2.KİTAP - 13.BÖLÜM : UYUYANA KADAR.

Beyza Alkoç
0

Merhaba benim güzel misafirlerimmmm, nasılsınız? ^^

Umarım bölümü çok severek okursunuz, iyi okumalar dilerim. <3

Bol bol yorum yazmayı unutmayın!^^

-

 

13.BÖLÜM : UYUYANA KADAR.

(ELİZ’İN ANLATIMIYLA)

O gün, o merdivenlerde Devrim’in annesiyle yaptığımız o birkaç dakikalık konuşmanın hemen sonrasında Oya Abla’nın kolu bir anda kolumdan ayrıldığında ne yaptığını anlamam birkaç saniye sürdü. Züleyha Yöner birkaç basamak aşağıya inmiş, arkasını bize dönmüş, merdivenlerden uzaklaşıyordu ve Oya Abla belli ki onun peşinden gitmeye hazırlanıyordu.

“Züleyha Hanım!” diye seslendi kadının arkasından.

Kadın daha tam olarak duyamadan elimi hızla uzatıp onu kolundan tuttum.

“Oya Abla...”

“Bırak Eliz.”

“Ne söyleyeceksin?”

“Ne söylemem gerekiyorsa onu!”

Sesini alçaltmaya çalışıyordu ama öfkesini saklayamıyordu. Gözleri merdivenlerin aşağısında kaybolmak üzere olan Züleyha Yöner’in sırtına sabitlenmişti.

“Daha bugün bayıldın,” dedi dişlerinin arasından, “Tansiyonun yerlerdeydi, kendisi de gördü halini! Ve sen bu evin en büyük oğlunun, Devrim Ali Yöner’in misafirisin!”

“Tamam ama kadın da haklı,” dedim sessizce, “Evinde kalmamı istemiyor işte.”

“Bu ev yalnızca onun değil.”

“Benim de değil. Yalnızca bir misafirim ben ve onun da dediği gibi... Hiçbir misafirlik bu kadar uzun sürmemeli. Ayrıca daha fazla stres altında kalmak istemiyorum Oya Abla. Sessizce odama gidebilir miyiz? Lütfen...”

Söylediğim cümle Oya Abla’yı susturdu.

Küçük sarı fuların kutusunu göğsüme biraz daha bastırarak merdivenlerin aşağısına baktığımda Züleyha Yöner çoktan gözden kaybolmuştu. Birkaç dakika önce kapısından gülerek çıktığım sinema odası, yediğim yemekler, Deha ile Demir’in bana verdiği hediye, kendimi günler sonra ilk kez sıradan biri gibi hissettiğim o birkaç saat sanki başka bir güne, başka birine aitmiş gibi bir anda uzaklaşmıştı benden.

İnsan insana kelimeleriyle de hatırlatabiliyordu nereye ait olduğunu. Ben bu evin misafiriydim. Hem de misafirliği gereğinden fazla uzamış bir misafir...

“Tamam, çıkalım.” dedi Oya Abla bir süre sonra, öfkesi geçmese de benim daha fazla ayakta duramayacağımı anlamıştı.

Başımı salladım.

Merdivenleri ağır ağır çıkarken bacaklarım yeniden titremeye başlamıştı ama bu kez tansiyondan mı, yorgunluktan mı, yoksa Züleyha Yöner’in bana söylediği o cümleden mi olduğunu bilmiyordum. Oya Abla bir kolunu belime dolayarak beni destekliyor, ben ise elimde tuttuğum küçük kutuyu düşürmemek için parmaklarımı etrafına sımsıkı kapatıyordum.

Odama ulaştığımızda kapının önündeki korumalar doğruldular. Bana bakmamaya çalışarak kapıyı açtıkları sırada bunların günlerdir kapımda bekleyen iki koruma olmadığını fark ettim. Birkaç saat önce neden kovulduklarını, onların yerine bu iki adamın ne zaman getirildiğini düşünemedim bile.

İçeri girer girmez yatağın kenarına oturdum. Oya Abla kapıyı arkasından kapattıktan sonra öfkesini üzerinden atamamış gibi odanın tam ortasında durdu.

“Bunu Devrim’e anlatacağım.” dedi bir anda.

Başımı kaldırdım.

“Hayır, Oya Abla.” dedim sessiz bir kabullenişle.

“Eliz.”

“Anlatmayacaksın.”

“Annesinin sana ne söylediğini bilmesi gerekiyor.”

“Neden?”

Oya Abla bana inanamayarak baktı.

“Çünkü bilse kıyameti koparır da ondan!”

“İşte tam da bu yüzden bilmesini istemiyorum.” dedim başımı sallayarak.

“Eliz’ciğim, bu tam da Devrim’in kıyameti koparmasını gerektiren bir durum! Güven bana.”

“Oya Abla...” dedim hüzünle, “Benim yüzümden annesiyle kavga etmesini istemiyorum.”

“Senin yüzünden değil, annesinin yaptığı terbiyesizlik yüzünden kavga edecek. Misafirine böyle davranıldığını bilmesi lazım.”

“Ne olursa olsun...” dedim, “Bu evdeki herhangi bir tartışmanın sebebi olmak istemiyorum artık.”

Kutuyu yatağın üzerine bıraktım. Parmaklarım kapağının üzerinde bir süre kaldıktan sonra derin bir nefes alıp başımı kaldırdım.

“Bu evde biri benim için ne zaman bir şey yapsa,” dedim, “Sanki burada kalmaya devam etmek zorunda olduğumu hissediyorum... Birileri bu evde mutlu olmamı sağlamaya çalışırken ben hala ısrarla gitmek istiyorum bu evden. Sonra da nankörlük ediyormuşum gibi geliyor. Gitmek istemeye devam edersem hepinizi yarı yolda bırakacakmışım gibi...”

Oya Abla kendinden emin adımlarla gelip yanıma oturdu.

“Kimseye borçlu değilsin Eliz, biz ne yapıyorsak seni sevdiğimiz için yapıyoruz.”

Bakışlarımı odanın ağır perdelerine, koyu renk mobilyalarına, kapalı kapısına çevirdim. Oya Abla benden cevap alamayınca birkaç saniye sessiz kaldı. Sonra elini elimin üzerine koydu.

“Peki,” dedi istemeyerek, “Şimdilik Devrim’e söylemeyeceğim.”

“Şimdilik?” dedim soran gözlerle.  

“Bir daha sana tek kelime ederse kendimi tutamam, Eliz.”

İstemeden gülümsedim.

“İnsanlara ağızlarının payını vermeyi iyi bilirim.” dedi gülümsediğimi gören Oya Abla.

“Doktorluk eğitiminin hangi senesinde öğretiyorlar onu?”

“Ben seçmeli ders olarak aldım.”

Dudaklarımın arasından küçük bir kıkırdama çıktığında Oya Abla’nın yüzündeki öfke biraz olsun azalmıştı. Gülen gözlerle başını çevirip yatağın üzerindeki kutuya baktı.

“Kutunun içinde mi saklayacaksın?” diye sordu.

