2.KİTAP - 12.BÖLÜM : KÜÇÜK SARI.
Merhaba benim güzel misafirlerimmmm, nasılsınız? ^^
Umarım bölümü çok severek okursunuz, iyi okumalar dilerim. <3
Bol bol yorum yazmayı unutmayın!^^
.png)
12.BÖLÜM : KÜÇÜK SARI.
(YAZARIN ANLATIMIYLA)
Devrim Ali Yöner birkaç saniye önce yağmurun altında durmuş, hayatı boyunca en çok güvendiği adamın imzasını hiç görmek istemediği bir belgenin üzerinde görmüş olmanın ağırlığını taşıyordu üzerinde, ve o sırada yaşadığı şeyin o gün başına gelebilecek en kötü şey olduğuna inanıyordu. Oysa yanılıyordu...
Eliz bir eli karnının üzerinde, diğer eli perdeye tutunmuş, camın ardından ona bakarken o birkaç saniyelik bakış Devrim’in içindeki bütün karanlığı susturmaya yetmişti. Babası, Dimitri Vetrov, belgeler, çocuklar, imzalar... Hepsi bir anda uzaklaşmıştı.
O an onun için yalnızca Eliz vardı. Yalnızca Eliz’in elleri, onun yüzündeki o halsiz bakış, tutunmaya çalışırken sendeleyişi...
Bahçenin ortasında, yağmurun altında Eliz’in pencerenin önünde sendelediğini gördüğü o birkaç saniyede içine dolan çaresizlik, yalnızca sevdiği kadının birazdan düşeceğini anlamanın korkusu değildi, aynı zamanda ona ulaşması gerektiği halde aralarında bir bahçe, iki kat merdiven, uzun koridorlar ve geçmesi gereken onlarca saniye olduğunu bilmenin yarattığı dehşetti.
Sigarası ıslak taşların üzerine düşerken Devrim çoktan koşmaya başlamıştı.
Devrim’in yağmurdan sırılsıklam olmuş gömleği bedenine yapışmış, ıslak saçlarından yüzüne su damlaları akıyordu ama bunların hiçbirini hissetmiyordu o an. Malikanenin ana kapısını açmak için kendisine doğru koşan korumanın yetişmesini bile beklemeden kapıyı iterek içeri girdi.
“Eliz!”
Sesi geniş giriş holünde yankılanırken içerideki çalışanların hepsi oldukları yerde durdu. Üst katta önce bir kapı açıldı, ardından bir tane daha. Devrim’in telaşlı sesi malikanenin tüm koridorlarında yankılanırken o an evde kim varsa telaşla odalarının kapılarına çıkmıştı.
“ÖMER!” diye bağırdı bu kez Devrim merdivenlere yöneldiğinde.
Basamakları ikişer ikişer çıkarken sesi bir kez daha bütün eve yayıldı.
“OYA ABLA!”
Evdeki tüm çalışanlar, Devrim’in tüm ailesi ve o an malikanenin içinde bulunan herkes ne olduğunu bilmeden koridorlara çıkıyor, Devrim’in koşarak geçtiğini görünce arkasından bakakalıyorlardı. Deha odasından çıkarken elinde yarım bıraktığı sandviçi duruyordu, Demir ise hemen arkasındaydı.
“Abi?” diye seslendi Deha.
Devrim durmadı.
“Eliz!” dedi yalnızca.
Tek bir isim... Bütün açıklaması buydu. Deha ve Demir birbirlerine bakmadan Devrim’in peşine takılıp koşmaya başladıklarında ikisi de bir şeylerin ters gittiğini anlamışlardı. Devrim Eliz’in odasının kapısına ulaştığında kapının önündeki korumalardan biri daha ne olduğunu soramadan kapıyı açıp içeri girdi.
Ve onu gördü... Eliz pencerenin yalnızca birkaç adım gerisinde yerde yatıyordu.
Saçları yüzüne dağılmış, bir kolu bedeninin yanında, diğer eli ise sanki son anda karnını korumaya çalışmış gibi gövdesine yakın durmuştu. Siyah bol pijamalarının içinde o kadar savunmasız görünüyordu ki Devrim’in nefesi kesildi.
“Eliz!” dedi bir kez daha.
Yanına doğru eğilip diz çöktüğünde ellerini onu kucaklayabilmek için uzattı ama son anda durdu. Başını çarpmış olabilir miydi? Boynunu incitmiş olabilir miydi? Düşerken yarası yeniden açılmış olabilir miydi? Devrim’in elleri ona zarar verme korkusuyla havada kaldı.
“Eliz,” dedi bu kez çok daha alçak bir sesle, “Eliz, beni duyuyor musun?”
Cevap gelmedi. Devrim’in yüzündeki tüm renk çekilirken elini Eliz’in yanağına götürdü. Parmakları tenine değdiğinde yüzünün buz gibi olduğunu hissetti.
“Yüzü çok soğuk.” dedi Devrim peşinden gelen kardeşlerine çaresizce, “Oya Abla nerede?”
“Geldim, geldim!” dedi Doktor Oya, dehşeti sesine yansımıştı.
