2.KİTAP - 11.BÖLÜM : İMZA.
Merhaba benim güzel misafirlerimmmm, nasılsınız? ^^
Umarım bölümü çok severek okursunuz, iyi okumalar dilerim. <3
Bol bol yorum yazmayı unutmayın!^^
-
%20(11).png)
11.BÖLÜM : İMZA.
(ELİZ’İN ANLATIMIYLA)
Sabah gözlerimi açtığımda ilk yaptığım şey, yatağın diğer tarafına doğru uzanmak oldu ama iki gündür misafirim olan o tüylü sıcak bedeni artık orada değildi Adnan’ın, çünkü bugün onun veterinerden taburcu edilmesi gereken gündü ve artık gitmesi gerekiyordu. Sabahın ilk ışıkları aydınlanırken ayrılık zamanımız geldiğinde Oya Abla onu taşıma çantasına yerleştirirken Adnan’ın çantanın içinden bana bakan somurtkan yüzü hala aklımdaydı ama Seren, Leyla ve Umut’a kavuşacak olması hem beni hem de onu mutlu edecekti. Onun evi orasıydı...
Adnan’ın vedalaşırken doya doya öptüğüm tüylü yanakları aklımdan çıkmazken aklımdan çıkmayan bir şey daha vardı... Dün gece Devrim’le yaşadığımız o birkaç dakikalık ateşkes gece boyunca aklımdaydı. O birkaç dakika gece boyunca zihnimde uzayıp durmuş, ben uyumaya çalıştıkça uyanmış, ben unutmaya çalıştıkça altı fosforlu kalemle çizilmiş bir anı gibi daha çok parlamıştı zihnimde.
Gözlerimi kapattığım an Devrim’in siyah gömleğini görüyordum. Başımı göğsüne bıraktığımda kalbinin ne kadar hızlı attığını, beni kollarının arasına aldığında bütün bedeninin nasıl titrediğini, saçlarıma doğru eğilip kokumu içine çektiği o anı, dudaklarının ıslak saçlarımın üzerinde nasıl durduğunu unutamıyordum.
Ve en kötüsü... Bunların bana iyi hissettirdiği gerçeğini de unutamıyordum.
Beni bu hayatta en çok yaralayan adamın kollarında birkaç dakikalığına da olsa iyi hissetmiş olmak kendi kırgınlığıma ihanet etmişim gibi hissettiriyordu. Sanki Devrim’in yaptığı her şeyi unutmuşum, bu evde bir kez daha kendime ait olmayan bir odada uyanmamışım gibi...
Hiçbirini unutmamıştım aslında, sadece yorulmuştum. Hem de çok yorulmuştum. Onu affettiğim için değil de sanki artık kendi ağırlığımı taşıyamadığım için bırakmıştım kendimi onun kollarına. Bu bir affediş değildi ama bedenim bunu zihnim kadar kesin çizgilerle ayıramıyordu işte. Ben kendime “Yalnızca birkaç dakikalık bir ateşkesti," dedikçe saçlarımda hala onun nefesini hissediyor, kulaklarımda hala onun sesini duyuyordum.
Ben dün gecenin zihnimde yarattığı sancılar içinde yatağımda dönüp dururken tam o sırada kapı hafifçe tıklatıldı. Gelenin ya kahvaltımı getiren çalışanlardan biri ya da Oya Abla olduğunu tahmin ederek kapıya doğru baktım.
“Girin.” dedim.
Kapı aralandığında içeri giren kişinin elinde büyük, gümüş renkli bir kahvaltı tepsisi vardı. Tepsinin üzerinde çay, kızarmış ekmekler ve dopdolu bir kahvaltı tabağı vardı ama gözlerim tepsiden doğrudan tepsiyi taşıyan kişiye yöneldi çünkü tepsiyi taşıyan eller beklemediğim birine aitti.
Bu sabah kahvaltımı getiren isim Lale’ydi!
Bir an için ne diyeceğimi bilemedim. Ben şaşkınlıkla doğrulurken Lale kapıyı arkasından kapatıp sanki odama girmesi dünyanın en doğal şeyiymiş gibi sakin adımlarla içeri ilerledi.
Üzerinde açık pembe, sade ama her zamanki gibi kusursuz görünen bir elbise vardı. Kızıl saçları ensesinde toplanmış, yüzüne çok hafif bir makyaj yapmıştı. Parmağındaki yüzük, tepsiyi masaya bırakırken ışığın altında kısa bir an parladığında şaşkınlıkla onu izliyordum.
Bu neydi şimdi? Hayatın benim için tasarladığı özel bir mizah anlayışı falan mı vardı? Ne oluyordu şu an burada tam olarak?
“Selam,” dedi Lale ben bilincimi kaybetmişim gibi ona bakarken.
Tepsiyi yatağın yanındaki küçük masaya bıraktıktan sonra bana döndü.
“Bugün kahvaltını ben getirmek istedim.”
“Ne oluyor şu an?” diye sordum anlamayarak, “Ne şimdi bu?”
“Sana da günaydın Eliz.”
“Lale...” dedim şaşkınlık ve öfke arasında bir yerden, “Ne şimdi bu?”
Sesimdeki sabırsızlığı duyabiliyordu ama gülümsemesini hiç bozmadı.
“Kimsenin haberi yok,” dedi, “Oya’nın da, Devrim’in de... Korumalar beni kıramadılar sadece.”
Bakışlarım kapıya kaydı. Devrim’in kesin emirleri beni bu odada tutmaya yetiyor ama karısını dışarıda tutmaya yetmiyordu demek ki. Çünkü o bu evde misafir değildi, o bu evin hanımıydı.
“Ne istiyorsun?” diye sordum.
“Bu kadar saldırgan olmana gerek yok.” diye yanıt verdi Lale.
“Soru soruyorum sana Lale. Madem sen ve sevgili eşin bu odayı bana tahsis ettiniz, odama izinsiz girme sebebin ne?”