“Öyle yapmayayım mı?” dedim bir öneri ister gibi.

“Bence kapağını aç, komodinin üzerine koyalım. Orada olduğunu görmek sana da iyi gelecektir.”

Başımı sallayarak kutunun kapağını yavaşça kaldırdım. İçindeki küçük sarı fular, beyaz kağıtların üzerinde bütün o karanlığın ortasına bırakılmış minicik bir güneş parçası gibi duruyordu. Parmak uçlarımla kumaşı okşadıktan sonra dikkatlice kutudan çıkarıp avucumun içine aldım.

O kadar küçüktü ki...

Bir gün onu gerçekten takabilecek kadar büyüyecek bir bebeğin şu an karnımın içinde olduğuna inanmak hala tuhaf geliyordu. Henüz yüzünü bilmiyordum, ellerini, gözlerini, saçlarının rengini, ağlarken nasıl bir ses çıkaracağını bile bilmiyordum ama ona ait küçücük bir şey avucumun içinde duruyordu.

“Onu bu fuları takarken hayal edebiliyor musun?” diye sordu Oya Abla dolu gözlerle. Aynı duygusallıkla başımı salladım.

“Belki hep bir hayal olarak kalacak ama...” dedim hüzünle, “Hayal edebiliyorum, Oya Abla.”

Küçük fuları titreyen ellerimle kutuya geri bırakıp kapağını kapatmadan komodinin üzerine yerleştirdim. Sonra birkaç saniye boyunca öylece fulara bakmaya devam ettim. Korksam da, onunla birlikte bir gelecek tasarlamaya cesaret edemesem de onu o sarı fularla birlikte hayal etmekten asla vazgeçmeyecektim.

Belki gücüm onu hayatta tutmaya yetmeyecekti, kim bilir. Ama hayal etmeme kimse engel olamazdı... Ben bile.

(GÜNLER SONRA)

Sonraki birkaç gün boyunca hayatım, birbirine benzeyen ama her birinin içinde küçük farklılıklar saklayan saatlerin arasında geçip gitti... Oya Abla tansiyonumu sabah akşam ölçüyor, tabağımdan kaç lokma yediğimi sanki ben fark etmiyormuşum gibi gizlice sayıyor, yeterince su içmediğimde bardağı elime tutuşturup başımda bekliyordu. Serumlar yavaş yavaş azalmış, kolumdaki iğne izlerinin bazıları sararmaya başlamıştı. Ayağa kalktığımda başım hala dönüyordu ama artık yatağın kenarına tutunup dakikalarca beklemem gerekmiyordu.

Ve en önemlisi de, küçük misafirimin kalbi atmaya devam ediyordu.

Her sabah o sesi duyana kadar içimde tuttuğum nefesi, Oya Abla ultrason cihazını kapattığında bırakıyor, sonra bütün gün o ritmi zihnimde taşımaya devam ediyordum.

Dum dum...

Dum dum...

Dum dum...

Bazen geceleri uyanıp hiçbir sebep yokken elimi karnıma götürüyor, acaba hala orada mı diye düşünüp korkuyor, sonra sabaha kadar uyuyamıyordum. Oya Abla bunu bildiği için artık çok erken saatlerde geliyordu odama, bana kalp atışlarını dinletip tekrar uyumamı sağladıktan sonra gidiyordu.

Devrim ondan istediğim tek şeyi yapmaya devam ediyor, benden uzak duruyordu. Bazen kapı aralandığında onu oradan geçerken görüyordum, göz ucuyla içeri bakıp geçip gidiyordu ama aklının burada olduğunu bakışlarından anlayabiliyordum.

Deha ile Demir ise beni odadan çıkarmayı kendilerine görev edinmişlerdi adeta. Lale ve Züleyha Hanım evde değilken gelip beni odadan kaçırıyor, bazen kapalı verandaya, bazen de bahçeye çıkarıyorlardı. Onlarla birer fincan kahve içmek birkaç gündür günün en sevdiğim aktivitesi haline gelmeye başlamıştı.

Bugün ilk kez odam dışında bir yerde, bahçedeki büyük erguvan ağacının altında kahvaltı yapacaktım onlarla. Lale ve Züleyha Hanım yine sabah erkenden bir akraba ziyareti için yola çıktıklarında Deha ve Demir de soluğu odamın kapısında almışlardı. Oya Abla’yı da ikna edip bizi kahvaltı için bahçeye davet ettiklerinde aklım yine Devrim’deydi. Beni bu odadan dışarı her çıkardıklarında onunla karşılaşacak mıyım diye düşünüp durmaktan alıkoyamıyordum kendimi.

“Üzerinize birer şal alsanız iyi olur.” dediğini duydum Deha’nın, odanın kapısında durmuş Oya Abla ve benim hazır olmamızı bekliyordu.

“Serin mi?” diye sordu Oya Abla.

“Gece yağmur yağmış herhalde, yerler ıslak...” diye yanıtladı Deha, “Hava çok serin değil ama üşütmüyor da diyemem.”

“Ben hırka alayım.” diyerek ağır adımlarla odadaki dolaba yöneldiğim sırada koridordan gelen o tok ve tanıdık sesi duymamla olduğum yerde kalakalmam bir oldu.

“Günaydın.” dedi Devrim Ali Yöner’in her zamanki etkileyici sesi.

Belli ki hazırlanmış bir yere gidiyordu. Üstündeki takım elbisesi ve elinde taşıdığı evrak çantasıyla baştan aşağı kusursuz görünüyordu. Ama gözlerindeki uykusuzluk yorgunluğunu ele veriyordu.

“Günaydın abi.” dedi Demir ona dönerek, “Bahçede kahvaltı yapacağız, katılmak ister misin?”

Devrim’in gözleri önce tepkimi görmek ister gibi benim gözlerime çevrildi. Ben hiçbir tepki vermeyip hırka almak için dolabımın kapaklarını açtığımda ise Devrim konuşmaya başladı.

"Çıkmam gerek... Ömer’le birkaç işimiz var. Size afiyet olsun.”

Tek bir kelime daha etmedi. Ben üzerime uzun, siyah hırkamı geçirirken gözlerinin bir anlığına karnıma kaydığını gördüğümde karnımda herhangi bir büyüme olup olmadığına baktığını fark ettim.

Sonra daha fazla kalıp beni rahatsız etmek istemiyormuşçasına bir toparlanmayla koridora yöneldi.

“Ev yine bize kaldı,” diye mırıldandı Deha keyifle, “Bu aralar herkes bir yerlerde. Eliz ne yapsak ya senin şu güzel olan çocukluk arkadaşlarını çağırıp bahçede voleybol falan mı oynasak? Neydi isimleri? Seren ve Leyla mıydı?”

Sessizce güldüm.

“Keşke.” diye mırıldandım, “Ama biliyorsun, buraya bir giren bir daha çıkamıyor.”

“Öyle deme,” dedi Deha, “Adnan’ı güzelce misafir edip yolladık ya!”

Ben ona gülerken Oya Abla omzundaki şal ile söze girdi.