Elinde çantası bile yoktu, koridor boyunca koşarak gelmişti. Nefes nefese bir halde yanlarına eğildiğinde Devrim hemen ona döndü.
“Bayıldı.” dedi, “Camdan gördüm.”
“Biraz kenara çekil Devrim.” dedi Oya Abla telaşla, “Ömer odamdan çantamı getir hemen!”
Devrim geri çekilmedi, bu sefer ne olursa olsun uzak durmayacaktı sevdiği kadından. Doktor Oya Eliz’in nabzını ve gözlerini kontrol ederken Devrim korkuyla bir cevap bekliyordu.
“Başını sert çarpmamış gibi.” dedi Doktor Oya, saçlarının arasını eliyle yoklarken.
“Gibi ne demek?” diye sordu Devrim öfkeyle.
“Tansiyonla ilgili bir problem var gibi...”
“Gibi ne demek Oya Abla?” dedi Devrim bir kez daha öfkeyle.
Ömer saniyeler içinde mucizevi bir hızla doktor çantasını getirdiğinde Doktor Oya Eliz’in bileğine küçük tansiyon cihazını geçirdi. Birkaç saniye boyunca ekrana baktıktan sonra yüzü ciddileşti.
“Tansiyonu çok düşük.” dedi.
“Ne kadar düşük?” diye sordu Devrim endişeyle.
“Yediye dört.”
“Çok mu kötü?”
“Bayılmasına yetecek kadar.” dedi Doktor Oya, “Hemen serum takmam lazım, önce Eliz’i yatağa alalım da...”
“Bebek iyi mi?” diye sordu Deha bir anda tüm o karmaşanın ortasında.
Oya Abla Deha’ya kısa bir “Şimdi bu sorunun hiç zamanı değil!” bakışı attıktan sonra Devrim’e döndü.
“Onu yatağa taşı Devrim, çabuk olmamız lazım.”
Devrim bir saniye bile beklemedi. Eliz’i yerden kaldırırken bir kolunu dizlerinin altına, diğerini sırtının altına yerleştirdi. Bedenini kollarına aldığı anda bir gece önce yaşadıkları o kısa sarılış geldi aklına. O zaman Eliz başını kendi isteğiyle göğsüne bırakmıştı, şimdi ise başının Devrim’in omzuna düştüğünden haberi bile yoktu.
“Eliz,” diye fısıldadı Devrim onu yatağa taşırken, “Hepimiz buradayız bak, az kaldı, iyi olacaksın...”
Oya Abla telaşla yatağın örtüsünü çekti.
“Yavaş,” dedi, “Dikkatli olalım Devrim.”
Devrim Eliz’i yatağa dikkatlice bıraktıktan sonra başını da yastığa yerleştirdi. Sonra ellerini çekemedi, bir eli Eliz’in yanağında kalırken diğer eliyle de onun elini tutuyordu. Başparmağıyla yüzüne yapışmış saç tellerinden birini kulağının arkasına götürdü dikkatlice.
“Hadi,” dedi, sesi yalnızca ona ulaşacak kadar kısıktı, “Aç gözlerini Eliz...”
“Bacaklarını biraz yukarı alacağız.” dedi Oya Abla Eliz’in bacaklarının altına yastık yerleştirirken, “Demir, şu yastığı da ver.”
Demir hemen yanındaki yastığa uzanırken Deha ise yatağın diğer ucunda donmuş gibi durmuş, Eliz’in yüzüne bakıyordu.
“Niye bu kadar düştü tansiyonu?” diye sordu Devrim doktora hesap sorar gibi.
“Günlerdir doğru düzgün yemiyor,” dedi Oya Abla, “Serumla destek oluyorum tabi ama üstüne bir de yatak istirahati, stres... Bir anda ayağa kalkınca tansiyonu etkilenmiş olmalı.”
Tam o anda gözleri yatağın yanındaki masaya kaydı. Kahvaltı tepsisi hala oradaydı, Doktor Oya bir yandan Eliz için yeni bir serum hazırlarken gözleri yatağın yanındaki kahvaltı tepsisine takıldı.
“Kim getirdi bu kahvaltıyı?” diye sordu, “Ben henüz göndermemiştim.”
Kapı önünden gelen küçük bir hareket sesiyle Devrim merakla başını çevirdi.
“Ben getirdim...” diye mırıldandı Lale.
Sesleri duyunca o da kendini kapıda bulmuştu, ve onun hemen arkasında ise Devrim’in annesi Züleyha Yöner duruyordu. İkisinin de yüzünde endişe vardı ama Lale’nin yüzünde bambaşka bir ifade daha vardı.
Devrim’in bakışları Lale’nin üzerinde yalnızca bir saniye kaldıktan sonra sesi sertleşti.
“Sen mi?” diye sordu anlamayarak.
Lale cevap verebilmek için dudaklarını araladı.
“Ben...”
Devrim öfkeyle Ömer’e döndü.
“Kapıdaki güvenlikler patronlarının kim olduğunu unuttu galiba.” dedi öfkeyle, “Söyle hepsine... Kovuldular.”