“Kapıyı çaldım.” dedi Lale gülümseyerek.
“Kusura bakma,” dedim, “Bana senin bu odaya girmenin yasak olduğunu söylediler de, o sebeple gelenin sen olduğunu tahmin edemedim."
Lale’nin gülüşü büyüdü.
“Hiç haberim yoktu,” dedi, “Bilseydim kuralları çiğnemezdim.”
Sonra yatağın hemen yanındaki berjere doğru yürüdü ve oturmadan önce bana kısa bir bakış attı.
“Oturabilir miyim?”
Sorusuna kaşlarımı çatarak ne diyeceğimi bilemeyerek tepki verdiğimde gerçekten de oturmak için benim cevabımı bekliyordu.
“Senin evin,” dedim, “Senin koltuğun. Ne istersen yapabilirsin.”
Lale gülümseyerek koltuğa oturduktan sonra ellerini dizlerinin üzerinde birleştirdi. Birkaç saniye boyunca yalnızca yüzüme baktığı sırada sabrımı mı ölçmeye çalışıyor acaba diye düşünüyordum.
“Hadi,” dedim sabırsızca, “Söyle ne söyleyeceksen.”
O an hiç düşünmeden, hiç beklemeden beni şoka sokan o cümleyi kuruverdi.
“Seninle barış ilan etmek istiyorum Eliz.” dedi.
“Ne?”
“Barış ilan etmek istiyorum.”
Bir süre bomboş bir ifadeyle yüzüne baktım. Aklından neler geçtiğini, buraya asıl gelme amacının ne olduğunu anlamaya çalışıyordum.
“Savaşta olduğumuzu bilmiyordum.” dedim soran gözlerle.
“Ben biliyordum.” dedi Lale.
“Eh,” diye mırıldandım, “Tek başına savaşıyormuşsun o zaman.”
Lale boğazını temizlerken gülümsemesi hala yüzündeydi.
“Kadınların birbirleriyle savaşta olduklarını bilmeleri için açık açık savaş ilan etmeleri gerekmez, Eliz.” dedi, “Erkekler gibi düz canlılar değiliz, biz görmekten ziyade bir şeyleri hissederiz...”
“Yok ya,” dedim, “Ben de düz bir canlıyım. Hissettiğim bir şey yok. O yüzden lafı dolandırmadan ne söylemek istiyorsan söyle.”
Dudaklarının kenarındaki gülümseme büyüdü.
“Olabilir,” dedi, “Hepimiz aynı değilizdir belki de. Ben yalnızca şunu söylemek için geldim aslında... Geçen gün odana geldiğimde...”
Lale gözlerini birkaç saniyeliğine ellerine indirdi. Parmağındaki yüzüğü başparmağıyla hafifçe çevirdiğinde bakışlarım yine oraya kaydı.
“Geçen gün buraya geldiğimde... Senin canını yakmak istedim, Eliz.” dedi, “Çünkü senin varlığın da benim canımı yakıyordu.”
“Olabilir,” dedim aynı soğukkanlılıkla, “Bu benim sorunum değil. Burada olmayı isteyen de ben değilim.”
“Biliyorum,” dedi Lale, “Artık bundan seni sorumlu tutmayacağımı söylemeye geldim zaten.”
Gözlerimi kıstım. Gerçekten de benimle barış ilan etmeye mi gelmişti? Buna inanacak kadar aptal olduğumu mu sanıyordu?
Ben hiçbir şey söyleyemeyince oturduğu koltuktan uzanıp tepsinin üzerindeki çaya uzandı ve kendisine bir bardak çay doldurdu. Sonra bana bakıp ikinci bardağı işaret etti.
“İster misin?”
“İçinde ne olduğunu bilmiyorum.” dedim.
Lale kaşlarını kaldırdığında şaşkınlıkla gülüyordu.
“Seni zehirleyeceğimi falan mı düşünüyorsun?” dedi şok içinde.
“Beni daha önce Devrim’in en büyük düşmanlarından birinin evine kadar götürüp bıraktığını unuttun sanırım.”
“Ah o gün...” dedi Lale eski anıları yad eder gibi, “Bence geçmişi unutmamız hepimiz için en iyisi olur. Bak Eliz.. Buraya senden Devrim’den uzak durmanı istemeye gelmedim.”
Kaşlarımı çatmış yüzüne bakıyordum.
“Devrim’den uzak durmamı istemen için önce ona yakın olmam gerekmez mi?” diye sordum.
Ve işte o an, ağzındaki baklayı bir anda çıkarıverdi.
“Dün gece yakın değil miydiniz?”
“Demek mesele buymuş.” dedim sinir bozukluğu içinde gülerek.
“Ne?” diye sordu Lale, “Neymiş mesele?”
“Mesele barış ilan etmek falan değilmiş,” dedim, “Sen beni sorgulamaya geldin.”
Lale birkaç saniye sustu, sonra başını bir kez daha kucağındaki ellerine indirdi ve bana cevap vermek yerine bir soru daha yöneltti.
“Devrim,” dedi, “Sana neden evlendiğimizi anlattı mı?”
“Hayır,” dedim, “Merak da etmiyorum.”
“Merak etseydin çoktan öğrenmiştin...” dedi Lale, “Devrim’in kalbi senin elindeyken ondan öğrenemeyeceğin hiçbir şey yok.”
Bu cümle içimde bir yere sertçe çarptı.
“Devrim’in kalbi benim ellerimde değil.” dedim, “Onun karısı sensin.”
Lale’nin gözleri yüzümde gezindi.
“Bizim evliliğimiz senin düşündüğün gibi bir evlilik değil Eliz.”
“Neymiş benim düşündüğüm?”
“Devrim’in beni seçtiğini, benimle beni severek evlendiğini düşünüyorsun...”
“Siz evlisiniz, Lale. Sebeplerinin bir önemi yok.”
