2.KİTAP - 1.Bölüm : Maviye Ait.

Beyza Alkoç
0

Merhaba sevgili sevgililerim!

Websitemle ilgili yaşadığım ufak bir problem sebebiyle birkaç dakika geciktim biliyorum ama çooook özür dilerim!

Onları çok özlediğinizi biliyorum ve inanın ben de çok özledim. :')

Şimdi yepyeni bir yola giriyoruz hep birlikte... Bir kez daha "Bul Beni" diyoruz ve dalıyoruz birlikte mavinin derinliklerine. :')

İyi okumalar dilerim!

SİZİ SEVİYORUM!

-Beyza.

-

Görsel : zhranddbookss

BUL BENİ 2

BEYZA ALKOÇ

1.BÖLÜM : MAVİYE AİT.

(Bölüm Müziği : What Remains – Felix Rösch, Mondena Quartet)

Beklenmedik bir yalnızlıktı benimki. Dışarıdan bakıldığında tercih edilmiş gibi duran ama aslında insanın içine yavaşça çöken, zorunda kalınmış bir yalnızlık… Kalabalıkların ortasında bile üzerime kapanan bir su birikintisi gibi. Beni kimse fark etmeden derine çeken, sesimi yutan, adımı ağırlaştıran bir su birikintisi.

İnsanlar bana seslendiklerinde, beni “Derin” diye çağırdıklarında içimde karanlık bir kuyu yankılanıyor artık; dibi görünmeyen, içine düşen hiçbir çığlığı geri vermeyen bir kuyu. Adımın ilk yarısı kadar suskun, ilk yarısı kadar yük dolu ruhum. Derin olmak; saklamak demekti. Gözyaşlarını gecenin içine gömmek, korkularını gülümsemelerin arkasına kilitlemek, vazgeçişlerini kimsenin görmediği dip akıntılarda taşımak demekti. İçimde bir deniz vardı ama ışık değmiyordu. Soğuk, koyu ve karanlık bir deniz.

Yıllarca o denizin dibinde yürüdüm. Kaybettiklerimi, kırıldıklarımı, söylenmeyen cümlelerimi birer taş gibi cebime doldurdum. O taşlar bana tonlarca ağırlık yaptılar ama günü geldiğinde onları bırakmayı da bilemedim. Çünkü bazen insan en çok kendi adının içinde kayboluyor. Ben adımın “Derin” tarafında kayboldum.

Sonra bir gün başımı kaldırdım.

Yüzeye doğru baktım. Ve gökyüzünü gördüm. Maviyi. Öyle bir mavi ki, insanın içine doldukça göğüs kafesini genişleten, içindeki karanlığı inkar etmeden onu dönüştüren bir mavi. O an anladım ki derinliğe ulaşmanın tek yolu dibi görmek değildi. Bazen yukarı çıkmak, suyu yarıp nefes almak, ufka doğru yürümek de derinliğe ulaşmaktı. Hatta bana soracak olursanız, en cesur yüzleşme, dibi terk etmektir.

Çünkü en derine inmeden, en maviye çıkamaz insan…

Ben bunu geç öğrendim. En dipteyken, sessizlik kulaklarımı çınlatırken, kimsenin olmadığı o yerde kendi kalp atışımı duydum. Kendi sesimle ilk kez orada tanıştım. Nefessiz kalmayı öğrendikten sonra öğrenebildim nefes almayı. Karanlıkta yürümeyi öğrenince içimdeki ışığın rengi de değişti.

Şimdi hayatımın o ağır, suya batmış kısmını geride bırakıyorum. Derin’i inkar etmiyorum; onu geçmişimin dibine, bir inci gibi bırakıyorum. Çünkü o karanlık beni boğmak için değil, dönüştürmek için vardı. Ama şimdi kendime dair tek planım var, artık o mavi suyun derinlerinde yaşamayacağım.

Artık ismimin ilk yarısını değil, ikinci yarısını taşıyacağım.

“Mavi” diyeceğim kendime.

Çünkü mavi yüzeye çıkan ilk nefes, fırtınadan sonra açan gök, kabuk bağlayan yaranın altındaki iyileşme demek. Mavi genişlemek demek. Hafiflemek demek. Göğe benzeyen bir umut demek.

Ve şimdi, ilk kez, adımın içinde boğulmuyorum.

Adımın içinde yüzüyorum.

Ve sen, unutma, en dipteyken insan kendi kalp atışını duymayı öğrenir.

Ve o sesi bir kez duydu mu, artık hangi renge ait olduğunu da bilir.

Bu arada, eğer unuttuysan hatırlatayım kendimi, Derin Mavi Sezer ben, ya da siz en iyisi bana yalnızca Mavi deyin, olur mu?

Bence olur.

-

(EKİM, MADRID)

“Derin…” dedi bir ses güneşli bir sabahın ilk saatlerinde.

Ses öyle yakındı ki, sanki odanın içinden gelmişti. Sanki başucumda durmuş, saçımı okşuyordu. Gözlerimi açtığım anda içimde bir şey koptu.

“Anne!”

Çığlığım güneşin odamın içine süzen hüzmelerini bölercesine yankılandı odanın içinde. Yatağın içinde doğrulduğumda nefes nefeseydim. Göğsüm hızlı hızlı inip kalkıyordu, kalbim sanki kaburgalarımdan kaçmaya çalışıyordu çaresizce. Birkaç saniye boyunca nerede olduğumu anlayamadım. Duvarlar yabancıydı, tavan yabancıydı, perdeler yabancıydı. Ve sessizlik yabancıydı... İstanbul’un gece boyunca bile susmayan gürültüsünden eser yoktu burada.

“Rüya...” diye fısıldadım nefes nefese, hepsi bir rüyaydı.

Annemin üzerime doğru eğilen hüzünlü yüzü aklımdan çıkmazken elim titreyerek komodinin üzerindeki saate gitti.

05.00

Madrid hala uyuyordu, ben ise hayatımın en üzücü uyanmalarından birini yaşamıştım bu sabah. Buraya, Madrid’e geleli aylar olmuştu ve annemi rüyalarımda nadiren görürdüm. Oysa şimdi bu rüyayla birlikte içime de öyle kasvetli bir hüzün çökmüştü ki boğazım beni öldürmeye kararlı bir çift elin altından sıyrılmaya çalışıyordu sanki.

