı fark etti.

“Yeni mi o?”

Başımı salladım.

“Sabah baktık.”

“Görebilir miyim?”

Fotoğrafı uzattığımda Deha dikkatle eline aldı, sonra kaşlarını çatarak kendisine biraz daha yaklaştırdı. Demir de merakla Deha’nın yanına oturup başını ona doğru eğince onları izlemeye başladım.

“Burada mı?” diye sordu Deha.

Parmağıyla gösterdiği yere bakıp başımı salladım.

“Evet.” dedim şaşkınlıkla, “Sen de öğrenmeye başladın.”

“Giderek daha çok abime benziyor.” dedi Demir sırıtarak.

“Daha bebeğin nerede olduğunu zor görüyorsunuz!” dedi Oya Abla sehpadaki porselen çaydanlıktan bize birer fincan çay doldururken.

“Ben yine göremedim aslında,” dedi Demir sakin bir sesle, “Yine de abime benziyormuş gibi geldi.”

Deha fotoğrafı ondan uzaklaştırdı.

“Sen yorum yapma ya.” dedi Deha fotoğrafı kendi gözlerine olabildiğince yaklaştırırken, “Ben biraz inceleyeyim, size kime benzediğini söyleyeceğim.”

“Benzerlik konusunda hemfikir olmazsanız,” dedim gülerek, “Karnımdakini de aranıza katıp kavga etmeyeceksiniz, değil mi?”

“Belki ederdik,” dedi Deha, “Ama bence de abime benziyor zaten. Şuna bak, şu duruşa... Bir şeylerden memnun değil gibi duruyor sanki.”

“Bak ona katılıyorum.” dedi Oya Abla bana çay dolu fincanı uzatırken.

“Kimse bana benzetmiyor mu yani?” diye sordum bozulur gibi.

“Dur,” dedi Deha, “Bekle bak... Abimin bebeklik fotoğraflarıyla karşılaştıralım. Hatta bizimkilerle de.”

“Yahu yüzü henüz belli olmuyor ki!” diyen Oya Abla yanıma otururken Deha çoktan ayaklanmıştı.

“Lacivert albümü alma.” diye seslendi Demir, “Onda bizim sünnet sonrası çıplak fotoğraflarımız var.”

Sessizce güldüğüm sırada Oya Abla onaylamayan gözlerle onlara bakarken Deha salonun karşı duvarındaki albümlerden birkaç tanesini almış geliyordu. Albümleri ortamızda kalan sehpaya bıraktığında uzanıp içlerinden birini rastgele elime aldım, sayfalardan birini açtığımda bir doğum günü pastasının başında çekilmiş eski bir fotoğraf çıktı karşımıza.

“Bunlar siz misiniz?” diye sordum merakla.

“Mavili olan benim,” dedi Demir, “Yeşilli olan Deha.”

Fotoğrafta küçük Demir pastaya şaşkınlıkla bakıyor, hemen yanında duran Deha ise iki yanağını şişirmiş, bütün gücüyle mumlara üflüyordu. Bir sonraki karede Demir ağlıyor, Deha ise tüm yüzü pasta kremasına bulanmış bir halde gülüyordu.

“Bu Devrim mi?” diye sordum arkalarında duran beyaz tişörtlü çocuğu işaret ederek.

“Aynen,” dedi Deha, “Abim o.”

Oya Abla fotoğrafı daha iyi görebilmek için bana doğru eğilirken gülüyordu.

“Ne yaramazdınız...” Oya Abla sessiz bir iç çekişle fotoğrafı albümden çıkarıp eline aldığında hemen altında başka bir bebek fotoğrafı belirmişti.

“Peki bu kim?” diye sordum merakla.

“Bu abim işte!” dedi Deha, “Ultrason fotoğrafını yanına koyalım da bakalım!”

Küçük ellerini yumruk yapmış, açık renk bir örtünün üzerinde uzanıyordu. O kadar küçüktü ki örtünün içinde kaybolmak üzereydi sanki; koyu saçları alnına düşmüş, beyaz çorabının biri ayağından sıyrılmaya başlamıştı.