“Ben...” dedi Lale karşımda çaresiz kalmış bir halde yüzüğüyle oynarken, “Ben onu seviyorum ve benim tek sebebim bu. Ama onun sebepleri bambaşka. Buraya gelmemdeki sebep konusunda da haklısın. Dün gece onun senin odana girdiğini duyduğumda kalbim paramparça oldu Eliz... Ne uyuyabildim, ne kahvaltı yapabildim ve güneş doğar doğmaz doğrudan buraya gelmek istedim. Sana...”
“Bak Lale,” dedim tahammülsüzce, “Benim Devrim’e karşı hiçbir hissim yok, anladın mı? Ben yalnızca burada kalmak zorunda tutulduğum için buradayım. Eğer beni bu evde istemiyorsan beni bu evden göndermek için elinden geleni ardına koyma lütfen, çünkü ben de buradan gitmek istiyorum. Anlıyorsun, değil mi?”
Lale dolu gözlerle başını salladı. Bir süre daha sessizce parmağındaki yüzüğe baktıktan sonra ayağa kalktı. Tam birkaç adım atmıştı ki olduğu yerde durup masanın üzerindeki kahvaltıya baktı.
“Biraz yemek yemelisin,” dedi, “Çok zayıflamışsın.”
İstemeden de olsa dudaklarımın kenarı kıpırdadı, sanki bu evdeki herkes benimle dalga geçiyor gibiydi. Lale’nin bile bana acıdığı bir haldeydim resmen. Peki içinde bulunduğum asıl durumu bilseydi eğer, karnımdaki bebeği bilseydi bana hala acıyor mu olurdu yoksa yine en büyük düşmanına mı dönüşürdüm gözlerinde?
O gittikten sonra odanın içinde parfümünün kokusu, masanın üzerinde getirdiği bir tepsi kahvaltı ve kafamda beliren yeni soru işaretleriyle kalmıştım aynı odada, aynı yatağın üzerinde. İnsanlar gelip gidiyordu, zaman akıyordu, ben ise hep aynı yerde kalakalıyordum öylece.
Arkamdaki yastık yığınına doğru uzanırken elimi karnımın üzerine koydum. Gözlerim odanın yüksek tavanına dikilirken ellerim karnımı okşuyordu.
“Biz...” dedim ona sessizce, “Biz tüm bu soru işaretlerinin arasında, kafa karışıklığı yığınlarının ortasında her şeye rağmen beraberiz küçük misafirim. Sen benim tek dayanağım, tek gerçeğim, tutunacak tek dalımsın ama merak etme, yine de sana tutunup ağırlık etmeyeceğim. Annen yeniden tek başına ayakta durmayı öğrenecek, söz veriyorum sana...”
Anne kelimesi dudaklarımın arasından çıkarken gözlerimden birer damla yaş süzüldü. Ben birinin annesi mi oluyordum şimdi? Tüm bu olduramadığım şeylerin ortasında bunu oldurabilecek miydim peki?
Annem beni bir cezaevi koğuşunda, parmaklıklar arasında esaret altında büyütürken bile daha özgürdü belki. Benimki ise misafirlik olarak adlandırılan bir esaretti ve hiçbir tutsaklık özgür olduğu iddia edilen bir tutsağınki kadar boğucu olamazdı.
Özgürlük yanılsamasının içinde yaşanan bir esaretten daha boğucu ne olabilirdi?
Gördüğün bir kafese karşı savaşabilir, kilitli bir kapının anahtarını arayabilir, seni tutan ellerden kurtulmak için çırpınabilirdin. Ama adına özgürlük denilen bir esaretten nasıl kaçılırdı?
Hangi kapıyı kıracağımı, hangi duvarı aşacağımı bilmiyordum ben. Üstelik artık kaçarken yalnızca kendimi taşımıyordum. Avucumun altında henüz dünyadan habersiz, küçücük bir kalp benimle aynı karanlığın içinde büyüyordu. İşte en çok da bu yakıyordu canımı...
Annem beni o dört duvarın arasında büyütmüştü; şimdi ben de kendi çocuğumu adına misafirlik denen başka bir hapishanenin içinde büyütmeye çalışıyordum. Sanki esaret, kadınlardan çocuklarına kalan uğursuz bir mirastı ve ben de annemin mirasını devam ettiriyordum.
Annemin esareti asla kıramayacağı, kaçamayacağı, aşamayacağı bir esaretti, fakat ben gerekirse ellerim kanayana, bütün kapılar yüzüme kapanana, ardımda bırakacak hiçbir şeyim kalmayana kadar savaşacaktım bu esaretten kurtulmak için... Çünkü karnımdaki küçük misafire verebileceğim ilk şey bir isim, bir oda ya da kusursuz bir hayat olmayacaktı. Ona vereceğim ilk şey, benim çocukluğumdan beri aradığım tek şey olacaktı... Özgürlük.
-
(YAZARIN ANLATIMIYLA)
Devrim Ali Yöner o sabah çalışma odasındaki büyük masanın arkasında oturmuş, önüne açtığı dosyaları inceliyormuş gibi görünürken aslında tek bir satırı bile tam olarak okuyamıyordu.
Gece boyunca uyumamıştı, üzerini bile değiştirmemişti. Ceketini çıkarmış, kravatını gevşetmişti ama Eliz’in saatler önce gözyaşlarıyla ıslattığı siyah gömlek hala üzerindeydi. Kumaş çoktan kurumuştu, dışarıdan bakan biri üzerinde herhangi bir iz göremezdi ama Devrim o izin tam olarak nerede olduğunu biliyordu.
Göğsünün sol tarafında, Eliz’in başını bıraktığı yerde...
Birkaç dakika boyunca hıçkırıklarının kumaşın ardından tenine kadar ulaştığı, ıslak saçlarının boynuna değdiği, nefesinin göğsünde yavaş yavaş sakinleştiği yerde...