Yataktan kalkıp elimi yüzümü yıkamak için küçük dairemin küçük banyosuna girdiğimde rüyamın kasveti hala üzerimdeydi. Annemin yüzü, gözlerindeki o kararsız ifade, ellerinin karnına gidişi… Uyanmama rağmen hala orada, onun yanı başında gibiydim.

Aylar geçmişti ama bazı şeyler hiç geçmiyordu. Onun yokluğuna alışmıştım mesela ama onun bana bıraktığı gerçeklerin keskinliğine alışamıyordum. Bir an önce çıkıp temiz havaya kavuşmalıydım yoksa depresyon üzerimde iyice birikecek ve beni ele geçirecekti.

Üzerime hızlıca spor kıyafetlerimi geçirdim, saçlarımı aynaya bile bakmadan topladım. Aynalar bana hala fazla dürüst geliyordu, ruh halim bu kadar kötüyken aynaya bakarsam kendi gerçeğimle iyice yüzleşecektim.

Üzerime ince bir ceket geçirdiğim gibi kapıyı sessizce çekip çıktım. Madrid sokakları sabahın bu saatinde başka bir yüzünü gösteriyordu. Gündüz kalabalık, gürültülü ve sıcak olan şehir şimdi serin, dingin ve mesafeliydi. Ayakkabılarım kaldırıma vurdukça sesim yankılanıyordu ve kendi adımlarımın yankısı bana giderek uzaklaştığımı hatırlatıyordu. Kendimden, annemden, geçmişimden, Aziz Ata’dan, her şeyden...

Sonunda nihayet koşmaya başladığımda nefes alabildiğimi hissettim. Koşmak buraya geldiğimden beri düşünmemek için yaptığım, yapabildiğim tek şeydi.

Fakat bu sefer adımlarım hızlandıkça zihnim de hızlandı. Annem geldi aklıma. O gece odamdaki konuşmamız. Karnına giden elleri, bana bir bebeğinin olacağını haber verişi... Aziz Ata çıkageldi sonra. Gözlerindeki donukluk, düğün gecesi, benden sakladıkları, bana kendi evinde her şeyi açıkladığı o gece...

Ve hemen sonra, zihnimin zindanlarında bir başka isim daha belirdi, Baran… Nefesim kesilir gibi oldu o an ama durmadım. Koştum. Kendi düşüncelerimden kaçar gibi, arkama bile bakmadan koştum. Gözlerim yalnızca yanından geçtiğim İspanyol binalarında, geniş kaldırım taşlarında, sarı tonlardaki Akdeniz mimarisindeydi. Bunları görmek bana iyi hissettiriyordu çünkü Madrid beni tanımıyordu. Burada kimse ne Derin’i ne de Derin’in yaşadıklarını biliyordu. Burada kimse benden bir şey beklemiyordu.

Ben burada yalnızca Mavi’ydim.

Evin kapısından içeri girdiğimde ter içindeydim. Öfkemi geride bırakmış, hayal kırıklarımın üzerine basmıştım. Ayakkabılarımı çıkarıp çantamı bir kenara bıraktım ve banyoya geçip duşun altına girdim. Sıcak su omuzlarımdan aşağı akarken gözlerimi kapattım ama o bu sefer de göz kapaklarımın karanlığında belirdi...

Aziz Ata Yener.

Onu en son ne zaman gördüğümü hatırlamaya çalıştım, tam tarihini, tam saatini... Sesini en son ne zaman duyduğumu, o donuk ama dolu bakışlarını bana en son ne zaman yönelttiğini... Bana kızgın mıydı, kırgın mıydı, yoksa sadece yorgun muydu bilmiyordum. Bilmediğim daha ne çok şey vardı üstelik, bir bilseniz. Peki bilmek istiyor muydum? Öğrenmek istiyor muydum ardımdan olup bitenleri, farkına varmak istiyor muydum?

Suyu kapattım ve duşakabinden çıkar çıkmaz aynaya baktım bu sefer. Gözlerim biraz daha koyu görünüyordu sanki. Saçlarım omuzlarıma dökülüyordu. Kendimi tanıyordum ama kendime ait hissetmiyordum buraya geldiğimden beri. Bu bendim ama bu bakışlar kimindi? Bu bendim ama bu saçlar kimindi mesela? Dokunan bendim ama dokunuş kimindi?

Saçlarımı hızlıca kuruladım, yüzüme ince bir güneş koruyucu sürdüm ve üzerime sade bir elbise geçirdim. Çantamı alıp evden çıktım ve kulaklıklarımı kulağıma geçirdikten sonra bu sefer sakince yürümeye başladım aynı cadde üzerinde.

“Rüyamda sen bir kapının önünde,” diyordu Kalben şarkısında,

Ve ekliyordu, “Ben de senin önünde duruyorum.”

Aynı cadde şimdi daha iyi hissettiriyordu. Sabahları kepenkler açıldıkça, kahve makineleri çalıştıkça, insanlar birbirlerine “Buenos días!” (Günaydın!) demeye başladıkça sokaklar canlanıyor, sokaklar canlandıkça içimdeki o garip yalnızlık biraz daha geriye çekiliyordu.

Her şeyimi geride bırakıp buraya gelen bendim. Buna beni kimse zorlamamıştı ama yine de içimde, açıklayamadığım bir terk edilmişlik hissi vardı.

Terk eden bendim aslında, ama terk edilmiş hisseden yine bendim.

Ayaklarım 1900’lerin başından kalma olduğunu her detayında belli eden devasa bir pirinç kapının önünde durdu. Kapının yanında asılı bakır tabelaya baktım.

“HILOS DE LUZ.”

İspanyolca “Işık İplikleri” demekti bu.

Dışarıdan bakıldığında küçük bir moda kursuydu burası. Vitrinin arkasında prova mankenleri, yarım bırakılmış kalıplar, askıya asılmış sade tasarımlar duruyordu. İçeriden gelen dikiş makinesi sesleri de tekdüze ve sıkıcıydı ama benim için çok daha büyük anlamlar ifade ediyordu burası.