“Tamam abi.” dedi Ömer.
Devrim’in gözleri bir kez daha annesine ve Lale’ye döndü. Sesi bu kez odadaki havayı tümüyle değiştirecek kadar soğuk çıktı.
“Ve Ömer...” dedi, “Gönder onları.”
Züleyha Yöner’in kaşları şaşkınlıkla çatıldı.
“Devrim...” dedi kadın şaşkınlıkla, “Ne demek bu? Annenim ben senin yahu! Sen kimi kimin evinden gönderiyorsun?”
“Ömer.” dedi Devrim yalnızca.
Tekrar söylemesine gerek kalmadı. Ömer kapıya doğru ilerlediğinde yüzünde sakin bir ifade vardı.
“Züleyha Hanım,” dedi sakin ama tartışmaya kapalı bir sesle, “Lale Hanım... Lütfen aşağıya geçelim. Biraz konuşup sakinleşelim, olur mu?”
“Terbiyesizlik bu,” dedi Züleyha, “Oğlumun misafiri rahatsızlandı diye merak edip geldik, bir kovulmadığımız kalmıştı!”
“Doktor ilgileniyor.” dedi Ömer, “Ben size haber vereceğim...”
Lale ise tek kelime etmiyordu. Gözleri yatağın üzerinde baygın yatan Eliz’de değildi, Devrim’deydi. Ömer onlara bahçeye kadar eşlik etmek üzere koridora çıkıp kapıyı usulca kapatırken Lale’nin bakışları son bir kez aralıkta kalan odaya kaydı ve kapı kapandı.
Oya Abla serum setini hazırlamış açık olan damar yoluna bağlarken Devrim hala Eliz’in elini tutuyordu.
“Acaba bebek...” diye mırıldandı Deha merakla.
Oya Abla başını kaldırdı.
“Önce tansiyonunu toparlayalım da.”
Devrim öfkeyle bir nefes alıp Deha’ya döndü o an.
“Şu an tek önemli şey Eliz,” dedi kardeşine, “Yalnızca Eliz.”
“Özür dilerim abi.” dedi Deha, “Amca olma fikri beni o kadar heyecanlandırdı ki...”
Demir anında Deha’nın koluna vurup onu susturdu. Devrim’in gözleri yeniden Eliz’e döndüğünde gözlerinin açıldığına şahit olmak için sabırsızlanıyordu.
“Ne zaman uyanır?” diye sordu sessizce.
“Saat veremem.” dedi Doktor Oya, “Vücudu ne zaman toparlarsa.”
Devrim cevap vermedi, Eliz’in eline bakmaya devam etti yalnızca. Sonra dayanamayıp Eliz’in elini iki avucunun arasına aldı ve hüzünle baktı.
“Uyanınca bana çok kızacak.” diye fısıldadı, “Elini izinsiz tuttuğum için.”
“Aramızda,” dedi Demir, “Söylemeyiz, merak etme.”
Devrim biraz daha gülümsedi. İçindeki hüzün o kadar derindi ki başını Eliz’in göğsüne yaslasa gözyaşları akıp gidecekti neredeyse. Hayatın her yeri onun için bir darbeydi, başını nereye çevirse onu sarsacak bir şey görüyordu.
“Abi,” dedi Demir, “Üstün sırılsıklam... Gidip üstünü mü değiştirsen acaba?”
“Gerek yok.”
“Demir doğru söylüyor,” dedi Doktor Oya, “Sen de hasta olacaksın bak böyle, hanginize yetişeyim ben!”
“Eliz uyanınca değiştiririm...” dedi Devrim.
Oya Abla onunla tartışmanın hiçbir işe yaramayacağını anlayıp başını iki yana sallarken Deha abisinin titreyen ellerine baktı.
“Abi, gerçekten üşüyorsun.” dedi, “Ellerin titriyor.”
Devrim gözlerini Eliz’in yüzünden ayırmadan cevap verdi.
“Üşümüyorum.”
Doğru söylüyordu Devrim... İçinde öyle bir yangın vardı ki uzun süredir, ne yağmur üşütebilirdi onu ne kar. Devrim Ali Yöner’in ellerindeki titreme artık harap olmuş sinirlerinin dışa vurumuydu.
Ve o ellerin titremesini durduracak tek şey Eliz’in elleri tarafından tutulmalarıydı...
Devrim, Deha, Demir ve Doktor Oya misafir odasındaki büyük yatağın başında durmuş dakikaların geçmesini beklerken iki kat aşağıda kış bahçesinin camlarına vuran yağmur Züleyha Yöner’in öfkesini daha da harlıyordu.
Geniş koltuğuna oturmuş, getirilmesini istediği kahveyi beklerken yüzündeki öfkeyi gizlemeye çalışmıyordu. Lale ise karşısındaki geniş berjerde sessizce oturmuş, yine parmağındaki yüzükle oynuyordu.
“Bir de bu çıktı başımıza,” dedi Züleyha sonunda.
Lale başını kaldırmadı.
“Ev zaten günlerdir hastaneye dönmüş durumda. Bir bayılmamız eksikti!”