Gömleğini neden değiştirmediğini kendisine bile açıklamamıştı. Belki o birkaç dakikanın gerçekten yaşandığına dair tek kanıtı üzerinde taşımak istiyordu. Belki Eliz’in kokusunun kumaştan tamamen silinmesinden korkuyordu. Belki de bir daha asla yaşanmayacağına söz verdiği o anı unutmaktan korkuyordu.
Devrim Ali Yöner’in kendisine itiraf edemeyeceği kadar zayıf sebeplerdi bunlar fakat itiraf etse de etmese de o gömlek hala üzerindeydi işte.
Kapı tıklatıldığında gözlerini önündeki belgelerden kaldırmadı.
“Gir.” dedi sakin bir sesle.
Ömer elinde koyu kahverengi, eski bir dosyayla içeri girdiğinde kapıyı arkasından kapatıp masaya doğru ilerlerken bakışları önce Devrim’in yüzünde, hemen sonra da üzerindeki gömlekte durdu.
“Abi,” dedi Ömer, “Dün geceden beri üzerini değiştirmemişsin... İyi misin?”
Devrim gözlerini dosyadan ayırmadı.
“Farkındayım.” dedi tekdüze bir sesle.
Ömer’in bakışları gömleğin göğüs kısmına kaydı.
“Gömleğin de kırışmış abi.” dedi endişeyle.
Bu kez Devrim başını kaldırdı.
“Onun da farkındayım.”
Ömer’in yüzündeki ifade çok küçük bir an için değişti. Dün gece Devrim’in Eliz’in odasına gittiğini o da duymuştu elbette ve aralarında yaşanan konuşmada her ne geçtiyse Devrim’i perişan etmişe benziyordu. Yine de Devrim’e hiçbir şey sormayacaktı Ömer, çünkü zaten cevap alamayacağını biliyordu.
Boğazını temizleyip konuyu kapatmak istercesine elindeki dosyayı masaya bıraktı.
“Bir şey buldum abi.” dedi Ömer tereddütlü bir ses tonuyla.
Devrim’in kaşları çatılırken gözleri dosyaya kaydı.
“Ne buldun?”
Ömer’in eli dosyanın üzerinde kaldı, sanki Devrim’e açıklama yapmadan Devrim’in o dosyaya dokunmasını istemiyor gibiydi.
“Söyleyeceğim abi, ama...”
“Ama ne, Ömer?”
“Bulduğum şey seni sarsabilir.”
Devrim öfkeyle başını kaldırdı. Ömer’in elinin altındaki dosyayı çekip aldı ve gözlerini Ömer’in gözlerine dikti.
“Söyle,” dedi dosyayı açmadan, “Ne buldun?”
Ömer çekinerek doğruldu ve birkaç saniye etrafına bakındıktan sonra zaten birazdan dosyada göreceği bilgiyi Devrim’i zor durumda bırakmadan söyleyiverdi.
“Abi,” dedi, “Ivan’ın babanla ilgili söylediği şeyler doğru olabilir.”
Odanın içindeki hava bir anda değişti.
“Ne demek doğru olabilir?” dedi Devrim yüzünde tek bir hareket bile olmadan.
Ömer uzanıp Devrim’in elinin altındaki dosyaya dokundu.
“Müsaadenle, abi.” dedi.
Devrim dosyayı serbest bırakırken Ömer dosyanın kapağını açtı ve içinden kenarları sararmış, üzerlerindeki mühürlerin bir kısmı solmuş birkaç eski belge çıkardı. Belgeler şeffaf dosyalara yerleştirilmişti. Bazılarının üzerinde Rusça, bazılarının üzerinde ise İngilizce ve Türkçe yazılar vardı.
Ömer ilk sayfayı Devrim’in önüne koydu.
“Bu özel bir uçuşun yolcu listesi.” dedi.
Devrim belgeyi ellerine alıp görmekten korktuğu bir şeyler ararken odanın içinde ölüm sessizliği vardı. Sayfanın üst kısmında uçuş numarası, özel uçağın kayıt bilgileri, kalkış ve varış noktaları yazıyordu.
“İstanbul - Moskova
Tarih : 23.08.2001”
Devrim’in gözleri aşağıdaki isimlere indi. Önce ilk satırı okudu, sonra ikincisini. Üçüncü isimde bakışları durdu çünkü isimlerin yanında doğum tarihleri vardı ve o tarihler bu uçuşun yolcularının yetişkin olmadığını açıkça gösteriyordu.
Biri dört yaşındaydı, biri üç, biri beş, biri iki... Hepsi çocuktu. Hepsi!
Bazı isimlerin yanındaki Türkçe soyadlarının üzeri ince bir çizgiyle çizilmiş, hemen karşılarına Rusça soyisimler yazılmıştı. Bazılarının yanında yalnızca harf ve rakamlardan oluşan kodlar vardı, bazı isimler ise özellikle işaretlenmişti.
Devrim’in bakışları ağır ağır Ömer’e döndü.
“Bunları kim işaretledi?” diye sordu.
Ömer kısa bir nefes aldı.
“Ben işaretledim...”
“Neden?”
“Çünkü onlar... Lale’nin babasının sana verdiği kayıp başvurusu yapılan çocuklar listesindeki isimlerden dokuzu.”
Devrim belgeye yeniden baktı. Bu kez isimleri tanımıştı. Günlerdir önüne koyulan listelerin, eski kayıp ilanlarının ve çocukluk fotoğraflarının arasında görmüştü onları. Yıllar önce farklı şehirlerde kaybolmuş, aileleri tarafından aranmış ama bir daha Türkiye’de hiçbir izine rastlanmamış dokuz çocuk... Şimdi aynı uçağın yolcu listesindeydiler. Her biri İstanbul’dan Moskova’ya özel bir uçakla götürülmüştü.
“Nereden buldun bunu?” diye sordu Devrim.