Kaşları resmen çatıktı, resmen sinirli görünüyordu! İstemeden gülümsedim. Fotoğrafı kendi başıma inceleseymişim bile bunun Devrim olduğunu anlayabilirmişim, yüz ifadesi direkt olarak yetişkin haline işaret ediyordu.

“Belli oluyor, değil mi?” diye sordu Demir gülerek.

“Maalesef...” dedim.

Fotoğrafı kaplayan ince şeffaf yaprağı kaldırıp biraz daha yakından baktığım sırada elinin üzerindeki küçücük boğumlar, yanakları, ayağından çıkmak üzere olan çorabı, ve kaşlarının çatıklığı o kadar beklenmedik gelmişti ki bir süre yüzünden başka hiçbir yere bakamadım.

“Ne kadar küçükmüş...” dedim dalgınlıkla.

“Böyle doğuyorlar genelde,” dedi Deha, “Yani bebekler...”

Gözlerimi devirip ona baktım.

“Onu biliyorum, teşekkür ederim.”

“Bir an açıklamam gerekiyor sandım.”

Deha ile gülüştüğümüz sırada Demir, elimdeki ultrason fotoğrafını alıp albümün açık sayfasının yanına koydu.

“Şimdi bak.” dedi heyecanla.

İki fotoğrafa birden baktığımda elbette ki ultrason fotoğrafında ne bir yüz vardı ne de başka bir detay, ama kardeşlerinin söylediği gibi, gerçekten de birbirlerine benzer hissettiren bir şey vardı bu iki fotoğrafta. Birinde Devrim vardı; kaşlarını çatmış, dünyayla henüz yeni tanışmış küçücük Devrim Ali Yöner... Diğerinde ise yüzünü bile doğru düzgün seçemediğim bebeğim.

Bebeğimiz...

Bu kelime içimden geçtiğinde istemsizce yutkundum. Gece ona dokunurken “Bebeğimiz,” dediğimde gözlerinde gördüğüm parıltıyı unutamıyordum. Elini karnıma koymuş, gözlerini oradan ayıramamıştı. Ben de şimdi kendi yumruklarına bile ciddi ciddi bakan o küçük çocuğa bakıyor ve karnımdaki bebeğin bir gün böyle görünüp görünmeyeceğini düşünüyordum.

“Kaşları benziyor,” dedi Deha, kendinden son derece emin bir sesle.

“Kaş nerede, Deha?” dedim şaşkınlıkla.

“Çıkınca benzeyecek işte.”

Sessizce güldüm, parmaklarım albümün sayfalarını karıştırırken üçünün çocukluk fotoğraflarına, aile hayatlarına, bahçede birlikte oynadıkları hallerine dalıp gitmiş bir haldeydim.

“Senin yok mu?” diye sordu Demir bir süre sonra.

“Neyim?”

“Bebeklik fotoğrafın. Ya da çocukluk fotoğrafın... Bir de seninkiyle kıyaslayalım!”

“Benim... Yanımda olması mümkün değil tabi.” diye mırıldandım, “Ama hatırladığım kadarıyla Leyla geçen sene doğum günümü kutlarken Instagram hesabında bebeklik fotoğraflarımı paylaşmıştı. Eğer hala duruyorsa...”

“Bakıyorum hemen!” dedi Deha heyecanla.

“Bebeklik fotoğrafım için değil de Leyla’nın fotoğraflarını göreceğin için heyecanlandın, değil mi?” diye sordum gülerek.

“Ben onlara çoktan baktım canım ya.” dedi Deha.

“Size inanamıyorum ya,” dedim, “Kızların sosyal medya hesaplarını da mı incelediniz?”

Deha ve Demir gülerek birbirlerine baktıkları sırada Deha telefon ekranını açmış ve Leyla’nın profiline girmişti. Ben fotoğraflara bakıp beni tetikleyecek bir şey görmemek için gözlerimi ekrandan uzak tutmaya çalıştığım sırada Deha bir fotoğrafa tıklayıp ekranı bana doğru çevirdi.

“Bu var.” dedi, “Bu sensin, değil mi?”

