2.KİTAP - 10.BÖLÜM : BİRKAÇ DAKİKA.
Merhaba benim güzel misafirlerimmmm, nasılsınız? ^^
Umarım bölümü çok severek okursunuz, iyi okumalar dilerim. <3
Bol bol yorum yazmayı unutmayın!^^
.png)
10.BÖLÜM : BİRKAÇ DAKİKA.
(ELİZ’İN ANLATIMIYLA)
Perdelerin arasından sızan gün ışığı, odanın içine öyle dikkatli, öyle ürkek giriyordu ki sanki buraya ait olmadığını biliyordu. Yatağın kenarında duran serum askısına, komodinin üzerindeki ilaçlara, yarısı içilmiş su bardağına, katlanmış gazlı bezlere, başucumdaki küçük gece lambasına usulca dokunuyor ama beni uyandırmaya cesaret edemiyordu. Günışığı beni uyandırmaktan çekinirken beni uykumdan uyandıran şey koluma değen sıcak, küçük bir pati oldu.
Önce rüyada olduğumu sandım, eski hayatıma dair gördüğüm bir rüyanın içinde olduğumu hissettim bir an, sonra dün yaşananlar aklıma gelir gelmez gözlerimi açtım ve Adnan’ı gördüm. Bir gecelik misafirim hala yanımdaydı ve aynı umursamazlıkla bakıyordu yüzüme.
“Günaydın,” dedim ona, “Günaydın Adnan!”
Adnan yüzüme bakıp iyice uzandı ve onu sevmem için göbeğini açtı. Günler sonra ilk kez yüzümde beliren gülümsemeyle ona doğru eğildim, ben ellerimi yumuşak tüyleri üzerinde gezdirirken kapı hafifçe tıklatıldı.
“Girin.” dedim sessizce.
Kapı aralandığında içeri girenin Oya Abla olduğunu gördüm, gözleri önce Adnan’a gitti ve hemen sonra gülümseyerek bana döndü.
“Günaydın,” dedi yumuşakça.
“Günaydın Oya Abla.”
“Adnan Bey geceyi sorunsuz geçirmiş anlaşılan.”
“Evet,” dedim, “Benden daha uyumlu bir hasta.”
“Bunu tartışmayacağım.” diyerek güldü ve kolumdaki seruma yöneldi Oya Abla, “Ama en azından senden daha çok yemek yediğini söyleyebiliriz sanırım!”
“O kesin!” dedim.
Oya Abla beni biraz daha kendime gelmiş bir halde gördüğüne mutlu gibi bakıyordu, serumun akışını kontrol edip nabzıma baktıktan sonra ateşimi ölçtü ve ben de nihayet onu izlediğim dakikalar boyunca aklımdan geçen soruyu sormak için dudaklarımı araladım.
“Kalp sesine de bakacak mısın?”
Oya Abla’nın gözleri daha da yumuşadı o an.
“Bakalım mı?” diye sordu gülerek.
“Bakalım.”
Adnan yatakta iyice yayılmış uykuya dalarken ultrason cihazı odaya getirilmişti bile. Oya Abla hareketlerinde her zamanki gibi dikkatliydi, karnımdaki bandajların yanından, zarar vermeden, canımı mümkün olduğunca az yakarak cihazı yerleştirirken nefesimi tutmuş bir halde bekliyordum onu. O ses duyulana kadar akciğerlerim bile çalışmayı bırakıyordu sanki, tüm sistemim onun kalp atışlarını duyana kadar beklemeye alıyordu kendini.
Önce yalnızca cihazın hafif uğultusu duyuldu her zaman olduğu gibi, sonra Oya Abla’nın yüzüne baktım çünkü onun yüz ifadelerini okumayı artık her şeyden daha iyi biliyordum. Oya Abla da aynı şekilde kaşları çatılı bir halde gelecek sesi duymayı beklerken ses bir anda duyulmaya başladı.
Dum dum...
Dum dum...
Dum dum...
“İşte burada,” dedi Oya Abla sessizce, “Hala bizimle.”
Dolu gözlerle başımı salladım.
“Günaydın,” diye fısıldadım ona, elimi karnıma koydum.
“Günaydın benim küçük misafirim.” dedim bir kez daha.
Oya Abla bana hüzünle karışık bir mutluluk içinde bakıyordu. Korkuları olduğunu gözlerinden okuyabiliyordum, bebeğin ince bir çizgi üzerinde olduğunu, her an bu savaşı kaybedebileceğini herkesten çok daha iyi biliyordu ama aynı zamanda beni böyle gördüğü için mutluydu.
Cihazı kapattıktan sonra üzerimi örttü, sonra komodinin üzerindeki tabağa baktı. Dünden kalan çorba çoktan alınmıştı. Yerine küçük bir kahvaltı tabağı bırakılmıştı ama birkaç lokma peynir, yarım parça ekmek, ve birkaç yudum ıhlamur dışında hiçbir şey yememiştim.
“Birkaç lokma daha yemeyi deneyelim.” dedi Oya Abla uyarır gibi.
“Biz mi?” dedim halsizce gülümseyerek.
“Evet,” dedi Oya Abla, “Gerekirse zorla yedireceğim de ondan.”
“Şimdi midem almayacak gibi Oya Abla. Ama söz veriyorum, öğle yemeğinde daha fazla yemeyi deneyeceğim.”
Oya Abla’nın yüzündeki gülümseme bu kez kendince bir muziplik peşindeymiş gibi biraz daha belirginleşti. Küçük bir parça ekmeği krem peynire değdirip bana uzattı ve öylece yememi bekledi. Midem o kadar dolu hissettiriyordu ki neredeyse öğürecektim.
“Sadece bu.” dedim Oya Abla’nın uzattığı peynirli ekmek parçasını yerken, “Daha fazlasını verirsen kusabilirim.”
“Tamam!” dedi Oya Abla, “Öğle yemeği için söz verdin ama, gelip kontrol edeceğim. Ben şimdi gideyim de diğer işlerimle ilgileneyim...”
Başımı salladım ama Oya Abla malzemelerini toparlarken aklıma takılan bir soruyla onu durdurdum.
“Oya Abla...” dedim.
“Efendim canım?”
“Bunu nasıl sorsam bilmiyorum ama...” dedim tereddütle.
“Bana istediğin soruyu istediğin şekilde sorabilirsin Eliz, bunu biliyorsun.”
Başımı sallayarak zar zor da olsa söze girdim.
“Şeyi merak ediyorum... Bu durumu... başka kimler biliyor? Yani bebeği... Devrim’in annesi, dayısı, Lale?”
Oya Abla bana iç rahatlatan bir bakışla döndü.