“Hazır mısın?” diye sordu.

Başımı salladım.

“Hazırım,” dedim, “Bununla da üşümem herhalde.”

“Üşürsen bir şey getirmelerini isteriz.” dedi Demir.

Birlikte koridora ve ardından da merdivenlere yöneldiğimizde odamın kapısında bekleyen iki koruma da peşimizdeydi. Deha ve Demir bahçedeki masaya çoktan güzel bir kahvaltı hazırlatmışlardı zaten. Biz sandalyelere yerleşirken çalışanlar fincanlarımızı çayla dolduruyordu. Havadaki yağmur kokusu çayın kokusuyla birleştiğinde yavaş yavaş iyileşiyor olduğumu fark ettim.

Yalnızca fiziki olarak değil, ruhen de iyileşiyordum. Yağmur kokusunu alınca Azerbaycan’daki o geceyi değil, çocukluğumu hatırlıyordum artık. Seren, Leyla ve Umut ile annelerimizin çayından içmek için ısrar ettiğimiz o yağmurlu günleri, üşüdüğümüz o günlerde çayın içimizi ısıtışını...

“Bu arada ben ciddiydim,” diye söze girdi Deha omletten bir çatal alırken, “Arkadaşlarını getirmemizi istemez misin?”

“Yani onları kaçırmanızı mı?” diye sordum dalga geçer gibi.

“Hayır,” Deha başını salladı, “Bizim senin yakın arkadaşların olduğumuzu, bir süreliğine burada misafir olduğunu, onları da buraya bir akşam yemeğine davet ettiğini söyleyebiliriz onlara. Nasıl plan?”

“Polisi arayabilirler.” dedim ufak bir kahkahayla, “Sizin beni zorla tuttuğunuzu düşünürler...”

“Arasınlar.” dedi Demir, “Sen burada yalnızca misafir olduğunu söylediğin sürece ne olabilir ki?”

“Yani siz ciddi ciddi Seren, Leyla, Umut ve Gurur’u buraya mı davet etmek istiyorsunuz?” diye sordum inanamayarak.

“Umut ve Gurur’u değil...” dedi Deha muzip bir tavırla, “Erkek istemiyoruz.”

Demir anında söze girdi.

“Hele Gurur denen herifi bu arazinin etrafında bile görmek istemiyoruz, yoksa abim bizi öldürür.”

“Anladım!” diye mırıldandım, “Amacınızı şimdi anladım!”

Deha ve Demir gülerek birbirlerine baktıklarında çayımdan bir yudum aldım ve Oya Abla’ya döndüm.

“Tanıdık birilerini bulamaz mıyız Oya Abla,” diye sordum, “Yalnızlıktan benim çocukluk arkadaşlarımdan bile medet ummaya başladılar...”

Oya Abla ufak bir kahkaha atıp çatalını bıraktı.

“Benim yeğenlerim var ama, bilemedim beğenir misiniz?”

“Yok ya,” dedi Deha, “Biz vallahi de billahi de umutsuzluktan değil, kızların fotoğraflarını görüp beğendiğimiz için söylüyoruz bunu!”

“Üzgünüm,” dedim, “Onları da bu kaotik yaşantının içine sokamam. Onlar en son kendine has yaşamlarında gayet mutlulardı.”

“Bizimle de mutlu olabilirler,” dedi Deha, “Hem elti olursunuz, olmaz mı? Elti mi oluyordu yoksa görümce mi? Neydi ya?”

Gözlerimi devirerek derin bir nefes aldım ve başımı salladım.

“Hiçbir şey olmuş olmuyoruz,” dedim, “Ben sizin yalnızca arkadaşınızım. Unuttunuz galiba.”

“Biz yenge demeyi tercih ediyoruz ya...” dedi Deha gülerek, “Yeğenimizin annesi.”

“Öyle söylemeseniz daha iyi olur,” diye mırıldandım, “Gerçek yengeniz bunu duyarsa...”

“Gerçek yengemiz?” dedi Demir, “Kaçırılan çocukların hayatlarını kurtarabilmek için bilgi toplayan abime verilecek bilgi karşılığında evlilik şartı koşan Lale’yi mi diyorsun?”

Yutkundum. Bu evliliğin gerçek sebebinin bu olduğunu zaten biliyor olsam da bu şekilde duymak gerçekleri bir kez daha yüzüme çarpmıştı.

“Sebepleri her ne olursa olsun,” dedim sessizce, “Onlar evli ve ben böyle bir muhabbetin içine dahil edilmek istemiyorum.”

“Tamam, tamam!” dedi Deha ellerini kaldırarak, “Konuyu kapatalım ama sen şu Seren ve Leyla meselesini bir düşün. Hem sana da iyi gelir, gelmez mi?”

“Gelir tabi,” dedim, “Ama, işte... Biliyorsunuz...”

“Sen yine de bir düşün.” dedi Demir bana pankek tabağını uzatırken, “Hem belki karnın büyüdükten sonra bir süre açıklamaktan çekinip karşılarına çıkmak istemeyebilirsin...”

Doğru söylüyordu. Belki de onları önümüzdeki dokuz ay boyunca görebilmem için tek şansım onları bu birkaç hafta içinde görebilmekti. Sonra karnım büyümeye başlayacaktı ve onları görmek istesem bile soracakları onlarca sorudan çekinecektim.

“Ev bir gün yine boş kalırsa...” dedim çekinerek, “Belki o zaman olabilir.”

“Ta-mam!” dedi Deha heyecanlanarak, “Bu işi bana bırakın. Ben annem ve Lale’yi en kısa zamanda kısa bir seyahate çıkmaya ikna ettikten sonra gerekli ayarlamaları yaparız. Tamamen senin için Eliz, bizimle hiç alakası yok... Tamamen senin iyiliğin için!”

“Biliyorum,” dedim alaycı bir tavırla, “İnanıyorum sana.”

Bir süre Oya Abla, Deha ve Demir’in günlük konulardan konuşmalarını dinlerken tabağıma konulan her şeyden biraz biraz yemeye çalıştım. Domates, peynir, zeytin, çay, kızarmış ekmekler, omlet... Ben farkında olmadan masadaki herkes kadar yemek yerken onlar da keyifle sohbet etmeye devam ediyorlardı.

“Oya Abla,” dedi Demir konuştukları konu sona erdiğinde, “Abim sabah senin odandan çıkıyordu, niye gelmiş? Bir şeyi yok, değil mi?”

“Yok, yok... Gayet iyi.” dedi Oya Abla, sonra göz ucuyla bana baktı ve devam etti, “Her sabah şeyi sormaya geliyor...”

“Neyi?” diye sordu Demir.

“Eliz’in ve bebeğin durumunu.”

Derin bir nefes alıp başımı kaldırdığımda Oya Abla konuşmaya devam ediyordu.

“Eliz’in iyi olup olmadığını, yemek yiyip yemediğini, gece uyuyup uyumadığını... Bir de şey istiyor her gün...”

“Ne?” dedim merakla.