“Dimitri Vetrov’un yıllar önce kullandığı özel havacılık şirketlerinden biri kapanırken arşivlerinin bir kısmı eski bir çalışan tarafından saklanmış. Adamlarımız o çalışanın oğluna ulaştılar. Dosyaların içinde bu evrakların kopyaları varmış.”
“Lale’nin babası bu belgeyi görmüş mü?”
“Bilmiyorum abi.”
“Bana verdiği dosyada yoktu.” dedi Devrim, “Yalnızca çocukların isimleri vardı. Bu kadar ismi bulduysa bu uçuşu da bulmuş olma ihtimali var.”
“Evet, abi. Muhtemel bir senaryo...”
“Ve bana vermedi.”
Ömer cevap vermedi, çünkü bu da araştırılması gereken başka bir soruydu. Gözleri Devrim’in elindeki kağıdı izlerken Devrim bir kez daha dosyaya yöneldi.
“Devamı?” diye sordu öfkeyle, “Babamın konuyla ilgisini nereden çıkardın?”
Ömer tereddüt etse de ikinci belgeyi önüne koydu. Bu, yolcu listesinden daha resmi görünen iki sayfalık bir evraktı. Üst kısmında geçici sağlık ve bakım programı kapsamında çocukların Rusya’ya gönderildiği yazıyordu, üstelik kağıt üzerindeki her şey düzgün, yasal ve temiz görünüyordu.
Geçici koruma, sağlık desteği, aile yerleştirme programı... Kelimeler öyle dikkatli seçilmişti ki, belgeyi hazırlayanlar çocukların ailelerinden koparıldığını değil, kurtarıldığını ve evlat edinildiğini düşündürmek istemişlerdi sanki.
Devrim satırları hızla geçti, görmekten korktuğu o ismi arıyordu gözleri. Sonunda sayfalar ilerledikçe içlerinden birinin en alt kısmında buldu o ismi...
“ÇIKIŞ VE TRANSFER SORUMLUSU” yazıyordu bir belgenin en altında, ve şöyle eklenmişti : “EDMON YÖNER.”
Devrim’in nefesi durdu. İsmin hemen yanında babasının pasaport numarası, o tarihte bu çıkışı mümkün kılabilmek için kullandığı şirket bilgileri ve imzası bulunuyordu. Devrim hayatının en büyük dehşetini, en büyük hayal kırıklığını yaşarken Ömer sessizce bekledi.
“İmza sahte olabilir, abi.” dedi sonunda, “İnceleteceğiz.”
Devrim cevap vermedi, bakışları o tanıdık çizgilerin üzerinde kalmıştı.
“Abi?” diye sordu Ömer endişeyle.
Devrim’in sesi çok alçaktı.
“İnceletmene gerek yok,” dedi hayal kırıklığı içinde, “İmza sahte değil.”
O imza... Devrim onu dünya üzerindeki bütün imzaların arasından tanıyabilirdi. Devrim’e imza atmayı öğreten adamdı babası. Hangi harfi ne şekilde yazdığını, hangi çizgiyi ne ölçüde hangi yöne doğru çizip bıraktığını ezbere biliyordu ve şimdi aynı imza, onlarca çocuğun başka bir ülkeye kaçırılmasına izin veren belgenin altında duruyordu.
“Bu kadar emin olmayalım,” dedi Ömer, “Yine de inceletelim derim ben.”
“Ben eminim.” dedi Devrim.
Ömer’in yüzü gerildi. Devrim sayfayı çevirmek üzereyken gözleri imzanın hemen üzerinde yer alan el yazısına takıldı. Basılı metinden farklı bir kalemle, Türkçe olarak birkaç kelime yazılmıştı.
“Listedeki çocuklar kontrol edilmiş, uçuşa eksiksiz teslim edilmiştir.”
Altında Edmon Yöner’in bir imzası daha vardı. Devrim cümleyi bir kez okudu, sonra bir kez daha. Her harf zihninin içine tek tek kazdını, zira bu el yazısı da babasına aitti, buna her şeyden çok emindi Devrim.
“Abi...” dedi Ömer dikkatlice.
Devrim gözlerini o cümleden ayıramıyordu.
“Listedeki çocuklar kontrol edilmiş, eksiksiz teslim edilmiştir.”
Sanki çocuklardan değil de kargoyla gönderilen bir paketten söz ediliyordu. Devrim’in yüzündeki renk yavaşça çekildiğinde bu cümlede takılıp kalmıştı. Bu yaşananları, bunların gerçek olmasını, babasının isminin ve imzasının bu belgelerin üzerinde yer almasını...
“Belki de ne için götürüldüklerini bilmiyordu,” dedi Ömer, “Belgede sağlık ve bakım programı yazıyor. Belki çocukların tedavi için gönderildiğini düşündü.”
“Ailelerinin bu olaydan sonra onları aradığını da mı bilmiyordu?” dedi Devrim.
Ömer sustu... Artık söyleyebileceği bir şey kalmamıştı. Ne diyebilirdi ki, nasıl aklayabilirdi bu belgelerde yazanları?
Devrim sayfalardan birini eline aldığında bu kez bir teslim tutanağı vardı önünde. Sayfanın sol tarafında çocukları İstanbul’dan gönderen sorumlunun, sağ tarafında ise Moskova’da teslim alan kişinin bilgileri bulunuyordu.
Sol tarafta “EDMON YÖNER” ve sağ tarafta ise “DIMITRI VETROV” yazıyordu. Devrim Ali Yöner’in düşmanı olarak gördüğü o adam aslında babasının ortağı mıydı?
İki isim, iki imza, aynı sayfanın iki farklı tarafındaydı ve ortalarında ise onlarca çocuğun isimleri yazılıydı... Devrim’in eli sayfanın kenarında dondu, yıkılmıştı adeta.
“Bunu ne zaman buldunuz?” diye sordu.
“Bu sabah.”
“Başka belge var mı?”
“Şimdilik bunlar.”
“Peki bu çocuklara...” dedi Devrim zar zor , “Çocuklara ne olmuş?”