“Merak etme,” dedi, “Şu an kimse bilmiyor. Bir gün öğreneceklerdir elbette, sonuçta karnın büyüyecek ama şu an sen hala iyileşmeye çalışırken bunun zamanı değil. Devrim’e de bunun bir süre daha sır gibi saklanmasına dair yemin ettirdim. O da senin zarar göreceğin hiçbir şey yapmaz zaten, biliyorsun.”
Alaycı bir gülüşle başımı salladım.
“Yapmaz tabi,” dedim dalga geçer gibi, “O bana asla zarar vermez.”
Oda yine sessizliğe büründüğünde Oya Abla malzemelerini toparlamaya devam ediyordu. Oya Abla çantasının fermuarını açarken dışarıdan gelen bir konuşma sesi ikimizin de dikkatini kapıya çeviriverdi.
“Devrim Bey’in kesin emri var,” diyordu korumalardan biri, “İçeri kimse alınmayacak dedi.”
Ardından Deha’nın neredeyse fısıldamaya çalışırken bile fısıldayamayan sesi duyuldu.
“Tamam siz kapıyı açın, gerekirse sonra abime şikayet edersiniz beni.”
“Üzgünüm Deha Bey, doktorun da kesin emri var...”
Oya Abla tahammülsüzce gözlerini kapattı o an, sıkıntı dolu bir nefes alıp kapıya doğru yürüdü ve kapıyı tam açmadan aralayıp koridora baktı.
“Oya Abla!” dedi Deha, “Benim buraya alınmamama dair bir emir mi verdin?”
“Kimsenin,” dedi Oya Abla, “İçeri kimsenin alınmamasına dair.”
“Yani bizim de.” diyen sesi duyuldu Demir’in arkadan.
Oya Abla onlara iki küçük çocuğa kızar gibi baktı.
“Ne istiyorsunuz?” diye sordu.
“Eliz’i rahatsız etmeye gelmedik,” dedi Deha, “Kediyi sevmeye geldik.”
Kendimi tutamayıp yattığım yerde bu konuşmanın saçmalığına güldüm.
“Ne yapmaya geldiniz?”
“Kediyi sevmeye...” dedi Deha, “Adnan’ı.”
Oya Abla cevap vermeyince, Deha hızla devam etti.
“Yani Eliz’i de görmek güzel olur tabi ama ana motivasyonumuz Adnan Bey. Sonuçta bir mazimiz var kendisiyle, kaybolduğu gece sokak sokak onu aramıştık. Gelip sevebilir miyiz?”
Demir’in alçak sesi duyuldu o an.
“Böyle söylemeyecektin.”
“Nasıl söyleyecektim?”
“Daha normal.”
“Normal konuşmadım mı?”
Oya Abla başını çevirip bana baktı.
“Girmek istiyorlar.” dedi.
“Beni görmeye mi?” diye sordum sesimin onlar tarafından duyulacağını bildiğim alaycı tonuyla.
Oya Abla’nın yüzünde saklamaya çalıştığı bir gülümseme vardı.
“Hayır.” dedi, “Yeni misafiri görmeye gelmişler.”
Adnan o sırada hiç oralı değildi, hatta hala uyukluyordu.
“Gelebilirler.” dedim gülümseyerek.
Oya Abla uyaran gözlerle onlara döndü ve başıyla beni gösterdi.
“Beş dakika,” dedi kapıdakilere, “Eliz’i çok konuşturarak yormak yok ama.”
“Altı dakika olsa?”
“Deha!”
“Tamam, tamam, beş.”
Deha içeri ilk adımını attığında yüzündeki heyecanla korku aynı anda görünüyordu. Buraya Adnan’ı görmeye değil, beni ziyaret etmeye geldiklerini çok iyi biliyordum zira ikisinin gözleri de benim üzerimdeydi. Beni gördükleri an yüzlerinde beliren endişe beni şaşırtmadı, gözlerimin altındaki morluklara, solgun yüzüme, kollarımdaki serum izlerine, karnımın üzerindeki örtüye bakan gözleri her şeyi ele verse de çabucak toparlanıp Adnan’a döndüler.
“Adnan Bey,” dedi Deha, “Şereflendirdiniz bizi!”
“Demek toka yuttun...” dedi Demir Adnan’ın başını okşarken, sonra tereddütle bana bakıp ekledi, “Geçmiş olsun demeye geldik.”
Gülümseyerek başımı salladım.
“Ona mı bana mı?” diye sordum gülerek.
“İkinize de!” dedi Deha, “Ama seninle konuşmamızı istemeyen bir doktor var başımızda...”
“Deha!” diye söylendi Oya Abla malzemelerini toparlamaya devam ederken.
“Tamam, tamam!” dedi Deha Adnan’ın patilerini okşarken.
“Nasılsın peki?” diye söze girdi Demir, “İyi haberlerini alıyoruz ama bir de sana sormak istedik...”
“Nasıl olabilirsem öyleyim.” dedim sessizce, “Ama merak etmeyin, giderek iyileşiyorum.”
Son cümlem Demir’in yüzünde belli belirsiz bir rahatlama yaratırken ikisi de yatağın ucuna yerleşmiş ve Adnan’a doğru eğilmişlerdi. Adnan keyif içinde kendini sevdirirken Oya Abla da başımızda durmuş Adnan’ı izliyordu.
“Sizin gelişiniz Adnan’ı bile mutlu etti...” dedim keyifle onları izlerken.
Deha’nın yüzü bana döndü ve bir an için gözleri parladı.
“Seni de mutlu etmiştir diye umuyorum.” dedi bana içten bir gülümsemeyle.
“Bir süredir ilk kez normal hissediyorum,” dedim, “Hem Adnan burada, hem siz...”
Deha neredeyse ağlayacaktı, yutkunup gözlerini kırpıştırarak bakışlarını benden kaçırıp Adnan’a çevirdi. Demir de Adnan’ın başını iki parmağıyla usulca severken etrafa bakınıyordu, ilaçlara, ultrason cihazına, etrafımı saran tüm o kasvetli tıbbi cihazlara...
“Bir ara biraz bahçeye mi çıkarsak seni?” diye sordu Demir, “Burası iyice yoğun bakıma dönmüş!”
“Oya Abla izin verirse...” diye ekledi Deha.
“Eliz biraz daha toparlansın da...” dedi Oya Abla, “Kendisi de isterse tabi.”
Hiç sesimi çıkarmadım. Meselenin yalnızca iyileşme sürecim olmadığını, kendimi bu karanlık perdelerin arkasında tutmamın bir tercih de olduğunu söylemek isterdim aslında, ama canlarını sıkmak istemedim. Ben bunları düşünürken Adnan Demir’in parmaklarına başını sürttüğünde Deha dehşet içinde kaldı.