“Ultrason fotoğrafı. Her ultrasona girdiğinde bir tane de onun için çıktı alıyorum...”

Çekinerek konuşuyordu, sanki ona kızmamdan, bunu yaptığı için ona kırılmamdan korkuyordu ama ne diyebilirdim ki? Ben istesem de istemesem de Devrim bu bebeğin babasıydı, onu görmek de durumunu öğrenmek de onun hakkıydı.

Gözlerim büyük malikanenin pencerelerinden birine çevrildiğinde derin bir nefes aldım. Devrim’in penceresinin perdeleri sonuna kadar açıktı, sanki odada olduğu zamanlarda dışarıda olup biten hiçbir şeyi kaçırmak istemiyordu. Boş penceresine baktığımda bile yansımasını görür gibi olmuştum o an, çünkü o her ne kadar orada olmasa da gölgesi hep buralardaydı sanki.

O gece Oya Abla son kontrolünü yaptıktan sonra serum takmaya gerek olmadığını söyleyip beni uyumam için yalnız bırakırken bana son direktiflerini veriyordu.

“Başın dönerse kalkmıyorsun, kapıdakilere sesleniyorsun, onlar da beni çağırıyor, tamam mı?”

“Tamam, Oya Abla!”

“Su burada.”

“Görüyorum.”

“İlaçların burada.”

“Onu da görüyorum.”

“Televizyon kumandası da burada... Kumanda yere düşse bile kapıdaki korumalara haber veriyorsun, tamam mı? Onlar hep burada zaten, biliyorsun.”

“Biliyorum,” dedim, “Göremesem bile varlıklarını hep hissediyorum!”

“Uyu biraz,” dedi Oya Abla, “Sabah görüşürüz.”

“Görüşürüz.”

Kapı kapandıktan sonra başucumdaki lambayı açık bıraktım. Küçük sarı fuların kutusu hala komodinin üzerindeydi. Uzanıp içindeki küçük fuları avucuma aldıktan sonra kumaşı parmaklarımın arasından geçirirken elimi yavaşça karnıma götürdüm.

“Bugün de buradayız,” diye fısıldadım, “Bir günü daha bitirdik.”

Karnımdan bir cevap gelmedi. Henüz herhangi bir hareket hissetmem mümkün de değildi zaten. Yine de onun beni duyduğunu düşünmek hoşuma gidiyordu, onunla sohbet ederek uyuyakalmak bana son zamanlarda belki de en huzur veren şeydi.

“Bak,” dedim küçük fuları karnımın üzerinde tutarak, “Amcalarının sana yaptırdığı fuları yanımdan ayırmıyorum. Boynuna o kadar çok yakışacak ki...”

Gülümsedim. Fuları yeniden kutusuna yerleştirdikten sonra ışığı söndürdüm ve elimi yeniden karnıma götürüp tekrar konuşmaya başladım onunla. Birkaç dakika içinde uyuyakalacağımı biliyordum ve uyumadan önce onunla konuşmak, ona kendimi anlatmak, benimle kaldığı her gün için ona teşekkür etmek istiyordum.

Uyumam uzun sürmemişti, ama uykum dinlenmekten çok sürüklenmek gibiydi bu gece. Rüyamda yine çocukluğumun geçtiği o cezaevindeydim, duvarları hemen tanımıştım. O kirli beyaz boyayı, her kapının üzerinde duran küçük metal levhaları, floresan ışıkların insanın yüzünü olduğundan daha solgun gösteren o soğuk rengini, koridor boyunca uzanan demir parmaklıkları...

Bu sefer bir yetişkin olarak dönmüştüm oraya, ayaklarım çıplaktı ve çaresizce koşuyordum. Nereye gittiğimi bilmiyordum ama koridorun sonundan gelen bir bebek ağlaması duyduğuma emin gibiydim. Ses bazen yaklaşıyor, bazen uzaklaşıyor, ben hızlandıkça başka bir kapının ardından gelmeye başlıyordu.

“Buradayım!” diye bağırdım çaresizce.

Sesim koridorun duvarlarına çarpıp bana geri döndü.

“Buradayım, ağlama, geliyorum!”

Oysa bebek ağlamaya devam etti. İlk kapıya ulaştığımda kapının kolunu tüm gücümle çevirdim ama kilitli olduğunu anlayınca demir parmaklıkların arasından içeri bakmaya çalıştım. Odanın içinde yalnızca boş bir beşik vardı, beşiğin kenarında ise küçük sarı bir fular duruyordu.

“Hayır...” dedim korkuyla. Bu benim bebeğimin sesi miydi?

Kapıyı bütün gücümle çekiştirdim ama açılmadı, açılmıyordu işte! Koridorun diğer ucundan bir anahtar sesi duyar gibi olduğumda ise başımı çevirdim ve Devrim’i gördüm. Siyah bir takım giymiş, elindeki kalabalık anahtar demetiyle orada öylece duruyordu.

“Devrim!” dedim korkuyla, “Devrim kapı kilitli!”

Bana doğru yürümeye başladı ama o adım attıkça aramızdaki koridor uzuyordu. O bana ne kadar yaklaşırsa ben ondan o kadar uzaklaşıyordum. Aramıza yeni kapılar, yeni parmaklıklar giriyordu.

“Anahtar sende!” diye bağırdım bir kez daha, “Bebek ağlıyor!”

Devrim anahtarı kendi önündeki kapının kilidine sokup çevirdiğinde kapı açıldı ama açılan kapının ardında bir kapı daha vardı. Yeni bir anahtar deneyip onu da açtı ama onun önünde de bir kapı vardı. Sonra bir kapı daha, ve bir tane daha...

Bebek ağlaması giderek yükseliyordu. Ben ellerimi parmaklıkların arasından uzatıyor, beşiğin boş olduğunu görmeme rağmen belki oralarda bir yerdedir diye bebeğe burada olduğumu göstermeye çalışıyordum.

“Çabuk ol!” diye bağırdım, “Ne olur Devrim, çabuk ol! Çok ağlıyor...”

Devrim çaresizce anahtarları deniyor, anahtarlar ellerinden düşüyor, eğilip topladıkça kapılar çoğalıyordu.

“Deniyorum!” dedi Devrim kan ter içinde, “Deniyorum!”

Ve tam o an bebek bir anda sustu... Bu sessizlik, ağlamasından çok daha korkunçtu. Ben telaşla etrafıma bakınırken duyduğum tek şey Devrim’in denemeye devam ettiği anahtarların sesiydi.

“Hayır!” diye haykırdım koridora doğru, “Devrim...” dedim nefesim kesilir gibi, “Bebeğim nerede Devrim? BEBEĞİM NEREDE?”

O an kapının ardında küçücük bir el gördüm. Parmaklıkların arasından bana doğru uzanıyordu, bileğinde ince sarı bir fular vardı. Bedenini göremiyordum, yalnızca beşiğin içinden bana uzanan elini görebiliyordum ve delirmek üzereydim. Titreyen elimi telaşla uzattığımda parmaklarımız birbirine değemiyordu! Ben ona uzatıyordum, o bana, ama aramızdaki mesafe asla kapanmıyordu, parmaklarım onun parmaklarına bir türlü değmiyordu!