Telefonu hüzünle elime aldığımda zar zor yutkundum. Annemin kucağındaydım, saçlarım iki yandan toplanmış ama tokalardan biri kaydığı için bir tarafı kulağımın üzerine düşmüştü. Kollarımı annemin boynuna dolamış, yüzümü onunkine yaslamıştım. Annem gülümsüyordu; ben ise sanki fotoğrafın çekilmesini beklemekten sıkılmışım gibi dudaklarımı büzmüştüm.

“Benim...” dedim sessizce.

“Sen de pek güler yüzlü değilmişsin,” dedi Deha, “Abim gibi!”

Oya Abla telefonu kendisine biraz daha yaklaştırdığı sırada daha iyi görebilmek için gözlerini kıstı.

“Çok benziyorsunuz.” diye mırıldandı.

“Annemle mi?”

Başını salladı.

Fotoğrafa tekrar baktım. Kendi yüzüme değil, annemin yüzüne... O zamanki saçlarına, gözlerinin kenarındaki çizgilerin henüz bu kadar belirgin olmayışına, beni belimden tutan eline baktım. O an kollarını annesinin boynuna geçirmiş o küçük kızın yerinde olmayı öyle çok istedim ki boğazım bir anda düğümlendi.

“Keşke torununun ultrason fotoğrafını o da görebilseydi...” dedim farkında olmadan.

Sesim değişince Deha’nın yüzündeki gülümseme de yavaşça silindi. Demir ise hiçbir şey sormadan, annem hakkında konuşmak isteyip istemediğimi bana bırakarak boğazını temizledi ve önündeki fotoğraflara döndü. Oya Abla elini destek olmak istercesine koluma koyduğunda neredeyse ağlayacaktım.

“Telefonu vereyim...” dedim gözlerimi kaçırarak Deha’ya döndüğümde, ekranı kapatmadan önce annemin beni tuttuğu eline bir kez daha baktım, sonra telefonu ona uzatıp kendimi geçmiş sanrılarımdan soyutlamaya çalıştım.

O ana kadar annemi bu kadar özlediğimi fark etmemiştim bile. Aynı odada olmamıza gerek yoktu sanki; bulunduğu yere biraz yaklaşsam, onun o duvarların ardında olduğunu bilsem içimdeki bu özlem hafifleyecekmiş gibi gelmişti o an. Oysa bunu kimseye söylemedim, günlerdir beni mutlu edebilmek için etrafımda dört dönen bu üç kişiden bir şey daha isteyemezdim, istememeliydim.

Biz ilerleyen dakikalar boyunca önümüzdeki kalabalık albümleri incelemeye devam ederken salonun kapısı tıklatıldığında içeri girenin Ömer olduğunu gördüm ve onu başımla selamlayıp hemen ardından Devrim’in de geldiğini görebilecek miyim diye göz ucuyla baktım.  

Ömer kapının aralığından içeri baktığında albümler sehpanın neredeyse tamamını kaplamıştı. Önce bize, sonra açık sayfalara göz gezdirip gülümsedi.

“Ne yapıyorsunuz?”

“Ufak bir araştırma...” dedi Deha, “Yalnız çocukluk fotoğrafını görmeden alamıyoruz seni şu an içeri!”

Ömer bana bakınca başımı sallayarak gülümsedim.

“Ben bile gösterdim,” dedim, “Kurtulabileceğini sanmıyorum.”

Ömer başını iki yana sallayarak gülümsedikten sonra kapıyı arkasından kapatıp Demir’in yanındaki boş koltuğa oturdu. O telefonunu çıkarırken yanımdan kalkıp karşıya geçen Deha da büyük bir merakla onlara doğru eğilmişti.

“Sen ne tatlısındır şimdi Ömer ya!” dedi Deha heyecanla.

“Değildim.” dedi Ömer, “Bebeklik fotoğrafım yok bu arada. Öyle sizinkiler gibi bir şey de beklemeyin. Sadece bir tane vesikalık fotoğrafım var çocukluğumdan...”

Ömer bahsettiği fotoğrafı telefonunda bir süre aradıktan sonra bulur bulmaz ekranı önce bize çevirdi.