“İnanılmaz ya,” dedi, “İkimiz de seviyoruz ama o gitti Demir’e sürtünmeyi seçti!”
Demir’in dudaklarının kenarı çok az kıpırdadı.
“Hayvanlar kimin daha iyi olduğunu hisseder.” dedi.
Deha bana döndü.
“Duydun, değil mi?” diye sordu, “Sen gittiğinden beri bizde değişen bir şey yok yani Eliz’ciğim, hala anlaşamıyoruz.”
“Bu da bir anlaşma şekli.” dedim gülerek.
Demir başını kaldırdı.
“Kedinin beni daha çok sevmesini de kıskanmazsın ki ama ya!” dedi, “Hadi kızlar beni tercih edince bozuluyorsun anladık da, kediyi de kıskanma ya!”
Deha hemen araya girdi.
“Bak, işte sorun da bu.” dedi, “Kızların seni tercih ettiği falan yok, anca Eliz’in erkek kedisi tarafından tercih edilirsin.”
Deha’nın cümlesini duyduğum an kıkırdamaya benzeyen ufak bir ses çıktı dudaklarımın arasından ve oda bir anda sustu. Zira bu oda günler sonra ilk defa ufak kahkahamın sesiyle yankılanmıştı... Üçü de belli etmemeye çalıştıkları bir mutlulukla birbirlerine bakarken boğazımı temizledim çünkü bunu büyütme ihtimallerinden de rahatsız olmuştum bir anlığına.
Bunu bir mucize gibi karşılamalarından, üzerime gelmelerinden, “Bak sana iyi geldik,” demelerinden korktum. Ama hiçbir şey söylemediler, ne Deha, ne Demir, ne de Oya Abla.
“Bak Adnan,” dedi Demir, “Deha, beni ve seni kıskandığı için savunmaya geçti, görüyorsun değil mi?”
“Kediyi rahat bırakın,” dedi Oya Abla, “Uykusunu böldünüz baksanıza nasıl kızgın bakıyor.”
“Demir’e kızdı o,” dedi Deha, “İkisini aynı kefeye koyduğu için sinirlendi.”
Gülüştükten sonra bir süre yalnızca Adnan’ı sevdiler. Gerçekten de yalnızca onu sevdiler, bana tek bir soru bile sormadılar. Bebeği sormadılar, Devrim’den bahsetmediler, Lale’nin adını anmadılar, yaramla, ağrılarımla, depresyonumla ilgili hiçbir soru sormadılar ve bu bana tahmin ettiğimden çok daha iyi geldi. Yalnızca buraya gelip kısa bir süreliğine de olsa beni görmek, durumumu anlamak, yanımda olmak istediler.
“Hadi bakalım,” dedi Oya Abla en sonunda, “Çıkalım da Eliz rahatça dinlensin, duşa girecekti zaten. Ben serumunu çıkarayım da rahat rahat gir duşa...”
“Görüşürüz Adnan.” dedi Deha eğilip Adnan’ın kafasına bir öpücük kondurarak.
“Görüşürüz dostum.” dedi Demir de Adnan’ın patisini tutarak.
“Ve görüşürüz Eliz!” dedi Deha gülerek.
“Biz yine geliriz,” dedi Demir, “Eğer bizi görmek istersen yani...”
Gülümsedim.
“Her zaman isterim,” dedim, “Görüşürüz çocuklar.”
-
-
-(YAZARIN ANLATIMIYLA)-
Eliz günler sonra ilk kez normal hissettiği bir gün geçirirken koridorun bir diğer ucundaki odalardan birinde Devrim Ali Yöner babası Edmon Yöner’in hasta yatağının yanı başında dururken annesi Züleyha Yöner de tam yanındaydı.
Bu odaya gelmek Devrim’e her zaman bir mahkumun hücresine girmek gibi hissettirmişti çünkü bir zamanlar kendi şimdiki haline benzettiği babası Edmon Yöner artık konuşmuyor, emirler vermiyor, bakışlarıyla insanları susturmuyordu. Bir zamanlar bu evin bütün duvarlarına sinmiş o tok sesi şimdi vücuduna bağlı makinelerin seslerine teslim olmuştu.
Züleyha Yöner yatağın başında, oğlunun yanında duruyordu, yüzünde büyük bir yorgunluk ifadesi vardı ama bu yorgunluğun altında aslında günlerdir saklamaya çalıştığı rahatsızlık hissinin olduğu artık ortaya çıkmak üzereydi.
“Ev de hastaneye döndü iyice!” dedi kadın söylenerek, “Oya tek başına yetiyordu bize, şimdi bir de hemşire geldi... Veteriner bile getirmişsiniz oğlum, bir de kedi çıktı başımıza! Bu kızın misafirliği yine fazla uzamadı mı Devrim? Başını her belaya soktuğunda bize mi gelecek?”
Devrim’in gözleri annesine döndü ama sakin kalmaya çalıştı.
“O kız dediğin birkaç gün önce benim yüzümden ölüyordu anne.”
Züleyha dudaklarını birbirine bastırdı.
“Seninle ne alakası var anlamıyorum ki,” dedi kadın, “Hiçbir şey anlatmıyorsun ki bana.”
Devrim’in bakışları yavaşça babasına kaydı. Makinelere bağlı, hareketsiz yatan Edmon Yöner’e.
“Bilmen gerekmiyor.” dedi Devrim, “Bu ev yıllarca babamın sırlarını taşıdı, biraz da benimkileri taşısın.”
Züleyha’nın yüzü değişti.
“Ne demek istiyorsun sen?” dedi, “Ne sırrı varmış babanın?”
Devrim cevap vermeden birkaç saniye boyunca babasına baktı, sonra annesine döndü.
“Ben de onu öğrenmeye çalışıyorum.”
Züleyha çatılı kaşlarla oğluna döndüğünde içinde hiç taşımadığı bir korku belirmişti, bir şey söylemek istedi ama söyleyemedi, Devrim’in gözlerindeki o karanlık şüpheyi görmüştü.
“Baban hakkında konuşurken dikkatli ol,” dedi sonunda, “Baban o senin.”
Devrim annesine donuk bir bakışla döndü.
“Sen de...” dedi dikkatlice, “Sen de misafirim hakkında konuşurken dikkatli ol anne.”
Züleyha cevap vermek yerine oğluna son bir bakış attı ve tavrını belli etmek ister gibi arkasını dönüp kapıya doğru yürüdü, çıkmadan önce bir kez daha oğluna baktı ama Devrim artık ona bakmıyordu. Gözleri babasındaydı. Kapı kapandığında odada yalnızca makinelerin sesi kaldı, Edmon Yöner’in tüm sesi artık bu makinelerdi ve onlar da Devrim’e duymak istediklerini hiçbir zaman söylemeyecekti.