Lale yine cevap vermeyince Züleyha merakla ona baktı.
“Lale,” dedi, “Sen niye bu kadar sessizsin kızım?”
Lale’nin parmakları yüzüğün üzerinde durdu.
“Bir şey duydum.” dedi gözlerini yerdeki seramik döşemelerden ayırmadan.
“Ne duydun?”
Lale gözlerini yavaşça Züleyha’ya çevirdi. Yüzü bembeyaz olmuştu, duyduğu bir şey karşısında ruhu çekilmiş gibiydi.
“Az önce,” dedi Lale, “Az önce misafir odasının kapısına gittiğimde...”
Züleyha’nın kaşları çatıldı.
“Ne oldu?”
“Deha’nın doktora bir şey sorduğunu duydum...” dedi Lale.
“Ne sordu?”
Lale nutku tutulmuş bir halde dudaklarını araladı.
“Bebek...” dedi, “Bebek iyi mi, diye sordu anne.”
Züleyha birkaç saniye hiçbir şey anlamamış gibi baktı. Gerçekten de duyma yetisini yitirmiş gibi görünüyordu kadın.
“Ne?” dedi dehşet içinde.
“Deha, Doktor Oya’ya ‘Bebek iyi mi?’ diye sordu.” dedi Lale bir kez daha.
Yağmurun cama vuran sesi bir anda daha belirgin hale geldi. Züleyha’nın yüzündeki öfke yavaş yavaş kaybolurken tüm mimikleri donmuştu.
“Ne bebeği?”
Lale cevap vermedi.
“Lale!” dedi Züleyha telaşla, “Ne bebeği?”
“Bilmiyorum anne!”
“Nasıl bilmiyorsun?”
“Bilmiyorum işte.”
Züleyha birkaç saniye daha ona baktı, gerçekten de algılama yeteneğini de işitme yeteneğini de yitirmiş gibiydi. Sonra sanki zihninde bir şeyler yerine oturmuş gibi yüzü değişti.
“Eliz...” dedi, “Eliz hamile mi yani?”
Lale dudaklarını birbirine bastırdı.
“Demek ki öyle...” dedi büyük bir hayal kırıklığı içinde.
“Kimden?”
Lale’nin gözleri, parmağındaki yüzüğe indi ve Züleyha da o bakışı takip etti. O an cevap ikisi arasında hiç dile getirilmeden bile ortaya çıkar gibi oldu.
“Devrim’in mi?” diye sordu Züleyha elini kalbine götürürken.
Lale gözlerini kapattı ama cevap veremedi.
“Hayır, hayır!” dedi Züleyha, “Yok canım! Öyle değildir!”
Bu kez sesinde yalnızca öfke yoktu. Şaşkınlık, endişe, çelişki, dehşet... Neredeyse tir tir titriyordu ses telleri.
“Devrim bunu duydu mu?” diye sordu Züleyha elini kalbinden çekmeden, “Devrim o kızın hamile olduğunu biliyor mu?”
“O odadaki herkes biliyordu.” dedi Lale.
Züleyha’nın yüzü bir anda sertleşti.
“Benden saklamışlar, öyle mi?”
Lale acı bir gülümsemeyle yüzüğünü çevirmeye devam etti.
“Benden de.”
Kış bahçesinin camlarına vuran yağmur devam ederken ikisinin de gözleri istemsizce üst kata, Eliz’in odasının bulunduğu tarafa kaydı. Bu sır artık yalnızca o odanın içinde değildi. Artık kapının dışına çıkmıştı ve o sır o kapının dışında hiçbir zaman güvende olmayacaktı...
(ELİZ’İN ANLATIMIYLA)
Karanlığın içinden geri dönerken önce bir ses duydum. İnsan bazen gözlerini açmadan önce nerede olduğunu bir kokudan, bir dokunuştan ya da bir sesten anlardı. Ben o gün Devrim Ali Yöner’in sesiyle döndüm dünyaya.
“Üzerini biraz daha örtsek mi? Elleri hala buz gibi.”
Gözlerimi açmak istedim ama kirpiklerim birbirine yapışmış gibi ağırdı. Başımın içi hala bulanık, bedenim ise sanki günlerce uyumuşum gibi ağırdı. Bir kez daha denediğimde bu kez gözlerimi aralayabildim. Önce tavandaki avizeyi gördüm, sonra başımı çok az çevirdiğimde sırayla onları gördüm... Devrim, Deha, Demir ve Oya Abla.
Onlar henüz benim uyandığımı bile fark etmemişlerdi ama yüzlerindeki endişeli ifadeyi görünce kalbim bir anda hızlandı. Elimi hareket ettirmeye çalıştım ama elimi tutan bir şey vardı sanki... Gözlerimi yavaşça aşağı çevirdiğimde onun elini gördüm, Devrim’in.
Parmaklarımı iki elinin arasına almış, başını yatağın kenarına doğru eğmişti. Saçları hala ıslaktı, siyah gömleği ise hala üzerindeydi.
“Bebeğim...” diye fısıldadım endişeyle.