İspanyol hocam Maria bana bu kurs için yola çıkış hikayesini anlattığında çok etkilenmiştim. Dikişin, modanın ve insanları hayallerindeki kıyafetlerle buluşturmanın onları bir nevi aydınlatmak olduğuna inanıyordu. Ona göre insan sevdiği şeyleri giyerken ışıldıyordu ve bu yüzden “IŞIK İPLİKLERİ” demişti buraya.

Çünkü ışık… tek başına yetmezdi. Işığın bir yere tutunması gerekirdi. Bir şeye bağlanması.

Onların yola çıkış hikayesi benim yüzüme bir tokat gibi çarpmıştı ilk duyduğumda, burası beni de karanlığımdan çıkarıp ışığıma kavuşturacak gibi hissetmiştim. Üstelik dikiş makineleri, kumaşlar ve iplikler bana hep annemi hatırlatıyordu ve bu yönü benim ona dair hatırlamak istediğim tek şeydi.

Annemi en çok elleriyle hatırlıyordum. Kumaşları nasıl tuttuğunu, dokularını hissetmeye çalıştığı anları, ipliği iğneden geçirirken yüzüne yerleşen o sakin ifadeyi.

Küçükken yanında oturur, artan parçalarla kendi hayali elbiselerimi tasarlardım. Onun dünyası ipliklerle kuruluydu, düzenli, sabırlı, sessiz ama aynı zamanda konfetilerle dolu renkli, parlak, karmaşık bir dünya...

Belki de buraya gelmek anneme yaklaşmamın tek yoluydu, burada geçirdiğim saatler boyunca kendimi o kadar iyi hissediyordum ki sanki annemin atölyesinde ve onun yanı başındaydım.

Her sabah bu kapıdan içeri giriyor, tasarım çizimlerimi yapıyor ve ölçü almayı öğreniyordum. Kalıp çıkarıyor, dikiş yapıyor, elime aldığım her kumaşa anneme dokunur gibi dokunuyordum.

Kumaşları birleştirirken içimdeki dağınıklık da toparlanıyordu sanki. Hilos de Luz benim için annemin yarım bıraktığı bir cümlenin devamı gibiydi.

Ve belki aylardır ilk defa, terk edilmiş gibi değil, bir yere aitmişim gibi hissediyordum.

Kursa girer girmez kahve köşesinden bir fincan kahve doldurdum kendime.

Tam o an “Mavi!” diye seslendiğini duydum birinin bozuk aksanıyla.

Başımı çevirdiğim sırada birkaç sınıf arkadaşımın kursun büyük holünde oturmuş kahve içerken bana el salladıklarını gördüm.

Mavi… Burada adım buydu.

Derin ismini duymak, hatta yazılı halini görmek bile istemiyordum çünkü bana neler hatırlatacağını çok iyi biliyordum. Sınıf arkadaşlarıma elimi kaldırıp selam verdikten sonra kahvemi alıp sınıfa geçtim. Masama oturup dün yarım bıraktığım sedefli kumaşı elime aldım ve derin bir nefes aldım. Sınıfın içinde İspanyolca cümleler uçuşurken ben kelimelerin arasındaki boşluklara tutunuyordum.

Burada kimse bana geçmişimi sormuyordu, kimse annemi bilmiyordu, kimse Aziz Ata’yı tanımıyordu. Neyden kaçtığımı, arkamda neleri bıraktığımı kimse merak etmiyordu.  Ama ben… Ben hepsini içimde taşıyordum ve biliyordum, kaçtığım şey yaşadığım yer değildi, kaçtığım şey henüz peşimi bırakmamıştı.

Kumaşlarla uğraşırken parmaklarımın titrediğini fark ettim. Dikiş makinesinin sesi kulaklarımda yankılanıyordu. Yan masadaki kız bir şeyler anlatıyor, ben anladığım kadarıyla başımı sallıyordum. Yanlış zamanda gülüyor, doğru zamanda susuyordum.

Ben elimdeki kumaş ile uğraşırken bana doğru uzanan kese kağıdını görünce gülümseyerek başımı kaldırdım. Bu oydu. Rafael.

“Günaydın.” dedi bozuk bir Türkçe ile, “Sana kruvasan getirdim.”

Başımı kaldırdığımda yüzünde her zamanki rahatlatan gülümsemesi vardı. Kim olduğunu soracak olursanız... Rafael biraz karışık bir meseleydi.

“Teşekkür ederim,” diye mırıldandım Rafael yanıma otururken.

“Raci ederim.” deyince sessizce güldüm.

“Rica ederim.” diye düzelttim onu.

“Ha,” dedi, “Rica! Pardon!”

Rafael ile kursa başladığım ilk gün tanışmış, hayat öyküsü sebebiyle de hemen samimi olmuştum çünkü o İspanyol bir anne ile Türk bir babanın çocuğu olarak gelmişti dünyaya.

Tüm hayatını burada, Madrid’te geçirdiği için yalnızca babasının ona öğrettiği kadarıyla Türkçe biliyordu. Yirmi beş yaşında bir tekstil mühendisiydi Rafael, kursa ise tamamen işinde kendini geliştirmek için başlamıştı.

Ve evet, bana olan ilgisinin farkındaydım ama benim için ortak bir memleket ve zayıf da olsa ortak dil avantajımız dışında hiçbir benzerliğimiz yoktu.

“Mavi biliyor musun,” diye söze girdi Rafael ben kruvasanımdan bir ısırık aldığımda, “Ali... Yani... Benim baba... Yani benim babam... seninle tanışmak istiyor. Burada Türk bir arkadaş olduğunu söyleyince ben, çok sevindi!”

Kaşlarım şaşkınlıkla oynadı.

“Öyle mi?” dedim, “Tabi, ben de isterim... Burada biriyle kendi dilimde konuşmak bana da iyi gelir hem.”

“Ben konuşamıyor mu yani?” dedi Rafael.

Ufak bir kahkaha attım.

“Konuşuyorsun Rafi,” dedim, “Ama kısıtlı tabi...”

“Kısıklı mı... Kısıklı da ne demek?”

“Kı-sıt-lı...” diye heceledim ve ekledim, “Bunu diyorum işte, yani ne kadar konuşsak da tam olarak anlaşamıyoruz sonuçta.”