“Altı tanesinin Rusya’da farklı soyadlarla açılmış kayıtlarına ulaştık. Tarihler uyuşuyor, Rus ailelerin yanına verilmişler ve onlar tarafından yetiştirilmişler abi.”
“Diğerleri?”
“Henüz onlardan iz yok.”
Devrim’in çenesi kasıldı.
“Bulduklarınız...” dedi, “Hayattalar mı?”
Ömer’in cevap vermeden önce beklediği o küçücük an bile Devrim’in içindeki bütün öfkeyi ayağa kaldırmaya yetti.
“Yaşıyorlar abi, ama kayıtlarını bulamadıklarımız hayattalar mı değiller mi bilmiyoruz.”
Devrim gözlerini kapattı. Zihninde yalnızca bir liste yoktu artık. Bilmedikleri bir uçağın koltuklarına oturtulmuş, hiç bilmedikleri bir dilin konuşulduğu bir ülkeye götürülürken ağlayan, annelerini isteyen, kendilerine yeni isimler verildiğinde eski isimlerini unutmaya zorlanan çocuklar vardı zihninde...
Ve o uçağın kalkmasına izin veren belgenin altında duran babasının imzası...
İçinde hala babasını, Edmon Yöner’i savunmak isteyen bir yer çaresizce çırpınıyordu. Devrim’in çocukluğundan kalmış, babasını her şeyi bilen, herkesten güçlü, ailesine zarar gelmesine asla izin vermeyecek bir adam sanan o küçük yer çaresizce çırpınıyordu.
“Bu belgelerin aslını kasaya kaldırın.” dedi Devrim kapattığı gözlerini açarken,
“Tamam abi.”
“İmzayı da incelet.” dedi kararından dönerek.
Bu imzanın gerçekten de babasına ait olmadığına dair milyonda bir umut bile olsa, o umudun peşinden gidecekti Devrim.
“Uçuşta görev yapan kim varsa bulun. Pilot, kabin görevlisi, yer personeli, gümrük memuru... Yaşıyorlarsa konuşacaklar.”
“Hemen araştırmaya başlıyoruz, abi.”
“Lale’nin babasının bu evraklardan haberi olup olmadığını da öğren.”
Ömer başını salladı.
“Peki abi.”
Ömer dosyayı alıp odadan çıkarken Devrim hayatının en büyük sarsılışını yaşıyordu. Sanki ömrü boyunca inandığı her şey yıkılmış, o da altında kalmıştı. Hayatını onun intikamını almaya adadığı babası, bu hikayenin en kötü adamı olabilir miydi?
Hayatı boyunca en güvendiği, en sevdiği, en özlediği adam bunları gerçekten yapmış olabilir miydi?
-
(ELİZ’İN ANLATIMIYLA)
Sorular insanın zihninde yalnızca yer kaplamıyordu. Bazen yatağın kenarına oturup kalabalık ediyorlar, bazen insanın boğazına yapışıyorlar, bazen de nefes alabileceğin son boşluğu bile dolduruyorlardı.
Lale gittikten sonra odanın içinde tek başıma kalmış, başımı yastıklara yaslayıp uzun süre tavana bakmıştım ama tavan gittikçe yükselmek yerine üzerime doğru alçalıyormuş gibi hissettirmeye başlamıştı.
Duvarlar da öyle...
Ağır perdeler, koyu renk mobilyalar, kapının dışında bekleyen korumalar, koridorun her köşesindeki kameralar, dışarı çıkmam için izin vermesi gereken insanların varlığını biliyor olmam, hepsi bana aynı şeyi hatırlatıyordu... Burada özgür değildim.
Bana iyi bakılması, yatağımın rahat, yemeklerimin özenli olması, herkesin yüzüme gülüyor olması bile bu gerçeği değiştirmiyordu. Altın kafes de bir kafesti sonuçta.
Üstelik zihnim yalnızca anda kalıp anın acısını çekmek yerine çok sonralarını, haftalar sonrasını, hatta aylar sonrasını düşünüyordu. Bu evdeki herkes karnımda taşıdığım bebeğin Devrim Ali Yöner’in çocuğu olduğunu öğrendiğinde ne olacaktı asıl? Peki ya bebek doğduğunda ne olacaktı? Kapımın önündeki iki koruma dörde mi çıkacaktı, pencereler daha mı sıkı kapanacaktı, koridora bile çıkmam artık gerçekten imkansız mı olacaktı?
Ben çocukluğumu cezaevi duvarlarının ardında geçirmiştim. Annem bana o parmaklıkların içinden gökyüzünü göstermeye, dışarıda koca bir hayat olduğuna inandırmaya çalışmıştı ama ne kadar uğraşırsa uğraşsın, çocukluğuma sinen demir kokusunu silememişti. Şimdi benim çocuğum da mı kapıların önünde bekletilen korumalarla, duvarların üzerinde bizi izleyen kameralarla, bu bitmek bilmeyen esaretle mi büyüyecekti?
“Hayır,” diye fısıldadım kendi kendime bu düşünceler zihnimi terk etmeyi reddederken.
Elim karnımın üzerinde biraz daha sıkılaştı.
“Buna izin vermeyeceğim.”
Sesim odada duyulmadı bile. Öyle güçsüz, öyle zayıftım ki artık sesim bile duyulmuyordu... Ayakta durduğumda başım dönüyor, birkaç lokmayı bile zor yiyor, odanın kapısından koridora çıkmak için bile iki korumayla tartışmak zorunda kalıyordum. Bir bebeği bu evden çıkarabilecek gücü nereden bulacaktım? Nereye gidecektim? Bakü’ye mi? Eski evime mi? Arkadaşlarımın yanına mı?
Bu evde istemediğim hiçbir şeyin gerçekleşmeyeceğine inanmak kadar, istediğim her şeyi yapabileceğime inanmak da kendimi kandırmak olurdu. Devrim beni burada tutmak isterse karşısında ne kadar dayanabilirdim? Beni koruduğunu düşünerek bütün kapıları yeniden yüzüme kapatırsa ne yapabilirdim?