Devrim’in başı bir anda kalktı.
“Eliz?”
Yüzündeki ilk ifade beni ürküttü, sanki saatlerdir beni bekliyordu. Oysa ne kadar süre baygın kalmış olabilirdim ki?
Oya Abla hemen bana döndü.
“Eliz! İyi misin, canım?”
“Bebeğim...” diye fısıldadım bir kez daha, “O iyi mi?”
“Merak etme,” dedi Oya Abla, “Henüz ultrasonla bakmadık ama karnının üzerine düşmemiştin, ona bir şey olmadığına eminim.”
Ciğerlerime öyle derin bir nefes çektim ki göğsüm acıdı o an.
“Emin misin?” diye sorduğum an Oya Abla tereddütlü bir nefes aldıktan sonra tek kelime daha etmeden ultrason cihazını tekerlekleriyle beraber çekip yatağın yanına yasladı. Ultrason başlığını karnıma dayadığında herkes gibi ben de korkuyla monitöre döndüm.
Deha ve Demir yanı başımda ayakta durmuş, eğilmiş ekrana bakıyorlardı, Devrim ise yanımda oturmuş korkuyla ekranı izliyordu. Ve sonunda duymayı beklediğimiz o ses kulaklarımıza ulaştı.
Dum dum...
Dum dum...
Dum dum...
“Kalp atışını duyuyorsunuz.” dedi Oya Abla.
“İyi mi?” diye sordum bir kez daha telaşla.
“İyi, güzel kızım, merak etme. Gayet iyi...”
Ben hüzünle kalp atışlarını dinlerken yanı başımda duran Deha ve Demir’in dolu gözlerle monitörü izlediklerini görünce istemsizce gülümseyerek elimi karnıma götürmek istedim ama elim hala Devrim’in avucunun içindeydi.
Bakışlarım anında ellerimize indi. O da bunu fark etti ve parmakları bir anda gevşedi. Sanki suçüstü yakalanmış gibi elimi anında bırakacaktı ama gönlü buna razı gelmemiş gibiydi. Ben de elimi çekmeyince birkaç saniye daha öylece kaldık.
“Elimi...” dedim sonra, “Elimi alabilir miyim?”
“Tabi,” dedi Devrim, “Özür dilerim. Farkında bile değildim...”
Sonra Oya Abla serumumu kontrol ederken konuştu.
“Bebek gördüğün gibi iyi, Eliz... Ama sen iyi değilsin.”
Başımı ona çevirdim.
“Ne oldu bana? En son başımın döndüğünü hatırlıyorum...”
“Tansiyonun düşmüş.”
“Bayıldım mı?”
Oya Abla başını salladı ve açıklamaya başladı.
“Devrim pencereden görmüş seni. Geldiğinde yerde yatıyormuşsun.”
Gözlerim bir saniyeliğine Devrim’e kaydığında bana bakışlarıma muhtaç bir halde bakıyordu.
“Niye düşmüş peki?” diye sordum, “Yani tansiyonum...”
Oya Abla bana öyle bir baktı ki cevabı bildiğimi anladım.
“Çünkü günlerdir doğru düzgün yemek yemiyorsun, su içmiyorsun, sürekli yatıyorsun. Sonra bir anda kalkıp pencerenin önünde dikiliyorsun!”
Başımı yastığa biraz daha gömdüm.
“Tamam.” diye mırıldandım sessizce, “Bir daha bir anda kalkmam.”
“Bu söylediklerimden çıkardığın ders bu mu yani?”
“Oya Abla...”
Devrim’in çenesinin kasıldığını hissettim o an. Araya girmek istiyordu ama kendini zor tutuyordu belli ki.
“Canın hiç mi bir şey çekmiyor ya?” diye sordu Deha, “Ne istiyorsan söyle yaptıralım, gidip alalım, getirtelim!”
Ona gülümseyerek döndüm.
“Hakikaten ya,” dedi Demir, “Bak şöyle hep beraber güzel bir yemek yesek... Kebap mı istersin, lahmacun mu, dolma mı, sushi mi, aklına ne gelirse!”
“Kebap ve sushi.” diye tekrar etti Deha, “Bak ben bu ikiliye asla hayır demezdim.”
Çabalarını görünce sessizce kıkırdadım.
“Teşekkür ederim çocuklar ama...”
“İtiraz istemiyorum!” dedi Deha, “Bak ben aşağıdaki sinema odasına güzel bir sofra kurdurtuyorum, maksimum iki saate hazır olur hepsi. Sen de iki saat dinleniyorsun sonra gelip seni alıyoruz, tamam mı?”
“Gerçekten çok teşekkür ederim çocuklar ama...”
“Beni istemiyorsan ben gelmem,” dedi Devrim bir anda, “Sen yeter ki kabul et.”
Gözlerim bir an ona kaydı. Sesinde en ufak bir “aklı bende kalacakmışlık” yokmuş gibi davranmaya çalışıyordu ama yüzünde o kadar belirgin bir hayal kırıklığı vardı ki bakışlarımı uzun süre üzerinde tutamadım. Bir gece önce bana sarılmak için yalvaran, şimdi ise yalnızca benim birkaç lokma yemek yiyebilmem için benden uzak durmayı teklif eden adamın bu hali içimde istemediğim bir yere dokundu... Ama dokunmamalıydı.