Anlamış gibi güldü ve kahvesinden bir yudum aldı. Rafael 1.90 boylarında, kumral ve oldukça da çekici bir genç adamdı aslında fakat şu an hazır olabileceğim en son şey yeni bir ilişkiydi.

Ben kruvasanımı yemeye devam ederken telefonumun titrediğini fark ettim; mesaj gelmiş olmalıydı. O kadar uzun zamandır kimseyle konuşmuyordum ki bunun bir tanıtım mesajı olduğuna adım gibi emindim.

Elimdeki kese kağıdını masaya bırakıp masada ters duran telefonumu elime aldım ve ekranını kendime çevirdim.  

Ve o an... dünya kısa bir süreliğine durdu benim için.

Aylar sonra, aklımdan bile geçirmemek için binlerce mücadele verdiğim o isim hiç beklemediğim bir anda karşımdaydı.

“AZİZ ATA YENER.”

Bana bir mesaj göndermişti. Aylar sonra ilk defa... Ben onun ismini tesadüfen bile görmemek için çabalarken aylar boyunca onun da aynı çabayı gösterdiğine inanmıştım, zira beni bir kez bile aramamış, bir kez bile yazmamıştı bana. Şimdi, aylar sonra bana ne yazmış olabilirdi?

Sınıftaki tüm seslerden soyutlanmış bir kafayla kalbim boğazımda bir halde tıkladım mesaja. Gözlerim bir kez daha ismine kaydı önce, ancak onun bana yazmış olmasını yeterince sindirdikten sonra okuyabildim yazdıklarını.

“KİMDEN : AZİZ ATA YENER.”

MESAJ: “Merhaba Derin...”

“Annen doğuma alındı. Bilmek istersin diye düşündüm. Eğer gelmek istersen, ÇAMLI Hastanesindeyiz. Oda numarası 307. Görebilmek için önce avukatına haber vermelisin. Görüşmek dileğiyle.”

Telefon elimden düşecek gibi oldu bir an. Parmaklarım buz gibi olmuş, tenimin rengi tamamen solmuştu. Etrafımdaki sesler boğuk boğuktu, Rafael bir şeyler söylüyordu ama duymuyordum, bana gösterdiği kumaşın desenleri kafamın içinde dalgalanıyordu ve beni karşı koyamadığım bir halüsinasyonun içine sokuyordu adeta.

“Ben...” dedim bir anda telaşla, “Bir... Telefon konuşması yapıp geleceğim.”

Çantamı, telefonumu, cüzdanımı aldığım gibi sınıftan telaşla çıktığım sırada bütün gözlerin benim üzerimde olmasından anlamıştım ki pek de normal bir çıkış yapmıyordum şu an. Kim bilir dışarıdan nasıl görünüyordum!

“¿Mavi? ¿Estás bien?” (Mavi, iyi misin?) diyen bir ses duydum uzaktan. Kızlardan biriydi bu… yüzü endişe dolu.

Telefonu gösterdim ona ve merdivenlere attım kendimi.

“Annen,” diyordu Aziz Ata’nın kafamın içinde yankılanan sesi, “Doğuma alındı.”

Annem.

Şimdi.

Bensiz.

Boğazım düğüm düğüm olmuştu anında. İçimde ani, keskin bir suçluluk hissi yükseldi bir anda. Bugün dünyaya bir bebek geliyordu, benim bugün bir kardeşim oluyordu ve ben kardeşimin yanında olmayacak mıydım? O bu dünyaya bir başına mı gelecekti? Annesi zaten yanında olamayacaktı, babası ve babasının ailesi onu her şeye rağmen isteyecek miydi? Peki ya ben, ablası, ben ne yapacaktım?

Terasın kapısı arkamdan kapandığında içerideki sesler tamamen sustu. Şehir tüm güzelliğiyle önümdeydi. Binalar, çatılar, uzakta parlayan bir kubbe… gökyüzü… Madrid’in o kuru, aydınlık mavisi...

Bana beni hatırlatan umutsuz bir mavi.

Korkuluklara yaklaşıp ellerimi demire koyduğumda, bir farkındalık yaşadım, demir soğuktu ama ellerim daha soğuktu. Ellerimi korkuluklardan çekip elbisemin cebine attığım telefonumu sıkıca tuttum. Ekrana tekrar tekrar baktım ve tekrar tekrar...

Aziz Ata Yener.

İsmi hala oradaydı. Gerçekti. Silinmiyordu.

Madrid bir anda küçülmüş, evim uzaklaşmıştı. Ne koşabilirdim, ne de kaçabilirdim artık. Annemin doğum sancıları benim de kalbimde kavruluyordu adeta. Dünya birkaç aylığına başkasının hayatını yaşamama izin vermişti ama kendi hayatım beni aylar sonra her şeye rağmen bulmuştu.

Telefonum avucumun içinde bir anda ağırlaştı.

Gözlerim ekrana kilitlendi. İnsan bazen bir kelimeyi, bir cümleyi anlamamak için kendi zihnine yalvarır ya… Yalvarıyordum kendime.

Annem... Benim annem… Aziz Ata’nın hiç görmediği ablası Neva’nın ölümüne sebep olan annem ölümüne sebep olduğu Neva Yener’in yeğenini doğurmak üzereydi şimdi. Bugünün geleceğini elbette biliyordum ama kendimi buna hiç hazırlamamıştım.

Ben terasta donakalmış bir ifadeyle telefon ekranıma bakmayı sürdürürken hemen yanımda kahve içen iki kişinin ellerindeki kupalardan gelen kahve kokusu midemi bulandırdı o an.

Aziz’in evindeki soğuyan çaylarımıza gitti aklım… yağmurun sesine… balkonun ıslak sandalyelerine... “Ben sana aşık oldum Derin.” dediği an göğsümde kırılan o cam bilyeyi hissettim göğüs kafesimin içinde.

Hayalimdeki cam bilyenin her bir parçası canımı yakıyordu.

Kendimi sonunda ne yaptığımı bilmezce tekrar merdivenlere attığımda kursun o devasa pirinç kapısından dışarı çıkarken buldum. Bu sefer “HILOS DE LUZ” tabelası arkamda kalmıştı.