“Değecek bebeğim, değecek!” dedim çabalayarak, “Biraz daha uzatırsak değecek!”

Ama eli bir anda elimden uzaklaştı...

“Hayır!” diye bağırdım acı içinde, karanlığın içinde beliren birileri bebeği beşiğinden alıp benden uzaklaştırırken yüzlerini göremiyordum.

“Bebeğimi bırakın!” Çaresizce kapıya vuruyordum.

“Onu benden almayın!”

Devrim hala kapıları açmak için çabalıyordu ama artık elindeki bütün anahtarlar birbirine benziyordu.

“Devrim!”

Başını kaldırdı.

“Devrim... bebeğimi benden almasınlar Devrim! Bebeğimi bana geri versinler!”

Elindeki anahtarlar bir anda yok olduğunda dudaklarından beni şaşırtan o cümle çıktı.

“Eliz, uyan.”

Sesi bir anda yakınımda duyuldu... Koridorda değildi artık, bir anda yok olmuştu ama sesi de kulaklarımın dibindeydi.

“Eliz, uyan.” dedi bir kez daha ve omzumda sıcak bir el hissettim.

“Uyan güzelim,” dedi telaşla, “Rüya görüyorsun.”

Gözlerimi açtığımda önce karanlığın içindeki gölgeyi gördüm. Korkuyla geri çekilmek istedim ama elim bir şeye sımsıkı tutunmuştu. Nefesim kesik kesik çıkıyor, bütün bedenim titriyordu. Birkaç saniye sonra karşımdaki yüz netleştiğinde dalgalarıyla mücadele ettiğim derin bir denizden çıkmış gibiydim.

Devrim... Yatağın kenarında oturuyordu. Bir eli omzumdaydı, diğer eli ise havada, bana dokunup dokunmamak arasında kalmış gibiydi. Ben ise gömleğinin kenarını avucumun içinde sıkmıştım, o kadar sert tutuyordum ki parmaklarımın eklemleri ağrıyordu.

“Devrim...” dedim nefes nefese doğrulduğumda.

“Buradayım.” dediğinde nefesi tenime değebilecek kadar yakındı.

Bu kelimeyi duyduğum an rüyadaki koridor yeniden gözlerimin önüne geldi. Bebek ağlaması, parmaklıkların arasından uzanan o küçük el, sarı fular... Diğer elimi hemen karnıma götürdüm.

“Bebek...” dedim telaşla.

“Rüyaydı Eliz, kabus gördün!” diye fısıldadı Devrim.

“Kabus mu...” dedim kafa karışıklığı içinde, “Ama bebeğimizi... bebeğimi alıyorlardı...”

“Gerçek değildi.” dedi Devrim karanlığın içinde bir fısıltı gibi, ve sonra yemin edercesine ekledi, “Kimse bebeğimizi bizden alamaz Eliz. Söz veriyorum sana.”

“O kadar... O kadar gerçekti ki...”

“Biliyorum,” dedi Devrim teselli eder gibi, “Bir ağrın var mı?”

Kendimi dinlemeye çalıştım, karnımda alışık olduğum hafif sızı dışında yeni bir ağrı yoktu ama kalbim deli gibi atıyordu.

“Hayır.” dedim, “Ağrım yok, yalnızca kalbim...”

Devrim bir anda elini kaldırıp kalbime, göğsümün hemen üstüne koyduğunda nefesimin anında yavaşladığını hissettim. Gözlerim karanlıkta gözlerini bulduğunda kollarının arasına sığınmamak için savaş vermem gerekiyordu.

“Derin bir nefes al,” dedi Devrim sakince, “Bir nefes daha...”

Nefesimi düzene sokmaya çalışırken elimin gömleğini tutmaya devam ettiğini fark ettiğimde parmaklarımı gevşetmek istedim ama elim beni dinlemiyordu. O an için güç aldığım tek şey onun gömleğini tutan elimdi sanki.

“Sen...” dedim nefes nefese, “Senin burada ne işin var?”

“Koridordan geçiyordum.” diye açıkladı Devrim, “Sayıklamalarını duyunca dayanamadım, içeri girdim.”

Başımı salladım. Devrim elini kalbimden çekip beni yavaşça yastığıma yerleştirirken nefesim düzene girmek üzereydi.

“Saat kaç?” diye sordum endişeyle.

Devrim dirseğine kadar sıvadığı gömleğinin altından görünen bileğindeki saate baktı.

“3’ü yeni geçmiş.”

“Sen uyumaya mı gidiyordun?” diye sordum.  

“Uyuyamadım,” dedi Devrim, “Buralarda geziyordum.”

“Koridorda mı?” dedim, “Koridorda mı geziyordun?”

Devrim birkaç saniye sustu.

“Evet,” dedi, “Koridorda geziyordum...”

“Neden peki?”

Bakışları yüzümde durdu.

“Kapının önünden geçebilmek için.”

Kalbimin içindeki bir şey, bunu duymaması gerekiyormuş gibi bir anda hızlandı. Yutkunup ne diyeceğimi bilemeyerek yüzüne baktığımda yüzüne vuran ay ışığının alnındaki ter damlalarını ne kadar belirginleştirdiğini fark ettim. Gördüğüm kabus onu da beni korkuttuğu kadar korkutmuş olmalıydı. Tam yanımda oturuyor, ellerini kollarımdan çekmiyordu.

Bir elim gömleğini tutmaya devam ederken diğer elim karnımın üzerinde biraz daha sıkılaştığında Devrim’in bakışları hareketimi takip etti ama soru sormadan bekledi. Bu hali beni her defasında hazırlıksız yakalıyordu. Eskiden ben sessizleştiğimde üzerime gelir, sorduğu şeyi öğrenene kadar susmaz, beni kendi istediği yere çekmek için bütün kelimelerini kullanırdı. Şimdi ise yalnızca bekliyordu.

Bir şeyleri onunla paylaşıp paylaşmamayı tamamen bana bırakıyordu ve bu sessiz kalmamı daha da zorlaştırıyordu.

“Cezaevindeydim,” dedim sonunda.

Devrim’in yüzü ciddileşti.

“Çocukluğunun geçtiği cezaevinde mi?”

Başımı salladım.

“Koridorlarda koşuyordum, ve onun sesini duydum... Onun...”

“Bebeğimizin.” dedi Devrim bir fısıltı gibi.

Bu kelimeyi onun ağzından duyduğumda göğsümün içinde hem sıcak hem de acıtan bir şey hissettim, tarifi mümkün bile değildi. Yutkundum ve başımı salladım.

“Ağlıyordu...” dedim, “Sesini takip edip onu bulmaya çalışıyordum ama bütün kapılar kilitliydi.”

Sesim titrediğinde boğazımı temizledim.