Odanın duvarları bu düşünceyle birlikte gerçekten üzerime doğru gelmeye başlamıştı. Önce tavandaki avize büyüdü gözümde, sonra perdeler daha ağır, mobilyalar daha koyu görünmeye başladı. Odanın içindeki hava sanki tükeniyordu, aldığım her nefes bir öncekinden daha yetersiz kalıyordu.
Boğuluyordum.
Yorganı üzerimden çekip yatağın kenarına doğru kaydığımda nefes almakta bile zorlanıyordum sanki. Ayağa kalkarken başım çok hafif döndüğünde yatağın başlığına tutunup birkaç saniye bekledim. Biraz hareket etmem, bu kasveti dağıtmam gerekiyordu.
Pencereyi açamasam bile dışarıya bakmak, bu odanın dışında hala bir dünya olduğunu görmek istiyordum. Bu odadan başka bir yere bakmak zorundaydım, gökyüzünü biraz olsun görmek zorundaydım artık.
Pencereye doğru birkaç dikkatli adım attığımda saat öğleyi yeni geçmişti ama dışarısı sanki gün daha başlamadan akşama dönmüş gibi karanlıktı. Gökyüzünü kaplayan koyu renk bulutlar güneşin önüne geçmiş, Yöner Malikanesi’nin bahçesini kasvetli, soluk bir ışığın altında bırakmıştı.
Yağmur yağıyordu... Öyle çok şiddetli bir yağmur değildi ama hiç durmadan yağıyordu. Ağaçların yapraklarına, taş yollara, bahçedeki banklara ve yüksek duvarların üzerine usul usul düşen bir yağmurdu bu ve yağmuru izlemek bile anında ürpertmişti beni.
Perdenin arasına parmaklarımı sokup kumaşı biraz daha araladım ve bahçenin ıslak taşlarına baktım önce... Sonra onu gördüm.
Devrim, bahçenin biraz ilerisinde, büyük ağacın altında duruyordu.
Üzerinde dünden kalan siyah gömleği vardı hala. Ceketini giymemişti, kravatı da yoktu. Gömleğinin ilk birkaç düğmesi açık, kolları dirseklerine kadar çekilmişti. Yağmur saçlarını ıslatmış, alnına düşürmüş, gömleğinin siyah kumaşını omuzlarına ve göğsüne yapıştırmıştı, oysa onun yağmurdan kaçmak ister gibi bir hali yoktu.
Ağacın altında durmasına rağmen dalların kendisini korumadığı bir yerdeydi ve sanki yağmurun özellikle üzerine yağmasına izin veriyordu. Bir eli pantolonunun cebindeydi, diğer elinde ise yanan bir sigara vardı.
“Ne yapıyorsun orada geri zekalı?” diye söylendim kendi kendime sessizce, “Bir de duştan sonra kurulanmadım diye benim için endişeleniyordu...”
Ne kadar zamandır oradaydı bilmiyordum ama gömleği tamamen ıslanmıştı. Sigaranın külü uzamış, parmaklarının ucunda titriyordu. Başını hafifçe öne eğmiş, gözlerini bahçenin bir noktasına dikmişti ama aslında hiçbir yere de bakmıyor gibiydi.
Onu daha önce birçok duyguyu taşırken görmüştüm. Öfkeliyken, endişeliyken, mutluyken görmüştüm onu. Çaresiz, suçlu, pişman, yaralı hallerini, heyecanlı olduğu zamanları bile görmüştüm ama ilk kez bu kadar mutsuz görünüyordu.
Sanki yağmur tenine değil de içindeki bir yangına yağıyor ama onu bir türlü söndüremiyordu. Ne olmuştu? Mesele ben miydim? Yoksa babası mıydı? Yoksa Ivan’dan bir haber mi almıştı?
Dün gece yaşadığımız o birkaç dakikanın ardından ona söylediğim şeyler mi bu hale getirmişti onu? Devrim’in yüzündeki şey yalnızca benim onu odamdan göndermemin acısı değildi. Bunu uzaktan bile anlayabiliyordum. Başka bir şey vardı, çok daha derin, çok daha eski, onu içinden kırmış başka bir şey...
Sanki inandığı bir şey yıkılmıştı. Kimse ölmemişti belki ama Devrim siyahlar içinde birinin yasını tutuyor gibiydi. Kimin peki? Babasının mı? Kendi geçmişinin mi? Yoksa bütün hayatı boyunca doğru bildiği bir şeyin mi?
Perdeyi tutan parmaklarımı biraz daha sıktım. Ona gidip ne olduğunu soramazdım, sormamalıydım, zira buna hakkım bile yoktu. Üstelik onun acısı benim umurumda bile olmamalıydı.
Kendi acımı taşımakta bile zorlanırken Devrim’in omuzlarındaki yükü de taşımaya çalışamazdım. Üstelik ondan kopmak istiyorsam, önce onu izlemeyi bırakmalıydım.
Ama bırakamadım... Bakmaya devam ettim. Devrim sigarasından bir nefes daha aldıktan sonra başını kaldırdı ve gözleri önce bahçenin taşlarında, ardından evin yüksek duvarlarında ve pencerelerinde gezindi. Ve bir anda benim olduğum pencerede durdu.
Göz göze geldiğimiz an yakalanmışım gibi perdeyi kapatmak istedim! Geri çekilip beni görmediğine, benim de dakikalardır onu izlemediğime inanmak istedim ama parmaklarım perdeyi bırakmadı... Devrim de gözlerini kaçırmadı.
“Yakaladın ben.” diye mırıldandım sessizce.