“Abi önce biz baksaydık ya, onlar bakarken biz de dalga geçecek bir şey düşünürdük!” dedi Deha.

Ömer Deha’ya imalı bir bakış attığı sırada Oya Abla ve ben eğilmiş Ömer’in vesikalık fotoğrafını inceliyorduk. Saçları şimdiki gibi koyuydu, üzerinde önlüğe benzeyen mavi bir gömlek, yüzünde ise ciddi ama kaygılı bir ifade vardı. Ömer de her zamanki Ömer’di yani!

“Üzerindeki önlük mü?” diye sordum merakla, “Okul önlüğü mü?”

“Hatırlamıyorum ki...” dedi Ömer, “Önlüktü herhalde... Çocukluğumdan bir tek bunu bulabildim. Diğer fotoğraflar yangında gitmiş.”

“Ver bakayım,” dedi Deha telefonu eline alırken, “Vay benim yakışıklıma bakın ya!”

Tam o sırada kapı açıldı.

“Ömer, şu dosyaları...”

Bir şeyler söylerek içeri giren Devrim bizi orada hep birlikte otururken görünce cümlesini tamamlayamadı. Gözlerim üzerindeki koyu gömlek ve siyah pantolonu süzdüğünde gömleğinin üzerine ceketini giymediğini fark ettim, demek ki henüz dışarı çıkmıyordu. Bakışları birkaç saniyeliğine benim üzerimde durduktan sonra soran gözlerle sehpadaki fotoğraflara baktı.

“Meşgulmüşsünüz.” dedi.

“Çok önemli bir iş yapıyoruz,” diye karşılık verdi Deha, “Ömer’in çocukluğunu inceliyoruz. Gel, sen de bak. Sırayla hepimizinkini inceledik, seninkini bile!”

Ömer o an ayağa kalkmaya çalışsa da Devrim eliyle oturmasını işaret etti.

“Birazdan konuşuruz.” dedi, “Siz işinizi bölmeyin.”

Yüzünü kapıya doğru çevirdiğinde kısa kesip çıkacağını anlamıştım. Beni rahatsız etmemek için geldiği yere geri dönecek, ben de onun bir kez daha gözlerime bakmadan gidişini izleyecektim.

“Ultrason fotoğrafıyla karşılaştırdık.” dedi Demir bir anda.

Öyle bir cümle kurmuştu ki, Devrim anında durdu.

Deha sehpanın üzerinde açık duran albümü ona doğru çevirdiğinde kapıdan buraya bakan gözleri kendi bebeklik fotoğrafını seçti önce, Demir’in az önce yerleştirip yan yana bıraktığı ultrason görüntüsü de hemen yanındaydı.

Devrim önce kapıdan yan yana duran fotoğraflara tereddütle baktı, sonra gözleri bana döndü.

“Bir sonuca varabildiniz mi?” dedi mesafeli bir sesle.

Kapının yanında durmuş, nereye kadar gelebileceğini ya da konuşmaya ne kadar dahil olabileceğini anlamaya çalışıyordu sanki.

“İkinize de çok benziyor.” dedi Deha.

“Çünkü yüzü henüz belli değil.” diye ekledi Oya abla gülerek.

Devrim kapıyı kapatıp iki kısa adımla sehpanın başında durduğunda elini uzatıp albümün üzerindeki ultrason fotoğrafını aldı ve uzun uzun baktı.

“Bugünden mi?” diye sordu Oya Abla’ya.

“Bu sabahtan.”

Devrim kısa bir iç çekişle Ömer’in yanına oturduğunda ultrason fotoğrafı hala elindeydi. Ben kucağımdaki albüme bakmaya devam ettiğim sırada herkes önündeki fotoğraflara dönmüştü. Odanın içinde garip bir sessizlik oluştuğunda Deha her zamanki gibi araya girdi.

“Sen Ömer’in çocukluk fotoğrafını görmüş müydün abi?” dedi, “Şu anki halinin yapay zekayla çocuklaştırılmış hali gibi! O kadar aynı!”

Devrim sahte bir merakla bakarken Ömer telefonunu ona uzattı.

“Bir tek sakalları eksik.” dedi Demir.