“Sonra sen geldin, elinde onlarca anahtarla çıkageldin bir yerden...  Ama açtığın her kapının arkasından başka bir kapı çıkıyordu, her seferinde aynı şey oluyordu. Sonra onun o küçük ellerini gördüm... Parmaklıkların arkasındaydı.”

Devrim’in bakışları istemsizce karnıma kaydı.

“Sonra?” diye sordu endişeyle.

“Birileri onu benden aldı.” dediğimde gözyaşlarım yanaklarıma doğru akmak için hazır bekliyordu.

“Kim?” diye sordu Devrim.

“Bilmiyorum.” dedim, “Karanlıktı... Yalnızca yalvarıyordum, bağırıyordum, çırpınıyordum...”

Gözlerimi kapattım.

“Ona ulaşmaya çalışıyordum ama kapının anahtarı bende değildi...” dedim acı içinde.

Devrim’in yüzü değişti.

“Bendeydi.” dedi ve bunu söylemek onu yaralamış gibiydi.

Bakışlarını birkaç saniyeliğine yere indirdiği sırada konuşmaya devam ediyordum.

“Sonra onu götürdüler...” dedim acı içinde, “Ben ne kadar yalvarsam da dinlemediler... Alıp götürdüler onu...”

“Böyle bir şey olmayacak.” dedi Devrim bir kez daha yemin eder gibi.

Sonra bana doğru eğildi, bu da onunla geçirip sonrasında unutmamız gerekecek o birkaç dakikadan biriydi, biliyordum ama sesimi çıkaramıyordum. Elini karnıma götürdüğünde içimde hissettiğim ateş alev alev yanmaktan farksızdı.

Devrim Ali Yöner’in eli karnımda, bebeğimizin yuvasındaydı...

“O bizim bebeğimiz.” diye fısıldadı Devrim gözlerime bakarak, “Onu bizden alabilmeleri için önce beni öldürmeleri gerek, Eliz... İnan bana.”

Acı içinde başımı salladım.

“Biliyorum.” dedim gözyaşları içinde, “Ona bir şey olmasına izin vermezsin, biliyorum...”

“İkinize de,” dedi Devrim, “İkinize de bir şey olmasına izin vermem.”

“Bunun için artık çok geç.” dedim acı bir gülüşle, “Sen yalnızca onu koru, bu bana yeter.”

Sustu. Gözleri hala gözlerimde, eli hala karnımdaydı. Nihayet bakışlarını benden çekip karnıma bakmaya devam ettiğinde hüzünle konuşmaya başladım.

“Keşke...” diye mırıldandım sessizce, “Keşke onunla bambaşka bir hayat kurabilsem. Onu hep güvende tutabileceğim, ama tutsak olmayacağımız bir hayat.”

“Tutsak olmayacaksınız...” dedi Devrim acı içinde, “Hiçbir zaman.”

“Bizi sonsuza kadar burada tutmak istediğini sanıyordum.”

“İstiyorum,” dedi Devrim, “Seni de onu da her saniye gözümün önünde tutmak istiyorum. Bu kapıyı kilitleyip ikinizi de dışarıdaki her şeyden saklamak istiyorum.”

Nefesim daraldığında Devrim beni şaşırtan bir cümle ekledi.

“Ama yapmayacağım.”

Gözlerimi kıstım.

“Yapmayacak mısın?”

Devrim’in eli de gözleri de hala karnımdaydı.

“Sizi yanımda zorla tutarsam...” dedi çaresizce, “Yalnızca ikinizin de nefret edeceği bir adam olurum.”

“Yani bizi bırakacak mısın?”

Devrim’in gözleri yüzümde kaldı. Ne diyeceğini bilemiyordu sanki, bizi hem yanından ayırmak istemiyordu hem de tutsak etmek istemiyordu. Soruma verebileceği bir cevap yoktu belli ki, neyi nasıl yapacağını o da bilmiyordu.

Odanın içinde bir süre yalnızca nefeslerimizin sesi vardı. Ben hala gömleğini tutuyordum, onun eli ise hala karnımdaydı. Devrim elimin gömleğinde olduğunu fark etmemiş gibi davranıyordu, ya da fark ettiği halde beni utandırmak istemiyordu. Ben ise karnımdaki bebeğin babasıyla ilk temasını bencilce kesmek istemiyordum ama artık gitmesi gerekiyordu.

“Beni,” dedim sessizce, “Kabusumdan uyandırdığın için teşekkür ederim Devrim, ama artık gitsen iyi olur...”

Sözlerimin aksine parmaklarım gömleğinde biraz daha sıkılaştı. Devrim’in bakışları yavaşça gömleğini tutan elime indi ve sonra yeniden yüzüme döndü.

“Elin öyle söylemiyor ama...” dedi.

Kalbim anında hızlandığında çekinerek yutkundum ve zor da olsa parmaklarımı araladım. Elimi gömleğinden çektikten sonra yatağın üzerinde biraz kenara doğru kaydığım sırada hareketim karnımdaki hafif sızıyı uyandırınca yüzümü buruşturdum.

Devrim hemen doğruldu.

“Canın mı acıdı?” diye sordu endişeyle. Eli hala karnımdaydı.

“Biraz.”

“Oya Abla’yı çağırayım mı?”

“Gerek yok, gerek yok!”

“Eliz... Emin misin?”

“Eminim, ters bir hareket yaptım sanırım... Şu an daha iyiyim.”

Birkaç saniye bekledikten sonra gerçekten geçtiğini anlayınca yeniden oturdu. Gitmesini istememe rağmen gitmiyordu, elini karnımdan çekmiyordu ve gözleri karanlıkta beni izlemeye devam ediyordu. Sanırım eski Devrim geri dönüyordu.

“Dediğim gibi,” diye mırıldandım bir kez daha, “Artık gitsen iyi olur.”

“Belki de o gitmemi istemiyordur...” dedi buna karşı koyamayacağımı tahmin eder gibi.

Bakışlarımı karnıma indirdiğimde beni öyle hassas bir yerden vurmuştu ki bebeğin onu isteme ihtimalini bilerek onu öylece kovamazdım artık.  

“Bunu hissettiğini sanmıyorum.” dedim duygusuz olmaya çalışarak, “Daha çok küçük.”

“Hissediyorlar diye okumuştum...” dedi Devrim çaresizce.

“Nerede okudun?” diye sordum dalga geçer gibi, “Tiktok’ta mı?”

Devrim söylediği şeye inanmadığımı anlamış olacak ki son kozunu oynamak için karnıma doğru eğildi.

“Kalmak isterdim,” diye fısıldadı, “Ama anneni duydun... Babanı burada istemiyor.”

“Tamam!” dedim telaş içinde, “Öyle şeyler söyleme ona! Ya gerçekten duyuyorsa...”

“Beni kovdun,” dedi Devrim, “Ben de kendi isteğimle gitmediğimi anlatmak istedim.”

“Ama o zaman annesini kötü bilecek! Babası onunla vakit geçirirken benim tarafımdan kovuldu sanacak!”

“Kovmadın mı?” diye sordu Devrim.