Devrim yavaşça yatağın başına yaklaştığında gözleri babasını baştan aşağı süzdü. Bir zamanlar Yöner soyadını tek başına taşıyan adam şimdi bembeyaz çarşafların arasında, kabloların, serumların, makinelerin ortasında sessizce yatıyordu. Babasını izlerken çok şey söylemek geçti içinden, ama uzun süre konuşamadı.
Neyi nasıl söyleyeceğini, içindeki karanlığı nasıl dökeceğini bilemiyordu Devrim ama sonra çok alçak bir sesle, neredeyse kendine bile itiraf eder gibi konuşmaya başladı bir anda.
“Senin hakkında o kadar çok şey söylüyorlar ki baba...”
Devrim’in gözleri babasının hareketsiz yüzünde, kapalı gözlerinde gezindi.
“Eskiden biri senin adını böyle ansa pişman ederdim onu...”
Sustu, başını önce yere eğdi ve hemen sonra tekrar babasının yüzüne çevirdi gözlerini.
“Şimdi susturamıyorum bile.”
Makinenin sesi odanın içinde düzenli bir şekilde yankılanırken Edmon Yöner’in göz kapakları hareket eder gibi oldu.
“Çünkü içimde bir yer...” dedi Devrim sesi biraz daha kararırken, “Belki de susturmamam gerektiğini söylüyor.”
Babasının eline baktı, hareketsizdi, güçsüzdü. Bir zamanlar bu evde herkesin kaderine dokunan o el, şimdi kendi parmaklarını bile kıpırdatamıyordu.
Devrim eğildi ve adamın kulağına doğru fısıldadı.
“Umarım haklı değillerdir baba.”
Sonra biraz daha alçak bir sesle ekledi.
“Çünkü haklılarsa...”
Cümlesini tamamlamadı, tamamlamasına gerek yoktu. O an Edmon Yöner’in odasındaki makinelerin sesi ilk kez bir yaşam belirtisi gibi değil, geçmişten gelen bir geri sayım gibi duyuldu...
Bu geri sayım kime ne getirecekti bilmiyordu Devrim ama bildiğin bir şey vardı... Çok yakında hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.
-
-
-(ELİZ’İN ANLATIMIYLA)-
Oya Abla, Deha ve Demir giderken Adnan yatağın ortasında sırtüstü dönmüş, göbeğini evin bütün trajedisinin üzerine sererek uyumaya devam ediyordu. Bir an ona baktım ve kendisini hayatın kollarına bu kadar rahat bırakabilmesini kıskandığımı fark ettim. Ben aynı yatağın üzerinde bazen nefes almaya bile çekinirken, o sanki Yöner Malikanesi’nin ona ait olduğuna karar vermiş gibi rahatça yatıyordu çarşafların üzerinde.
“Ben duşa giriyorum Adnan. Sen burada kal,” dedim ona, “Bir yere gitmek yok, tamam mı?”
Ayağa kalktığımda bedenim önce buna itiraz etti. Karnımdaki sızı derinden, yavaşça kıpırdanırken başım da hafifçe döndü ama yatağın kenarına tutunup bekledim. Son günlerde ayakta durmak bile kendi bedenimle pazarlık yapmak gibiydi. Bir adım için bile kendimden izin almam, bir nefes için bile kendimi ikna etmem gerekiyordu.
“Bir şey yok, bir şey yok...” dedim Adnan’a, “Merak etme beni.”
Oysa o başımın döndüğünden haberdar bile değildi zaten, uzandığı yerden uykulu gözlerle bana bakıyordu yalnızca. Nefesim normale dönerken baş dönmem de geçtiğinde tutunduğum yeri bırakıp bir adım attım.
Duş almanın bana iyi geleceğini biliyordum, birkaç dikkatli adım sonrasında banyoya girdiğimde kapıyı kilitlememeye karar verdim. Başıma bir şey gelme ihtimaline karşı Oya Abla’nın bana hemen ulaşabilmesi için kapıyı kilitlemeden duşa girmek can sıkıcı olsa da işimi hızlıca halledip çıkacaktım.
Üzerimdeki pijamaları hızlıca çıkarıp duşa kabindeki sıcak suyun altına girdiğimde su ilk başta tenime yabancı geldi. Sonra yavaş yavaş omuzlarımdan aktıkça, saç diplerime, enseme, sırtıma yayıldıkça kendimi çok daha iyi hissetmemi sağladı. Karnıma fazla değdirmemeye çalışıyordum, bandajlarımı korumak için tuhaf açılarla duruyor, bir yandan da suyun üzerimdeki hastalık kokusunu, ilaç kokusunu, yatak kokusunu, endişe kokusunu alıp götürmesini istiyordum.
Olmuyordu tabi.
Bazı kokular teninize değil, benliğinize sinerdi zira.
Yine de sıcak su iyi geldi. Sanki günlerdir içimde taş gibi duran bir şey, suyun sesiyle birkaç saniyeliğine yerinden oynamış, yavaş yavaş akıp gitmişti. Suyun altında gözlerimi kapattım ve kendimi başka bir yerde hayal etmeye çalıştım. Eski evimin küçük banyosunda, sıcak suyun altında, saçlarımı hızla yıkayıp üniversitedeki dersime yetişmeye çalıştığımı hayal ettim. Sıradan bir hayat yaşamayı, duş alıp aceleyle evden çıkmayı hayal ettim, oysa sıradan olmak bile ne büyük lükstü.
Elimi karnıma götürdüm. Bandajların üzerinden değil bu kez, etrafından, tenimi tenime değdirerek dokundum karnıma.
“Buradayız,” diye fısıldadım, “Suyun altındayız... Bak buna duş almak deniyor, temizlenmek deniyor küçük misafirim... Karnımdaki misafirliğin bittiğinde seni de yıkayacağız böyle, çok seveceksin suyu.”
Duştan çıktığımda banyonun aynası buğulanmıştı. Duvarda asılı duran uzun beyaz bornozu üzerime geçirdiğimde saçlarımdan sular damlıyordu. Bornozun kuşağını bağlamak bile karnımdaki sızı yüzünden dikkat isteyen bir şeye dönüşmüştü artık.
Aynanın önüne geçip elimle buğuyu sildiğimde karşıma çıkan yüz birkaç gündür gördüğüm yüzle aynıydı ama bugün biraz daha canlıydı sanki. Gözlerimin altı hala mordu, dudaklarım hala renksizdi ama su saçlarımdan akarken içimdeki ağırlığı gerçekten de alıp götürüyordu adeta.