Yağmurun altında durmuş, yüzüne düşen damlaları umursamadan bana bakıyordu. Aramızda koca bir bahçe, kapalı bir pencere, yüksek duvarlar ve birbirimize söylemediğimiz onlarca şey vardı ama yine de o an bakışlarını en yakınımda hissediyordum. Onun bakışlarını bir anda kendi üzerimde bulmak nedense sarsmıştı beni, az önce yataktan kalkarken hissettiğim baş dönmesi şimdi yine sarmıştı tüm bedenimi.
Devrim’in yüzündeki mutsuzluk bana baktığı anda tamamen kaybolmamıştı ama başka bir şeye dönüşmüştü. Bakışları önce yüzümde durdu, sonra pencereye tutunan elime ve karnımın üzerinde duran diğer elime kaydı.
Kaşlarının arası çatıldı.
Sigarasını dudaklarından çekti ama gözlerini benden ayırmadı. Başını çok hafif yana eğdiğinde ne sorduğunu camın ardından bile anlayabiliyordum.
“İyi misin?” dediğini okuyabiliyordum dudaklarından.
Başımı belli belirsiz salladım. Beni ayakta olduğum her an takip eden baş dönmem olmasa iyiydim aslında, fakat Devrim’in yüzündeki endişe geçmedi. Merakla olduğu yerde beni izleyip gerçekten iyi olup olmadığımı anlamaya çalışırken bahçenin görüntüsü sanki hafif hafif yerinden oynar gibi oldu.
“İyiyim!” demeye çalıştım ona başımı sallayarak, bunu dudaklarımı okuyarak anlamasını diledim ama görüş kalitem giderek düşüyordu, gördüğüm bahçe manzarası giderek bulanıklaşıyordu sanki.
Önce bunun yağmurun cama vurması yüzünden olduğunu düşündüm. Damlalar manzarayı bozuyor, Devrim’in yüzünü eğip büküyordu belki de. Gözlerimi kırpıştırıp görüntünün düzelmesini bekledim ama düzelmiyordu.
Sonra bahçe bir kez daha kaydı, ve bu kez daha belirgindi. Taş yol sağa doğru eğildi, ağaçlar birbirine yaklaştı, Devrim’in siyah gömleği yağmurun içinde bulanık bir karartıya dönüştü sanki.
Diğer elimi de karnımdan çekip pencerenin kenarına götürdüm çünkü tutunmam gerekiyordu.
Bir şeye...
Herhangi bir şeye...
Parmaklarım pencerenin soğuk mermerine değdiğinde nefes almaya çalıştım ama aldığım hava ciğerlerime ulaşmadan kayboluyor gibiydi. Kulaklarımın içinde ince bir uğultu başlamıştı. Kafamın içindeki her şey karanlığa hapsoluyor, bacaklarımdaki güç yavaş yavaş çekiliyordu.
Ben bana ne olduğunu anlamaya çalışırken Devrim’in yüzündeki ifade bir anda değişti, bahçeden bile fark etmişti olup biteni. Benim henüz kabul edemediğim şeyi o anlamıştı... Birazdan düşeceğimi.
Sigarasını elinden bıraktı. Yağmurun ıslattığı taşların üzerine düşen sigara hemen sönerken Devrim eve doğru hızlı bir adım attı, sonra bir adım daha ve sonrasında gördüğüm son şey Devrim’in evin kapısına doğru koştuğuydu.
“İyiyim!” demeye çalıştım bir kez daha, sanki duyabilecekmiş gibi.
Onun koştuğunu görünce durumumun düşündüğümden daha kötü olduğunu anlamıştım. Elimi pencerenin kenarına biraz daha sıkı bastırmaya çalıştım ama parmaklarım beni dinlemiyordu. Soğuk mermer avucumun altından kayıyor, dizlerim boşalıyordu.
“Devrim...” diye fısıldadım korkuyla, “Oya Abla...”
Diğer elimi yeniden karnıma götürmek istedim, çünkü onu korumam gerekiyordu. Karnımın üzerine düşme fikri beni dehşet içinde bırakırken o an tek isteğim yatağa ulaşabilmekti! Ya da en azından yere doğru çömelmeliydim ama bedenim ne yapmam gerektiğini bildiği halde hiçbirini yapacak gücü bulamıyordu.
Bahçeye dair tüm görüntüler artık bulanıklaşmıştı, perdeler gözlerime yalnızca birer karartı gibi görünüyordu. Perdeyi tutan elim gevşediğinde kumaş parmaklarımın arasından kayıp giderken dışarıdaki dünya yavaş yavaş yok olmaya başladı.
Devrim’in çoktan evin içine girdiğini, evin bir yerlerinde, merdivenlerinde veya koridorlarında bana yetişmeye çalıştığını biliyordum.
Fakat Devrim yetişemeden karanlık yetişti.
Sırtım yere değdiğinde hatırladığım son şey bütün vücudumu saran derin bir sızı ve beni içine hapseden karanlıktı...
-
%20(12).png)
Tekrar merhaba aşkımlarrrrr. ^^
“Eliz’im benim üzümlü kekim bir şeyler ye artık!” dediğinizi duyar gibiyim, inanın bölümü yazarken ben bile açlıktan fenalaştım dfvgbhfdjgdsds
Peki sizce imza gerçekten Devrim’in babası Edmon Yöner’in imzası mı? Edmon Yöner gerçekten de kötü mü?
Ve sizce bizi bir sonraki bölümde ne bekliyor, sizce Eliz iyi olacak mı? Düşerken bebek zarar görmüş olabilir mi? :’)
Bugünlük benden bu kadar, yorumlarınızı okumak için aşırı heyecanlıyım ve yorumlarınız için aşırı teşekkür ederim şimdiden, Misafir’i arkadaşlarınıza önermeyi unutmayın. ^^
Bu arada Instagram üzerinden misafirkitapresmi sayfasını, benim hesabım olan beyzalkoc hesabını ve beyzaalkockitaplari sayfalarını takip etmeyide unutmayın. ^^
İyi ki varsınız. :')
-BEYZA ^^