Devrim telefonu eline alıp ekrana baktığında sessiz bir gülümsemeyle Ömer’e döndü.  

“Yüzünde yine her zamanki ciddiyetin...” dedi.  

Ömer hafifçe gülümsedi.

“Ciddiyet bizim yaşam biçimimiz abi.” dedi telefonunu geri alırken.

Elindeki telefon gider gitmez Devrim’in bakışları yeniden ultrason fotoğrafına dönmüştü, dudaklarının kenarında küçük bir hareket olduğunda fotoğrafa bakarken gülümsememeye çalıştığını fark ettim o an.

“Sende kalabilir.” dedim sessizce, “Bugün iki tane çıktı almadık.”

Gözlerini birkaç saniyeliğine bana çevirdikten sonra başını salladı.

“Teşekkür ederim.” diye mırıldandı yalnızca.

Gözleri yüzümde yalnızca birkaç saniye kalabiliyordu, kendine böyle bir sınır koymuştu sanki. Oysa dün gece aynı yüz ellerinin arasındaydı, dudaklarının altındaydı. Odama izinsizce geldiği için kendini suçlu hissediyordu, biliyordum. Belki de o an aklı o kadar yerinde değildi ki beni gerçekten de zorla öptüğüne inanıyordu, onu çeken ellerin bana ait olduğunu fark bile etmemişti.

Hatalı olan bendim, o değildi. O gece onunla konuşmam bile bir hataydı, onun bana dokunmasına izin vermem, onun beni öpmesine izin vermem, hepsi birer hataydı. Ama en büyük hatam onun kendini suçlamasına izin vermemdi.

Bir süre daha albümlere baktıktan sonra Devrim konuşmalara pek katılmasa da küçük bir çocukken Deha’nın bisikletini bozduğu iddiasına itiraz edecek kadar da dinliyordu bizi. Sonunda saatine baktığında gideceğini anladım. Hepimize kısa bir bakış atıp ayağa kalktığında doğrudan Ömer’e döndü.

“Çalışma odamdayım.” dedi ve kapıya yöneldi.

Onun böyle gitmesine aptal gönlüm o kadar razı olmamıştı ki oturduğum yerden dudaklarımı araladım.

“Devrim...”

Adını söylediğim anda sesimin beklediğimden daha kısık çıktığını fark ettim ama duymuştu. Kapıyı açmak üzereyken durdu ve bana döndü.

“Bir dakika.” dedim, “Bir dakika konuşabilir miyiz?”

Devrim merakla yüzüme baktığında odadaki herkes aynı merakla beni izliyordu.

“Önemli bir şey yok.” dedim onlara dönüp, “Birazdan geliyorum.”

Oturduğum yerden ayaklanıp kapıya doğru yürüdüğümde Devrim benim için kapıyı açtı ve ben kapıdan geçerken o da peşimden koridora çıktı. Salonun kapısını dikkatlice kapattıktan sonra bana döndüğünde ileride bekleyen korumaları saymazsak koridorda yalnızdık.

Karşısında ne söyleyeceğimi bilemez bir halde durduğumda Devrim’in gözleri doğrudan gözlerime bakıyordu.

“Dün gece...” diye başladım söze.

Devrim’in yüzü anında değişti.

“Eliz, bunu konuşmak zorunda değilsin.”

“Biliyorum.” dedim.

Cümlemi bitirmeme, konuşmaya devam etmeme izin vermesini bekledim. Ellerini pantolonunun ceplerine sokmuştu; öyle hareketsiz duruyordu ki bu konuşmadan onun da en az benim kadar çekindiğini anlamıştım. Gözlerimi bir an gömleğine indirdiğimde dün gece elimde bıraktığı o hissi yeniden hatırladım.

“Gömleğini tuttuğumda...” dedim, kelimeleri seçmekte zorlanarak, “Seni itmeye çalışmadım.”

Devrim’in bakışları yüzümde dondu. Söylemek istediğim şeyin tamamı bu değildi, bunu ikimiz de biliyorduk, ama devamını getirebilecek kelimeleri de cesareti de bulamıyordum işte. Onu ne kadar istediğimi, gitmesini söylerken onu neden durdurduğumu, o küçük öpücükten sonra onu neden bırakamadığımı anlatamazdım.