Aynadaki yansımada kendime bakmaya devam ettiğim sırada kapının çaldığını duymamla irkildim, kaşlarımı çatarak kapıya doğru döndüm.
“Oya Abla?” diye seslendim kapıya doğru.
“Benim, Eliz Hanım. Yemek getirdim...”
Ses evdeki yardımcı kadınlardan birinin sesiydi. Dışarıdan görünmemek için kenara çekildim ve kapıya doğru konuştum.
“Buyurun.”
Kadın kapıyı aralık bırakıp içeri tepsiyle girdiği an beni görünce hemen başını eğdi.
“Öğle yemeğiniz, efendim.” dedi, “Tarhana çorbası, tavuk ve patates püresi.”
“Teşekkür ederim,” diye mırıldandım, “Sehpaya bırakabilirsiniz.”
Yardımcı kadın tepsiyi sehpaya bırakıp hızlıca çıkarken ben banyoya geri dönüp saçlarımı havluyla biraz kuruladım. Sonra tarağı aldım ve aynanın karşısında ıslak saçlarımı dikkatle açmaya başladım.... Her tarak darbesinde omuzlarımdan su damlıyor, bornozun yakası ıslanıyordu. Saçlarımı bile günlerdir taramamıştım, düğümleri açıldıkça içimde de küçük küçük bir şeyler çözülüyordu sanki.
Sonra bir anda durdum, gözlerim aynadaki yansımadan arkamda kalan yatağa çevrildiğinde yatağın boş olduğunu gördüm, Adnan yoktu! Yatakta ağırlığının bıraktığı küçük bir çukur kalmıştı ama kendisi yoktu. Tarağı lavabonun kenarına bıraktım ve banyodan çıktım.
“Adnan?” Sesim odanın içinde dolaştığı sırada odada herhangi bir kıpırtı bile duyulmamıştı.
“Adnan,” dedim bu kez biraz daha yüksek sesle, “Bak gerçekten hiç sırası değil ya!”
Dikkatlice yatağın altına doğru eğildim ama orada değildi. Yorganın kıvrımlarına, yastıkların arasına, komodinin arkasına, perdelerin dibine, berjerin altına, her yere baktım... Yoktu.
“Adnan!”
Dolaba yöneldim bu kez, kapakları tek tek açtım. Askıların arasını, rafların altını, çamaşır sepetinin bile içini aradım ama yoktu. Telaşla banyoya geçip küvetin etrafına, duşa kabinin içine, havluların arasına, lavabonun altına baktım ama yoktu!
Kalbim telaş içinde hızlanırken bunun mantıklı bir panik olmadığını biliyordum. Buhar olup uçacak hali yoktu sonuçta ama son zamanlarda kaybolan her şey, bende geri dönmeyecekmiş gibi bir korku yaratıyordu. İnsan sevdiği birini, bir evi, bir hayatı, kendi bedenine duyduğu güveni, karnındaki bebeğin geleceğini kaybetme ihtimaliyle yaşarken her şeyi düşünebiliyordu.
Sonra kapıya baktım, aklıma gelen tek ihtimal buydu. Odasının içinde aramadığım yer kalmamıştı, tek ihtimal yardımcı kadın yemek bırakırken Adnan’ın aralık kalan kapıdan çıkmış olmasıydı.
“Hayır,” dedim, “Hayır, hayır, hayır...”
Bornozun kuşağını biraz daha sıkı bağladım. Saçlarım hala ıslaktı, uçlarından sular damlıyor, enseme doğru akıyorlardı. Pijamalarım sandalyenin üzerindeydi ama üzerimi değiştirip saçlarımı kurutmakla vakit kaybedemezdim, Adnan’ın başına bir şey gelmesine izin veremezdim.
Telaşla kapıyı açtığımda kapının iki yanında bekleyen korumalar beni görünce aynı anda doğruldular. İkisi de önce yüzüme baktı, sonra refleksle bakışlarını başka yöne çevirdiler. Bornozlu ve ıslak saçlı olduğumun fazlasıyla farkındaydım ve bu farkındalık yüzümü yakarken elim bornozun yakasına gitti.
“Hanımefendi,” dedi adamlardan biri, sesi gergindi, “Odadan çıkamazsınız.”
“Bakın biliyorum ama Adnan kaçtı!” dedim söylediklerimin kulağa ne kadar saçma gelebileceğini fark etmeden.
İki adam da kafa karışıklığı içinde bana baktılar.
“Kedi,” dedim sinirle, “Kedi kaçtı. Onu alıp geleceğim.”
“Devrim Bey’in kesin emri var!” dedi adamlardan biri, “Odadan çıkmanız yasak.”
“Dışarı çıkmıyorum,” dedim, “Kedimi bulup geleceğim!”
“Buna izin veremeyiz Eliz Hanım, Devrim Bey gözümüzün yaşına bakmaz!”
Tam o anda koridorun biraz ilerisinde siyah beyaz bir kuyruk gördüm, Adnan buradaydı! Sanki bütün bu tartışmanın kendisi adına yapıldığını biliyor ama önemsemiyormuş gibi ağır ağır yürüyordu. Sonra başını çevirdi, bana baktı ve dalga geçer gibi yürümeye devam etti.
“Adnan!” dedim.
Ama durmadı! Ve ben de durmadım.
“Kusura bakmayın,” dedim korumalara, “Sadece onu alıp geleceğim!”
Adamlar bir an ne yapacaklarını bilemediler. Benimle temas etmekten de çekiniyorlardı, o kadar çaresiz kalmışlardı ki biri elini telsizine götürdü, diğeri ise önüme geçti ama hızlıca yanından sıyrılıp koridorda ilerledim.
Koşmuyordum, koşamazdım, ama panikle hızlanmıştım. Bornozumun eteği adımlarımla savruluyor, ıslak saçlarım omuzlarıma yapışıyor, çıplak ayaklarım koridorun soğuk zemininde sessiz ama aceleci sesler çıkarıyordu.
“Hanımefendi, lütfen durun!”
“Adnan!” dedim yeniden ama durmuyordu tabi.
Koridorda Adnan önde, ben arkasında, korumalar ise benim peşimde ilerliyorduk, üstelik benim üzerimde bornoz vardı, bornoz! Sonra Adnan nihayet bir kapının önünde durdu.
“Dur!” dedim ona sessizce çünkü kapı aralıktı ama tabi ki dinlemeyip içeri doğru süzüldü Adnan.