Işık İpliklerini ardımda bırakmak, karanlığa doğru bir adım atmaktan farksızdı.

Bilinçsizce yürüyordum artık ama yürümek bile değildi bu aslında, sanki içimde bir şey beni itiyordu. Geçmişim beni sırtımdan ittire ittire bir yere sürüklüyordu.  

Ne sanmıştım bilmiyordum, her şeyi ardımda bırakıp buraya geldiğim için her şeyin silineceğini, hayatıma dair her şeyin sıfırlanacağını, kalbimin bana ait olan her şeyi temizleyeceğini mi?

Kaçtığım şey… benimle gelmişti.

Ayaklarım üzerine bastığım kaldırım taşlarında soyut yankılar bırakırken bir anda aylar önceki hastane koridorları geldi aklıma. Yedi polis arabası, kelepçeler, itiraflar... “Cinayet şüphesiyle tutuklusunuz.” cümlesinin beynimde bıraktığı o yankı…

“Annem...” diye düşündüm kendi kendime yolları arşınlarken, “Neva’nın ölümünü saklayan annem... Benim hayatımı, Aziz Ata’nın hayatını, Deha Yener’in ve doğmak üzere olan küçük bir bebeğin hayatını kendi yanlışlarıyla mahveden annem için mi dönmeliyim oraya?”

Yoksa bebek için mi?

İki ses birbirinin boğazına sarıldı sanki. Zihnimin bir tarafı annemin yüzünü bile görmek istemiyordu, bir tarafı ise beni o bebeği orada yalnız bırarkmamam için ikna etmeye çalışıyordu.

Bir an, çok kısa bir an… annemin doğum yaptığını hayal ettim. Hastane ışıkları, beyaz duvarlar tekerlekli sedyeler, mekanik kapılar... Bebek ağlamaları, yankılı koridorlar...

Sonra başka bir görüntü çarptı içime.

Neva.

Orman.

Bisiklet.

Göl.

“On üç yaşındaydı.”

Bu görüntü zihnime geldiği an, içimdeki merhamet sanki yerinden sökülüp yere düştü. Merhamet bile “Ben ne yapıyorum?” dedi adeta içimde.

Ağlamamak için dudaklarımı ısırıyordum ama ağlamamak artık bir seçenek değildi. Gözyaşım bir damla olarak çıktı önce. Sonra ikincisi. Sonra üçüncüsü.

Ve sonra, bir anda… sanki aylarca içimde biriktirdiğim her şey bir anda ortalığa saçıldı.

Hem yürüyor hem de sessizce ağlıyordum. Hıçkırıklarım bile çıkmasın diye uğraşırken acı çekmek çok zordu ama burası bağıra çağıra ağlayabileceğim bir yer değildi. Çünkü ben artık hıçkıra hıçkıra ağlayacak kadar “evde” hissetmiyordum hiçbir yerde.

Madrid evim değildi.

Evimin bulunduğu sokağın köşesine girdiğimde telefon hala elimdeydi. En köşedeki binanın duvarına yaslandıktan sonra ekranı açtım tekrar. Aynı isme baktım bir kez daha.

Aziz Ata Yener.

Bir yanım deli gibi aramak istiyordu onu.

“Ne demek doğuma alındı? Deha biliyor mu? Sen orada mısın? Annem nasıl? Ne kadar sürecekmiş?” demek, sorularımı art arda sıralamak istiyordum.

Diğer tarafım ise telefonu duvara fırlatmak istiyordu.

“Bu zamana kadar neredeydin?” demek istiyordum, “Canım bu kadar yanarken sen neredeydin?”

Bir tarafım Aziz Ata’yı hala özlüyordu, bir tarafım ise onu düşündüğüm her an kendi ellerimle boğmak istiyordu beni.

Sırtımı duvara iyice yasladım o an. Bir gözyaşı damlası gibi aşağı kayıp çömeldim, kollarımı dizlerime doladım.

Sokağın bomboş olmasını fırsat bilip kendi kendime fısıldadım, yine de neredeyse kendimin bile duymayacağı kadar kısıktı fısıltım.

“Ne yapacağım şimdi?” dedim kendi kendime, “Ne yapacağım ben?”

Ve ardından, daha acı bir cümle döküldü içimden. Sanki içimdeki Derin konuştu, ama “Mavi”nin ağzından çıktı sözler.

“Kimim artık ben? Kimim?”

Benim içimde de bir doğum sancısı başlamıştı sanki. Ben de burada kendimi doğurmaya çalışıyordum ama kimi, Derin’i mi, Mavi’yi mi?

Gözlerim oturduğum yerden görünen tüm o İspanyol binalarının üzerinde gezindi bir kez daha, “Mavi”nin hayatı önümde beni bekliyordu ama Derin de beni geri çağırıyordu.

Çünkü ben hala, itiraf etmekten utansam da, “Anne!” diye uyanan o kızdım. Ve o kız… o an Madrid’in göğünde, hiç kimsenin duymadığı bir çığlık attı o an.

“Anne…” dedim fısıltıyla, “Ben buradayım.”

Sonra kendi kendime, çok daha sessiz bir cümle söyledim.

“Ve ben… seni hala seviyor olmaktan nefret ediyorum.”

Derin ve Mavi içimde çarpışıyordu. Biri diyordu ki, “Gitme. Burada kal. Sen kendini kurtardın. Yeniden dönme o bataklığa.” Sonra diğeri bağırıyordu, “O senin annen. O senin kardeşin.”

Madrid önümde uzanıyordu ama ben bu şehre karşı ilk kez bu kadar yabancı  hissediyordum. Telefonumu tekrar elime aldığımda kalbim bir kez daha sıkıştı çünkü artık bir karar vermem zorundaydım.

Ayaklarım benden emir almadan harekete geçti o an. Eve nasıl döndüğümü tam olarak hatırlamıyordum. Kapıyı açtım, çantamı yere bıraktım ve evime sessizce baktım.

Ev sessizdi. Fazla düzenliydi. Fazla yabancıydı bana. Bu düzen Derin’in değil, Mavi’nin düzeniydi. Valizi çıkardığımda bu sefer de ellerim benden izinsizce hareket ediyordu, çekmeceleri açtım tek tek, kıyafetleri rastgele içine attım. Plan yoktu, sadece bir yön vardı, ötesi değil.