“Gelme.” dedim, bunu söylemek istemesem de.
Devrim’in yüzündeki ifade çok küçük bir an için dağıldı ama hemen toparladı.
“Tamam.” dedi yalnızca, “Sen yeter ki bir şeyler ye.”
“O zaman biz gidip yemek hazırlıklarını başlatalım!” dedi Deha.
Aslında hiçbir yere gidecek halim yoktu; göz kapaklarım yeniden ağırlaşmaya başlamış, serum damarlarıma yayıldıkça bedenimin içine tuhaf bir uyku çökmüştü ama onların beni yatağımdan çıkarıp birkaç saatliğine bile olsa normal bir insan gibi bir masanın başına oturtmaya çalışmalarını düşününce bu teklifi reddedememiştim.
“Tamam,” dedim sonunda, “Ama gerçekten iyi hissedersem.”
“Anlaştık!” dedi Deha zafer kazanmış gibi.
Devrim ise sessizdi. Aslında yemek yemeyi kabul ettiğim için içi rahatlamış gibi görünüyordu ama ona karşı hala aynı katılıkta olduğumu görmek onu bir kez daha sarsmıştı sanki.
Birkaç dakika sonra Oya Abla’nın emriyle odadaki kalabalık yavaş yavaş dağıldı. Deha ile Demir aşağıda ne yiyeceğimizi tartışarak çıkarken Devrim en son ayağa kalkan kişi oldu. Yatakta oturduğu yerden doğrulduğunda birkaç saniye öylece bana baktı; sanki çıkmadan önce benden başka bir şey duymayı bekliyor ama bunu istemeye hakkı olmadığını düşündüğü için susuyor gibiydi.
“Biraz uyu.” dedi kendini tutamayıp, “Yemeklerin hazırlanması iki saati bulur...”
“Sen de üstünü değiştir.” dedim istemeden.
Kaşları hafifçe kalktı. Bunu duymak onu hem şaşırtmış hem de mutlu etmişti sanki.
“Emredersin.” dedi buna dünden razıymış gibi.
“Git hadi.” diye mırıldandım.
Devrim’in dudaklarının kenarı çok az kıpırdadı.
“Dinlen.” dedi ve kapıya doğru yürüdü. Çıkmadan hemen önce bir an arkasına dönüp bana son bir kez daha baktı ama hiçbir şey söylemeden kapıyı kapattı.
O gittikten sonra odada yalnızca Oya Abla kaldı. Serumun akışını kontrol edip üzerimi biraz daha örttü, sonra yatağın yanındaki koltuğa yerleşti ve esnemeye başladı.
“Sen gitmeyecek misin?” diye sordum.
“Hayır.” dedi gülümseyerek, “Bayılan hastalarımı yalnız bırakmayı hiç sevmem!”
“Ama ben uyuyacağım zaten.”
“Ben de burada oturacağım.” dedi gülerek, “Hem biraz kısık sesle televizyon izlerim, haberlere falan bakarım.”
Tartışacak halim olmadığı için mecburen başımı salladım.
“Buradaki herkes,” diye mırıldandım, “Hepiniz çok inatçısınız.” dedim gözlerim kapanırken.
“Bu evde başka türlü yaşanmıyor.”
Son duyduğum şey Oya Abla’nın serum askısıyla uğraşırken çıkardığı küçük sesler oldu ve gözlerim kapandıktan yalnızca birkaç dakika sonra gerçekten de derin bir uykuya daldım.
-
Omzuma dokunan yumuşak bir elle uyandığımda odanın ışığı değişmişti. Gözlerimi aralayıp başucumda duran Oya Abla’ya baktığımda yüzünde bu kez sabahki endişeden eser yoktu.
“Hadi bakalım,” dedi, “Kalkıyoruz.”
“Saat kaç?”
“Yemek saati!”
Gözlerimi yeniden kapatmaya çalıştım ve sızlanarak arkamı döndüm.
“Ben uyusam da siz yeseniz olmaz mı?”
“Olmaz! Çünkü yemekler hazır ve bizi sinema odasında bekliyorlar. Deha ve Demir’e söz verdin, unuttun mu?”
Gözlerimi yeniden açtım. Onların gerçekten de sinema odasına benim için çeşit çeşit yemekler hazırlattıklarını düşününce istemsizce güldüm. Oya Abla serumumu çıkardıktan sonra birkaç dakika yatağın kenarında oturup başımın dönüp dönmediğini kontrol etti. Kendimi düşündüğümden daha iyi hissediyordum; hala halsizdim ama birkaç saat önceki o boşluk hissi geçmişti.
Üzerime siyah uzun hırkamı geçirdim ve saçlarımı tepeden topladım. Oya Abla’nın yanı başımdan ayrılmamasına razı olarak koluna girdim ve birlikte merdivenlere yöneldik.
“Her adımımızı dikkatli atıyoruz, tamam mı?”