Ben birkaç adım gerisinde durduğumda korumalar da arkamda durmuştu. Biri hala telsizine bir şeyler söylerken içeriden gelen loş ışık ve makine sesi beni olduğum yere çiviledi çünkü bu odayı biliyordum. Daha önce yanlışlıkla keşfettiğim, izinsizce girdiğim bir odaydı burası. Devrim’in babası Edmon Yöner’in odası...
Adnan kapının aralığından geçip içeri girerken ben de o aralıktan içeriyi görebiliyordum. İçerideki yatakta solgun, hareketsiz, makinelere bağlı yatan o adamı... Edmon Yöner’i.
Sonra Devrim’i gördüm. Takım elbisesiyle babasının yatağının başında durmuş, onu izliyordu. Siyahlar içindeydi; gömleği, ceketi, kravatı, bütün varlığı o odanın karanlığına karışmış gibiydi ama yüzü aydınlıktaydı.
Kapıdan gelen sesleri duyduğu an kapının açık kalan aralığına döndüğünde ve benimle göz göze geldiğinde ise nutku tutulmuştu bir anda. Beni görmüştü... Bornozumla, ıslak saçlarımla, çıplak ayaklarımla burada durduğumu görmüştü ve şok içindeydi!
Gözleri önce yüzüme, sonra ıslak saçlarıma, sonra bornozun yakasını tutan elime, sonra arkamdaki korumalara kaydı ve o an yüzündeki ifade değişti. Benim ayakta olmama, odadan bu halde çıkmış olmama dair duyduğu endişeden çok daha farklı bir şey vardı bakışlarında. Çok daha karanlık, çok daha eski, çok daha Devrim Ali Yöner’e ait bir şey geçti gözlerinden.
Kıskançlık değildi bu yalnızca, daha ilkel bir sahiplenme refleksiydi gözlerinde gördüğüm şey. Devrim’in bakışları arkamdaki adamlara döndü.
“Siz bahçeye inin.” dedi bir çırpıda.
Korumalardan biri şaşkınlıkla kıpırdandı.
“Beyim, biz izin vermemek için çok uğraştık ama...”
“On dakika molanız var,” dedi Devrim gözlerini adamlardan ayırmadan, “On dakika boyunca bu koridora kimse girmeyecek!”
Adamlar tek kelime daha etmedi. İkisi de başlarını eğip geri çekildiler. Koridorun sonuna doğru yürürlerken ben hala kapının eşiğinde duruyordum. Islak saçlarımdan damlayan su enseme, sonra bornozumun yakasına doğru inerken Devrim bu kez bana döndü.
“Eliz,” dedi.
Bu bir soru gibi değildi, bir uyarı gibi de değildi. Daha çok beni bu halde karşısında gördüğü için hissettiği şeylerin içinden çıkamayan bir adamın tuttuğu bir nefes gibiydi.
“Adnan...” diye açıkladım hemen, “Adnan buraya kaçtı.”
Adnan o sırada yatağın ayak ucundaki halıya oturmuştu ve bizi izliyordu. Bu odaya bile yabancılık çekmemişti, neredeyse Devrim’in babasının üzerine çıkıp adamın göbeğine yatıp uyuyacaktı.
“Adnan,” dedim sertçe, “Kalk ayağa, buraya gel!”
O ise kafasını çevirdi ve esneyerek yavaşça yere uzandı.
“Harika,” dedim, “Bir burada uyuman eksikti.”
Odanın içine doğru birkaç adım attığımda Devrim bir an hareketlenecek gibi oldu ama durdu. Ben eğilip Adnan’ı kucağıma aldığımda ise dikişlerimin acısını belli etmemeye çalışırken Devrim bu sefer kendini tutamadı.
“Bana ver.” dedi.
“Gerek yok, hallederim.”
“Eliz,” dedi, “Daha yeni iyileşiyorsun. Kucağında yedi kilo kediyle koridorda yürüyemezsin.”
Adnan sanki kilosunun tartışılmasından rahatsız olmuş gibi miyavladı.
“Yedi kilo değil.” dedim sessizce.
“Yedi kilo.”
“Sen nereden biliyorsun bunu? En son geçen sene tarttığımda beş kiloydu. O kadar kilo almış olamaz...”
“Dosyasında yazıyordu.” dedi Devrim.
Birkaç saniye boyunca ona baktım. Bu karanlık odanın ortasında, hasta yatağındaki babasının önünde, üzerimdeki bornozu, ıslak saçlarımı ve aramızdaki kırgınlığı göz ardı etmeye çalışarak Devrim Ali Yöner ile kedimin kilosunu tartışıyordum.
“Anladım,” dedim, “Epey kilo almış o zaman...”
“Evet.” dedi Devrim ciddi bir tonla, “Onu bana ver Eliz. Merak etme, sana yanlışlıkla bile dokunmayacağım.”
Kısa bir tereddütten sonra Adnan’ı ona uzattım, gerçekten de ciddi manada ağırlaşmıştı ve karnımdaki dikişlerle onu taşımam imkansızdı. Devrim Adnan’ı elimden alırken o kadar dikkatliydi ki parmaklarımız bile birbirine değmedi.
Kapıya doğru başıyla işaret etti.
“Odana kadar eşlik edeceğim.” dedi.
İstemeye istemeye başımı salladım. Koridora çıktığımızda ben duvara yakın yürüyordum. Bir elim bornozumun yakasında, diğer elim karnıma yakındı. Devrim yanımdaydı ama rahat olabilmem için bana yürürken bile mesafe bırakıyordu. Kolunu uzatsa dokunabileceği kadar yakın, istemediğimi bildiği için bana yanlışlıkla değmeyeceği kadar uzak...
Bir ara koridorda yürürken başımı çevirdiğimde gördüğüm görüntü o kadar saçmaydı ki içimdeki bütün acıya rağmen neredeyse gülümseyecektim. Devrim Ali Yöner siyah takım elbisesiyle kucağında benim yedi kiloluk siyah beyaz kedimi taşıyordu.
Eski Devrim beni de Adnan ile birlikte kucağına alırdı, itiraz etsem bile dinlemezdi ama şimdi bana yanlışlıkla değmekten bile çekiniyordu. Buna yeniden imkanı olmasına can atıyordu, biliyordum. Bana yardım etmek için canı yanarak bekliyordu.
Odamın kapısına vardığımızda korumalar hala yoktu. Devrim kapıyı açıp Adnan’ı yatağın üzerine bıraktığında ona başımı sallayarak teşekkür ettim. Devrim’in gözleri istemsizce bana kaydı o an, beni baştan aşağı süzerken boğazını temizledi.
“Kurulanman gerekiyor.” dedi.
“Biliyorum.”
“Koridor soğuktu...”
“Onu da biliyorum.”
“Ve saçların hala çok ıslak.”
“Devrim.”