Kıyafetlerimin arasında nefes nefese durduğumda telefonu elime aldım. Parmaklarım titrerken rehberde aşağı indim ve aylardır aramadığım bir isimde durdu parmaklarım.

Dünya Can.

En yakın arkadaşım, hiçbir zaman sahip olmadığım erkek kardeşimdi o benim.

Telefonun açılmasını kalbim boğazımda beklerken “Derin?” dedi sesi, her zamanki uykulu ama tanıdık tonunda.

Ve o an…

Aylarca güçlü durmaya çalışan ben, tek bir kelimeyle dağıldım. “Derin” demişti bana, “Derin.”

“Dünya…” dedim sesim titrerken, önce bir saniye sustum, ne diyeceğimi, ne yapacağımı bilemedim ama sonra tek seferde söyleyiverdim kararımı.

“Akşam beni havalimanından alır mısın?”

Bir anlığına durdu Dünya Can, sonra sesi ciddileşti.

“Ne oldu?” dedi, “Neredesin sen? Dönüyor musun?”

Gözlerimi kapattım.

Valizin başında, elimde valize konmayı bekleyen koyu mavi ceketimle öylece duruyordum.

“Türkiye’ye dönüyorum,” dedim, ve ben bunu söylediğim an içimde netleşti kararım, artık emindim.

Dönecek ve kardeşimin yanında olacaktım.

Sonra Dünya Can’ın nefesini duydum.

“T-Tamam,” dedi yalnızca, “İniş saatini yaz bana, geliyorum. “

Telefonu kapatır kapatmaz valizime rastgele birkaç parça daha kıyafet attım ve pencereye gidip Madrid’e son bir kez baktım. Bu şehir bana saklanmayı öğretmişti ama şimdi… Bulunmam gerekiyordu.

Ve ben, aylar sonra ilk kez, Mavi’den Derin’e doğru yürümeye başlıyordum.

Valizi kapattığımda çıkan o metalik “klik” sesi, sanki hayatımın bir döneminin kapağını da kapatmışım gibi yankılandı evin içinde. Madrid’in fazla düzenli gürültüsü, benim gergin nefesim ve telaşlı hareketlerimle bozuluyordu; pencerenin ardından sızan ışık bile bugün bana ait değildi, çünkü ben artık burada kalmaya karar veren Mavi değildim, kaçmayı seçen Derin de değildim, ikisinin tam ortasında, kararının ağırlığını sırtına almış, yürümek zorunda kalan Derin Mavi’ydim ben.

Telefonu bir kez daha elime aldım. Dünya Can’la konuşmamız bitmişti ama içimde bitmeyen şeyler vardı; bir cümleyi kapatıp başka bir cümlenin içine düşüyor, “Gitmeliyim” dedikçe “Neden şimdi?” sorusunun bıçağıyla yeniden kesiliyordum. Bu karmaşanın içinde tek net şey, az önce bilet aldığım uçağın saatiydi.

Çağırdığım taksinin geldiğini telefonuma düşen bildirimden gördüğümde bir yabancının, bilmediğim bir adamın, beni havalimanına götürecek olması bile tuhaf bir teselli gibi gelmişti o an bana; çünkü bana kalırsa tanıdık olan her şey, beni yeniden yaralamaya hazırdı.

Valizi kapıya doğru sürüklerken evin zemini sanki ayaklarımın altını yakıyordu, kapı kolu elimde fazla soğuk kalıyor, kilidi çevirirken bile “Geri döner miyim?” düşüncesi içimi tırmalıyordu. Geri dönmek ister miydim ki?

Kapıyı kapattığım an, “Hilos de Luz”un tabelası gibi, Madrid’in her köşesi arkamda kaldı. Işığın ipliklerini bırakmıştı ellerim ama karanlığa yürümek değildi bu; bazen insan, ışığa ulaşmak için karanlığın kaynağına gitmek zorundaydı.

Ben taksiye binmek için kapımı açarken valizimi yerleştirmek için sürücü koltuğundan inen şoför, “¿Aeropuerto?” (Havalimanına mı?) diye sordu.

Başımı salladım. “Sí. Aeropuerto.” (Evet, havalimanına.)

Sesim bana bile yabancıydı şu an, o kadar çok sessizce ağlamıştım ki istemsizce kısılmıştı sesim. Nihayet yola çıktığımızda camdan dışarı baktım, Madrid akıp gidiyordu...

Sanki yalnızca ülkeme, şehrime dönmüyordum. Geçmişime, o düğün gecesine, Aziz Ata ile sabahladığımız yağmurlu havalara, soğuyan çaylara, balkonun ıslak sandalyelerine, içimde kırılan cam bilyelere de dönüyordum...

Parmaklarım unuttuğum bir şeyi bana hatırlatırcasına Dünya Can’ın mesaj ekranına gitti ve telaşla yazmaya başladım.

“21.05’te iniyorum. Haberin olsun.”

Göndere bastığım anda, artık bir kaçış yolu yoktu. Dönüyordum...

Havalimanına vardığımda kalabalık, ışık ve anonslar beni bir anda başka bir dünyaya götürdü; Madrid’in sessizliği geride kaldı, bundan sonrası tamamen telaştı. İstanbul gibi, evim gibi... Uçağa biniş sırasında pasaportumu uzatırken bile titriyordu ellerim, hostesin yüzü, “İyi yolculuklar” diyen sesi, hepsi bir film sahnesi gibi akıyordu, ben ise filmin içindeki karakter değil, kamera arkasından izleyen biriydim sanki.

Uçağa binip koltuğuma oturduğum anda kulaklıklarımı takıp başımı koltuğa yasladım. Ve içimdeki iki sesten biri son bir kez fısıldadı.

“Emin misin?”

Başka bir ses, daha sert, daha kararlı bir cevap verdi ona.

“Eminim.”