Çaresizce bir nefes aldıktan sonra etrafıma bakındım. İçimdeki annelik iç güdüsü yüzünden duygularıma yenik düşmek üzereydim.

“Tamam...” dedim sessizce, “Tamam, biraz daha kalıp onunla vakit geçirebilirsin. Ama lütfen benimle konuşma. Yalnızca onun için izin veriyorum biraz daha kalmana.”

Devrim bana inanamıyor gibi bakarken onu haftalar sonra ilk kez bu kadar mutlu görüyordum. Yatağın kenarına iyice yerleşip bana biraz daha yaklaştığında eli hala karnımdaydı. Beni rahatsız edecek hiçbir şey yapmamak için nefesini tutuyordu sanki ama neredeyse yan yana uzanıyor gibiydik.

“Buradayım...” diye fısıldadı karnıma doğru, “Annen izin verdi...”

Kendimi tutamayıp Devrim’e belli etmemeye çalışarak gülümsediğimde gözlerimden birer damla yaş aktı. Yaşadığım duygu karmaşasını ona belli etmemek için gözlerimi kapattığımda Devrim’in yanı başımda olduğunu bilmek istemesem de huzur veriyordu bana.

“Sadece ben uyuyana kadar kal,” diye fısıldadım sessizce, “Sabah olduğunda seni burada kimsenin görmesini istemiyorum.”  

“Tamam.”

“Söz ver.”

“Sen uyuyunca gideceğim, söz.”

Gözlerimi aralayıp ay ışığının aydınlattığı yüzüne baktığımda gözlerinin artık karnımda değil, yüzümde olduğunu gördüm. Dolu gözlerle gözlerine baktığım sırada içimde hissettiğim sıcaklık ondan uzak kalmamı o kadar zorlaştırıyordu ki neredeyse bütün yelkenlerimi suya indirecektim.

“Bana bakma...” dedim sessizce, “Onun için buradasın, benim için değil.”

Oysa Devrim’in gözleri hala gözlerimdeydi.

“Engel olamıyorum.” dedi çaresiz bir sesle, “Sana bakmamak, sana dokunmamak o kadar zor ki...”  

Sesi odanın karanlığında kaybolmadı, aksine bütün duvarlara çarpıp yeniden bana döndü ve göğsümün tam ortasına yerleşti. Devrim’in eli hala karnımdaydı, avucunun sıcaklığını geceliğimin üzerinden hissedebiliyordum ama gözleri çoktan oradan ayrılmış, yüzümde takılı kalmıştı.

Bana bakmamasını söylemiştim, çünkü gözlerinin içinde kendimi gördüğümde, ona karşı kurduğum bütün cümleler anlamını yitiriyordu. Öfkem, kırgınlığım, kendime verdiğim sözler... Hepsi bir anda uzaklaşıyor, geriye yalnızca Devrim’in gözlerindeki yerimi görmek kalıyordu.

Sevgi miydi gözlerinde gördüğüm, hasret miydi? Yoksa ikimizin de artık taşıyamadığı bütün duyguların birbirine karışmış halini mi görüyordum gözlerindeki yansımamda? Bilmiyordum... Ama bana böyle bakmaya devam ederse birazdan yanlış bir şey yapacağımı biliyordum.

“Uyumak üzereyim,” dedim, “Kurallara da uymadığına göre sen artık git istersen.”

Sesim kararlı çıksın istemiştim ama son kelimelerim dudaklarımın arasından neredeyse bir fısıltı gibi dökülmüştü. Devrim’in yüzü bir an için dağıldı ama sonra başını yavaşça salladı.

“Tamam.” dedi.

Elini karnımdan çekerken avucunun altında bıraktığı sıcaklık da onunla birlikte uzaklaştı ve içimde beklemediğim kadar büyük bir boşluk açıldı. Yatağın kenarından kalkmak için bedenini geri çektiği sırada onu durdurmak için elimi uzattığımı fark ettiğimde iş işten çoktan geçmişti.

Parmaklarım bir kez daha gömleğinin kenarına tutunmuştu, elimi hisseden Devrim olduğu yerde kaldığında bakışları önce elimi, sonra yüzümü buldu.

“Eliz...”

Adımı öyle bir söyledi ki bu bana verilmiş son bir fırsat gibiydi. Elimi çekebilir, başımı çevirebilir, ona gitmesini yeniden söyleyebilirdim. Devrim de hiçbir şey yapmadan kalkıp gider, bu geceyi yalnızca kötü bir rüyanın ardından yaşanan kısa bir zayıflık olarak geride bırakabilirdik.

Ama yapamadım... Gömleğinin kenarını tutan parmaklarımı biraz daha sıktığımda Devrim’in nefesi değişti.

“Bunu yapma,” dedi ama sesi beni durdurmak isteyen bir adamın sesine benzemiyordu, daha çok kalan son iradesine tutunmaya çalışan bir adamın çaresizliğini taşıyordu.

“Ne yapıyorum?”

“Gitmemi zorlaştırıyorsun.”

“Gitmek istemeyen sendin.”

“Gitmemi isteyen de sendin ama...” dedi Devrim.

“Ben...” dedim çaresizce, “Ben ne istediğimi bilmiyorum.”

Bu cümle dudaklarımdan çıktığı anda ikimiz de sustuk. Devrim’in yüzü bana o kadar yakındı ki nefesi dudaklarıma değiyor, ay ışığında gözlerinin içindeki bütün o karanlığı görebiliyordum. Elini yatağın üzerine bastırmış, bana değmemek için kendisini orada tutuyordu ama benim elim hala onun gömleğindeydi.

O an kaybettiğim irademle biraz daha kendime çektim onu. Bunu yaptığım için sabah kendimden nefret edeceğimi biliyordum, kendi zayıflığımdan utanacak, birkaç saniyelik bir yakınlık uğruna bütün kırgınlıklarımı hiçe saydığım için kendime kızacaktım, biliyordum. Ama sabah henüz gelmemişti, güneş henüz doğmamıştı ve tek umudum gecenin karanlığının bu kez de benim zayıflığımı saklamasıydı.  

“Sana,” dedim fısıltıyla, “Sana bana öyle bakma demiştim.”

“Nasıl?”

“Sanki...”

Cümlemi tamamlayamadım... Çünkü tam o an Devrim’in bakışları artık daha fazla dayanamayacakmış gibi dudaklarıma indiğinde nefesimin durduğunu hissettim. Aramızdaki mesafe o kadar azalmıştı ki hangimizin önce hareket ettiğini anlayamadım. Belki ben onu yakasından tutup biraz daha kendime çektim, belki Devrim artık kendisini tutamadı, belki de ikimiz aynı anda haftalardır durduğumuz o mesafenin iki ucundan birbirimize doğru bir adım attık.

Dudakları dudaklarıma değdiğinde bütün düşüncelerim bir anda sustu... Aslında bu ilk temas ikimize de geri çekilmek için fırsat veren küçücük bir öpücük gibiydi. Devrim’in dudakları dudaklarımın üzerinde yalnızca bir an durdu ve tepkimi bekleyerek hemen uzaklaşacakmış gibi geri çekildi.