“Yanlış anladığını düşündüm,” diye ekledim, “Yalnızca onu söylemek istedim.”

Devrim derin bir nefes aldığında yüzünde bir rahatlama yoktu.

“Yine de gitmem gerekirdi,” dedi, “Senin tepkin ne olursa olsun, gitmem gerekirdi...”

“Devrim...”

“Korkmuştun.” dedi, “Kabus görüyordun, yeni uyanmıştın, kafan karmakarışıktı ve ben sana bir söz vermiştim.”

“Evet ama dün gece aramızda yaşananlar...”

“Eğer odana gündüz vakti gelseydim, sen uykundan yeni uyanmış olmasaydın, yine de gömleğimden tutar mıydın beni Eliz? Kafan bir kabus sonrası karışıklığı içinde değilken yine de kalmamı ister miydin?”

Bakışlarımı ondan kaçırdım. Bütün gece kendisini suçladığı her halinden o kadar belliydi ki neyi nasıl açıklarsam açıklayayım bir işe yaramayacaktı sanki.

“Ben...” dedim, “Doğru söylüyorsun, yeni uyanmıştım, kafam karmakarışıktı ve senin de kafanı karıştırdım.”

Devrim ona söylediklerimi dinlerken iyice gerildiğinde ne kadar büyük bir stres içinde olduğunu anlayabiliyordum.

“Seni hiçbir şey açıklamak zorunda bırakmak istemiyorum.” dedi, “Bir şeyler yaşandı, ve bitti. Sen beni görmek bile istemezken yaşandı üstelik... Bu yüzden sen ne dersen de, uzak durması gereken bendim. Bu yüzden bir kez daha özür dilerim.”

“Tamam,” dedim çaresizce, “Madem böyle düşünmek istiyorsun. Kendimi daha fazla açıklamayacağım Devrim.”

Başını yavaşça salladı.

“Kendini açıklama yaparak daha fazla yorma,” dedi, “Hatalı olan bendim ama merak etme, bundan sonra aramızdaki mesafeye her zamankinden daha fazla dikkat edeceğim.”

“Tamam,” dedim bir kez daha aynı pasif öfkemle, “Sevinirim.”

Bir süre boyunca yüzüne baktım. Devrim hala suçlu hissediyordu, ve ben aramızdaki mesafeyi korumaya özen göstereceğine dair bir söz verdiğinde ona bu kez de nedensizce sinirlenmiştim. Belki de gerçekten kafamın fazlasıyla karışık olduğu bir dönemdeydim.  

“Söyleyeceklerim bu kadardı.” diye mırıldandım, “Senin de söyleyecek başka bir şeyin yoksa...”

Devrim başını salladı, başıyla arkamda kalan kapıyı işaret etti ve yalnızca tek bir cümle kurdu.

“Daha fazla ayakta kalma.”

Hiçbir şey söyleyemedim. Ona veda bile etmeden arkamdaki kapıyı açtım ve içeri girip kapıyı yüzüne kapattım. Aralarına geri döndüğümü gören Oya Abla yerleşmem için koltuğa koyduğu albümü kaldırdığında ona minnettar bir şekilde başımı salladıktan sonra kucağımdaki fotoğraflarla ilgileniyormuş gibi yapmaya devam ettim.

“İyisin, değil mi?” diye sordu Oya Abla sessizce.

“İyiyim,” dedim yutkunarak, “İyi olacağım...”

-

(YAZARIN ANLATIMIYLA)

Ömer yaklaşık yarım saat sonra çalışma odasına döndüğünde Devrim masasının arkasında ayakta duruyor, önündeki dosyaya bakıyordu. Sayfalardan birinin köşesini kaldırmış ama çevirmemişti; zihni hala koridorda, Eliz’le konuştuğu o anda kalmıştı.

“Gömleğini tuttuğumda,” demişti Eliz gözlerinin içine bakarak, “Seni itmeye çalışmadım.”