Oya Abla’nın beni yönlendirmeleriyle merdivenleri ağır ağır indikten sonra nihayet ulaşmamız gereken koridora ulaştığımızda rahat bir nefes aldım. En azından merdivenlerden düşmeden buraya kadar gelebilmiştim!
Sinema odasının kapısı açıldığında içeride ilk gördüğüm şey dev ekran değil, geniş sehpanın üzerindeki yemekler oldu. Deha ve Demir gerçekten de işi abartmıştı. Küçük tabaklarda dolmalar, salatalar, kaselerde çorbalar, ortada karışık kebap ve lahmacunlar, sıcak ekmekler ve benim midemin kaldırabileceği daha hafif aperatifler yan yana dizilmişti. Demir koltuğun birinde oturmuş kumandayla uğraşıyor, Deha ise masadaki mezelerin yerlerini düzenliyordu.
Devrim yoktu... Bunu ben istemiş olsam da odaya girer girmez gözlerim onu aramıştı.
“Hoş geldiniz!” dedi Deha, “Özel gösterimimize teşrif ettiniz sonunda.”
“Yalnızca yemeğe geldik sanıyorduk ama...” dedi Oya Abla.
“Zaten filmin kalitesi konusunda herhangi bir iddiamız yok.” dedi Demir.
“Çünkü filmi ben seçtim.” diye mırıldandı Deha sakin bir sesle.
“Evet, temel problem de bu zaten.”
Oya Abla beni koltuğa yerleştirirken başını gülerek iki yana salladı.
“Gerçekten, bu kadar yemeği kim yiyecek?” diye sordu Deha ve Demir’e hayret dolu gözlerle bakarken.
“İnanılmazsınız,” dedim, “Ne vereyim abime deyip masaya dünyaları seren Antepli restoran garsonları gibisiniz şu an!”
“Eee,” dedi Deha, “Pizza söyleyeceğimizi mi sanmıştınız?”
“Ne yalan söyleyeyim,” dedim, “Bu masa günler sonra ilk kez iştahımı açmış olabilir...”
“Hadi o zaman!” dedi Deha heyecanla, “İştahın kaçmadan hemen otur, hemen!”
Bir şeyler izlemeye başladığımızda filmin ne olduğunu çok da umursamadım. Deha arada sahnelerle ilgili gereksiz eleştiriler yapıyor, Demir her seferinde onu susturmaya çalışıyor, Oya Abla ise göz ucuyla tabağımdan kaç lokma aldığıma bakıyordu.
Ve ben... Günler sonra ilk kez gerçekten yemek yiyordum. Çok değildi ama günlerdir yediklerimin yanında burada yediklerim midem için fazlasıyla yeterliydi. Çorbamın yarısını bitirip birkaç da dolma yemiştim. Hatta biraz meze bile yemiştim!
Filmin ortalarına doğru Deha bir anda Demir’e baktı.
“Verelim mi?” diye sordu.
Demir başını salladığında kaşlarımı çatıp onlara döndüm.
“Neyi?”
Deha koltuğun yanından küçük, uzun bir kutu çıkarıp bana uzattı.
“Aslında birkaç gün önce yaptırmıştık,” dedi, “Tam da bugün geldi kargodan.”
Kutuyu şüpheyle elime aldım.
“Bana mı?” diye sordum.
“Sana sayılır,” dedi Deha, “İkimizden...”
Kutunun kapağını kaldırdığımda önce içindeki sarı rengi gördüm ve parmaklarım bir anda durdu. İçinde küçücük, incecik, sarı saten bir fular vardı! Benim boynumdan neredeyse hiç çıkarmadığım fuların küçücük bir kopyası gibi... Bir bebeğin boynuna olacak kadar küçük, sarı bir fular!
Birkaç saniye hiçbir şey söyleyemedim. Nutkum tutulmuş gibi ellerimin arasında duran kutuya baktım yalnızca. Fuları parmak uçlarımla kutudan çıkarırken gözlerim dolmuştu. Kumaş avucumun içinde o kadar küçüktü ki, ilk kez karnımdaki bebeğin gerçekten bir gün ellerime sığacak küçücük bir insan olacağını bu kadar somut hissetmiştim.
“Bu...” dedim ama sesim boğazımda düğümlendi, “Bu onun için mi?”
Deha’nın gözleri parladı.
“Yeğenimiz için.” dedi heyecanla.
Demir de gülümsedi.
“Annesiyle takım olsun diye.”
Dudaklarımı birbirine bastırdım ama gözyaşlarım çoktan yanaklarıma doğru süzülmeye başlamıştı.
“Size inanamıyorum ya...” dedim bir yandan gülüp bir yandan ağlarken, “Gerçekten çok teşekkür ederim.”
Küçük fuları avucumda tutup karnıma doğru yaklaştırdım.
“Bak,” diye fısıldadım, “İlk hediyen geldi bile... Hem de amcalarından!”
Oya Abla gözlerini silerken Deha hemen başka tarafa dönmüş, Demir ise duygulandığını belli etmemeye çalışarak gülümsüyordu ve bu benim hayatımda aldığım en güzel hediye olabilirdi.