Ama ben bırakmadım...

Gömleğinin yakasındaki elim onu yeniden kendime çektiğinde Devrim’in içinde tuttuğu bütün iradesi verdiği nefesle birlikte bir anda kırıldı. Eli yüzüme geldi, parmakları yanağımı öyle dikkatle kavradı ki bana dokunmaya hala korkuyormuş gibiydi ama dudakları bir daha dudaklarımı bulduğunda aramızdaki bütün o temkin, bütün o mesafe, günlerdir korumaya çalıştığımız bütün sınırlar dağılıp gitti.

Bu kez öpüşmemiz tereddütlü değildi... Devrim beni haftalardır hiçbir yere koyamadığı bütün hasretiyle öpüyordu. Ben de onu durdurmak yerine gömleğine daha sıkı tutunuyor, aramızdaki son mesafeyi de yok etmek ister gibi kendime çekiyordum. Bir eli yanağımda, diğer eli saçlarımın arasındaydı; bedenini karnıma değdirmemek için dikkatle geride tutmaya devam ediyordu ama dudaklarını benden uzaklaştıramıyordu.

Dudaklarımdan her ayrıldığında nefes almak için yalnızca bir saniye bekliyor, sonra yeniden bana dönüyordu. Sanki ikimiz de birazdan bunun biteceğini biliyor ve bitmeden önce bu hasreti ne kadar dindirebilirsek dindirmeye çalışıyorduk.

Bunu istememem gerekiyordu, biliyordum, ama istiyordum. Onun bana dokunmasını, dudaklarının dudaklarımda kalmasını, ellerinin yüzümü tutmasını, ismimin nefesinin arasında kaybolur gibi çıkmasını istiyordum ağzından. Uyandığımda bundan nefret edecektim, kendimi suçlayacak, sabah olduğunda aynadaki yüzüme bile bakamayacaktım belki ama o an bütün bunların hiçbir önemi yoktu.

Çünkü haftalardır ilk kez düşünmüyordum, yalnızca hissediyordum.

Devrim dudaklarımdan ayrılıp alnını alnıma yasladığında nefeslerimiz birbirine karışmıştı. Gözlerim kapalıydı, elim hala gömleğinin yakasında, onun eli ise yanağımdaydı. Bir saniye sonra beni öpmeye devam edeceğini sansam da, hatta bunu her şeyimle istesem de Devrim bir anda dondu.

Gözlerini açıp yüzüme baktığında içindeki bütün sıcaklığın yerini korkuya bıraktığını gördüm. Bakışları dolan gözlerime, titreyen dudaklarıma ve gömleğine tutunan elime kaydı. Sanki yaptığı şeyi o an anlamıştı, ama fazlasıyla yanlış anlamıştı. Sanki ben onu öpmemişim, dudaklarına karşılık vermemişim, onu kendime çekmemişim gibi yüzündeki bütün ifade bir anda suçlulukla kaplandı.

Ellerini benden çekti. O kadar hızlı geri çekildi ki yanağımda bıraktığı sıcaklık anında soğuğa dönüştü.

“Özür dilerim,” dedi.

Nefesi hala düzensizdi.

“Devrim...”

Başını iki yana salladı.

“Özür dilerim.”

Bu kez sesi daha da kırılmıştı.

“Sana söz vermiştim. Sana dokunmayacaktım, sen istemeden hiçbir şey yapmayacaktım ama ben...”

“Devrim, ama bunu ben de... Yani ben...”

Söyleyemedim.

“Ben de istedim.” demek istedim ama bu üç kelime boğazıma kadar gelse de orada takılı kaldı. Çünkü bunu söylersem yalnızca Devrim’e değil, kendime de itiraf etmiş olacaktım.

Devrim yatağın kenarından hızla kalkarken yüzüme bir kez daha bakmaya cesaret edemedi. Parmaklarını saçlarının arasından geçirip birkaç adım geri çekildiğinde ne yapacağını bilemez bir haldeydi.

“Yapmamalıydım,” dedi kendini harap ederek, “Kabus gördüğün için geldim, karnına dokunmak istedim ve bunlardan faydalanmışım gibi oldu, özür dilerim...”  

“Öyle olmadı.”

Sesim o kadar kısık çıktı ki duyup duymadığını anlayamamıştım bile, Devrim kendine o kadar kızıyordu ki durup bir şeyler söylemeye fırsatım bile olamamıştı.

“Ben gitsem iyi olacak.” dedi bir anda.

Biraz önce kalması için elimden geleni yaptığım adam şimdi benden kendini suçlu hissettiği için kaçıyordu ve onu durdurmak için tek yapmam gereken, az önce söyleyemediğim gerçeği yüksek sesle dile getirmekti.

“Seni ben öptüm.”

“Seni ben kendime çektim.”

“Ben de istedim.”

Ama hiçbirini söylemedim. Devrim kapıya doğru yürüdüğü sırada eli kapının koluna uzandığında bir saniyeliğine durdu ama arkasına dönmedi.

“Özür dilerim, Eliz.” dedi son kez.

Sonra kapıyı açtı ve çıktı. Kapı arkasından usulca kapandığında odanın içindeki sessizlik bir anda büyüdü. Birkaç saniye boyunca kıpırdamadan uzanmaya devam ettikten sonra titreyen parmaklarımı dudaklarıma götürdüm.

Onun sıcaklığını hala hissediyordum... Devrim kendisini bu öpüşme yüzünden suçlayarak gitmiş olsa da gerçek çok daha kötüydü. Bunu ben istemiştim... Onu kendime çeken bendim. Gitmesini istemeyen, öpüşmeyi bitirmesini istemeyen, geri çekildiğinde yeniden yaklaşmasını bekleyen de bendim.

Bundan kendimden nefret edecek kadar pişman olmam gerekiyordu ama o an hissettiğim tek pişmanlık, ona gerçeği söylememiş olmaktı. Ona gerçeği elbet bir gün söyleyecektim ama bu gece gözlerinde gördüğüm o pişmanlığı hiçbir zaman unutamayacaktım...

Peki ya sabah olduğunda kendi gözlerimde göreceğim pişmanlık? Onu ise görmemek için ömrüm boyunca aynalardan kaçmaya razıydım...

-

Tekrar merhaba aşkımlarrrrr. ^^

Sonunda o çok istediğiniz öpüşme sahnesini yazdım size AMA GERÇEKTEN DEVRİM KALKIP GİTTİĞİNDE BEN BİLE YAZARKEN KAHROLDUM :(

Bugünlük benden bu kadar, yorumlarınızı okumak için aşırı heyecanlıyım ve yorumlarınız için aşırı teşekkür ederim şimdiden, Misafir’i arkadaşlarınıza önermeyi unutmayın. ^^

Bu arada Instagram üzerinden misafirkitapresmi sayfasını, benim hesabım olan beyzalkoc hesabını ve beyzaalkockitaplari sayfalarını takip etmeyide unutmayın. ^^

İyi ki varsınız. :')

-BEYZA ^^‍