Oysa Devrim bunu zaten biliyordu. Eliz’in gömleğine nasıl tutunduğunu da kendisi uzaklaşmaya çalışırken onu nasıl durdurduğunu da hatırlıyordu ama hatırlamak, kendisini affetmesine yetmiyordu.

Eliz onu defalarca yakınında istemediğini söylemesine rağmen Devrim o gece orada olabilmek için her bahaneye tutunmuş, sonunda ne noktaya geleceklerini bile bile yürümüştü ateşe.  Ateş hala içindeydi üstelik, o odaya gittiğine ne kadar pişmansa o odadan gittiğine de bir o kadar pişmandı Devrim Ali Yöner.

“Abi?” Ömer’in odaya girdiğini yeni fark ettiğinde kapının çalışını da adım seslerini de duymadığını anladı Devrim.

“Duymamışım,” dedi, “Dalmışım.”

“Sorun değil abi, anladım zaten. Fotoğraflar dağıttı seni...”

Devrim başını salladıktan hemen sonra kafasını dağıtabilmek için önündeki dosyalara yöneldi.

“Rusya’dan haber var mı?” diye sordu, “Yazılı kayıtların tamamı geldi mi?”

“Kayıtların bir kısmını daha gönderdiler,” dedi Ömer masaya yaklaşırken, “Ama istediğimiz belgelerin tamamı henüz gelmedi.”

“Niye tek seferde göndermiyorlar?” dedi Devrim öfkeyle, “Aptal mı bu adamlar?”

“İlginç bir şekilde bütün çocukların belgeleri tek bir kurumda işlenmemiş, ayrı ayrı kurumlara gönderilmiş abi. Dosyaları tarayan adamla yeniden konuştum, eksik kalan sayfaları da istedim.”

Devrim başını sallayıp umutsuz gözlerle önündeki belgelere döndüğünde babasının adı yine karşısındaydı.

“Dosyaları üzerlerindeki imzaların babama ait olup olmadığının tespiti için analize gönderdin mi?”

“Gönderdim abi, sonuçlar birkaç gün içinde gelirmiş.”

Devrim başını salladı.

“Çocuklar oradaki ailelerin nüfuslarına geçtikten sonra neler olduğunu da öğren,” dedi, “Hangi şehirde yaşamışlar, hangi okullara gitmişler... Fotoğraflar dahil, dosyalarda eksik ne varsa bulmaya çalışsınlar.”

“İstedim abi. Bir şey ulaştığında doğrudan sana getireceğim.”

Ömer getirdiği yeni evrakları masaya bırakırken aralarına sıkışmaması için kenarda duran ultrason fotoğrafını ayırdığında Devrim’in eli hemen o küçücük kağıda uzandı.

Onu masasının kendisine en yakın köşesine bıraktıktan sonra yeniden babasının imzasının bulunduğu sayfaya döndü gözleri. Aklı bir yandan babasının geçmişiyle ilgili gerçekleri ararken bir yandan da kendi geleceğini düşünüyordu Devrim. Eliz’i, bebeklerini, babasının hayatına dair ortaya çıkacak gerçeklerin onları nereye sürükleyeceğini...

Aklında binlerce soru olsa da emin olduğu bir şey vardı Devrim Ali Yöner’in... Kimle yüzleşmek zorunda kalırsa kalsın, kendisini hangi savaşın içinde hangi safta bulursa bulsun, hayat onu nereye sürüklerse sürüklesin; Eliz’in de bebeklerinin de tek bir saç tellerine bile zarar gelmeyecekti. Bunun için her şeyi yapmaya hazırdı. Canını vermesi gerekse bile...

-

 

Bugünlük benden bu kadar, yorumlarınızı okumak için aşırı heyecanlıyım ve yorumlarınız için aşırı teşekkür ederim şimdiden, Misafir’i arkadaşlarınıza önermeyi unutmayın. ^^

Bu arada Instagram üzerinden misafirkitapresmi sayfasını, benim hesabım olan beyzalkoc hesabını ve beyzaalkockitaplari sayfalarını takip etmeyi de unutmayın. ^^

İyi ki varsınız. :')

-BEYZA ^^‍