Sustu. Bir kez daha elini nereye koyacağını bilemeyen o adam vardı karşımda. Artık kendini ne zaman benim karşımda bulsa kendine bile yabancılaşıyordu sanki, elini kolunu ne yapacağını bilemiyor, neye hakkı olduğunu ölçüp tartamıyordu.
“Yardımın için teşekkür ederim,” dedim, “Git artık.”
Sesim sert değildi, yorgundu. Ve belki de bu yüzden daha çok yaktı canını. Başını ağır ağır salladı ve kapıya yöneldi.
“Korumaları çağıracağım,” dedi, “Onlar gelene kadar kapında ben bekleyeceğim. Güvende olacaksın, merak etme.”
Gözlerim onun gözlerine çevrildi.
“Gerek var mı?” dedim, “Yalnızca birkaç dakika yoklar zaten.”
Cümle dudaklarımdan sessizce çıktı ama etkisi odanın içindeki bütün eşyalara çarpmış gibi oldu, Devrim’in yüzü bir an için dağıldı ve yüzüme sanki “Bu kadar mı nefret ediyorsun benden?” der gibi baktı.
Sonra toparladı.
“Biliyorum,” dedi çok alçak bir sesle, “Yine de yalnız bırakamam seni.”
“Peki.” dedim, “Ne dersem diyeyim bildiğini yapacaksın zaten.”
Başını salladı ve bir adım geri çekildi.
“Bir şeye ihtiyacın olursa-“
“Bir şeye ihtiyacım olmayacak Devrim.”
“Tamam.” dedi.
Acı bir kabullenişti bu. Kapı usulca kapanırken kapının kapanma sesi içimde zayıf bir noktaya dokunur gibi oldu bir an. Birkaç saniye boyunca kapıya baktım.
“Nasıl bu hale geldim?” diye düşündüm içimden, “Nasıl bu hale geldik?”
Sonra yavaşça kapıya yaklaştım. Ayaklarım hala çıplaktı, saçlarım hala ıslaktı ama aklım benim için kapının önünde bekleyen Devrim’de kalmıştı. Elimi kaldırıp kapının ahşabına koyduğumda kapının diğer tarafında neler hissediyor olabileceğini düşündüm.
Kapıya sırtını mı yaslamıştı, tam karşısında mı duruyordu? Benim gibi kapıya mı bakıyordu o da? Kapının kapanma sesi sarsmış mıydı onu da? Bunu düşünmek bir an için nefesimi daralttı ve sessiz, hazırlıksız, ruhumun en yorgun yerinden kopup gelen bir hıçkırık çıktı boğazımdan. Gözyaşlarım yanaklarıma doğru süzülürken elimi ağzıma götürmedim bu kez. Sesimi saklamaya çalışmadım, ne yaparsam yapayım saklayamazdım zaten.
Hıçkırıklarım dudaklarımın arasından çıkmaya devam ederken elimi yasladığım kapıda bir hareket hissettim, korkuyla geri çekildiğimde kapı bir anda açıldı. Kapıyı açan oydu elbette, hıçkırıklarımı duymasına rağmen kapının ardında kalamazdı, tahmin etmeliydim. Bir saniye önce aramızda ahşaptan bir sınır vardı, bir saniye sonra ise Devrim Ali Yöner karşımdaydı.
Gözleri yüzümde, boynumda, saçlarımdaydı... Dağılmıştı.
Benim gözyaşlarımı görür görmez sanki az önce babasının odasında, o makinelerin başında taşıdığı bütün o kasvetli karanlık bir anda yerini benden gelen tek bir hıçkırığa bırakmıştı. Hıçkırıklarımı duymasına rağmen tepki vermemesi gerekiyordu, biliyordu. Kapının dışında beklemesi gerekiyordu, bunu da biliyordu. Ben ona izin vermeden içeri girmemesi gerekiyordu, bunu ise herkesten iyi biliyordu artık.
Ama ben ağlıyordum ve Devrim Ali Yöner bunu duymasına rağmen kapının önünde beklemeye devam edemezdi, ben de bunu çok iyi biliyordum.
“Eliz...” dedi.
“Çık,” dedim hemen gözyaşları içinde ama sesim kırılmıştı, “Devrim, çık lütfen!”
Çıkmadı, bu sefer sınırını bilen o adam yoktu karşımda. Bana doğru bir adım attı ve ben geri çekilmeye çalışsam da ona en zayıf, en dağılmış, en kaçmak isteyen halimle yakalanmıştım.
“Yaklaşma,” dedim ama sesim artık bir emir gibi çıkmıyordu artık, içten bir çöküş gibi çıkıyordu.
Devrim’in yüzü acıyla buruştu ve bir sonraki saniye kendini tutamadı. Sanki günlerdir içinde tuttuğu bütün mesafeler, bütün sözler, bütün sınırlar o tek hıçkırığımın altında kırılmıştı. Nefesini tutmuş yüzüme bakarken bir anda bir adım attı ve beni kollarının arasına aldı.
Bir anda... Bir saniyede.
“Hayır,” dedim ellerim göğsüne gittiğinde, onu itmeye çalışıyordum, “Hayır, Devrim... Bırak.”
Bırakmadı, ama sıkmadı da. Canımı yakmamaya çalışarak, sadece dağılan bir şeyi tutar gibi tuttu beni. Kolları sırtımdaydı, bir eli ıslak saçlarımın arasına gitmek ister gibi yükselip sonra omzumda kaldı. Karnıma değmemek için bedenini dikkatle geride tutuyor, beni sarmaya çalışırken bile incitmemek için bütün gücünü kendi içinde tutuyordu.
“Bırak,” dedim bir kez daha ama bu kez kelimenin yarısı ağlayışımın içinde kayboldu.
“Bırakamam,” dedi, sesi boğuktu, “Bunu yapamam Eliz. Sen burada böyle ağlarken kapının dışında bekleyemem.”
“Yapman gereken bu,” dedim hıçkırıklarımın arasından, “Seni yanımda istemediğimi söyledim sana!”
“Biliyorum,” dedi hemen, “Biliyorum. Ama birkaç dakika ver bize....”
Başımı iki yana salladım.
“Biz diye bir şey yok.”
“Var,” dedi Devrim çaresiz bir inatla, “Halimizi görmüyor musun Eliz? Yalnızca birkaç dakika ver bize... Sonra yine yok sayarsın, yine kovarsın beni, yine kapının dışında beklerim. Söz. Ama şu an...”
Sustu... Nefesi saçlarıma değdiğinde kendimden geçer gibi oldum.
“Yalnızca birkaç dakika sarılayım sana,” dedi neredeyse yalvararak, “Yalnızca birkaç dakika. Ne olur.”