Kapılar kapanırken uçağın çalışmaya başlayan motorunun gürültüsü bir kez daha aynı şeyi söyledi bana : geri dönüş yoktu. Uçak pistte hızlanırken, kalbim de aynı hızla içimde koşmaya başladı. Göğsümde bir yer, annemin doğum sancılarıyla eş zamanlı acıyordu sanki; ben burada havalanırken, bir başka yerde biri hayata tutunmaya çalışıyordu.

Bulutların üstüne çıktığımızda anlık bir sessizlik oldu; burası dünyanın en sessiz yeriydi ve dünyanın en gürültülü yeri de pek uzağımda değildi o an. İçimdeydi...

Biz yukarı doğru yükseldikçe küçülüyordu sanki dünya ve ben, o küçülen dünyanın içinde, hayatımın en büyük korkusuna doğru uçuyordum.

İniş anonsu yapıldığında zamanın nasıl geçtiğini bile anlamamıştım, kafam o kadar doluydu ki sadece düşünerek geçirmiştim saatlerimi. Uçağın kapıları açılırken telefonumun ekranını açtım ve saatime baktım.

21.05.

Türkiye’nin havası daha ağırdı. Daha nemli, daha tanıdık ve daha yaralayıcıydı. Uçaktan çıktığım an, burnuma dolan o ilk koku bile içimdeki Derin’i uyandırıverdi; sanki Mavi’nin üzerinde taşıdığı tüm sakinlik, kapıda pasaport kontrolüyle birlikte alınmıştı benden.

Bagajımı beklerken dakikalar uzadı. Kalabalığın içinden yürürken herkesin yüzü bir anlığına bana benziyordu; herkes bir yere yetişmeye çalışıyordu, herkes bir yere dönüyordu sanki.

Kapıdan çıktığımda gözlerim kalabalığın içinde bir isim aradı : Dünya Can.

“Derin!” diye seslendiğini duydum o tanıdık sesin.

Onu gördüğüm an içimdeki düğüm çözüldü. Dünya ciddi bir ifadeyle ama gözleri yumuşak bir şekilde bakarken  kalabalığın içinde bana doğru bir adım önde duruyordu. Ben tam ona doğru yürürken, yanında bir siluet daha fark ettim.

Berfu.

Bir an nefesim kesilir gibi oldu, sanki boğazımdaki düğüm, “Bu kadarını kaldıramam” demek ister gibi daha da sıktı beni. Berfu’nun gözleri dolmuştu bile; beni gördüğü an kollarını açtı ve ben, aylar sonra ilk kez, “ev” gibi sarılan birine koşar adım gittim.

“Derin!” dediğini duydum Berfu’nun hıçkırıklarının arasından, “Neden gittin Derin, neden?”

Kollarımız birbirine dolandı.

Ve o an, aylarca güçlü durmaya çalışan ben, bir kez daha dağıldım.

Dünya Can, Berfu ve ben havalimanı kapısındaki kalabalığın ortasında durmuş birbirimize sarılıyorduk. Mahvolan hayatlarımıza mı ağlıyorduk yoksa özlem miydi bu gözyaşlarının sebebi bilmiyordum.

Bir anlığına üçümüzün arasında zaman durdu; havanın tat kaçıran soğuğu, anonsların sesi, valiz tekerlekleri… hepsi uzakta kaldı. Onların kollarında, kendi ülkemin kokusunda, kendime ait bir acının içinde nefes aldım o an.

“İyi misin?” dedi Berfu.

“Değilim,” dedim, ve ilk kez bu kadar net söyledim bunu, “Ama… buradayım.”

Berfu gözlerimi aradı tanıdık bir acıyla, “Neden?” dedi sonra, sesi kırık ama merakla doluydu, “Bunca zamandır değil de… neden şimdi?”

Sorusu, içimdeki bütün çelişkileri tek bir noktada topladı. Annemi görmemek için aynalardan bile kaçıyordum ben. Ona dair hatırlamak istediğim tek şey beni çocukluğuma götüren dikiş makinesi sesleriydi, fazlası değil. Peki şimdi beni buraya getiren neydi? Kardeşime dair duyduğum sorumluluk hissi mi, özlem mi, Aziz Ata’nın ismini ekranda gördüğümde içimde hissettiğim duygular mı?

Telefonumu çıkardım.

Parmaklarım titriyordu ama ekrana basarken içimdeki kararlılık, titrememin üstüne bir ağırlık gibi çöktü. Mesajı açtım ve Aziz Ata’dan gelen mesajı gösterdim onlara.

Berfu’nun yüzü bir anda değişti. Gözleri önce isme kilitlendi, sonra satırlara, sonra tekrar isme… Aziz Ata Yener’in adı, havalimanının ışıkları altında bile bir gölge gibi duruyordu.

Berfu elini ağzına götürdü, “Tabi ya...” dedi, “Bu aralar doğması lazımdı, değil mi...”

Dünya Can, telefonu elimden alıp hızlıca okudu ve yüzü bir anda sertleşti, o sertliğin altında tanıdık bir endişe vardı.

“Tamam,” dedi, “Tamam, konuşmayalım şimdi. Hastaneye gidelim, orada konuşuruz her şeyi.”

Zaten konuşacak halim yoktu. Bugün ağzımdan çıkan hiçbir kelime bana ait değil gibiydi.

Araba akşamın karanlığını bölerek ilerlerken İstanbul’un ışıkları camdan içeri giriyordu. Şehir benim yokluğumda hiçbir şey kaybetmemiş gibi görünüyordu; aynı gürültü, aynı telaş, aynı umursamazlık vardı her yerde.

Berfu’nun “O da orada mı acaba?” dediğini duyduğumda gözlerimi camdan çevirip ön koltukta oturan iki çocukluk arkadaşıma baktım.

“Aziz Ata mı?” diye sordum titreyen sesimle.

“Evet...” dedi Berfu, “Ağabeyinin bebeği sonuçta... Yeğeni oluyor yani.”

Acı içinde yutkundum.

“Oradadır...” diye mırıldandım sessizce.

Hastaneye vardığımızda gördüğüm polis arabaları içimi tanıdık kasvetle doldurmuştu. Giriş, sanki bir hastane girişi değil de bir karakoldu, koridorlar polislerle, telsiz sesleriyle doluydu.

Berfu ve Dünya Can bana destek olmak ister gibi birer koluma girdiklerinde Berfu’nun sesini kulağımın hemen yanında işittim.