“Eh, hadi!” dedi Deha burnunu çekerek, “Bu kadar duygusallık yeter. Şimdi hemen bir dürüm hazırlıyorum sana! Soğan koyayım mı?”
Deha’nın sorusu beni kahkahalar içinde bırakırken onlarla geçirdiğim bu birkaç saat, son günlerde yaşadığım en normal birkaç saatti. Karnımdaki küçücük misafir, avucumdaki sarı fular, önümde yarısını bile olsa bitirdiğim birkaç çeşit yemek ve etrafımda beni gerçekten önemseyen insanlar vardı... Ve bunun bana ne kadar iyi geldiğini ancak yeniden normal hissedince anlayabilmiştim.
Film biter bitmez Oya Abla ayağa kalktı.
“Tamam,” dedi, “Bu kadar sosyallik yeter. Biz artık odamıza çıkalım ki Eliz dinlensin çocuklar. Ama bir şey itiraf edeyim... Yemeklere bayıldım! Bir ara yine tekrarlayalım bunu.”
“Yarın?” diye sordu Deha.
“Yarın da böyle yersek mide fesadı geçiririz!” dedi Oya Abla, “Araya birkaç gün koyalım yine de.”
“Tamam,” dedi Demir ve alaycı bir sesle devam etti, “Sözünüzü aldık kızlar!”
Kucağımdaki fuları kutusuna koyup dikkatlice ayaklandım.
“Teşekkür ederim.” diye mırıldandım, “Yemekler için de hediye için de...”
“Ağlama yine!” dedi Deha.
“Ağlamıyorum.” dedim, “Asıl sen ağlama yine!”
Deha bana göz kırparak güldü ve geçmemiz için kapıyı açtı. Küçük fuların kutusunu göğsüme bastırıp Oya Abla’yla birlikte sinema odasından ayrıldığımızda merdivenleri yavaş yavaş çıkarken hala hediyeyi düşünüyor, o fuların üzerimde bıraktığı sıcaklığı hala taşıyordum. Ta ki merdivenlerin ortasında karşımızdan inen Züleyha Yöner’i görene kadar...
“Merhaba, hanımlar...” dedi Züleyha Hanım, bizi gördüğü an durdu ve beni baştan aşağı süzdü.
Bakışları önce bana, sonra Oya Abla’ya, ardından ellerimde tuttuğum küçük kutuya kaydı. Yüzündeki ifade her zamanki gibi mesafeliydi ama bu kez bakışlarının altında daha önce hiç görmediğim, anlam veremediğim başka bir şey daha vardı.
“Merhaba, Züleyha Hanım.” dedi Oya Abla, “Biz de tam odamıza çıkıyorduk.”
Kadın başını salladı. Birkaç saniye boyunca ne o bir şey söyledi, ne biz. Aramızda garip bir sessizlik hasıl olurken Züleyha Hanım bir anda dudaklarını birbirine bastırıp bana baktı.
“Nasıl oldun?” diye sordu.
“İyiyim,” diye mırıldandım, “Daha iyiyim...”
Züleyha Hanım beni bir kez daha baştan aşağı süzdü ve duruşunu dikleştirdi.
“Bir an önce iyileşsen iyi olur,” dedi soğuk bir sesle.
Kaşlarım hafifçe çatılırken kadın merdivenden bir basamak daha indi ve yanımızdan geçerken cümlesini tamamladı.
“Bizim evde misafirlikler bu kadar uzun sürmez...”
Kurduğu birkaç kelimelik bu cümleyle beni olduğum yere çiviledikten sonra yanımızdan geçip giderken Oya Abla’nın sessizce söylenmelerini duymuyordum bile. Tir tir titreyen bacaklarım bu evde yaşadığım herhangi bir saniye beni anlık olarak ne kadar mutlu ederse etsin o mutluluğun sonsuz olmayacağını anlatır gibilerdi.
Üstelik doğru söylüyordu Züleyha Yöner...
Hiçbir misafirlik bu kadar uzun sürmezdi, sürmemeliydi.
Çünkü bu evde fiziken korunduğum her an, kalbimden kaybedecektim...
%20(11).png)
Tekrar merhaba aşkımlarrrrr. ^^
Deha ve Demir’in amcalık modlarını açması inanılmaz tatlı değilmiiii shdnsjfnsdf
Ve sonunda Lale Eliz’in hamile olduğunu öğrendi, peki sizce bununlailgili bir şey yapacak mı yoksa sessiz kalmaya devam mı edecek? :’)
Bugünlük benden bu kadar, yorumlarınızı okumak için aşırıheyecanlıyım ve yorumlarınız için aşırı teşekkür ederim şimdiden, Misafir’iarkadaşlarınıza önermeyi unutmayın. ^^
Bu arada Instagram üzerinden misafirkitapresmi sayfasını, benimhesabım olan beyzalkoc hesabını ve beyzaalkockitaplari sayfalarını takip etmeyide unutmayın. ^^
İyi ki varsınız. :')
-BEYZA ^^