Gözyaşlarım hızlanırken kendimden nefret ediyordum o an çünkü onun kollarının arası bana iyi geliyordu. Kollarının arasında iyi hissettiğim için kızdım kendime, nefret ettim kendimden! Onu itmek istedim, çünkü bana iyi gelmemesi gerekiyordu. Çünkü Devrim Ali Yöner’in kolları benim için güvenli bir yer olmamalıydı artık. Çünkü beni en çok yaralayan yerin aynı zamanda en çok sığınmak istediğim yer olmasını kabul edemezdim ama bütün bu cümleler zihnimde bağırırken bedenim ağlıyordu, ve bedenim o an sadece bir yere yaslanmak istiyordu.
Ellerim bir anda onu itmeye çalışmayı bıraktı. Bu bir affediş değildi, bir dönüş değildi, bir vazgeçiş hiç değildi. Yalnızca birkaç dakikalık bir molaydı bu, birkaç dakikalık bir ateşkesti.
Bir insanın kendi kalbine yenilmemek için savaşırken bir anlığına dizlerinin titremesiydi.
Başım istemsizce göğsüne düştüğünde Devrim’in bütün bedeni titredi, bunu anında hissettim. Beni daha sıkı sardı ama yine dikkatle, yine karnıma zarar vermemek için kendini benden biraz geride tutarak. Dudakları ıslak saçlarıma değdi. Önce yalnızca nefes aldı, sanki günlerdir unuttuğu bir kokuyu yeniden bulmuş gibi. Sonra saçlarımı öptü... Bir kez, sonra bir kez daha.
“Buradayım,” diye fısıldadı.
Gözlerimi kapattım. Bu tek kelime bana günlerdir aldığım serumlardan daha hızlı etki etti, sanki bütün ağrılarımı aldı götürdü, sildi bedenimden. Ben sessizce ağlamaya devam ederken o ise tek kelime dahi etmeden kollarıyla sarmaya devam etti beni. Sanki konuşursa bu anın bozulacağını biliyordu. Sanki benim ona verdiğim o birkaç dakikayı tek bir yanlış cümleyle kaybetmekten korkuyordu.
Bir süre yalnızca nefeslerimiz vardı, benim kesik kesik çıkan hıçkırıklarım, onun saçlarımın arasında titreyen nefesi... Sonunda ağlayışım yavaşladı, bedenim sakinleşmeye başladı. Göğsümün içindeki düğüm tamamen çözülmedi ama biraz gevşedi. Nefesim düzene girmeye başladığında Devrim bunu fark etti ve beni daha sıkı sarmak ister gibi oldu ama yapmadı. Bekledi, yine bekledi.
Bu kez ben çekildim, yavaşça uzaklaştırdım bedenimi ondan. Ellerimi göğsünden ayırdım ve bir adım geri gittim. Devrim’in kolları birkaç saniye havada kaldı, sanki beni bırakmak bedenine aykırı bir hareketmiş gibi öylece kalakaldı bir süre. Sonra o da ellerini indirdi.
Gözleri yüzümdeydi, benim gözlerim ise onun gözyaşlarımla ıslanan gömleğindeydi.
“Bu birkaç dakikadan kimseye bahsetme,” dedim kısık bir sesle.
Devrim’in yüzü dağıldı ama tek kelime etmedi.
“Sen de unut,” dedim, gözlerimi kaldırıp ona baktım, “Bir daha olmayacak.”
Bir an bana öyle bir baktı ki, yalan söylemesini diledim. “Olacak,” desin istedim belki de. “Sen ne dersen de yine sarılacağım sana,” desin, eski Devrim gibi inat etsin, beni kendime rağmen sarıp sarmalasın istedim. Ama öyle olmadı, çünkü artık eski Devrim gibi davranmaması gerektiğini biliyordu.
Başını yavaşça salladı.
“Söz.” dedi.
Bu söz canımı yaktı, çünkü tutacağını biliyordum.
“Şimdi çık odadan.” dedim sessizce.
Sesi çıkmadı önce. Gözleri hala bende, saçlarımda, yüzümde, titreyen ellerimdeydi. Aklı burada kalacaktı, bunu görebiliyordum. Beni böyle bırakıp çıkmak ona az önce kapının dışında beklemekten bile daha ağır geliyordu artık, bu her halinden belliydi.
Yine de başını salladı.
“Tamam.” dedi ve kapıya doğru yürüdü.
Kapının önünde birkaç saniyeliğine durdu, bir an arkasına dönecek gibi oldu ama dönmedi. Belki dönerse her şeyin daha da zorlaşacağını biliyordu. Belki gözlerime bakarsa sözünü tutamayacağını, belki de yaşadığımız bu birkaç dakikanın gerçekten birkaç dakika olarak kalması gerektiğini kendine hatırlatıyordu.
Kapıyı açtı ve yüzüme bakmadan konuştu.
“Kurulan,” dedi çok alçak bir sesle, neredeyse duyulmayacak kadar, “Lütfen.”
Cevap vermedim. Devrim sessizliğimi kabullenip kapıyı usulca kapatıp çıkarken bu kez o ses içimde daha derin bir yere dokundu. Aramızda bu kez kimsenin bilmeyeceği kadar kısa, kimsenin görmeyeceği kadar kırılgan, kimsenin adını koyamayacağı kadar tehlikeli birkaç dakika yaşanmıştı ve en büyük dileğim bu birkaç dakikanın bir daha asla tekrarlanmamasıydı.
O birkaç dakikayı unutmam gerektiğini bile bile, Devrim’in kokusunu hala saçlarımda hissediyordum. Ellerini sırtımda, tenini tenimde, nefesini boynumda hissediyordum.
Gemilerimi suya indirmek en büyük korkumdu artık ama biliyordum ki gemilerin yeri suydu...
Ve suya inmeyen hiçbir gemi, yol alamazdı...
.png)
Tekrar merhaba aşkımlarrrrr. ^^
Sondaki birkaç dakikalık ateşkes kısmı beni mahvetti ya. O kadar özlemişim ki sarılmalarını. :’)
Peki Adnan’ın Devrim’in babasının odasına girip yerde uzanması sdfbgnsdjfndsjfdsfg
Bugünlük benden bu kadar, yorumlarınızı okumak için aşırı heyecanlıyım ve yorumlarınız için aşırı teşekkür ederim şimdiden, Misafir’i arkadaşlarınıza önermeyi unutmayın. ^^
Bu arada Instagram üzerinden misafirkitapresmi sayfasını, benim hesabım olan beyzalkoc hesabını ve beyzaalkockitaplari sayfalarını takip etmeyi de unutmayın. ^^
İyi ki varsınız. :')
-BEYZA ^^