“Sakinleş,” dedi, “Yalnızca kardeşine odaklan...”

İçeri adımımı attığım an kalbim daha hızlı atmaya başladı; bu görüntü, aylar önceki koridorları, kelepçeleri, itirafları, “cinayet şüphesiyle tutuklusunuz” cümlesini beynimin içinde yeniden oynattı. Doğum katına zar zor ulaştığımızda o an bir polis önümüze çıkıverdi.

“Bu kata giremezsiniz.” dedi net bir sesle.

Kaşlarımı çatarak Berfu’ya baktım.

“Ne demek giremem?” dedim, “Benim... Annem burada yatıyor olmalı... Kardeşimin doğumu için geldim.”

“Mahkum katı burası.” dedi polis, yüzünde en ufak bir yumuşama yoktu, “Talimat var, bu gece bu kata kimse alınmayacak.”

Dünya Can anlaşılacağını düşündüğü bir sesle araya girdi o an.

“Bakın beyefendi,” dedi, “Kardeşini görmek bu kızın sonuna kadar hakkı!”

“Bakın arkadaşlar,” dedi polis sert bir sesle, “Çekilin buradan yoksa sizi zorla dışarı çıkarmak zorunda kalacağım.”

“Ne demek zorla ya?” dedim, “Ben... Berfu annemin avukatının numarası var mı sende? Onu aramam lazımdı... Onu arayalım.”

“Kimi arıyorsanız dışarıda arayın, burada daha fazla duramazsınız.” dedi polis.

“Koridorun içinde bile değiliz!” dedim öfkeyle.

Berfu kolumu tuttu o an, “Derin…” dedi kısık bir sesle, “Tamam, sakin ol. Gel dışarı çıkıp öyle arayalım avukatı.”

“Hayır!” dedim, “Burada, tam bu noktada duracağım ve öyle bekleyeceğim avukattan gelecek haberi! Var mı itirazınız?”

Ve tam o anda…

Bir el tuttu kolumu.

Polisin eli değildi bu.

Parmakları sıcak değildi ama tanıdıktı; dokunuşu, bir yabancının dokunuşu gibi sert, bir tanıdığın dokunuşu gibi ağırdı.

Başımı merakla çevirdiğimde yaşadığım sarsılma hissi ayaklarımı yerden kesecek kadar ağırdı.

Aziz Ata Yener.

Üzerindeki beyaz gömleği, dağınık saçları ve tanıdık bakışlarıyla aylar sonra ilk kez karşımdaydı.

Göz göze geldiğimiz an koridorun gürültüsü bir anlığına çekildi, telsiz sesleri uzaklaştı, ayak sesleri silindi. Sanki hastanenin tüm ışıkları bir anlığına bizim üzerimizde toplanmış gibiydi.

Aziz Ata beni polislerin yanından, duvarın kenarına doğru çektiği sırada hareketleri hızlıydı ama panik içinde değildi, sanki her şeyi kontrol altına almak ister gibi temkinliydi. Sanki bu koridorlarda aylarca yürümüş gibi, sanki bu gecenin bütün ağırlığını çoktan sırtına almış gibiydi.

“Derin…” dedi.

Adımı onun ağzından duymak mideme yumruk yemişim gibi hissettirdi o an. Ama kaçamadım çünkü artık kaçacak yer yoktu.

Aziz Ata beni koridorun en tenha köşesine çekti ve gözlerime baktı, bakışları donuk değildi bu sefer, yorgundu. Çok yorgun.

“Başını belaya mı sokmak istiyorsun?” dedi sakin bir sesle, beni sanki uçurumun kenarından geri çekermiş gibi, “Sana gelmeden önce avukatı aramanı söylemiştim, değil mi?”

“Ben—” dedim, boğazım düğüm düğümdü, “Yalnızca bebeği görmek istiyorum.”

Aziz başını bir kez, çok küçük bir hareketle salladı.

“Görmeni sağlayacağım,” dedi.

Gözleri yüzümde dolaştı ağır ağır, gözlerime baktı, dudaklarıma, üzerinde hiçbir kolye ucu taşımayan ince altın rengi zincir kolyeme... O beni sarsılmış bakışlarla süzerken benim durumum da farklı değildi, tanıdık parfüm kokusuyla çoktan sarhoş olmuştum bile.

Aziz Ata kendini toparlamak için yutkundu ve sesi daha da alçaldı, daha da sakinleşti o an.

“Seninle aylar sonra böyle karşılaşmak, seni böyle karşılamak istemezdim,” dedi, “Bu temelli bir dönüş mü yoksa tek bir amaçla mı geldin bilmiyorum ama her şeye rağmen hoş geldin Derin.”

Ve o cümle bütün gecenin içinde benim için bir ışık ipliği oldu adeta, tenim o soyut ipe dokunduğu için istemsizce bir ışık yandı içimde.

“Ben...” diye fısıldadım dağılmış bir sesle, “Hoş buldum... Hoş buldum Aziz.”

Gözlerim gözlerine bakarken ışık ipliklerini onun gözlerinde görebildiğimi hissettim, beni ışığa bağlayan bir şey vardı onun gözlerinde, ruhunda, teninde. Ona bir kez dokunduğum zaman nasıl sıyrılıp gidecektim buradan, nasıl çözecektim ipleri, nasıl kurtulacaktım bu sarmaldan?

Ardımda bıraktığım her şey hala yerli yerindeydi ve her şey yeniden başlıyordu. Ben aylar önce buradan çekip giderken... Kaçtım sanmıştım. Evden, aşktan, kendimden kaçtım sanmıştım.

Oysa geçmişim bana hep yaptığını yaptı. Yine karşıma dikildi, yine fısıldadı bana “Bul beni.” diye.

Peki ben artık gerçekten mavi miyim?

Yoksa hala boğuluyor muyum kendi derinlerimde?

Ve onların evrenine bir kez daha hoş geldiniz!

Bizi Derin ve Aziz Ata ile bu sefer daha kaotik, daha duygusal, daha derin bir kitap bekliyor...

2.bölümümüzle haftaya bugün görüşmek üzere. Sizi seviyorum!

-Beyza.